07 Aralık 2025 - Pazar

Şu anda buradasınız: / / Özel Gününde Kadınların Namaz Ve Oruç Eda Etme Görevi Varmı?
ÖZEL GÜNÜNDE KADINLARIN NAMAZ ve ORUÇ EDA ETME GÖREVİ VARMI?

Özel Gününde Kadınların Namaz Ve Oruç Eda Etme Görevi Varmı? Harun Ece

  1. GİRİŞ

Kadınların özel günlerinde (hayız/âdet ve Nifas/lohusalık) namaz kılıp, oruç tutmasının yasak olup olmadığı noktasındaki farklı görüşler genel olarak geçmişin değil, günümüzün problemidir.

İslâm’ın başlangıcından yakın tarihe kadar özel günündeki bir kadının özellikle namaz ve oruç ibadetlerini yapamayacakları, namazı kaza etmeyip orucu kaza edecekleri konusunda müçtehitler arasında fikir birliği vardı.[1]

Günümüzde bu konudaki farklı görüşler, hadislere yaklaşım farkından kaynaklanmaktadır. Kadîm anlayış, Kur’ân-ı Kerim’in metninin korunması ayette (Hicr, 15/9.) buyrulduğu gibi Rabbimizin güvencesi ile; Kur’ân’ı doğru anlama ve doğru yorumlamanın güvencesi ise sahih Hadis-i Şeriflerle mümkün olabileceği şeklinde özetlenebilecek bir yaklaşıma sahipti. Yaşanılan dönemdeki kültürün etkisiyle ayetlerin amaç dışı (keyfi) yorumlanmasını hadis-i şeriflerin engelleme etkisinin olduğu ehlinin malumudur. Bu anlayış pek çok ayette Peygamberimize yüklenen vazife ve sorumluluklar[2] ile “Kur’ân’ı en iyi anlayan ve uygulayan Rasülullah’tır.” ilkesinin benimsenmesinden kaynaklanmaktadır.

Din, Kur’ân-ı Kerim ve hadis-i şerifler bütününden oluşur. Pek çok konuda olduğu gibi kadının özel gününde namaz kılma ve oruç tutma meselesi de büyük oranda hadislerin rehberliğinde sonuçlanan fıkhî bir konudur.

Konumuzun delili hadis-i şerifler olması nedeniyle hadisleri inkâr edenlerin itirazına fırsat vermemek için onların da (dil ile ikrar etmeseler de) uygulamalarıyla aslında hadisleri kaynak kabul ettiklerini kısa birkaç örnekle hatırlatmayı faydalı görmekteyiz.

a) Hiçbir istisna getirilmeden ayet-i kerimeyle meyte (kesilmeden ölmüş hayvan) haram kılınmışken (Mâide, 5/3.) hadis-i şerifler bu hükmün kapsamını kara hayvanlarıyla sınırlandırarak deniz hayvanlarını (balıkları) bu yasak kapsamının dışına çıkarmıştır.[3] Hükmün kapsamını kara hayvanlarına tahsis etmiştir.

b) Yine aynı ayette tüm kanlar haram kılınmışken hadisi şerifler dalak ile karaciğeri (bunlardaki kanı) yasak kapsamı dışına çıkarmıştır. Yani hükmün kapsamını bu iki organ dışındaki alana tahsis etmiştir.

c) Ayetle süt akrabalıkla ilgili süt anne ve süt kız kardeşle evlenmek yasaklanmışken (Nisâ, 4/23.) hadisler. “Nesep sebebiyle haram olanlar emzirme sebebiyle de haram olur”[4] kuralını getirerek yasak kapsamı genişletmiştir. Süt kıza süt erkek kardeşi ve süt babasıyla evlenmesi de yasak kapsamına alınarak hükmün kapsamını genişletmiştir (tamim).

d) Hadis-i şerifler (aynı şekilde) ayetlerdeki mükellefler için namaz kılma emrinin kapsamından adetli ve lohusa olan kadınları hariçte tutarak hükmün kapsamını bunun dışındaki Müslümanlara tahsis etmiştir.

Bir ayetteki hükmün kapsamının hem genişletme (tamim) hem daraltılma (tahsis/takyid) hem de yeni bir hüküm koyma (teşri’) konularında yani üç noktada da ayetteki hükmünün kapsamına hadisler bir şekilde katkıda/etkide bulunuyorsa,[5] kadınlara özel durumla ilgili hadisler de aynı katkıyı sağlamaktadır. Yanlış anlaşılmaması için teyiden tekrar edelim ki, hadisler ayetteki hükmün bizzat kendisini değiştirmiyor, kapsamında yani nasıl anlaşılması gerektiği noktasında belirleyici oluyor.

B) ÖZEL GÜNLERİNDE KADININ NAMAZI VE ORUCUYLA İLGİLİ AYETLER

Kur’ân-ı Kerim’de erkek ve kadınların tamamını kapsayacak şekilde tüm mü’minlere hitaben hem namaz kılmalarını hem de oruç tutmalarını emreden ayet-i kerimeler vardır.[6]

Rabbimizin açık bir emri olması nedeniyle kadın erkek mükellef olan bütün Müslümanların namaz kılıp oruç tutmaları farzdır. Konumuzla ilgili ayet ise;

وَيَسْـَٔلُونَكَ عَنِ الْمَحٖيضِؕ قُلْ هُوَ اَذًىۙ فَاعْتَزِلُوا النِّسَٓاءَ فِي الْمَحٖيضِۙ وَلَا تَقْرَبُوهُنَّ حَتّٰى يَطْهُرْنَۚ فَاِذَا تَطَهَّرْنَ فَأْتُوهُنَّ مِنْ حَيْثُ اَمَرَكُمُ اللّٰهُؕ اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ التَّوَّابٖينَ وَيُحِبُّ الْمُتَطَهِّرٖينَ

“Sana kadınların aybaşı hâllerini soruyorlar. De ki: O bir (eza) rahatsızlıktır. Bu sebeple âdet günlerinde kadınlardan ayrı durun, temizlenmedikçe onlarla cinsel ilişkide bulunmayın. İyice temizlendiklerinde onlara Allah’ın emrettiği şekilde yaklaşın. Allah çok tövbe edenleri sever ve içi dışı temiz olanları sever.” (Bakara, 2/222.)

