Ebu Bürde şöyle demiştir:
Rasulullah (s.a.s.), Ebu Said'in dedesi Ebu Musa ile Muâz'ı Yemen'e gönderip:
"Her ikiniz de kolaylaştırınız, zorlaştırmayın, müjdeleyin, nefret ettirmeyin ve ikiniz de hükümde birbirinize uygun olun!" buyurdu.[1]
Ebu'l-Abbâs Şihâbuddin Ahmed b. Muhammed el-Kastallânî (rh.a.), "İrşâdu's-Sârî" adlı meşhur Sahih-i Buhârî Şerhi'nde şunları beyân eder:
"Rasulullah (s.a.s.), Ebu Said'in dedesi Ebu Musa Abdullah b. Kays el-Eş'arî'yi ve Muâz b. Cebel'i Yemen'e gönderip onlara, gidecekleri yerde insanlara işlerini kolaylaştırmalarını, zorlaştırmamalarını, onları sevindirmelerini, nefret ettirmemelerini ve hükümlerinde birbirine uyumlu olup ihtilafa düşmemelerini söylemişti.
Rasulullah (s.a.s.) onlara, ihtilaflarının kendilerine tâbi olanları da ihtilafa düşüreceğini ve bu ihtilafın, düşmanlığa ve savaşa sebeb olabileceğini bildirdi.
Bu hadiste yüce Allah'ın: 'Dinde üzerinize hiçbir güçlük yüklemedi.'[2] buyruğunda olduğu gibi, müslümanları güç durumda bırakmamanın gerektiğine işaret vardır."[3]
Âlemlerin Rabbi ve İlâhı Allah Teâlâ'nın, yalnızca kendisine kulluk etmeleri için yarattığı insan kullarına hidayet rehberleri olarak vazifeli kılıp kendilerine vahiy ettiği Nebîlerinin ve Rasulllerinin sonuncusu, aynı zamanda "âlemlere rahmet olarak gönderilen" Rasulullah Muhammed (s.a.s.), insanları irşâd edip İslâm'ı tebliğ ederek davet etmeleri için Yemen'e gönderdiği iki değerli sahabesine bu emri vermişti:
"Kolaylaştırınız, zorlaştırmayın, müjdeleyin, nefret ettirmeyin ve ikiniz de hükümde birbirinize uygun olun!"
Bu emir, kıyamete kadar bütün İslâm davetçilerinin ve insan eğiticisi olanların değişmeyen ana ilkesidir... Hangi çağda ve dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, İslâm'a davet eden muvahhid mü'minler, taviz vermeden, hakkı apaçık ortaya koyarak, imkanlar nisbetince kolaylaştırıp müjdelemelidirler... İslâm'ın muhatablarının içinde bulundukları durumlarını, seviyelerini, imkânlarını ve anlayışlarını göz önünde bulundurarak kolaylaştırmayı gündeme getirip müjdelemeyi yapmalıdırlar... İnsanların iman edip emredilen salih amellerini yapmaları konusunda bir zorluk çıkarmamalı ve nefret ettirilmemelidir!..
İslâm davetçileri, beyânlarında ve tavırlarında birbirlerini tasdik edici uyum içinde olmalıdırlar... Onların birlik ve beraberliklerini bozucu ihtilaflardan alabildiğince uzak durmalı, her hâllerinde İslâm vahdetini sağlayıcı ve yapıcı bir hâlde bulunmalıdırlar... Bu hikmetli ve güzel durum, yegâne Rabbimiz Allah Teâlâ'nın mü'min kullarına İlâhî emirlerinden bir emirdir!..
"Allah'a ve Rasulüne itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider. Sabredin. Şübhesiz Allah, sabredenlerle beraberdir."[4] buyurur Allah Azze ve Celle!..
Yine şöyle buyurur Rabbimiz Allah:
"Kendilerine apaçık belgeler geldikten sonra, parçalanıp ayrılan ve anlaşmazlığa düşenler gibi olmayın. İşte onlar için büyük bir azâb vardır."[5]
"O (Allah): 'Dini dosdoğru ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin' diye dinde Nuh'a vasiyet ettiğini ve sana vahyettiğimizi, İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya vasiyet ettiğimizi sizin için de teşri' etti (bir şeriat kıldı)."[6]
"Allah'ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın."[7]
Ebu Hüreyre (r.a.) rivayet eder.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
"Hiç şübhe yok ki Allah, sizin için üç şeye razı olur, üç şeyi de size kerih görür. Sizin için:
Kendisine ibadet etmenize,
O'na hiçbir şeyi ortak koşmamanıza,
Toptan Allah'ın ipine sarılıp tefrikaya düşmemenize razı olur.
