İlk insan…
Akıl ve irade sahibi…
En güzel şekilde yaratıldı. Beden ve ruh dengesi ile de en güzel…
Ancak ibadet etmesi içindi varlık sebebi. Allah'ın varlığını, birliğini ve kudretini kabullenmesi istendi. Âdem, Rabbin gücü karşısında gerekeni yaptı, secde etti.
Ama insandı işte… Yaratılışında birçok duygu ile bezenmişti.
Cennette yaşayıp giderken, bir anlık şeytan aldatmasıyla yeryüzüne iniverdi. Sürgün hayatı başladı.
İnsan kendisine, verilen özellikleri ile iyi veya kötü olma hakkına sahipti. İman edip iyilik yolunda olabileceği gibi kötülüklerin faili de olabilirdi.
Sınanma da tam bu noktada başlardı.
Her insan bir sınanmadan geçerdi. Kıyamete kadar böylece devam edip gidecekti.
Âdem yeryüzüne inince onun için bir hayat başladı. Yeni bir hayat.
Derken çocukları oldu. Çocukları çoğaldı.
Allah'ın kulları olarak itaat etmeleri istendi. İnsanın görevi kulluktu. Bunun için yaratılmıştı. Kulluk da itaat ile olurdu.
Hâbil güzel bir insan. İyiliklerin temsilcisi. Gönlü güzel, düşüncesi güzel, işleri güzel, duruşu güzel… Güzel bir hayat için kulluk bilinciyle hareket etti. Bütün güzellikler burada başlar, burada devam eder, burada sonuçlanırdı.
Çobanlık yaptı. Sürüsünü otlattı. Sürüsünü çoğalttı. Onların canlı olduğunun farkında bir şekilde ihtiyaçlarını giderdi; kendi ihtiyaçlarını da onlardan elde etti. Allah ondan kurban kesmesini istedi, verdikleri karşısında şükretme yolu olarak bunu belirledi. Allah'ın verdiklerinden vermeliydi ki, çoğalttığı mallarını vererek temizleyebilsin…
Kurbanının kabul edildiğinin işaretini aldı. Allah'a karşı görevinin yerine getirmiş olmanın huzuru içinde hayatına devam etti…
Kâbil, Hâbil’in ağabeyi.
Kıskançlık duygusu ağır bastı. Yaratılışında verilen duygularını kontrol etme konusunda pek istekli davranmadı. Kötülüğün temsilcisi olmaya başladı. İyilik onun ruhunu sıktıkça sıktı. Yoldan çıkmak için şeytanın büyük desteğini arkasına aldı…
Ziraat işleriyle uğraştı. Rençberlik yaptı. Ekti, biçti ve ürünlerini elde etti. Çalıştığı oranda Allah'ın nimetlerinden yararlandı. Allah ondan kurban kesmesini istedi; verdikleri karşısında şükretme yolu olarak bunu belirledi. Allah'ın verdiklerinden vermeliydi. Böylece Allah’ın lütfundan vererek çoğalttığı mallarını temizleyebilsin…
Allah'a sunduğu kurbanın kabul edilmediğinin işaretini aldı. Bu onun kıskançlık duygularının depreşmesine sebep oldu. İçi daraldı. Çıldıracak gibi oldu. Nasıl olurdu da kurbanı reddedilirdi?
Aslında bunu düşünse bulabilirdi. Kurban, temizlik içindi. Bu temizliği de ancak temiz duygu ve gerçek bir itaatle elde edebilirdi.
Ama olmadı. Onun niyeti ve kötü duyguları buna engel oldu. Kurbanının kabul görmediğinin işaretini alınca kontrolden çıktı. Kafasında dönüp duran bir düşünce vardı sadece. Her haliyle güzellik timsali olan kardeşini ortadan kaldırmak. Böylece onun baskın oluşundan kurtulacak, meydan kendisine kalacak sandı.
Bu arada sadece kardeşine kızmakla kalmadı, anne-babasının da Habil’in yanında oldukları zehâbıyla kötü düşüncelerinin esiri oldu. Esaret zincirinin bir ucunu da Şeytana kaptırmıştı. Onun yönlendirmesiyle doğruyu yanlış, yanlışı da doğru görmeye başladı. Doğru gösterilen yanlışlar onu öyle bir sarmaladı ki, artık Habil’den kurtulma fikrinden başka hiçbir şey düşünemez oldu.
Âdem’in iki oğlu haberinin doğru anlatılması için Kur’ân-ı Kerim’de uyarı var:
“Onlara Âdem’in iki oğlunun haberini gerçeğe uygun olarak anlat.” (Mâide, 5/27)
Nefsânî duygular var. İnsanı yoldan çıkarır. Saptırır ve bir daha doğruyu bulmasına engel olur. Zira gözü açıktır görmez. Basireti kapalıdır gerçekleri anlamaz. Kulakları gerçekleri işitmek istemez. Nefsinin kendine fısıldadığının dışında bir şeyi duymaktan uzaklaşır. Duyuracak olanlara karşı bir cephe açar. Kendinden başka kimseye hak vermez. Ne düşündüyse, ne yaptıysa ne yapacaksa, kendisi haklıdır. İşte bundan sonrası...
Öldürmeye kadar uzanan bir yol.