Bu ayetteki adetten temizlenme/taharet (يَطْهُرْنَۚ ve تَطَهَّرْنَ) fiillerini, günümüze kadarki âlimler hem maddi (kanı yıkama) hem de manevi (gusül) temizliği birlikte kapsadığı şeklinde anlamışlardır.

Şu iki ayeti kerime namaz için manevi temizliğin (cünüplükten kurtulmanın) ön şart olduğunu beyan etmektedir.

“…Eğer cünüp[7] olursanız temizlenin (gusledin) (فَاطَّهَّرُوا) …” (Mâide, 5/6.)

“…Cünüp iken de gusledinceye kadar (تَغْتَسِلُوا) namaza yaklaşmayın…” (Nisâ, 4/43.)

Burada dikkat edilmesi gereken nokta cünüplükten kurtulmaya bir ayet taharet, diğer ayet gusletme diyorsa aynı işlem için kullanılan iki farklı fiil de aynı anlamda demektir. Yani taharet, sadece fiziksel olarak kandan temizlenme değil, gusletmek anlamında kullanılmıştır.

Özetle Maide 5/6. ayetteki cünüplükten kurtulmak için temizlenin (فَاطَّهَّرُوا) fiilinin gusledin anlamında olduğunu herkes kabul etmektedir. Bakara 2/222. ayetteki kadının özel günüyle ilgili “temizlenin” (يَطْهُرْنَۚ ve تَطَهَّرْنَ ) emri de aynı şekilde manevi temizliği (guslü) kapsamaktadır.

Vahyin geldiği dönemde bu kelimenin anlamı ve ashabın (ilk muhatabının) anladığı anlam, doğru anlamadır. Kadının özel hâlinin bitimindeki temizliğin sadece maddi temizlik olduğuna dair o dönem kaynaklarında hiçbir bilgi yoktur. Aksine yıkanıldığına yani gusül abdesti alındığına dair bilgiler hadis kaynaklarında çokça mevcuttur.

Klasik anlayışa göre özel günündeki kadının durumu, cünüplükten kurtulabilmesinin istediği anda olmayıp sürenin bitmesiyle mümkün olabileceği yönüyle cünüplükten kısmî farklılık arz etmektedir. Yalnız özel durumdan ancak gusül abdestiyle temizlenileceği noktasında fikir birliği vardır.  Sonuçta bahsedilen ayetlerden, adet döneminde namaz için gereken temizlik hâlinin olmaması nedeniyle özel günündeki kadınların namaz kılamayacağı hükmü çıkmaktadır. Hayız kanı kesilen (biten) kadının ibadetleri eda edebilmesi için gusletmesinin vacip olduğu konusunda bütün fakihler ittifak etmiştir.[8]

Burada cünüplük iradi (isteğe bağlı) kadının durumu ise isteğe bağlı değil iddiasıyla ileri sürülecek itiraz doğru olamaz. Çünkü rüya yoluyla cünüp olan kişinin de aklını, iradesini kullanmamış olması cünüp olmasına engel oluşturmuyorsa, kadının özel günü için de bir engel oluşturmamaktadır.

Kadının özel durumdayken namaz kılmasını dolaylı da olsa yasaklayan ayetler (yukarıda açıklandı) mevcut olup oruçla ilgili yasaklayıcı bir ayet yoktur. Fakat bu durumda her iki ibadeti de yasaklayan aşağıda bir kısmını zikredeceğimiz çok sayıda hadis-i şerif vardır. Bunların büyük çoğunluğu, sahih veya hasen hadislerden oluşmaktadır. Dini bir hüküm için sadece bir tane bile nassın (ayet, hadis) olması yeterlidir. Dini doğru anlayabilmek için sahih hadislerin getirdiği hükümlerin geçerli ve bizim için bağlayıcı olduğunu kabul etme zorunluluğu olduğunun da unutulmaması gerekir.

Özel durumdaki kadınların namaz ve oruç dışında da bazı dini görevlerini yapamayacaklarını göstermesi bakımından şu hadis-i şerifi de okuyucunun dikkatine sunalım:

Hz. Peygamber (sa.), hac sırasında âdet gören Hz. Âişe (ra)'ye şöyle buyurmuştur: "Hayız gördüğün zaman, temizleninceye kadar Beytullah'ı tavaf dışında, hacıların yaptığı diğer hac ibadetlerini yap."[9]

 

C) ÖZEL GÜNLERİNDE KADININ NAMAZI VE ORUCUNU YASAKLAYAN HADİSLER

Kadınların özel günlerinde namaz kılamayıp oruç tutamayacaklarına dair hadislerden bazıları şunlardır.

1- Hz. Âişe şöyle demiştir: “Rasülullah zamanında hayız olurduk, sonra temizlenirdik de bize (tutamadığımız) oruçları kaza etmemizi emreder, namazları kaza etmemizi emretmezdi”[10]

2- Hz. Aişe’nin anlattığına göre bir kadın kendisine “Temizlendiğimiz zaman kıldığımız mutat namaz bize yeter mi (hayızlı iken kılamadıklarımızın kazası gerekir mi) diye sormuş. O da şu cevabı vermiştir. Sen Haruriyye (Harici) misin? Biz Rasülullah ile beraberken ay hâli gördüğümüzde tutamadığımız oruçları kaza etmemizi söylerdi, fakat namazların kazasını söylemezdi.”[11]

3- Hz. Âişe’ye; “Hayız gören namazını kaza edecek mi?” deyince, Âişe de ona şöyle demiştir: “Sen Harûralı mısın? Şüphesiz biz, Nebî (sa.) zamanında hayız olurduk sonra temizlenirdik, bize (kılamadığımız) namazların kazasını emretmezdi.[12]

Bu üç hadis-i şerifte geçen “temizlendikten sonra” ifadeleri ile kadınların özel günlerinde namaz ve oruç ibadetini eda etmedikleri net bir şekilde anlaşılmaktadır.