Ve size:
Dedi-koduyu,
Çok soru sormayı,
Malı boşa harcamayı kerih görür."[8]
Rabbimiz Allah'a katıksız iman edip birlik ve beraberlik içinde Allah'ın ipi olan hayat kitabımız Kur'ân'a sımsıkı sarılıp uyum içinde salih ameller işleyerek ihtilaf etmeden İslâm'a çağrıda bulunanlar, başarıya ulaşmışlardır... Her şeyden önce her davetçi üzerine farz olan ilimleri elde etmekle mükelleftir... Gündemdeki konuların hükmünü bilen muvahhid mü'minlerin sözleri ve amelleri örtüşür, böylece davete muhatab olan insanlar, "O, böyle söylüyor, bu, şöyle söylüyor" ya da "O, böyle yapıyor, bu, şöyle yapıyor" tereddüdünden kurtulmuş ve bütün davetçilerin birbirini hak üzere tasdik edip uyum içinde olduklarına şahid olurlar...
İhlâs sahibi, kâmil mânada iman edip, Rasulullah (s.a.s.)'in Sünneti üzere salih amel işleyen İslâm Davetçileri, birbirlerinin kardeşleri olup hak üzere birbirini tasdik eden Peygamberlerin vârisleri oldukları için, birbirlerini hak üzere tasdik eder, uyum sağlar, Allah'ın ipine sımsıkı sarılır, ihtilaf etmez, böylece Allah Teâlâ'nın rızasını kazanır ve başarılı olurlar... Galib gelir ve zafere ulaşırlar...
"Allah, onlardan razı olmuş, onlar da O'ndan razı olmuşlardır. İşte onlar, Allah'ın fırkasıdır. Dikkat edin, şübhesiz Allah'ın fırkası olanlar, felâh (umutlarını gerçekleştirip kurtuluş) bulunanların tâ kendileridir."[9]
"Kim Allah'ı, Rasulünü ve iman edenleri velî (dost) edinirse, hiç şübhe yok, galib gelecek olanlar, Allah'ın taraftarlarıdır."[10]
Birbirlerini hak üzere tasdik edip uyum sağlayarak, ihtilaftan uzak duran İslâm davetçileri, iyi bir eğitim görmelidirler... Akîde konularında sağlam ve asla şübhe etmeyen, amel konularında gerekli ilme sahib ve salih amel işleyen, davet usûlü konusunda deneyimli, muhatabı olan insanları ve toplumları iyi tanıyan, ona göre davranan bilgili, firasetli ve basiretli şahsiyetler olmalıdırlar...
İslâm'a davet ederken, nereden başlayıp nasıl devam edeceklerini iyi bilmeli ve bu konuda hatâ yapmamaya özen göstermelidirler!..
Rasulullah (s.a.s.), Muâz b. Cebel (r.a.)'ı Yemen'e gönderirken, davet usûlünü kendisine beyân buyurmuş, O'nun bu beyânı bütün çağları kuşatıcıdır... Her İslâm davetçisi, bu beyâna göre davranmalı, usûlde bir yanlışlık gündeme getirmemelidir...
İslâm ve iman davetine muhatab olan insanlar, önce hakikî, yani şirksiz ve küfürsüz katıksız imana davet edilmelidir... Bunu anlayıp idrak ederek iman edecek olurlarsa, kendilerine vakitleri belirlenmiş olan ve her gün edâ edilmesi gereken beş vakit namaz emredilip nasıl kılınacağı öğretilmelidir... Eğer namazı kabul edip şuurlu bir şekilde kılmaya başlarlarsa onlara, haramdan arındırılmış helâl kazançları nisâb mikdarına ulaşıldığı takdirde yılda bir defa zekat vermeleri gerektiği beyân edilmeli ve zekatın, zenginlerden alınıp fakirlere ulaştırılması sağlanmalıdır... Böylece katıksız iman eden mü'min müslümanlar, bedenen yapılacak bütün ibadetlerden sorumlu olduklarını idrak ederek yerine getirdikleri gibi, malen de sorumlu oldukları ibadetleri kusursuz yerine getirmeye çalışırlar!..[11]
İslâm'a davette usûl budur!..