Hâlbuki Allah'ın kendisi için vermiş olduğu nimetleri düşünseydi, böyle bir yolun gereksiz olduğunu anlayacaktı. Ama onun anlamasının önüne geçen şeytandı. Şeytan insanı yoldan çıkarır…
Nefis terbiye edilmezse azgınlaşır. Azgınlaştıkça sınır tanımaz istekleri olur. Bu istekler çoğaldıkça çoğalır da insan artık huzur bulamaz hâle gelir.
Hâlbuki yapılacak iş bellidir: Nefsin azgın isteklerine “Dur!” demek. Demedi, diyemedi de nefsinin azgın isteklerine boyun eğip, yapıldığı zaman pişmanlıktan kurtulamayacağı en kötü işi yaptı.
Kardeşini ortadan kaldırmak için kendince planlar yaptı.
Hâbil çobandı; sürüyü otlatmak için sürünün peşinden gitti. Arkasından da Kabil onu takip etti:
“Andolsun seni öldüreceğim!” dedi. O da dedi ki: “Allah ancak takva sahiplerinden kabul eder.” (Mâide, 5/27)
Takva sahibi değildi. Eğer olsaydı, kurbanın kabul gördüğünün işaretini alırdı. Allah ile olan bağı zayıftı. Güçlendirmek için de çok istekli olmadı. Allah'ın emir ve yasakları en öncelikli işi olsaydı takva sahiplerinden biri oluverirdi.
Kâbil’in davranışlarından niyetinin kötü olduğunu anladı. Onun konuşmaları öfke yüklüydü. Kıskançlık histerisine tutulmuş, kafasında oluşan kötü duyguların gereğini yerine getirecekti. Bağırdı, çağırdı, onu hırpaladı. Tehdit etti…
Hâbil inanmışlığının yansımasını konuşmalarında gösterdi. Allah'ın yasakladığı bir işi yapmaktan uzak durdu:
“Andolsun ki sen öldürmek için bana el uzatsan bile, ben öldürmek için sana elimi kaldıracak değilim! Zira ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım.” (Mâide, 5/28)
Hâbil’in sakin ve yatıştırıcı konuşmasına rağmen öfkesini dindiremeyen Kâbil yapacağını yaptı.
Öldürdü.
“Sonunda içindeki duygular onu kardeşini öldürmeye itti; onu öldürdü ve böylece hüsrana uğrayanlardan oldu.” (Mâide, 5/30)
Şaşakaldı.
Şaşkınlık içinde ne yapacağını bilmez bir hâlde öylece donup kaldı.
Ne yapacağını bile düşünemedi.
Hiç olmaması gerekeni yapmıştı. İlk defa bir kan akıtmış, insan öldürmüştü.
Bir ilk yaşandı.
Bir ilk yaşattı insanlığa.
İlk örnek oldu. İlk örnek olarak kıyâmete kadar anlatılacak cinayeti işledi. Dünyada yapılacak en kötü işti.
O kötülüğe meyletti. Kötülüğün esiri oldu. Kötülük soludu ve kötü işler yaptı. Kötülerin başı oluverdi.
Kötülerin öncüsü oldu. Bu onun için en zarar edeceği yoldu. Bütün kötülüklerden kendisine düşecek olan günahlardan nasiplenecek ve büyük bir azap onu bekleyecekti…
Ceset ortada.
Ne yapacağını bilmeden cesede baktı.
İlk defa bir insan ölmüştü ve cesede ne yapacağını dahi bilemedi, düşünemedi. Kıskançlık gözünü kör etmiş, hiçbir şey görmüyordu.
Allah ona bir kargayı misal gösterdi. Bir karga kadar olamadığının farkına varmasını murat etti:
“Ardından Allah, kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini ona göstermek için yeri eşeleyen bir karga gönderdi. “Yazıklar olsun bana! Şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini gömmekten âciz miyim?” dedi, ettiğine de pişman oldu.” (Mâide, 5/31)
Pişman oldu. Pişmanlık ateşinde kavruldu. Pişmanlık duygusu elini kolunu bağladı. Yaşadığının farkındalığını bile unuttu.
Kendi kendine kızdı durdu: ‘Karga kadar olamadım’ serzenişleriyle uzunca bir zaman geçirdi. Boş zaman. Zamanın boşaldığı an…
Karganın yolunu takip etti. Bir çukur kazdı önce. Sonra da kardeşi Hâbil’i dünyanın ilk katili olarak bu çukura gömdü.
Son pişmanlık fayda vermedi.
O zalimlerden oldu.
Bütün insanlığı öldürmüş gibi bir işin failiydi.
İnsanların taşkınlık yapmasının önünü açtı. Onlara kötü örnek olarak bir insanın canına kıydı.
Dünyasını mahvetti.
Bununla yetinmedi, ahiretini de mahvetti.
Yeryüzündeki ifsat çalışmalarına ön ayak oldu.
Kötüler ve kötülükler yaptığı bu örneğin peşine takılıp gitti.
Ondan sonra işlenen bütün cinayetlere Kâbil de ortak oldu.
Ahirette ise büyük bir azap onu bekliyor.
Allah'a isyan edenlerin cezası sahiplerini bekliyor.
Hâlbuki bir can kurtarmak olmalıydı işin doğrusu.
İnanmışları, inancının gereğini yerine getireren takva sahiplerini de bekleyen cennetler var…
Cennet var, cennet…