4- “Âişe’ye neden hayızlı kadın oru­cu kaza ediyor da namazı kaza etmiyor” dedim. Âişe: “Sen Harûralı mısın? dedi. “Harûralı/Harûrî değilim ama soruyorum”, dedim. Âişe: “(Vaktiyle) bu iş bizim başımıza gelirdi de orucu kaza etmekle emrolunur, namazı kaza etmekle emrolunmazdık” cevabını verdi”[13]

Bu hadis, özel hâldeki kadının iki ibadeti de yapamayıp sonra sadece orucu kaza ettiğini göstermesi bakımından önemlidir. Burada dikkat edilmesi gereken önemli nokta konunun “eda mı edelim kaza mı edelim” şeklinde sorulmamasıdır. İki ibadetten orucun kaza edilip, namazın kaza edilmemesinin sebebi sorulmaktadır. Bu da adet döneminde bu iki ibadetin eda edilmediğinin yaygın bir şekilde bilindiği anlamına gelmektedir.

5- Nebî (sa.) şöyle buyurmuştur: “(Özel gününün bitiminde adet dışı kanama olan) İstihâze gören kadın, âdet gördüğü günlerde namazı bırakır sonra yıkanır ve her namaz vaktinde abdest alır, oruç tutar ve namaz kılar”[14]

6- Düzensiz ve sürekli kanama gören Hamme binti Cahş’ın ne yapayım diye sorması üzerine Peygamberimiz uzunca bir açıklama yapar. Konumuzla ilgili bölümü “…Ey Allah’ın Rasûlü! Ben aşırı derecede hayız gören bir kadınım. Bu duruma ne buyurursun (ne yapayım)? Bu beni namazdan ve oruçtan alıkoydu… (Peygamberimiz cevaben şöyle buyurdu) Altı veya yedi gün, Allah’ın sana (kadınların âdetlerinden) bildir­diği şeylerde kendini hayızlı say sonra da yıkan. Temizlendiğine ve paklandığına kanaat getirdiğinde yirmi üç veya yirmi dört gün namaz kıl ve oruç tut. Çünkü bu (takdir edilen müddet) sana yeter…”[15]

Son iki hadisteki şu iki nokta önemlidir.

Birincisi, istihaze (âdet dışı hastalık kanı) olmasına rağmen hayız zannedip namaz kılmayıp oruç tutmadığını ifade ederek “namazdan ve oruçtan alıkoydu” demesi, aynı zamanda özel günde bu ibadetlerin yerine getirilmediğinin hanım sahabiler tarafından bilindiğini göstermektedir.

İkincisi, Peygamberimiz hayızlı sayılan günleri hariç tutup, sadece temizlenince namaz kıl oruç tut demesi de hayız günlerinde bu ibadetlerin yapılmadığını gösteren ikinci bir delildir.

Yukarıda zikredilen hadislerden çıkan sonuç; özel günde her iki ibadet de eda edilmeyip sonradan namazın kaza edilmemesi orucun ise kaza edilmesi gerektiğini tekrar teyit etmekte fayda vardır. Neden sadece oruç kaza ediliyor denirse;

  • Yüce Allah’tan sonra ikinci hüküm kaynağı olan Peygamberimiz bu şekilde yapılmasını istemiştir.  Bu uygulamayı düzelten bir ayet de gelmediğine göre Rabbimizin isteği de bu yöndedir.
  • Ayet-i kerimede Rabbimiz hastalık veya yolculuk mazereti nedeniyle tutulamayan oruçlar için (… وَلِتُكْمِلُوا الْعِدَّةَ…) “…sayısını tamamlayın…” (Bakara, 2/185.) buyurmaktadır. Mazeret nedeniyle tutulamayan oruçların sayısının sonradan tamamlanması, eksik bırakılmaması istenmektedir. Bu istek, orucun eda edilmeme sebebine bakılmaksızın tutulamayan tüm oruçların (adet hali dahil) istisnasız hepsinin kaza edilmesi gerektiği sonucuna götürmektedir.

 

Hz. Peygambere ve Sahabeye konu ile ilgili yöneltilen soruların hiçbirinde âdet hâlindeki kadının namaz ve oruç ibadetlerini eda edip edemeyecekleri sorulmayıp, tamamında âdet sonrası kaza edilip edilmeyeceği veya istihâza (özür kanı) ile ilgili olması bizi şu sonuca götürmektedir:

  • Sahabe döneminde özel durumundaki bir kadının namaz kılamayıp oruç tutamayacağı noktasında bir bilinmezliğin olmadığı,
  • Herkes tarafından bilinen, kabul edilen yaygın bir uygulama olduğu için buna dönük herhangi bir soru sorulmasına ihtiyaç hissedilmediği,
  • Soruların, bilgi ihtiyacı duyulan konularda yani özel durumun bitiminden sonra namaz ve orucun kaza edilip edilmeyeceğiyle sınırlı olduğunun bilinmesi gerekir.

 

Hadis kaynaklarımıza bakıldığında hem sahabe hem de tabiin dönemlerinde, özel gününde olan bir kadının oruç tutup namaz kıldığına dair hiçbir bilgi yoktur. Bahsedilen dönemde bu ibadetleri edâ edenler olsaydı, ilgili bilgiler bir şekilde kaynaklarda da geçerdi.