Son yüz yılı aşkın bir zaman diliminde tağutî zalim güçler tarafından işgal edilen İslâm topraklarında esaret altında yaşayan ve kendilerini İslâm Dini'ne mensub sayıp müslüman olduklarını söyleyen kitleler, işgalci tağutî düzenlerin zulmü neticesinde İslâm'dan uzaklaştırılmış ve cehâlet içinde bırakılmışlardır... Öyle bir duruma düşürülmüşlerdir ki, hak ile bâtılı karıştırmış, bâtılı hak zanneder olmuşlardır... Egemenlik konusunda âlemlerin Rabbi Allah'a şirk koşturulmuş, insanları, Allah'ın yerine kanun koyucu olarak kabul edip, Allah'ın helâl kıldığını haram, haram kıldığını helâl, yani Allah'ın serbest kıldığını yasaklayan ve yasakladıklarını serbest kılan meclislere vekiller göndermektedirler... Bunlar, her ne kadar kendilerini İslâm'a nisbet edip müslüman olduklarını beyân ederek, namaz kılıp oruç tutuyorlarsa da iman konusunda birçok rahatsızlıkları bulunmakta, Tevhid akîdesinde de sıkıntıları oluşmuş bir durumdalar... O hâlde bu kitlelere önce şirksiz bir Tevhid ve küfürsüz bir iman anlatılmalı, Tevhid'i ve imanı bozucu söz, hareket ve fikirler izah edilip bunlardan alıkonulmalıdır ki, katıksız bir iman kalblere yerleşmiş olsun!..
En son Nebî ve en son Rasul Rasulullah Muhammed (s.a.s.)'in dâvâsı, mücadelesi ve mücahedesi bu imanın kalbe yerleşmesi, bedenî ve malî ibadetlerin hakkıyla yapılmasıydı...
İbn Ömer (r.anhuma) rivayet eder.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
"Lâ ilâhe illallah ve enne Muhammeden Rasulullah (düstûruna zâhirde) şahadet, namazı ikame, zekâtı edâ edinceye kadar insanlarla savaşmam bana emrolundu.
Onlar, bu işleri yapınca -İslâm'ın hakkının gereği (olan haddler) müstesnâ- (İslâm hakkı olmak üzere) canlarını ve mallarını benim elimden kurtarırlar. (Bâtınlarından dolayı olan) hesablarına gelince, o (hesabı görmek) Allah'a aiddir."[12]
İmam el-Kastallânî (rh.a.), bu hadis-i şerifi şerhederken yaptığı açıklamaların buraya kaydedilmesinde büyük fayda görüyor ve hep beraber okuyarak faydalanmaya gayret edelim!..
Şöyle diyor İmam el-Kastallânî (rh.a.), "İrşâdu's-Sârî" adlı Sahih-i Buhârî şerhinde:
"Hadiste Rasulullah (s.a.s.)'e, insanlarla savaşması emredilmiştir. Burada genel bir ifâdeyle özel bir topluluk kasdedilmiştir. Kendileriyle savaşılması emredilen insanlar, ehl-i kitab dışındaki müşriklerdir. Nesâî'de bu hadisin: "Müşriklerle savaşmam emredildi..." lafzıyla gelmesi de bunu desteklemektedir. Bundan kasıd ehl-i kitab ile savaş olabilir.
Rasulullah (s.a.s.) bunlarla, Allah'dan başka ilâh olmadığına, Muhammed (s.a.s.)'in Allah'ın Rasulü olduğuna şahadet edinceye, farz kılınan namazları gerektiği gibi ifâ edinceye, aynı şekilde malları konusunda farz kılınan zekatı gerekli yerlere verinceye kadar savaşması emredilmiştir.
Rasulullah (s.a.s.)'in risâletini tasdik etmek, O'nun getirdiği bütün şeyleri de tasdik etmeyi içerir. Cihad konusu içinde bu hadis, Ebu Hüreyre'den: "Allah'dan başka ilâh olmadığına şahadet edinceye kadar........" lafzıyla nakledilir.
Taberî'ye göre, Ebu Hüreyre'den gelen söz konusu hadisi Rasulullah (s.a.s.), Tevhid'i kabul etmeyen putperest müşriklerle savaş hâlindeyken söylemiştir. Başlıkta zikredilen hadisi ise Tevhid'i kabul eden, ancak Rasulullah (s.a.s.)'in Peygamberliğini inkâr eden ehl-i kitabdan olanlar hakkında söylemiştir.
Enes'ten gelen rivayette ise Rasulullah (s.a.s.): "Bizim gibi namazı kılana, bizim gibi zekâtı verene ve bizim gibi kurban kesene kadar......" buyurduğu zikredilir. İslâm'a girip de cuma namazına ve cemaatle namaza katılma gibi salih amellerde bulunmayan kişilerle, bunları yapana kadar savaşılır.
Şayet bunları yapmayı veya cizye vermeyi kabul ederlerse, İslâm'ın hakkı dışında canlarını ve mallarını koruma altına almış olurlar. İslâm'ın hakkı da, birini öldürme, birinin malını telef etme, namazı terketme ve benzeri haddi gerektiren durumlardır.
Kalblerindekinden yana da hesabları Allah'a kalmıştır. Bundan kasıd onlara, söz ve fiillerinin zâhirine göre hüküm verilip, ona dayanarak muamele edileceğidir. Ya da savaş, can ve mala yönelik bu hüküm insanlarla ilgili, yani dünya ile ilgili kısmıdır. Cennet, cehennem, sevab, cezâlandırma gibi âhiretle ilgili kısmı ise Allah'a bırakılmıştır.
Hadiste, sadece namaz ve zekâtın zikredilmesi, bedenî ve malî ibadetlerin esası olmalarından dolayıdır. Bunun yanında namaz, dinin direği, zekât ise İslâm'ın (cehennemden kurtuluşun) köprüsüdür.
Bu hadisten, kişiler konusunda amellerin zâhirine göre hüküm verileceği, iman konusunda delillerini de bilmeyi gerekli görenlerin aksine imanda dil ile ikrarın yeterli olacağı, Tevhid'i kabul edip dinî hükümlere riâyet edenlerin tekfir edilemeyeceği, zâhirî küfür ve bâtınî küfür gibi bir ayrıma gitmeden kâfirin tevbesinin kabul edilmesi gerektiği anlaşılmaktadır."[13]
Âlemlerin Rabbi Allah'dan başka insan kulları üzerinde hüküm/ kanun/ yasa koyucu hak ilâh olmadığına ve Muhammed (s.a.s.)'in O'nun gönderdiği en son Nebî ve en son Rasul olduğuna katıksız iman eden İslâm davetçisi olan şahsiyetler, cahiliyyenin toplumlara egemen olduğu bu asırda, önderleri Rasulullah (s.a.s.)'in buyurduğu gibi önce imanın hakikatlerini insanlara anlatarak davete başlamalı, onlara şirkin kötülüklerini izâh ederek, Tevhid ile tanışmalarını sağlamalıdırlar... Bu güzel ve salih ameli işlerken, kurtuluşun yalnızca İslâm'da olduğunu devamlı vurgulamalıdırlar...
Katıksız imanı, şuurlu bir şekilde kavrayıp tam idrak edenler, kalb ile tasdik, dil ile söyleyip inandıklarını samimî bir şekilde gündeme getirenler, ayet-i kerimede beyân buyrulduğu gibi tağutu reddedip Allah'a iman ettikleri için kopması imkansız kurtuluş, yani Tevhid kulpuna yapışmış ve orada sabit kalmışlardır...[14]
Rabbimiz Allah Teâlâ, o muvahhid, muttakî ve salih mü'minler için şöyle buyurur:
"Tağuta kulluk etmekten kaçınan ve Allah'a içten yönelenler ise, onlar için bir müjde vardır. Öyleyse kullarıma müjde ver.
Ki onlar, sözü işitirler ve en güzeline uyarlar. İşte onlar, Allah'ın kendilerini hidayete erdirdiği kimselerdir ve onlar, temiz akıl sahibleridir."[15]
"Allah'a çağıran, salih amelde bulunan ve: 'Gerçekten ben müslümanlardanım' diyenden daha güzel sözlü kimdir?"[16]
Kendi güzel, sözü güzel İslâm davetçisi olan şahsiyetler, mutlaka birlik ve beraberliklerini sağlayıp, yaşadıkları çağda "Peygamberlerin vârisi ve müslümanların yönetiminde Rasulullah (s.a.s.)'in vekili" olan makamdan vazifeli kılınarak, hayırlı görevlerini yerine getirmeli ve asla ihtilaf etmemeli, uyum içinde olmalıdırlar!..
Rabbimiz Allah Teâlâ'nın şu emrine göre hareket etmeli ve her zaman ahde vefâ gösterip sadık olmalıdırlar:
"Ey iman edenler, Allah'a itaat edin, Rasul'e itaat edin ve sizden emir sahiblerine de (itaat edin). Eğer bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, artık onu Allah'a ve Rasulüne döndürün. Şayet Allah'a ve âhiret gününe iman ediyorsanız. Bu, hayırlı ve sonuç bakımından daha güzeldir."[17]
O gün Muâz b. Cebel (r.a.)'ı ve Ebu Musa (r.a.)'ı görevli kılıp, kendilerine gerekli nasihatleri yapan Rasulullah (s.a.s.)'in, bugünkü vekili ve ümmetin başında bulunması gereken, mü'min ve müslümanlardan olan emir sahibinden görev alıp İslâm'a daveti gerçekleştirecek olanlar, ihtilaf konularını Kur'ân'a ve Sünnet'e göre çözüp, İslâmî vahdetin devamını gündeme getirmelidirler... Birbirlerinin İslâm kardeşi ve birbirlerinin velîleri olarak, hürmet ve muhabbetle samimiyet içinde çalışmalarını sürdürürken, insan ve cin şeytanların tuzaklarına düşmemeli, birliklerine herhangi bir zarar meydana gelmemelidir... Allah'a ve Rasulüne itaat eden, müslümanları, Allah'ın hükmüne göre yönetip yönlendiren emir sahiblerine itaat etmeyi imanın bir gereği kabul eden mü'min müslümanlar, asla birbirinden ayrılmaz, parçalanmaz ve dağılmazlar... Çünkü onların vahdet içinde olmalarını emreden yegâne Rabbleri Allah Teâlâ'dır... Onların uyum içinde olup ihtilaf etmemelerini emreden yegâne önderleri Rasulullah (s.a.s.)'dir... Onlar, katıksız imanları gereği Allah'a ve Rasulüne itaat etmekle emrolunmuşlardır... Böyle emrolunan mü'min müslümanlar, emrolundukları gibi dosdoğru davranır ve gereğini hakkıyla yaparlar...
Hakikat bu iken, bu hakikatin aksine dağılıp parçalanmak, İslâm düşmanlarının oyununa gelmek, şeytanı sevindirmek ve işgalci tağutî güçlerin işini kolaylaştırmaktır... Düşman cephesinin en büyük arzusu, müslümanları bölüp parçalamak ve birbirine düşürmektir... Böylece onları esaret altında tutmak ve şirk hükümleriyle yönetmek daha da kolaylaşır... Bu durumda işgal güçlerinin egemenlik ömrü uzamış olur...
İnsanlar için çıkarılmış hayırlı ümmetin her mü'min ferdine düşen vazife, önce İslâm üzere kalblerin vahdetini, sonra da ümmetin vahdetini sağlayıp, işgalci tağutî güçlerden işgal ettikleri İslâm topraklarını geri almak ve onların hakimiyetine son vermek için bütün imkânlarını seferber etmektir... Böyle bir hareketin sağlıklı başlayıp devam etmesi ve Allah'ın izniyle zaferle sonuçlanması için de, ihtilafların ortadan kaldırılması ve hiç gündem edilmemesi gerekir... Eğer istenmeden böyle bir ihtilaf gündeme gelmiş ise, nefisler, hevâlar devreye girmemeli ve konu ne ise çözümü, Kur'ân'a ve Sünnet'e havale edilmeli, İslâm'ın hükmü ne ise tâbi olup itaat gerçekleştirilmelidir... Böyle davranıldığı takdirde uyum sağlanır, ümmet birliği meydana gelir ve kurtuluş adımları sağlam bir şekilde atılır...
Ve Rabbimiz Allah Teâlâ'nın va'di:
"Onlar ki, yeryüzünde kendilerini yerleştirir, iktidar sahibi kılarsak, dosdoğru namazı kılar, zekâtı verirler, ma'rufu emredeler, münkerden sakındırırlar. Bütün işlerin sonu Allah'a aiddir."[18]
"Öğüt alıp düşünen bir topluluk için!"[19]
[1] Sahih-i Buhârî, Kitabu'l-Mağâzî, B. 62, Hds. 343.
Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Eşribe, B. 7, Hds. 70'in devamı.
Sünen-i Dârimî, Mukaddime, B. 24, Hds. 228.
Nûrettin el-Heysemî, Mecma’uz-Zevâid, çev. Adem Yerinde, İst. 2015, C, 1. Sh. 450, Hds. 756, Taberanî, el-Mu’cemu’l-Evsat’tan.
[2] Hacc, 22/78.
[3] Kastallânî, İrşâdu's-Sârî li Şerhi Sahihi'l-Buhârî, çev. Hüseyin Yıldız, İst. 2020, C. 12, Sh. 136.
[4] Enfal, 8/46.
[5] Âl-i İmrân, 3/105.
[6] Şûrâ, 42/13.
[7] Âl-i İmrân, 3/103.
[8] Sahih-i Müslim, Kitabu'l-Akdiye, B. 5, Hds. 10.
İmam Buhârî, el-Edebü'l-Müfred, B. 207, Hds. 442.
İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ. İst. 2014, C. 16, Sh. 253, Hds. 24440-23441.
İmam Mâlik, Muvatta', Kitabu'l-Kelâm, Hds. 20.
[9] Mücadele, 58/22.
[10] Mâide, 5/56.
[11] İbn Abbas (r.anhuma) anlatıyor:
Rasulullah (s.a.s.), Muâz b. Cebel'i Yemen'e gönderdiği sırada, O'na hitaben şöyle buyurdu:
"Sen, Kitab ehli olan bir kavim üzerine valî gidiyorsun. Onlara vardığın zaman kendilerini, 'Lâ ilâhe illallah enne Muhammeden Rasulullah' düstûruna şahadet etmelerine çağır. Eğer onlar, bunda sana itaat ederlerse, onlara Allah'ın kendilerine her gece ve gündüzde beş namaz farz kıldığını haber ver. Eğer onlar, bunda da sana itaat ederlerse, bu defa da kendilerine Allah'ın, onlara bir sadaka (zekat) farz kıldığını, bunun, onların zenginlerinden alınıp fakirlerine verileceğini haber ver. Eğer onlar, bununla da sana itaat ederlerse, seni, onların en kıymetli mallarını almaktan sakındırırım. Bir de mazlumun duâsından sakın. Çünkü şu muhakkak ki, mazlum ile Allah arasında (duânın kabulune mâni olacak) hiçbir perde yoktur."
Sahih-i Buhârî, Kitabu'l-Mağâzî, B. 62, Hds. 345.
Kitabu't-Tevhid, B. 1, Hds. 1.
Sahih-i Müslim, Kitabu'l-İman, B. 7, Hds. 29.
Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'z-Zekât, B. 5, Hds. 1584.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu'z-Zekât, B. 6, Hds. 621.
Sünen-i İbn Mace, Kitabu'z-Zekât, B. 1, Hds. 1783.
Sünen-i Nesâî, Kitabu'z-Zekât, B. 1, Hds. 2428.
Sünen-i Dârimî, Kitabu'z-Zekât, B.1, Hds. 1622.
İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, C. 1, Sh. 217, Hds. 221.
[12] Sahih-i Buhârî, Kitabu'l-İman, B. 16, Hds. 18.
Sahih-i Müslim, Kitabu'l-İman, B. 8, Hds. 36.
Sünen-i Ebu Davud, Kitabu'l-Cihad, B. 95, Hds. 2641.
Sünen-i Nesâî, Kitabu'l-İman, B. 15, Hds. 4970.
İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, C. 1, Sh. 272, Hds. 327.
[13] Ebu'l-Abbâs Şihâbuddin Ahmed b. Muhammed el-Kastallânî, İrşâdu's-Sârî li Şerhi Sahihi'l-Buhârî, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ. İst. 2019, C. 1, Sh. 268-269.
Ayrıca bkz. Bedreddin el-Aynî, Umdetu'l-Kârî- Muhtasar, çev. Yaşar Güngör-Faruk Uslu, İst. 2019, C. 1, Sh. 296-306.
[14] Bkz. Bakara, 2/256.
[15] Zümer, 39/17-18.
[16] Fussilet, 41/33.
[17] Nisa, 4/59.
[18] Hac, 22/41.
[19] En'âm, 6/126.


