Yüce Rabbimiz, Kur’an-ı Kerim’de “Biz insanı en güzel sûrette yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına indirdik.” (Tîn, 4-5) buyurmaktadır. Yani “insan”, Allah (cc.)’nin varlık âlemi içinde "ahsen-i takvim üzere” / En güzel sûrette yaratmış olduğu bir varlıktır. Eşref-i mahlûkâttır. Onun bu özelliği yeryüzündeki diğer varlıklar arasında gerek fizyolojik gerekse ruhsal yetenekler bakımdan en seçkin olduğunu ifâde eder. İnsanın bu üstünlüğü, onu ilâhî hitâba muhâtap kılmış, kendisinden “ahsen-i takvim üzere yaratılmış olma” özelliğini koruması istenmiştir. Bu vasfını koruyamadığı takdirde “aşağıların aşağısına” düşeceği haber verilmiştir.
Yine aynı sûrede, bu seçkin varlığın/insanın, sahip olduğu “ahsen-i takvim üzere yaratılmış olma” özelliğini nasıl koruyacağı da bir sonraki âyette açıklanmıştır: “İman edip sâlih amel işlemek” suretiyle.
“Ahsen-i takvim”in sırrı bu iki kelime ile ifâde edilmiştir: İman ve sâlih amel. Dikkatlice incelediğinde, bu iki kelime aslında “insan” denilen bu seçkin varlığın hem iç dünyasının hem de dış dünyasının (bâtın-zâhir) nasıl olması gerektiğini ifâde etmektedir. İnsanın iç dünyasının/kalbinin/ruhunun ilâhî hitâbı kabule hazır, her türlü günah kirinden arınmış, temiz ve berrak; tecelliyât-ı ilâhiyye’nin mazharı olma sıfatlarıyla yani “kâmil bir iman”la donanmış olması; bu imanın “sâlih amel” olarak ibâdetler (namaz-oruç-zekat v.b.) şeklinde dış dünyaya/zâhire yansıması. Çünkü beden, rûhî olayların aynasıdır
İşte insanı “ahsen-i takvim” mertebesine yükselten, bu iç-dış/bâtın-zâhir bütünlüğünü koruyup, imân-ı kâmil ve ameli sâlih üzere olmaktır. Yüce Rabbimizin “insan” denilen bu varlıktan yani bizden istediği, bu sıfatlara sahip olmamızdır. Kur’ân âyetleri ve Hz. Peygamber (s.a.s.)’in hadislerinin bize gösterdiği nihâi hedef: Kâmil imân ve sâlih amel sahibi insan olmak.
Bu hedefe ulaşmak için, “Artık insan neden yaratıldığına bir baksın.(Târık, 6); “İnsan, yediğine bir baksın!” (Abese, 24) âyetlerinde emredildiği üzere, insanın kendini, fıtrî/yaratılış özelliklerini; çevresini, dış dünyayı, hâsılı içiyle-dışıyla kendi konumunun ne olduğunu, nasıl olması gerektiğini belirlemesi gerekecektir. Bu ve benzeri âyetler, insan aklına ve idrâkine seslenmekte ve vücut yapımızdaki harika sanatın belirgin eserinden alınıp, dış âlemimizdeki nimet ve belgelere yüzlerimizi çevirmektedir.
İnsanın kendi yaratılış güzelliklerini seyretmesi, dış dünya hakkındaki gözlemleri onda önce bir “merak”, sonra “hayranlık”, daha sonra da “takdir” duygusuyla Cenâb-ı Hakk’ın yüce kudreti karşısında “Huşû” diye ifâde edilen yüksek bir duygu yoğunlaşması içinde teslimiyetini arzetmesini sağlar.
Ahsen-i takvim sıfatımızı korumamız ancak “huşû” içinde yaşamakla mümkündür. Çünkü sahip olacağımız “huşû” bizim için, kâmil imâna, sâlih amele ulaşmada en büyük yardımcımız olacaktır. Peki öyleyse nedir huşû?
Huşû; tarih, edebiyat, psikoloji, sosyoloji, felsefe, nörobilim, din ve teoloji gibi farklı disiplinler tarafından inceleme konusu olmuş çok boyutlu bir “hal” olup saygı, korku, hayranlık, merak gibi duygularla yakından ilişkilidir.[1]
Huşû kelimesi, Arapça “Ha-şe-a” kelimesinden alınmış olup, sözlükte "sessiz ve sâkin durmak, alçak gönüllü olmak, Hakk'a boyun eğmek; yumuşaklık, kolaylık" gibi anlamlara gelir. Terim olarak “Allah'ın huzurunda olduğu bilinciyle tevazu gösterip boyun eğmeyi” ifade eder.”[2]
Huşû çoğu zaman insanın kalbinde bulunan duyguları anlatmak için kullanılır. Bu nedenle rivâyette şöyle denmiştir: “Kalp huşû içinde olunca azalar da huşû içinde olur.”[3]
Bu duygu, hem tüyleri diken diken eden bir sakınmanın eşlik ettiği korkunun hem de kalpten gelen derin bir sevginin yüksek düzeyde hissedildiği bir “ hâl ”dir.[4]
Huşû kelimesinin ifâde ettiği mânâsı konusunda sahâbeden İbn Abbas huşû kelimesini, “korkmak, Yaratıcı karsısında âcizliğini bilerek sâkin olmak"[5]; şeklinde tanımlarken; İbn Kesir kalbin yumuşaması ve boyun eğmesi” [6] diye tarif eder.
Muhammed Hamdi Yazır, “Huşû”yu “Rabbin azamet ve celâli karsısında kulun büyük bir saygı hissiyle edep haline geçmesi ve bu duygunun organlara yansımasıyla bir durgunluğun meydana gelmesi, gözlerin secde yerine bakıp sağa sola iltifat etmemesidir[7] diyerek tanımlamıştır.
Bu konuda İbn Kayyım da şöyle demektedir: “İmanın huşûsu, kalbin tazim, saygı, vakar ve hayâ ile huşû duymasıdır. Böylece kalp; utanma, sevgi, hayâ ve rabbinin nimetlerine şâhit olmasına rağmen işlediği günahlar karşısında pişmanlık duyar ve huşû oluşur.”
Kısaca huşû, nefsin teslimiyetinden ve sükûnetinden kaynaklanan tatminlik halidir.[8]
Huşû, korku ve sevgi duygusu ile karışık bir saygı gösterme durumudur. Huşû halinde kişinin bedeni üzerinde bir sükûnet ortaya çıkar.
Huşû, kalbin Allah’ı yüceltmesi, O’na karşı duyulan sevgi ve ürperti ile incelmesidir.
Huşû, kalp huzuru ve uzuvların sükûnudur[9]. Korku ve muhâtap karşısında zavallılığının farkında olmaktan kaynaklanan bir “hal”dir.[10] Huşû, hakka bağlılık ve içinde sürekli bir korku hissetmektir. Bir eziklik ve tevâzu halinde olmaktır ki bu hem rûhen hem de bedenen olur.[11]
Huşû, benlik üzerinde güçlü bir etki oluşturur, insanın hem iç dünyasıyla hem dış dünyasıyla olan ilişkisini yeniden yapılandırır. Bu yapılanmanın nihâi noktası rızâ-i ilâhîdir.
Huşu insanın Allah'a imanının ve O'na eşsiz bağlılığının yalnızca kalp ile değil aynı zamanda saygı, edep ve vakar dolu bir duruş sergileyerek de ifâde edilmesidir. İnsanın Rabbine olan derin saygısının hal diliyle gösterilmesi, kalbindeki teslimiyetin bedenine yansıması olarak anlaşılmıştır.
“Huşû, Müslüman'ın duasında, tesbihatında, tefekkür ve tezekküründe, tevbe ve istiğfarında, kısacası Rabbi ile her buluşmasında koruması gereken en değerli hallerdendir. Huşûnun mekânı kalptir, huşu kalpte filizlendikten sonra bütün bedene yansır ve insanın konuşmasını, yemesini-içmesini, yürüyüşünü, giyinişini, ibâdetini kısacası bütün hal ve tavırlarını etkiler. Ancak bazen huşûyu andıran duruşların sadece görüntüden ibaret olabileceği de unutulmamalıdır. Zaman zaman insanlar, mütevâzı görünerek başkalarının gözünde değer kazanmayı, ibâdet esnâsında huşû içinde bir görüntü sergileyerek hayranlık uyandırmayı isteyebilirler. Bu durumu "nifak huşûu" şeklinde niteleyen meşhur sahâbî Ebu'd-Derda, "Bu tür bir nifaktan Allah'a sığının!" diyerek çevresindekileri uyarmış, onlar, "Nifak huşûu nedir?" diye sorunca da, "Kalp huşu duymadığı halde vücudun huşû duyar görünmesidir." şeklinde cevap vermiştir.[12]
Hz. Ömer de boynunu eğmiş bir adam gördüğünde, "Ey adam, kaldır kafanı! Huşû boyunda değil, kalptedir." diyerek onu sert bir şekilde uyarmıştır.[13]
Tâbiûn neslinin önde gelen âlimlerinden Hasan-ı Basrî ise, kafasına sarığını geçirip cübbesine bürünen ve mütevâzı bir tavırla başını hiç yukarı kaldırmayan birini görünce ondaki gizli kibri sezmiş ve bu tür bir davranışı, "Kalbin huşûu değil, elbisenin huşûu! " şeklinde vasıflandırmıştır.[14]”
Huşûun özünde, ibâdet ederken tazimle Allah'a yönelmek, bir diğer ifâdeyle O'na itâat ve teslimiyete odaklanmak vardır. Bu yüzden Allah Resulü, ''Allah sizin sûretlerinize ve mallarınıza bakmaz, ancak kalplerinize ve amellerinize bakar."[15] buyurmuştur.
Bilhassa mutasavvıf müelliflerin kalbe âit fiillerden saydıkları huşû, her şeyden önce kişinin Allah'a karşı son derece saygılı olması, kendini O'nun huzurunda hissedip sükûnet ve vakar içinde boyun eğmesi şeklinde mânevi bir durum olduğuna göre, yalnız belirli ibâdetler esnâsında değil hayatın her anında Allah'ın huzurunda kulun takınması gereken bir kulluk tavrı ve edebidir. Bununla birlikte huşû denince ilk akla gelen şey namazdaki duruştur. Çünkü namaz hem şekil hem de muhtevâ olarak kulluğun derinden yaşanmasına ve hareketlerle ifâde edilmesine en uygun ibâdettir. Bu sebeple namazın temeli huşû ve ihlastır.[16]
Bazı İslâm âlimleri namazdaki huşû, kişinin namaza durduğu zaman sağında solunda kimlerin bulunduğunu bilmeyecek derecede kendisini ibâdete vermesi şeklinde anlamışlardır.[17]
Kur'ân'da kurtuluşa eren mü’minlerin ilk özelliği olarak onların namazlarında huşû içerisinde olmalarının zikredilmesi de son derece önemlidir.[18]
Hz. Peygamber (s.a.s.), başta namaz olmak üzere bütün ibdetlerinde[19] de huşû ile hareket ediyordu. O, kulluk bilinciyle, sırf "şükreden bir kul olabilmek için" Rabbinin huzurunda duruyor,[20] özenle kıldığı namazlarında uzun uzun kıyamda, rükûda ve secdede bulunuyor, Rabbine dua ediyordu.[21]
Allah Resulü, her bir bölümünde ihlasla Rabbine yakardığı namazlarının rükû kısmında O'na duyduğu huşûu şöyle dile getiriyordu: ''Allah'ım, yalnız senin önünde eğildim, yalnız sana inandım, yalnız sana teslim oldum. Kulağım, gözüm, iliklerim, kemiklerim ve sinirlerim yalnız sana karşı huşû halindedir."[22]
Sahâbîlerden Resul-i Ekrem'i namaz kılarken görenler, bazen onun ağladığına şahit oluyorlardı.[23] Allah Resulü, Müslümanlara da namazlarını huşû ile kılmalarını öğütlüyor, Cenab-ı Hakk'ın huzurunda olmanın gerektirdiği hürmet ve tevâzua engel olacak davranışları yasaklıyordu. İslâm'ın ilk yıllarında dinî bilgileri az olan Müslümanlar cemaatle namaz kılarken saflarını tam olarak düzenleyemiyor,[24] hatta namazda konuşuyor ve yanlarındaki arkadaşlarına sorular soruyorlardı. Bunun üzerine, ''Allah'a saygı ve bağlılık içinde namaz kılın."[25] âyeti nâzil olmuş ve Müslümanların namazlarında konuşmamaları bildirilmişti. [26]
Namaz, zevkle dinlediği ezandan abdeste, kıyâmdan tahiyyât ve tesbihâta kadar Müslüman'ın huşû halinin doruk noktasına ulaştığı bir ibâdettir. Hz. Peygamber'in amcasının oğlu olan Fadl b. Abbas'ın naklettiği bir hadiste Allah Resulü, "Namazlar ikişer ikişer kılınır. Her iki rekatta teşehhüd (tahiyyât) okursun, huşû içinde davranırsın, yakarırsın, boyun bükersin..."[27] derken, namazın tam bir huşû hali olduğunu vurgulamaktadır.[28]
İslâm alimlerinden bazıları huşûnun korku gibi sadece mânevi (kalbe mahsus) bir hal, bazıları sâkin ve vakur olmak gibi beden ve organlara âit bir tavır, bazıları ise hem kalp hem de bedenle ilgili bir durum olduğunu düşünmüşlerdir.[29] Gerçekte huşu, kökleri kalpte, belirtisi bedende olmak üzere bu iki çeşit fiili de kapsamaktadır. Kalple ilgili olan yönü, Allah'ın azameti karşısında kulun büyük bir saygı hissiyle edep haline geçmesi; hariçle ilgili yönü ise bu saygı ve edep duygusunun organlara yansımasıyla sükûnet ve vakar ifâde eden bir görünüş, duruş ve davranış sergilemesidir.
Huşû sahibi insan, her an Allah'ın huzurunda olduğunun idrâki içindedir. Kendisine verilen sınırlı hayatın kıymetini bilir. Kendisini ölümün nerede saat kaçta karşılayacağını bilememenin tedirginliği içinde her an teyakkuz halindedir.
Huşu, kolay edilebilen bir şey değildir. İhlas ve samimiyet içinde kalbin Allah'a yönelmesiyle, O'nun azametini tefekkür etmekle mümkün olur. Huşû’nun, kalbin bir hali olduğu, bu halin de sürekli olması için çaba gösterilmesi gerektiği unutulmamalıdır.
[1] Esra İrk, Huşû Deneyiminin Duygusal ve Psikolojik Boyutları, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 12/1 (Mart 2025), 262-284 | Araştırma Makalesi, s. 266.
[2] İbn Manzur, Lisânu 'l-Arab, XI, 1165.
[3] Ragıp el-İsfehani, el-Müfredat, 283.
[4] Mustafa Merter, Psikolojinin Üçüncü Boyutu Nefis Psikolojisi ve Rüyaların Dili (İstanbul: Kaknüs Yayınları, 2014), 230.
[5] et-Tâberî, Ebu Câfer Muhammed b. Cerir, Câmiu’l-Beyân an Te’vîli Âyi’l-Kur’an, Daru’l-Fikir, Beyrut, 1405, I, 261.
[6] İbn Kesir, Ebul Feda İsmail bin Ömer, Tefsiru’l-Kur’ani’l-Azim, Daru’t-Tayyibeti li’n-Neşri ve’t-Tevzi, Riyad, 1999, XVIII, 480.
[7] Elmalılı, Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Merve Yayınları, İstanbul, 2001, V, 323.
[8] et-Tunusi, Muhammed Tahir bin Muhammed bin Aşur, et-Tahriru ve’t-Tenvir, Daru’t-Tunusiyyeti li’n-Neşr, Tunus, 1984, XXV, 127.
[9] el Cezairi, Cabir bin Musa bin Abdulkadir bin Cabir Ebubekir, Eyseru’t-Tefasir li Kelami’l-Âliyyi’l-Kebir, Mektebetu’l-Ulumi ve’l-Hikem, Medine, 2003, I, 50.
[10] et-Tunusi, a.g.e., XXV, 127.
[11] el-Münâvî, Muhammed Abdurrauf, et-Tevkif ala Muhimmati’t-Tearüf, Daru’l-Fikr, Beyrut, 1410, 314.
[12] İbn Ebî Şeybe , Mıısannef, Zühd ,75 .
[13] Kurtubî,Tefsir, I, 375.
[14]İbnü'l -Cevzî, Telbîsü İblîs, s. 175.
Hadislerle İslam (DİB), III, 131.
[15] Müslim, Birr, 34.
[16] Mehmet Şener, DİA, XVIII, 423, “Huşû” mad.
[17] Maturidi, Te’vilât, I, vr. 20; II, vr. 423’dan naklen.
Mehmet Şener, DİA, XVIII, 423, “Huşû” mad.
[18] Mu'mimun, 1-2.
[19] Müslim, Birr, 34.
[20] Buhârî, Teheccüd, 6.
[21] Müslim, Müsafirin, 203.
[22] Tirmizi, Deavât, 32; 760 .
Ebû Dâvud, Salat, 118-11.
[23] Ebû Dâvud, Salat,156-157.
İbn Hanbel, IV, 26.
[24] Muslim, Salat, 119.
[25] Bakara, 238.
[26] Müslim, Mesacid, 35.
Ebu Dâvud, Salat, 73-174.
[27] Tirmizi, Salat. 166.
İbn Hanbel, I, 211.
[28] Hadislerle İslâm (DİB), III, 131.
[29] Fahreddin er-Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, XXVIII, 77.