Son olarak Haricilerden sadece marjinal bir grup olan Ezârika hariç, özel gününde bir kadının oruç tutup namaz kılması gerektiğini söyleyen bir ilmi anlayış, ekol tespit edilmediğini belirtmekle yetinelim.

 

D) KADINLARIN ÖZEL GÜNLERİNDE NAMAZ KILIP ORUÇ TUTMAK ZORUNDA OLDUĞU İDDİALARI VE CEVAPLARI

İDDİA-1: Kur’ân’da pek çok ayette kadın erkek her mü’minin namaz ve oruç ibadetlerini yerine getirmesi emredilmesine (Bakara, 2/43, 110.) rağmen kadınların özel durumlarında bu ibadetlerin kaldırıldığı veya muaf olduklarına dair hiçbir ayette hiçbir bir bilgi yoktur.

Dolayısıyla bu ibadetleri yapma görevleri kadınların özel dönemlerinde de devam etmekte olup edâ etmekle sorumludurlar. Konu ile ilgili hadisler, Kur’ân’la çeliştikleri için kabul edilemez.

CEVAP: Öncelikle ayetlerde var olan bir ibadetin, nasslarla kaldırıldığına dair bilgi olmadıkça görev devam eder anlayışı, genellikle doğru olmakla birlikte istisnası olmayan ve her zaman geçerli bir kural olmadığını şu örnekle açıklayalım;

Ayetlerde emredildiği için kadın-erkek herkese beş vakit namazı (konu özelinde düşünülürse öğle namazını) kılma zorunluluğu vardır. Başka bir ayette de cuma namazı emredilmektedir. (Cuma, 62/9.) Kur’ân’ın hiçbir yerinde de cuma namazı kılınca aynı vakitteki öğle namazından muaf olunduğu (kaldırıldığı) istisnası olmamasına rağmen cuma namazını kılınca öğle namazını edâ etme görevi Peygamberimizin uygulamaları ile kalkmıştır.

Neticede ayetlerde hem cuma günü öğle namazının hem de özel durumdaki kadın için namazın kaldırıldığı bilgisi yoktur. Buna rağmen ibadet sorumluluğunun kadının özel günü için devam ettiğini (ek delil getirmeden) iddia edip, cuma namazı için kabul etmemek çelişkiden uzak doğru ve tutarlı bir yaklaşım olamaz. Çünkü her ikisinde de görevin devam etmediğini Peygamberimizden öğreniyoruz.

Ayrıca kadını özel gününde namaz ve oruç tutamayacağı hakkındaki hadislerin Kur’ân’la çeliştiği iddiası da doğru değildir. Çünkü Kur’ân’da namaz kılın, hadiste de kılmayın şeklinde bir zıtlık yok ki çelişki olsun. Kur’ân’ın bilgi vermediği bir konuda hadisin bilgi vermesinin veya ayet şöyle anlaşılmalı tarzında yönlendirmesinin (tahsisin) çelişki ile bir alakası olamaz. İlgili ibadetlerin özel gün dışındaki zamanlara tahsis edildiği şeklinde anlayıp ayetteki emrin maksadının bu olduğunu düşünmemiz gerekir.

İDDİA-2: Kur’ân’da kadının özel günleri ile ilgili hiçbir yasak getirilmemiş aksine “onlara temizleninceye kadar yaklaşmayın” şeklinde sadece erkeğe hitaben cinsel ilişki yasağı getirilmiştir. (Bakara, 2/222.)

İslâm’ın en önemli ibadetlerinden olan namaz ve oruç bu dönemde yasaklanmış olsaydı Allah, yasakladığını da zikrederdi.

CEVAP: Cevaba bir soruyla başlayalım. Kur’ân’ın üslubunun böyle olduğu tezinden hareketle cuma namazını emreden ayetteki müzekker (eril) kipin müennesi (dişil) de kapsadığı iddiasıyla cumanın kadınlara da farz olduğunu ileri sürenlerin konumuzla ilgili olarak müzekker kipin sadece erkeklere has olduğu iddiasıyla cinsel yasağın sadece erkeğe olduğunu iddia etmeleri ciddi bir tutarsızlıktır.

Bir önemli nokta da zorunlu olarak bir erkek ve bir kadınla yani iki kişiyle yapılabilecek bir işlemde (cima) aynı iş için birine yasak var diğerine yok diyebilmek tutarsızlığın zirvesi olsa gerekir. Bir başka ifadeyle yasak olmayan için serbestliğin nasıl bir anlamı olabilir? (!)

Ayrıca ilgili ayetin namazla, oruçla ya da herhangi bir ibadetle hiçbir bağlantısı, alakası yoktur. Hem bağlam önemli deyip hem burada yapıldığı gibi dikkate almamak ciddi bir çelişki oluşturmaktadır. Şöyle ki;

“Sana kadınların aybaşı hâllerini SORUYORLAR. De ki: O bir (eza) rahatsızlıktır. Bu sebeple âdet günlerinde kadınlardan ayrı durun, temizlenmedikçe onlarla cinsel ilişkide bulunmayın. İyice temizlendiklerinde onlara Allah’ın emrettiği şekilde yaklaşın. Allah çok tövbe edenleri sever ve içi dışı temiz olanları sever.” (Bakara 2/222.)

Ayette sorulan bir soruya cevaben açıklama yapılmaktadır. Dolayısıyla cevap/açıklama, soru ile bağlantılı düşünüldüğünde ancak doğru anlaşılabilir.

Soru, Yahudilikte olduğu gibi özel günündeki bir kadının eşiyle (Rabbiyle/ibadetlerle değil) insanî ilişki bağlamında bütünüyle pis olup/olmadığı; yanına oturma, konuşma, pişirdiğini yeme, cinsellik vb. konuları yapmanın doğru olup olmadığı ile ilgilidir.

Ayette bu sorulara cevap verilerek eşler arası insani ilişkilerde sadece cinsel ilişkinin yasak olduğu bunun dışında bir yasağın olmadığı açıklanmaktadır. İlgili soruyu görmezden gelip soruya özel verilen cevabı da genelleştirerek kadının Rabbi ile olan ilişkilerini (ibadetleri) de kapsama dâhil ederek cinsel ilişki dışında hiçbir yasağın olmadığını iddia edebilmek ciddi bir çarpıtma örneği olarak karşımızda durmaktadır.

Konuya açıklık getiren şu hadis-i şerifi hatırlayalım; “Enes (ra.)’dan; Yahudiler hayız olan kadının yemeğini yemiyorlardı. Nebi (sa) “Cinsel ilişki dışında her şeyi yapabilirsiniz.”[16] buyurdu.

İDDİA-3: Kur’ân-ı Kerim’de ve hadis-i şeriflerde geçen kaza kelimesi aslında “zamanında yapma (edâ)” anlamında iken sonradan anlamı değiştirilerek “zamanı geçtikten sonra yapma/kaza etme” anlamı verilmiştir.

Buradaki sorun yanlış anlama ve tercümeden kaynaklanmaktadır. Hz. Aişe’den gelen hadislerdeki “kaza” kelimeleri zamanında yapma (eda) olarak düşünüldüğünde özel hâlde de bu ibadetlerin zamanında yapılması gerektiği sonucu çıkmaktadır.

CEVAP: Fıkıhta bir ibadeti zamanında yapmaya terim olarak “edâ”, vaktinde yapamayıp zamanı geçtikten sonra yapmaya ise “kaza” denir. Kaza kelimesinin iddia edildiği gibi her zaman edâ anlamında olmadığına dikkat çekerek cevabımıza geçelim.

Kaynaklarımızda kaza kelimesi hem bir ibadeti vaktinde yapmak (edâ) anlamında hem de vaktinden sonra yapmak anlamında kullanılmıştır. Kur’ân’da kaza kelimesi çok farklı (yaklaşık on farklı) anlamda,[17] hadislerde de aynı şekilde farklı manalarda kullanılan bir kavramdır.

Yukarıda zikredilen hadislere dikkatle bakıldığında iddia edildiği gibi eda anlamında olmadığı anlaşılacaktır. Bir örnek verecek olursak; “…Âişe: “(Vaktiyle) bu iş bizim başımıza gelirdi de orucu kaza etmekle emrolunur, namazı kaza etmekle emrolunmazdık cevabını verdi”[18]

Burada kavram kaza etmek ve etmemek şeklinde iki zıt anlamda kullanıldığından eda etme anlamında olamaz. Çünkü eda anlamı verilirse orucun eda edildiği namazın eda edilmediği anlamı çıkar ki bu sonuç iddia sahipleri dahil hiç kimse tarafından kabul edilemez. İlgili kavramın diğer hadislerdeki anlamı da aynı şekildedir.

İlgili hadisler tekrar ve dikkatle okunduğunda hem kaza kelimesinin eda anlamında olmayıp zamanından sonra yapmak anlamındaki “kaza etmek” manasında olduğu, hem de özel günlerde namaz kılınamayıp, oruç tutulamayacağı açık bir şekilde anlaşılacaktır. 

Konunun doğru anlaşılabilmesi için şu hadis çok önemlidir. “Yetiştiğiniz namazı kılın, yetişemediğinizi kaza edin…”[19] Bu hadis-i şerif ister cemaatle kılınan namazda kaçırılan rekâtların kazası olarak, ister tamamen kaçırılmış bir namazın vakti çıktıktan sonra kazası olarak anlaşılsın. Her iki durumda da kaza etme fiilinin (cemaatle namazın bitiminden veya namaz vaktinin bitiminden sonra) zamanı geçtikten sonra yapmak anlamında da kullanıldığını ispatlamaktadır.

Kaza kavramının anlamının değiştirildiği iddiasının ilk dönem kaynaklarından hiçbir dayanağı yoktur. Buna ilaveten mantıkî bir gerekçesi de yoktur. Konuyla ilgili siyasî ya da kişisel bir menfaat imkânı yok ki art niyetliler tarafından bile olsa değişikliğe ihtiyaç hissedilsin.

Tarihte kişisel çıkar için dini bir konunun değiştirilip toplumda yaygın kabul gördüğünün bir örneği yoktur. Bir an için mesela erkeklerin özel günde cinsel ilişkinin yasaklığını değiştirdiğini varsayalım. Böyle bir durum olsaydı, erkekler cinsellikten istifade etmek, çıkar sağlamak amacıyla değiştirmişler denebilirdi.

Konumuz olan kadının namaz ve orucu konusunda hiç kimsenin amaçlayabileceği herhangi bir fayda söz konusu olamaz. Yani değiştirildi iddiasının bilgi olarak yanlışlığının yanında mantıken de tutarlı bir yanı yoktur.

İDDİA-4: Kur’ân, kadının bu dönemini eza olarak tanımlıyor. Yani bu dönem özürlü kapsamında değerlendirilmelidir.

Özürlüler gibi vakit girdiğinde abdestini alıp namazını kılar. Aynı zamanda hasta kapsamında da olacağı için de diğer hastalar gibi orucu tutmasını engelleyen bir zorluk varsa ancak o zaman tutmayıp sonraya bırakabilir. Yoksa tutması gerekir.

CEVAP: “Ezâ, isim olarak genellikle “acı, maddî veya manevî zarar, eziyet”[20] anlamına gelir. Özür ise “bir kusurun hoş görülmesini gerektiren sebep, mazeret, sakatlık, bozukluk, eksiklik, kusur”[21] anlamına gelir.

Görüldüğü gibi eza rahatsızlık veren harici bir şey iken özür ise rahatsızlık versin veya vermesin kendi bünyesinde var olan bir kusur demektir. Neticede bu iki terim arasında bir ilinti olsa da farklı anlamları olan kavramlardır.

Birincisi, ayette eza olarak tanımlanan kadının özel hâlini hasta ve özürlü olmakla birebir aynîleştirip, vakit girince abdest alır ve namazını kılar iddiası dillendirilmektedir. Yalnız kadının özel durumunun (ayetteki ifadesiyle “eza”nın) özürlü gibi olduğu konusu hiçbir ayette açıklanmamış olup yanlış akıl yürüterek yapılmaktadır.

İkincisi, her eza özürlü anlamına mı gelir? Gelmiyorsa hangi ezanın özürlü yapıp hangisinin yapmadığını yani objektif ölçüsünün/kriterinin ne olduğunun ayetlerden açıklanması gerekir. İddia sahipleri önce bunu açıklamalıdır.

Mesela, Nisa 4/102. ayette yağmurun verdiği sıkıntı, Ahzâp 33/59. ayette kötü niyetlilerin verebileceği zarar, Ali İmran 3/195. ayette müşriklerin Müslümanlara vereceği zarar eza olarak niteleniyor. Buralardaki ezanın özürlü kabul edilme imkânı olmadığına göre nasslardan nakile bağlı kalınmadan yapılan akıl yürütmenin doğru olduğu söylenemez.

Üçüncüsü, aynı kişinin aynı hali olan adet hali abdestte özürlü, oruçta ise hasta sayılarak çifte standart bir yaklaşımla iddia ileri sürülebilmektedir. İddia sahiplerince adetlinin özürlü mü yoksa hasta mı olduğuna karar verilmesi gerekir. Çünkü iki durum birbirinden farklı fıkhî sonuçlar doğuran kusurlardır.

Dördüncüsü, normal abdest Kur’ân’da anlatılırken (Mâide, 5/6.) özürlünün nasıl abdest alacağı ayetlerde hiç geçmeyip hadisle[22] belirlenmiştir. Ayette bu bilgi olmadığına, hadisteki bilgiyi de iddia sahipleri kabul etmediğine göre özürlünün nasıl abdest alacağı veya normal abdestten farklı olduğunun delili nasıl açıklanabilir? (!)

Her ikisi de Kur’ân’da olmamasına rağmen özürlünün abdesti ile ilgili hadisi kaynak kabul edip, kadının özel hâlde namaz ve orucu hakkındaki hadis-i şeriflere (geçersiz kılacak ilave bir delil getirmeden) karşı çıkmanın kabul edilebilir bir tarafı yoktur.

Beşincisi, özürlü olmak; oruç için hasta ve yolcu olmak, namaz için rükûnlarını (bölümlerini) yapamamak veya aşırı zorlanmak, abdestte ise abdesti bozan bir durumun sürekli gelmesi anlamına gelen bir kavramdır. Normal abdest almaya engel olan özür ile oruca engel olan özür farklıdır.  Mesela idrarını tutamama kişiyi abdest için özürlü yapar ama oruç tutmak için bir özür oluşturmaz. “Eza özürlü demektir” iddiası ile özür çeşitlerinden hangisinin kastedildiği de açıklanmamaktadır.

Hangi açıdan bakılırsa bakılsın iddianın tutarlı, kabul edilebilir bir tarafı yoktur. Özrü sadece kendi fikrine uygun düşecek şekilde istenilen yerde ve istenildiği şekilde kullanmak doğru olamaz.

İDDİA-5: Pek çok ayette “eza” olarak nitelenen durumlarda namaz ve oruç yasağı yoktur. Kadınların özel durumu da eza olarak nitelendiğine göre neden yasaklansın?

CEVAP: Cevaba geçmeden önce şuna dikkat çekelim. “Akıl yürütme ile bir ibadet hem ortaya konamaz hem de kaldırılamaz” kuralı varken iddiada, akıl yürütülerek ibadetle ilgili sonuca ulaşılması tutarlı bir yaklaşım değildir.

Müçtehitlerin içtihatları bir illete (gerekçeye) bağlıdır ve aynı illeti taşıyan tüm konularda aynı sonuç beklenir. Burada Allah’tan sonraki hüküm koyucu olan Resulullah bizzat bu yasağı getirmiştir. Dolayısıyla bir müçtehidin içtihadı ile değil, bizzat nass ile belirlenmiş bir asıldır. (makîs’ün aleyh’dir).

Hükmü oluşturan bilginin Peygamberimize aitliği, sahih mi diye araştırılabilir. Yalnız, hükmün kaynağı illete uymuş mu diye bakılamaz. Bu konudaki dinî ve ilmî bakış ise, sonradan oluşacak başka konuları buna (asla) kıyas edebilmek için “bu hükmün illeti ne olabilir” diye araştırılması gerekir.

Özel hâldeki kadının namaz kılamayıp oruç tutamayacağı, sonrasında da namazı kaza etmeyip orucu kaza edeceği, yukarıda açıklandığı gibi dolaylı olarak ayetlerle, doğrudan da birden çok hadisle bildirilmektedir. Bunlara aykırı yapılan akıl yürütmelerin geçerliliği olamaz.

İDDİA-6: Özel gününde kadın oruç tutamaz fakat sonra kaza eder şeklindeki Ehl-i Sünnetin görüşünü bir an için doğru kabul etsek; sonra “kaza eder” demekle aslında özürlü iken de (vaktinde) bu görevin devam ettiği (varlığı) kabul edilmiş olunmaktadır.

Görev (sorumluluk) devam ediyor olmasına rağmen zamanında (Ramazan’da özel hâldeyken) edâsı (yerine getirmesi) yasaklanıp, günü geçtikten sonra “telafi et” demek anlamlı olamaz. Asıl olan görevin kendi zamanında yapılmasıdır.

Hem görev ve zamanı belirlenip hem de “belirlenen zamanda tutma sonra tut” deme çelişkisine düşmemek için oruç ve namazın kadının özel gününde de olsa zamanında edâ edilmesi gerekir.

CEVAP: Belirli bir zaman için verilen görevler kendi zamanında yapılmalıdır, keyfi olarak başka zamana bırakılamaz, ertelenemez elbette. Yalnız bu kuralın istisnaları vardır.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta ise, ertelemeyi bizzat Peygamberimiz yani Allah’ın ayetlerindeki isteğini ve amacını en iyi anlayan ve uygulan kişi istemektedir. Rabbimiz de bu hükmü düzelten bir ayet göndermediğine göre O’nun da onayından geçmiş olmaktadır.

Kaldı ki görev devam ediyor olmasına rağmen zamanında yapılamayıp sonradan telafi edilebildiğine dair Kur’ân-ı Kerim’den örnekler de vardır:

a) Oruç görevi var ve devam ediyor olmasına rağmen seferilik veya hastalık nedeniyle zamanında tutulmayabileceği, günü geçtikten sonra tutulması/kaza edilmesi gerektiği ayette açıklanmaktadır. (Bakara, 2/184.)

b) Hac esnasında eda etmesi görevi iken ezadan dolayı yapılamayanlara alternatif bir çözüm önerilerek ve bu görevlerini (fidye, oruç veya sadaka verme şeklinde) telafi etme imkânı getirilmektedir. (Bakara, 2/196.)

Yani bu iki ayette açıklandığı gibi görev/sorumluluk devam etmekte iken, bazı şartlarda da olsa zamanında yapılamayıp sonradan ya aynısı ya da muadil başka bir görev yapılarak telafi edilebileceği beyan edilmektedir. Neticede “zamanı belirli olan bir ibadet, hiçbir şekilde başka zamana bırakılamaz” anlayışı çoğu zaman doğru olsa da bunun istisnası vardır.

Konumuz bağlamında da özel durumda olan biri için namaz görevi zaten devam etmemektedir. Oruç görevini yerine getirmeyip sonra kaza etmesi ise nüansla da olsa ayetlerde benzeri olan bir durumdur. Kaldı ki bu içtihatla değil ikinci derecedeki hüküm koyucu (Peygamberimiz) tarafından böyle takdir ediliyorsa Allah (cc) da itiraz etmeyerek onayladıysa, buna karşı çıkmak nasıl mümkün olabilir? (!)

İDDİA-7: Özel gününde kadının namazını ve orucunu yasaklayan anlayış, Yahudilikten geçme bir hurafe (İsrailiyat) olduğu için reddedilip kabul edilmemesi gerekir.

CEVAP: Burada yanlış bir algı oluşturularak sonuca ulaşma çabası dikkatlerden kaçmamaktadır.

Dini bir konunun Yahudilikte veya Hristiyanlıkta olması kendi başına onun İslâm’da olmadığı anlamına gelmez. Nitekim Yahudilikteki on emirin hemen hepsi İslâm’da da vardır. Yine oruç ve namaz ibadetinin İslâm’la birlikte önceki dinlerde de (dolayısıyla Yahudilikte de) olduğunu bizzat Rabbimiz beyan ediyor.[23] Allah inancı, ahiret inancı gibi pek çok konu, bahsi geçen iki dinde de vardır.

Nasıl ki namaz, oruç, Allah ve ahiret inancı… Yahudilikte olduğu gerekçesiyle İslâm’da yoktur denemiyorsa; özel günündeki kadının namaz ve orucu konusu da sadece bu gerekçe ile yok sayılamaz. Kaldı ki Yahudilik ile İslâm’ın bu konuya bakışı aynı da değildir. Şöyle ki;

İlk olarak Yahudilikte hayız (âdet) hâliyle istihâza hâli (âdet dışı hastalık kanı) aynı kabul edilmiş ve her iki durumdaki kadın için de aynı hükümler verilmişken, İslâm ikisini farklı görmüş ve her biri için farklı hükümler getirmiştir. Yani birini namaz ve oruca engel görürken diğerini görmemiştir.

İkinci olarak Yahudilikte özel hâldeki bir kadının bizzat kendisi pis görülüp yanına bile yaklaşılmayıp pişirdiği yenmez iken; İslâm, karı koca arasındaki insanî iletişim ve ilişki kapsamında, cinsel ilişki dışında hiçbir yasak koymamış ve o durumdaki kadının şahsını dışlayıcı bir tavır benimsememiştir.

Başlangıç itibarı ile hak din olan Yahudilikte bu konu sonradan bozularak tahrif edilmiş, İslâm’da buradaki bozulmaları, yanlışlıkları ıslah ederek, düzelterek olması gereken doğru noktasını baki kılıp kabul etmiştir diye düşünmek doğru bir yaklaşım olacaktır.

İsrailiyat iddiası ayet veya hadislerde olmayan bir konu için söylenebilir. Konumuzla ilgili olarak yukarıda zikredilen dolaylı olarak ayet, doğrudan çokça hadis olduğundan israiliyat denemez.

Bir önemli nokta da iddiada ciddi bir çarpıtma da vardır: Çünkü konu Yahudilikte kadının ibadetleri ile ilgili geçmemekte, kocasının/erkeğin kadına yaklaşımı yani ikisi arasında insanî ilişkilerle ile ilgili olarak geçmektedir. Neticede Yahudilikteki kadın erkek arasındaki ilişkiyle ilgili düzenlemeyi sanki ibadetlerle ilgiliymiş algısı oluşturarak oradan İslâm’daki ibadetlerle ilgili de sonuç çıkarmak doğru olamaz.

E) SONUÇ

1- Hadisler olmadan İslâm doğru anlaşılamaz. Ayetlerle çeliştiği gerekçesi ile hadis-i şerifleri reddedenler, aslında aynı şartlarda pek çok konudaki dini uygulamalarını hadislere göre yaparak zımnen onları kabul etmiş olmakla kendileri ile çelişmektedirler.

2- Yukarıda açıklandığı üzere namaz için manevî temizlik (gusül) şartını koşan ayetler ile kadınların özel gününün bitiminde de manevî temizliği (guslü) emreden ayetler birlikte değerlendirilmesi gerekir. Dolayısıyla özel günündeki kadın, manevî temizliği gerektiren bir durumda olduğu için namaz kılamayacağı ayetlerden anlaşılmaktadır.

3- Kadınların özel günlerinde namaz ve oruç ibadetlerini edâ etmeleri gerektiğine dair somut, net hiçbir ayet-i kerime, hadis-i şerif veya sahabe kavli yoktur. İddia sahipleri ayetleri kendi bakış açılarıyla tersten ve yanlış yorumlayarak yaptıkları aklî çıkarımlarla bu ibadetlerin adet döneminde de yapılması gerektiği sonucuna ulaşmaktadırlar.

4- “Namaz, normalde herkese farz olup kadının özel durumunda kaldırıldığına dair ayetlerde bilgi olmadığı için görev devam etmektedir” şeklinde yapılan akıl yürütme doğru olamaz. Çünkü birincisi ibadetler akıl yürüterek varlığı veya yokluğu belirlenemez. İkincisi Cuma namazı kılanın (ayetlerde olmamasına rağmen) öğle namaz görevi devam etmediği gibi burada da Peygamberimizin yönlendirmeleri ile namaz görevi devam etmemektedir. Oruç görevi ise edâ edilmeyip adet sonrası kaza edilmektedir.

5- Yukarıda zikredilen sahih hadis-i şeriflerden özel gününde olan bir kadının namaz ve oruç ibadetini edâ edemeyeceği, tüm kadın sahabelerin de istisnasız böyle yaptığı sonucu çıkmaktadır.

6- Hanım veya erkek hiçbir sahabeden bunlara aykırı bir görüş, itiraz veya uygulama bilgisi gelmemiştir. Bu da ilgili konuda farklı görüş olmayıp, ittifak hâlinde olduklarını göstermesi bakımından önemlidir. 

7- Özel günündeki kadının bu ibadetlerini yapamamasını bir eksiklik veya kadının ibadetini engellemek olarak sunmak yanlış algı oluşturma amacını taşır. Çünkü özel günde bu ibadetlerin yapılamaması; var olan bir ibadetin istenen zamanda yapılmasını engellemek değildir. Aksine hem o ibadetin varlığını hem de yapılması istenen zamanını doğru belirleyip o zamanda yapmak anlamına gelmektedir.

Son olarak belirtelim ki; Allah ve Resulü’nün yapın dediği bir ibadet yapılmadığında eksiklik olur. Yapılmaması istenen bir şeyin ibadet niyetiyle de olsa yapılması “emre uymamak, emre itaatsizlik” anlamına gelmektedir.

 


[1] Din İşleri Yüksek Kurulu’nun 12.07.2017 tarihli, “Kadınların hayız veya nifas hâllerinde yapamayacakları şeyler nelerdir?” yazısı.

[2] Nisâ, 4/113; Haşr, 59/7; Ahzâp, 33/36.

[3] Tirmizî, Tahare, 52; Ebû Dâvûd, Tahâre, 41; Nesâî, Tahâre, 46; İbn Mâce, Tahâre, 38.

[4] Buhârî, Şehadât, 7; Müslim, Raḍâ’, 9.

[5] Geniş bilgi için “Hangi İslam” adlı kitabımızın “Hadis, Kur’an’a uymaz ise reddederiz diyenlerin uygulamadaki çelişkileri” başlıklı bölümüne bakılabilir.

[6] Bk. Bakara, 2/43, 83, 110, 153, 183, 187; En’âm 6/72.

[7] Hadisleri dikkate almadan cünüplüğün ne olduğu, nasıl oluştuğu vs. gibi konuları bilme imkânı yoktur. Çünkü ayetlerde kavramın sadece adı geçmekte fakat hiçbir açıklama yapılmamaktadır.

[8] Yunus Vehbi Yavuz, “Hayız”, TDV İslâm Ansiklopedisi.

[9] Buhari, Hayz,1, 7, Hac, 71, Edâhî, 3, 10; Müslim, Hacc,119,120; Ebû Dâvûd, Menâsîk, 23.

[10] Tirmizî, “Savm”, 68.

[11] İbrahim Canan, Hadis Ansiklopedisi cild, 1/359’dan naklen; Buhari, Hayz, 20; Müslim, Hayz, 67; Ebû Dâvûd, Taharet, 105; Tirmizi, Taharet, 97, Savm ,68; Nesai, Hayz, 17, Savm, 64.

[12] İbni Ebi Şeybe, 2, 124, No:7238

[13] Müslim, Hayz, 69.

[14] İbn Ebî Şeybe, I, 235.

[15] Ebû Dâvûd, Tahâret, 111.

[16] Müslim, Hayz, 16-302; Ebû Dâvûd, Tahâre, 258.

[17] M. Kamil Yaşaroğlu, Kaza, TDV İslâm Ansiklopedisi.

[18] Müslim, Hayz, 69. “كان يُصِيبُنَا ذلك، فَنُؤمَر بِقَضَاء الصَّوم، ولا نُؤْمَر بِقَضَاء الصَّلاَة…»

[19] Buhârî, Ezan, 20, 21; Ebû Dâvûd, "Salât", 55.

[20] Mustafa Çağrıcı, Eza, TDV İslam Ansiklopedisi.

[21] H. İbrahim Acar, Özür, TDV İslam Ansiklopedisi.

[22] Buhari, Vudû’, 63.

[23] Bakara, 2/183. Ayrıca bkz. M. Kamil Yaşaroğlu, Namaz, TDV İslâm Ansiklopedisi.

logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslatdergisi@gmail.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul