23 Ocak 2026 - Cuma

Şu anda buradasınız: / / Huzurda Durmanın En Güzel Hâli: "huşÛ"
HUZURDA DURMANIN EN GÜZEL HÂLİ: "HUŞÛ"

Huzurda Durmanın En Güzel Hâli: "huşÛ" Hüseyin Kerim Ece

Huşû,  “Haşea” filinin masdarıdır. Bu fiil ve türevleri Kur’ân’da bir âyette isim olarak (İsrâ, 17/109), on beş âyette  on altı defa da bu kökün türevleri yer almaktadır 

Bu da; “itaat etmek, boyun eğmek, tevazu göstermek (alçak gönüllü olmak), korkmak, sesini alçaltmak, sessiz ve sakin durmak, hakk’a boyun eğmek, yumuşaklık, kolaylık” manalarına gelir. 

Bu fiil; “Güneş” kelimesi ile kullanılırsa onun tutulmasını, yıldızla kullanılırsa onun batmasını, yer ile kullanılırsa onun susuzluktan kurumasını, ses ile kullanılırsa onun kısılmasını ifade eder.

Bazılarına göre bu kelime Kur’ân’da;

Tevazu, Alçak Gönüllülük

“Sabır ve namaz ile Allah'tan yardım isteyin. Şüphesiz o (sabır ve namaz), Allah'a saygıdan kalbi ürperenler dışında herkese zor ve ağır gelen bir görevdir.” (Bakara, 2/45)

Korku ve Çekinme

“.....umarak ve korkarak bize dua ederlerdi. Bize derin saygı gösterirlerdi.” (Enbiyâ , 21/90)

Kıpırdamadan Yere Bakarak Durma 

“Dehşeti her şeyi kaplayan kıyametin haberi sana geldi mi? Bir takım yüzler o gün eğilmiş zillete düşmüştür.” (Gâşiye, 88/1-2, Mü’minun, 23/2)

Sesi Kısma

“O gün insanlar, dâvetçiye (İsrafil'e) uyacaklar. Ona karşı yan çizmek yoktur. Artık, çok esirgeyici Allah hürmetine sesler kısılmıştır. Bu yüzden, fısıltıdan başka bir ses işitemezsin.” (Tâ-Hâ, 20/108)

Çaresiz ve Endişeli Gözlerle Bakma

“Gözleri horluktan aşağı düşmüş bir halde kendilerini zillet bürür. Halbuki onlar, sapasağlam iken de secdeye davet ediliyorlardı (fakat yine secde etmiyorlardı).” (Kalem, 68/43, Kamer, 54/7-8)

Gözlerin Endişe İçinde Olma

“Birinci üflemenin (kâinatı) sarstığı, onu ikinci üflemenin takip ettiği gün, işte o gün yürekler kaygıdan oynar, gözlerini korku bürür.” (Nâziât, 79/6-9, Me’âric, 70/44)

Başı Öne Eğme

“Ateşe arz olunurlarken onların, zilletten başlarını öne eğerek göz ucuyla gizli gizli baktıklarını göreceksin...” (Şûrâ, 42/45) gibi anlamlarda kullanılmış.

Bu âyetlerde duygular kinâye yoluyla anlatılmış ve onların değişebileceğine işaret edilmiştir.

İbadetle ilgili olarak huşû, gönülden yalvarmaktır. Çoğu zaman insanın bedeninde izi gözüken duruştur... [1]

Haşea lillah, Allah’a boyun eğmeği, O’na karşı saygılı ve mütevazı olmayı anlatır.

“Senin yeryüzünü kupkuru görmen de Allah'ın âyetlerindendir. Biz onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman, harekete geçip kabarır. Ona can veren, elbette ölüleri de diriltir. O, her şeye kadirdir.” (Fussilet, 41/39)

Huşû, Allah’ın huzurunda olduğu bilinciyle tevazu gösterip boyun eğmeyi, O’na duyulan saygının gereği olarak başta namaz olmak üzere ibadetlerin edâsı sırasında sakinlik ve tevazu içinde bulunmayı ifade eder.

Şöyle tanımlanıyor: “Allah karşısında duyulan saygı ve tâzimden dolayı her türlü benlik iddiasını terkederek O’na boyun eğme ve bunun hareketlere yansıyan tezahürü.” [2]

“Ehl-i kitaptan öyleleri var ki, Allah'a, hem size indirilene, hem de kendilerine indirilene tam bir samimiyetle ve Allah'a boyun eğerek iman ederler. Allah'ın âyetlerini az bir paraya satmazlar. İşte onlar için Rableri katında ecirleri vardır. Şüphesiz Allah, hesabı çabuk olandır.” (Âl-i İmrân, 3/199)

Kur’ân’ın Mü’minleri Huşularını Artırması

“(Mü’minler) “Ağlayarak yüzüstü yere kapanırlar, Kur’ân onların saygısını arttırır.” (İsrâ , 17/109)

Hâşi, “Haşea” fiilinin özne ismi olup, ism-i fâilidir ve mütevazı (alçak gönüllü), saygıyla başını yere eğen demektir.

“Eğer biz bu Kur’ân'ı bir dağa indirseydik, muhakkak ki onu, Allah korkusundan baş eğerek, parça parça olmuş görürdün. Bu misalleri insanlara düşünsünler diye veriyoruz.” (Haşr, 59/21)

Kur’ân  öyle bir kitaptır ki, aklı ve zekâsı, bilgisi ve seviyesi, zamanı ne olursa olsun, herkes ondan etkilenir ve faydalanır. Onu okuyan veya dinleyen onun karşısında huşû ve heybet duyar.

Arapça bilen birisi okuyup dinlediği zaman manalarını, nasihatlerini, irşadlarını, işaret ettiği şeyleri idrak eder. Onun apaçık olduğunu, herhangi bir kapalılığının olmadığını hisseder.

Allah (c.c.) böyle olan mü’min erkekleri ve kadınları övüyor ve ödül vadediyor:

“Müslüman erkekler ve müslüman kadınlar... mütevazı (hâşi’în) erkekler ve mütevazı (hâşi’ât) kadınlar… var ya; işte Allah, bunlar için bir mağfiret ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.” (Ahzâb, 33/35)

Müslüman âlimlerden bazıları göre huşû manevi hâldir. Bazılarına göre o sakin ve vakur olma gibi beden ve organlara ait bir hâldir. Bazılarına göre ise hem manevi hem de bedenle igili bir hâldir. Doğrusu o, kökleri kalpte olan ama görüntüsü, belirtisi bedende olan bir durumdur.

Bunun manevi yönü (kalple ilgisi); Allah’ın azameti karşısında kulun yoğun bir saygı duygusuna sahip olması, bedenle ilgili yönü ise, bu yoğun saygının organlara yansımasıdır. Bu yansıma sakinlik ve vakar şeklinde bir  duruştur. Kalplerin ileri derecede sevgi ve saygıdan dolayı Allah’a boyun eğmesidir.[3]

Demek ki huşû genel olarak Allah’ın büyüklüğü karşısında yürekte saygın, mütevazı bir bilinçte olmak; hususi olarak da ibadetleri, özellikle namazı bu bilinçle edâ etmektir. Namazda Allah’ın huzurunda olduğunun farkında olarak boynu bükük, bütün benliği ile kendini ibadete vererek, saygıyla durarak (kunut yaparak), sağa sola değil secde yerine bakarak ibadetini teslim olmuş şekilde yapmaktır.

Zaten dışarıdan bakıldığında boynu büküklük ve teslimiyet ifade eden bu duruşu kalpteki saygı, korku ve iyi niyet duyguları desteklemezse, o duruş huşu olarak nitelenmez.

Huşû, her şeyden önce kulun Allah’a karşı son derece saygılı, mütevazı olması, kendini O’nun huzurunda hissedip sükûnet ve vakar içinde boyun eğmesi şeklinde, bedenen ve mânevî bir durum olduğuna göre yalnız belirli ibadetleri edâ ederken değil, hayatın her anında Allah’ın huzurunda  takınılması gereken bir kulluk tavrı ve edebidir. 

Bununla birlikte huşû denince ilk akla gelen şey namazdaki duruştur. Çünkü namaz hem şekil, hem de muhteva olarak kulluğun derinden yaşanmasına ve hareketlerle ifade edilmesine en uygun ibadettir.

Bu sebeple namazın temeli huşû ve ihlâstır. Kişi, sağında solunda kim olduğunu bilmeyecek kadar kendini namaza vermelidir.”[4]

Şu âyette samimiyete işaret ediliyor:

“Onlar (mü’minler) ki, namazlarında huşû içindedirler.” (Mü’minûn, 23/2)

Rasulullah (s.a.s.)’de diğer ibadetlerde olduğu gibi namazda da huşûyu, onu zedeleyecek tavırlardan sakınılması, gaflete düşülmemesi gerektiğini tavsiye etmiştir.

Buna göre namaz kılan musalli, mümkün mertebe benliği ile Allah’a yönelmeli, O’nun huzurunda olduğunu bilmeli, namaz dışı düşüncelere dalmamalı, okuduğu âyet ve duaların anlamlarına yoğunlaşmalı, secde yerine bakarak kendini namaza vermeli.

Rabbimiz mü’minlere şöyle diyor:

“İman edenlerin Allah’ı zikretmekten ve inen haktan dolayı kalplerinin saygı ile ürpermesinin zamanı gelmedi mi? Daha önce kendilerine kitap verilip de, üzerinden uzun zaman geçen, böylece kalpleri katılaşanlar gibi olmasınlar. Onlardan birçoğu fasık kimselerdir.” (Hadid, 57/16)

Rasulullah (s.a.s.) şöyle dua ederdi:

“... Allah'ım! Doymayan nefisten, huşû” duymayan kalpten, faydasız ilimden, kabul edilmeyen duadan Sana sığınırım.”[5]

 

Huşûnun Arkadaşları

1. Kunut

Kunut, “Huşu” (saygı) ile, tam bir teslimiyetle itaat etmek, boyun eğmektir.[6]

Türkçe’de bunu en güzel “divan durmak” ya da “esas-klas duruş” deyimleri karşılayabilir.

Allah’a ve hükmüne teslim olmak. O’nun karşısında saygı ile boyun bükmek, el-pençe divan durmaktır, duruşla bir çeşit emre amade olmaktır. Rabb oluşunu itiraf ederek O’nun emrine razı ve hazır olmaktır.

Ya da ibadetin, taatin ve mutlak teslimiyetin yalnızca O’na yapılacağı şuuru ile O’na yönelmek, O’na ibadet için ayağa kalkmak veya ayakta dua etmektir.

Kunut, ibadet için kimin karşısında olduğunu farketmek, saygıyla bu yüce huzurda durmaktır. Buna mü’minin Allah’ın huzurundaki “esas duruşu” diyebiliriz. Bu da elbette iman, teslimiyet, saygı ve bilinç, istek ve samimiyetle yapılan ve farkında olunan bir itaattir.

Mü’min iman ettikten sonra ne yapması gerektiğini, yani imanı nasıl pratik hayata aktaracağının farkındadır. Dolaysıyla onun kunutu, yani Allah’ın huzurundaki bu divan duruşu bilinçli, ihlaslı ve iradeli bir tercihtir.

Allah’ın huzurunda O’na yakışan saygıdan dolayı mütevazı bir şekilde uzun süre ayakta durmak, dua etmek kunuttur. Burada organlar susar, benlik O’na teslim olur, yürek niyaz ve dua ile meşgul olur.

Kimilerine göre kunut; namazda kıyamı uzun tutmaktır. Bir hadiste buna işaret ediliyor:

“Namazın en faziletlisi kunutu uzun olandır.”[7]

Bazılarına göre kunut, namazda susmaktır. Yani kendini namaza verip dış dünya ile irtibatı kesmektir.

Bazıları göre ise kunut, itaat, dua, namazda ayakta durmak, namazda konuşmamak, huşu ile ibadet etmek unsurlarını içine alır.[8]

 

2. Hudû

Hudû, huşûya yakın bir anlamdadır. Bu daha çok bedenle gösterilen tevazuyu, boyun eğmeyi, zilleti, birinden boyun bükerek bir şey istemeyi  ifade eder.[9]

Huşû ise dışarı yansıyan bu teslimiyetin kalpteki sakinliği ve tevazuyu kapsar ve tümüyle içten gelen iyi niyet ve samimiyetle olur.

Ancak hudû boyun eğdirme anlamıyla dışarıdan bir zorlama ile de olabilir. Bir âyette bu manada geçiyor:

“Biz dilesek, onlara gökten bir mu’cize indiririz de, ona boyun eğmek zorunda kalırlar.” (Şuarâ, 26/4)

 

3. Daraa

Daraa, fiili daha çok hayvanın memesine sütün inmesini anlatır.

Buradan hareketle bir kimsenin zayıf, zelil, değersiz olma anlamına ulaşılmış. “Daraa’r-racülü darâaten-Adam zelil, hakir oldu” denir.  Bu kökten gelen “Darî’” bir âyette geçiyor.

“Onlara, acı ve kötü kokulu bir dikenli bitkiden başka yiyecek yoktur. O ise ne besler ne de açlığı giderir.” (Ğaşiye, 88/6-7)

Burada geçen “Darî”, kuru diken, denizin sahile vurduğu kötü kokulu bir bitkidir denilmiş. Her halukârda kötü, hoş olmayan bir şeye işaret ediyor.

“Daraa”, çoğu zaman insanın kalbinde bulunan duyguları anlatmak için kullanılır.

Şöyle denilmiş: “Daraa’l-kalbü haşeati’l-cevârihu.” Kalp yakarınca organlar da huşû içinde olur.[10]

Yine bu kökten gelen ‘tazarru’, Allah’a huşû içinde yalvarma demektir. Diğer bir deyişle, boyun eğerek (zilletle) istemektir.

Bir kaç âyette ise, yalvarmak ve boyun eğmek anlamında geçer.

“De ki: Karanın ve denizin karanlıklarından (tehlikelerinden) sizi kim kurtarır ki? (O zaman) O'na gizli gizli yalvararak (tazarruan) “Eğer bizi bundan kurtarırsan andolsun şükredenlerden olacağız” diye dua edersiniz.” (En’âm, 6/63, En’âm, 6/43)

Allah (c.c.), ilah olarak kendisine yönelsinler, yalnızca kendisinden yalvararak, içten istesinler diye bazılarını denemeden geçirdi (geçirir), darlık verir (veriyor).

“Andolsun ki, senden önceki ümmetlere de elçiler gönderdik. Ardından boyun eğsinler diye onları darlık ve hastalıklara uğrattık.” (En’âm 6/42, A’raf 7/94)

Lakin buna rağmen bazıları hâlâ Allah’a kula yaraşır biçimde yalmadılar (yalvarmıyorlar).

“Andolsun, biz onları sıkıntıya düşürdük de yine Rablerine boyun eğmediler, tazarru ve niyazda da bulunmuyorlar.” (Mü’minûn, 23/76) 

Allah Teâlâ, mü’minlere şöyle diyor:

“Rabbinize yalvara yakara ve gizlice (tazarruan ve hufyeten) dua edin. Bilesiniz ki O, haddi aşanları sevmez.” (A’râf, 7/55)

“Kendi kendine, yalvararak ve ürpererek, yüksek olmayan bir sesle sabah akşam Rabbini an. Gafillerden olma.” (A’râf, 7/205)

 

4. Tevazu

Kelimenin kökü “Vazaa” fiilidir. Bu da kaldırmanın tersi olarak indirme, yere koyma demektir. Bu kökten “Mevzî”, indirilen yer demektir.[11]

Terim olarak; kendi itibar ve derecesini düşük (zelil) görmek, birine boyun eğmek, saygın bir tavır göstermektir.

Kibirlenmenin karşıtı olup, kişinin başkalarını aşağılayıcı duygu ve davranışlardan kendini arındırmasını ifade eder. Bu Türkçede alçak gönüllülük şeklinde karşılanıyor.

Tezellül (zillet duygusu) ve huşu ile yakın anlamdadır.[12]

Türkçe sözlük tevazuyu şöyle tarif ediyor: “Büyüklenmeme, alçak gönüllülük, gösterişsizlik.”[13]

Tevazu kelimesi Kur’ân’da geçmez amma, Furkan, 25/63’te geçen “Hevnen” tevazu ile açıklanmış. Yine Kur’ân’da itaat, teslimiyet ve tevazu ifade eden bir çok kelimenin yer aldığını söylemek mümkün.

Şüphesiz tavzunun en güzel Allah’a karşı gösterilendir. O, kibirli, kendisine kafa tutan kimseleri değil, haddini bilen, Rabliğine saygı duyan, huzurunda kul vakarı ile bir duruş sergileyen kullarını sever.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: 

“Sadaka malı eksiltmez, kul affederse Allah mutlaka onun şerefini arttırır. Bir kimse Allah için tevazu gösterirse Allah da onu yüceltir.”[14]

Bu hadisin başka varyantında; “Allah için tevazu” kısmı, hem kulun Allah karşısındaki alçak gönüllülüğünü, hem de başkalarına karşı çıkar gütmeyen bir tevazu ahlakını ifade eder” şeklinde geçiyor.[15]

 

5. Haşyet

İnsan idrakinin ötesinde olan Allah’tan tazimle korkma Kur’ân’da “Haşyet” terimiyle anlatılıyor.

Haşyetin kök fiili “Haşiye” sözlükte, korkulan şeyi bilerek saygı ile birlikte korkmak, ya da içi titreyerek korkmaktır.[16]

Bunun mastarı olan haşyeti, derin saygı duymak, ürpererek korkmak, kaygı duymak şeklinde açıklamak mümkün...

Mü’min, Allah’ın kendisine yakın olduğunu ve kendisini her an gözettiğini kalbinde hisseder. O bunu bilerek Rabbinden haşyet eder.

Haşyet,  sürekli Allah (c.c.)’nün huzurunda olma bilincidir. Kur’ân bu korku sıfatını daha çok âlimler hakkında kullanmaktadır.

“...Kulları içinde ise, Allah’tan ancak âlim olanlar içleri titreyerek-korkar.” (Fatır,  34/28)

Haşyet,  marifetle (tanıma-idrak) ile birlikte ortaya çıkan bir korku türüdür. Bilen, bilinenden daima üstündür. Allah’ın her şeyi bildiği gerçeğine inananlar Rablerinden “Haşyet” duyarlar. Bu bilincin de huşû ile bağlantısı vardır.

 

6. İhlas

Kelimenin kökü, “Halasa-hulûs” fiilidir. Bu da arınmak, saflaşmak, kurtulmak demektir.

Sözlükte Anlamı Olarak İhlas:

Bir şeyi içine karışmış, bundan dolayı da değerinin düşmesine sebep olmuş şeylerden temizlemek, arındırmak demektir.

Terim Olarak İhlas:

İbadetleri, iyilikleri riyadan (gösterişten) arındırıp sadece Allah (st) için yapmak demektir.

İhlas aynı zamanda geniş olarak kalbi şirk, riya, bâtıl inançlar, kötü duygulardan, çıkar düşüncesinden, gösterişten arındırmak, sâlih amelleri yalnızca Allah rızası için yapmaktır.[17]

Kur’ân’da bu kelime, hem sözlük hem de terim anlamlarıyla geçer.

On yerde geçen “Muhlisîne lehü’d-dîn” ifadesi, ‘Yalnızca Allah’a yönelip O’na kulluk etme, O’na güvenip O’ndan dilekte bulunma, sadece Allah’ın dinini tanıyıp din konusunda kendini Allah’a adama, tevhid inancının saflığını bâtıl itikadlarla zedelemekten sakınma, saf dindarlık” şeklinde hem şirke hem riyaya zıt bir anlam taşır.[18]

Görüldüğü gibi ihlas da huşu gibi samimi olmayı, Allah’ın huzurunda saygı içinde bulunma bilincini ifade ediyor.

 


[1] el-Isfehânî, R. el-Müfredât, s: 213.

[2] Şener, M. TDV İslâm Ansiklopedisi,  18/422.

[3] Şener, M. TDV İslâm Ansiklopedisi, 18/422.

[4] Şener, M. TDV İslâm Ansiklopedisi, 18/422.

[5] Nesâî, İstiâze/13, No. 5460.

Müslim, Zikir/18. (73), No. 6906.

[6]  el-Isfehani, R. el-Müfredat, s. 623.

[7] Müslim, S. Müsafirîn/22. (164-165), No. 1768-1769.

Tirmizî, Salat/285, No. 387.

[8] Firuzâbâdî, Kâmusu’l-Muhît, s. 158.

[9] İbni Manzur, Lisanu’l-Arab, 5/92.

[10] el-Isfehânî, R. el-Müfredât, s. 437.

[11] el-Isfehânî, R. el-Müfredât, s. 824.

[12] Çağrıcı, M. TDV İslâm Ansiklopedisi, 40/583.

[13]  Doğan, M. Büyük Türkçe Sözlük, s. 1630.

[14] Ahmed b. Hanbel, 2/386.

Müslim, Birr/19. (69), No. 6592.

Tirmizî, Birr/82, No. 2029.

[15] Ahmed b. Hanbel, 1/44.

İbni Mâce, Zühd/16, No. 4176.

[16]  İbn Manzur, Lisânu’l-Arab, 5/76.

el-Isfehâní, R. el-Müfredât, s. 213.

[17] el-Isfehânî, R. el-Müfredât, s. 221.

İbni Manzur, Lisânu’l-Arab, 5/125.

[18]  Bkz: A‘râf 7/29, Beyyine 98/5.

Ateş, S. TDV İslâm Ansiklopedisi, 21/535.

logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslatdergisi@gmail.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul