“Bu ayet beni yaşlandırdı” hitabında, istikamet üzere olmayı en üst seviyede gönle işleyen bir mana var.
Şahsiyeti oluşturma yeteneklerimiz ve bu yönde motivasyon kaybının yaşandığı bir zaman içindeyiz. Koruma dönemine girildi. Muhafazakâr insan neyi muhafaza edecek? Yakın tarihe kadar kaynak kitaplarımız ve tarihi birikimimiz besleyici ve yeterli bir var olma imkânı sunmaktaydı. Bugün de bu bilgi ve sahip olunan donanım ile yeni sorulara cevaplar verilebilir. Yeni neslin sorunları için kök referansları yeni bir dille buluşturmak elzemdir. Fakat önceki bilgilerimiz ve sahip olduğumuz donanım yeni sorulara ve çağdaş sorunlara ne ölçüde cevap verecektir? Zihin dünyasını sahici kılabilecek midir?
Yeni kuşaklar için istikametten söz etmemiz için akıllı makineler çağının onlar üzerindeki belirleyiciliğini de konuşmamız gerekir. Yeni kuşak tarihte hiç görülmedik şekilde göz duyusu ile yeni bir kimlik oluşturmaktadır. Bu süreçte en büyük kayıp düşünebilme yetisi üzerinde gerçekleşmektedir. Bu bağlamda benlik algıları “beğeni” ile kendini ifade etmektedir. Görsel bir etkileşim içerisinde kitap okumanın azalması, gençleri kendi tercihlerinin ötesinde bir mecraya taşımaktadır. Öyle ki önceki kuşaklar, kitap okumadığı için kendini kınayan bir nesildi. Kitap okuma ya da düşünebilme becerisi şahsiyet inşasının temel dinamiği idi.
Ne var ki peygamberler ve prototip olarak sahabe kitap okumuyordu. Peygamber örnekliği ve Kur’ân onlar için yeterliydi. Onların şahsiyet temelli bir duruşları vardı. Duruşa sahip olmak taraf olmaktır. Belli bir grup içerisinde, her bireyin bir konuda aynı görüşe sahip olması kaçınılmazdır. Ki bu vahiy ile yoğrulmuş bir zihnin aidiyetidir. Bugün geldiğimiz noktada özgürlük algısı sınırsız bir şekilde her şeyi sorgulayabilmektedir. Değişimin ana dinamiği olan gençlerde özgürlük bağlamında iki yaklaşımdan söz edebiliriz. İlki manevi mirasa sahip olup ana akım dijital serpintiye maruz kalarak kendi değerlerine yabancılaşanlardır. Kültürüne aykırı olan ögelere karşı filtrelerini yitirdikleri için her şeyi savunabilir ve içselleştirebilirler. İkinci grup ise, bir değere ve istikamete sahip olduğu halde kendini geliştirme, okuma, hedef belirleme ve geleceğe dair umudunu yitirmiştir. Bu iki gruptan ilki seküler yaşadığı halde dini konular başta olmak üzere her konuda görüş beyan eder. Bu grup tarihin her döneminde var olageldi. Onlar için bir rehberlik elbette gerekir. Fakat asıl sorun ıslah olmak isteyen en öndeki grup için ne yapmamız gerektiğidir. Zira onların da kafası karışık ve yarına dair bir projeksiyon üretemiyorlar.
Hepimizin seyirci olduğu bir durum var. Gözlerimizin önünde gençler ıslah olma bilinci geliştiremiyorlar. Tarihin her dönemde var olan, hayatı sorumlu yaşayan örneklere karşı kendini yetersiz görmek ve kendini geliştirme arzusu taşımak yani kendini ıslah duyarlığıdır. Fakat geldiğimiz noktada teknolojiyle yayılan fesat, ıslah olmayı itibarsız hale getirdi. Bu sebeple İslâm’ın hayat üzerinde belirleyici olduğuna dair yalın bir dile ihtiyaç var.
Kendini bilen rabbini bilir. Aslında nasıl yaşadığımızı bilmek bizi Allah’ı bilmeye götürür. İnsanın dünya yürüyüşünde vahye dayalı bağlılığına istikamet diyoruz. İnsan dünyanın sınırsız ayartıcı etkileri ile ilahi ilkeler arasında kayıplar yaşamaktadır. Her ayartıcı yönelişin ardında bekleyen bir pişmanlık vardır. Beş duyuya yönelmiş hazzın keşif kolları ahtapot gibi ruhu kabzetmeye yönelmiştir.
Dünya “dun” yani bir alçalma yurdudur. Beğenilme üzerine kurulu bir “yarış” alanıdır. İnsanın istikamete girmesi için bu yarışı terk etmelidir. Hazır kazanımlara yönelik bu yarış kişiye haz verdiği için yaşadığı kayıpları telafi etmektedir. Medyada görünmek, emek harcanmadan elde edilen bir mutluluktur. Sarfedilen emek beğenilmeye matuf bir çabadır. Bir bilinç sahibi olmadığınızda kendinizi beğendirmeye çalışanlarla bir yarış içinde bulursunuz. Üzerinde bulunduğunuz kulvarın mahkumu olmanız kaçınılmazdır. Beğenilme arzusu, sonra doyuma ulaşma ile birlikte ardından gelen boşluk duygusu... Sonra yeniden beğenilme arzusu ile aynı döngü içine girilir. Bu pranga bir süre sonra hırsa dönüşür. Kişi daha önce öğrendiği tevhid çizgisinden uzaklaşır. Kalbini tatmin eden bu hissiyattan nefsini tatmin ettiği bir yarışa girer. Kendini ıslah etmeyi terk edenler boşluğa düşerler ve bunu telafi etmek için avunma arayışına girerler. Dünyaya karşı muhabbet ve arzu bir avunma arayışıdır. Bir bakıma yasak meyveyi defalarca deneme girişimidir. Öyle ki yasağa dair vaadi olan vesvas bu konuda hüner sahibidir. O kalbin ulvi manalarını avlayan usta bir avcıdır. Şeytan huzurdan kovulma esnasında bir meydan okumuştu. İnsanları istikametten ayırmaya ant içmişti: “Ben de onları saptırmak için senin dosdoğru yolunun üzerinde elbette oturacağım” dedi. Bu meydan okuma şimdi çok enstrüman kullanarak can yakmaktadır.
İnsan geldiği noktada zamanın ve mekanın anlamını yitirdiği sanal mecrada yaşamaktadır. Her gün bin bir kare akışı ile başı derttedir. Kalp gözünü örten baş gözüdür. Gözler onca seyirden sonra yorgun olarak kapanmaktadır. Göz duyusunun hapsine girdiği yer vizüel dünyadır. Seyre dalmak bir unutuş olarak insanı yolda bırakır. Seyirci olmak insanların birbirini özenle takip ettiği bir roldür. Halbuki beş duyu sadece bir araçtır. Gazali beş duyudan gelen mesajların iletildiği beş iç duyudan söz eder. Bu duyular gelen mesajı akla ve kalbe bağlıdır. Mesela göz duygusundan gelen ve kişiye fayda vermeyen kareler kimileri tarafından reddedilirken kimileri bağımlıdır. İnsanda öyle bir cevher vardır ki göz, kulak ve kalp ışığını ondan alır. Kişi gözünün esiri değildir. Günümüzde dünyayı saran sanal ağlar, göz duyusu üzerinden zihinleri hipnotize etmektedir. Bu matriksten çıkmak için kişinin kendisini ilgilendirmeyen şeyden uzak durması gerekir. Nimet verilenlerin yolunda olanlar iradesine hakim olurlar. Bu hidayet yolunda kalpler tevhid ile aydınlatılmıştır.
Kendini Bulmak ya da İstikamet
İki binli yıllara girdiğimizde insan ve ayartıcı sisteminde bir değişim oldu. İnternetin icadı ile birlikte kadim düzen değişti. Geçmişte şirk gibi yoldan sapmalar, zorbalık ya da yaygın kültür üzerinden etkili olmaktaydı. Bugün insanlık için şirk gibi keskin hatlarıyla ortaya çıkan riskten daha ötesi var. Yoldan çıkmak için putlar edinmekten ziyade aidiyet duygusundan yoksunluk, ilkesizlik ve bir değerler manzumesine bağlı olmamak pandemi çapında yayılmaktadır.
Bütün zamanlarda olduğu gibi bugün de insan iki etki arasındadır: Hayır ve şer! İnsan bu iki kavramın bütün bileşenlerini bilmek zorundadır. İstikamette olmak hakikati sevmek ya da ilgi duymakla olmaz. İlk insanın peygamber olması hayatın manasının önemine işarettir. Bu bilgi ruhsal planda bir öneme sahiptir. Eğer ruha değil bedene yönelik bir rehberlik olsaydı, peygamber yerine uzman olan kişi ilk insan olarak dünyaya gelecekti. İnsanın barınma ve temel ihtiyaçlarını nasıl temin edecekleri hakkında rehberlik edecekti. Batılı düşünür Maslow’un iddia ettiği ihtiyaçlar hiyerarşisinde; temel fizyolojik ihtiyaçlar karşılamadan kişi kendini gerçekleştirdiği ileri aşamalara ulaşamaz. Kişinin karnını doyuracağı ekmeğe, başını sokabileceği bir çatıya sahip olmadan saygınlık kazanabileceği aşamalara erişeceğini iddia eder. Bu bir bakıma insani vasıflar kazanmak için beşer özelliklerinin ikame edilme zorunluluğuna işarettir. Bu bir yanılsama olabilir mi? En seçkin insan örnekleri olarak peygamber hayatlarına baktığımızda; beşer sıfatından önce insani sıfatların ikamet edildiğini görmekteyiz. İnsan melek değildir, ev edinir, evlenir, çoğalır, yer ve içer. Mesela İsa Peygamberin kalıcı mesken hayatını tercih etmediği bilinmektedir. Fakat bununla birlikte tebliğ etme yolunda biteviye hareket halindendir. Peygamberimizin itidal üzere daveti ile birlikte; “ben fakrım ile övünürüm” şeklinde ifade ettiği mesajlar, onun bütün siretine yansımıştır. İnsan önce ruhsal planda iman, ilim ve ihsan ile yükselir. Nebevi çizgi insanın fizyolojik ihtiyaçlarını ihmal etmez. Fakat bununla birlikte bedene dair arzuların baskılanmasını öngörür. Çünkü insan tevhid ile manasını bulur. İnsanın yol haritasında birçok saptırıcı unsur önüne çıkacağı daha ilk ahit cümlesinde yer alır. “Allah’tan başka ilah yoktur.” Muhtemel saptırıcılara karşı uyarı, biricik tevhid cümlesinde zikredilmiştir. Yasak meyve iğvasıyla Âdem’in bütün insanlığı bağlayan yasak çiğneme zellesi ile anlıyoruz ki, insan birçok ayartıcı unsur ile istikamet sınavı verecektir.
Yol üzere olan her âdem Allah’a bağlı olarak burası ve ötesinde kurtuluş içinde olabilir. Bu bağ kalbin derinliğinde yer alır. İstikametten sapanlar başka tatmin arayışında olabilirler. Kalbin haz duyması, damağın hazzından farklıdır. Kalpler ancak Allah’ın zikri ile tatmin olur. Kalbin anmaya ulaşmadığı bir düzlemde modern insanın icat ettiği müsekkinlerin kalıcı bir tatmin vermesi mümkün olamayacaktır. Bakımlı bir vücut, şık bir görünüm ve konforlu bir ortama sahip olduğu halde kalbi boşluk içinde olacaktır. İnsan kalbin hususiyetlerinden uzaklaştıkça eksilerek ancak bedeniyle yaşayan insan olacaktır. Dışarıdan bakıldığında medeni bir insan fakat duyguları ve düşünceleri karmakarışık durumdadır. Bir adres tayininde sanal haritada ilerlediği gibi, hayatın yol haritasını da hedonizm eksenli bir mecrada sürdürecektir.
Hayat için Hakikat Bilgisi
Hakikat bilgisi ile hayatı bir rota üzerinde nasıl tutabiliriz? Kaim olmanın yolu nedir? Yapay zeka çağında fıtrata dayalı referanslar günümüz insanına nasıl sunulabilir?
Geleneğe bağlı hayat içerisinde ruh ve beden bütünlüğü, modern hayata göre daha iyi korunabiliyordu. Teknik ilerleme ile gerçekleşen değişim ruhsal dinamikleri alt üst etti. Konfor merkezli bir hayatta namaz saatlerine göre ayarlama yapılamazdı. Alışveriş merkezlerinde salon büyüklüğünde mağazalar arasında mescide ayrılan, bodrum katta kullanılmayan bir yerdir. Bu tablo modern çağlarda ruh-beden ve madde-mana arasında ağırlık merkezinin değişimini ifade etmektedir. Batı tandanslı bu değişimi eleştirmek ve modern hayata karşı çıkmak üzerine bir külliyat meydana geldi. Makine ve elektrik icadı ile başlayan konfora dayalı hayat, internet ile zihin konforuna kadar ilerledi. Modernizm eleştirisi yeni akımlar doğurdu. Ruhun kayıplarına dair arayışlar başladı. Ne var ki, Müslüman kalmak ve istikamet sahibi olmaya dair bir duyarlık sergilenemedi.
Modern hayatta Kur’ân’a göre yaşamak, geçmişe göre daha çok çaba gerektirmektedir. Bu çabalar bir programa dönüşememektedir. Bugün hem seküler anlayışı sorgulayıp hem de onsuz yaşamamak üzerine bir bağımlılık meydana geldi. Bunun bazı sebepleri var. Dinin hayat üzerindeki belirleyiciliği, modernizm öncesi yetkin bir düzeydeydi. Bilimin putlaştırılması ile din etki alanını kaybetti. Bilim kendini doğuranların ideolojisini teknik gelişme olarak sundu. Teknoloji hayatı konforlu hale getirdikçe insan beş duyu ile kendini ifade eder oldu. Beden hazları öteden beri insana yönelmiş keşif kollarıydı. Buna eklenen sanal etkileşim, zihinsel ve duygusal hazları gündeme getirdi. Yeni bir kültür oluştu; bu mecrada dini/manevi olanla eğlendiren içerik aynı seride bir araya geldi. Kavramların içi boşaldı. “Paylaşma” kavramı gibi “hayır” içeren bir kavramın yeni kullanımı önceki anlamdan hayli uzaktadır. Dijital aletler üzerinden içerik paylaşımı eğlence ve oyalayan bir düzlemdedir. Ekmeğini paylaşmanın kardeşçe bir tutum olarak erdem sayıldığı zihinden, içerik paylaşarak insanları oyalamayı fazilet sanan bir zihne evrildik. Kutsal metin paylaşımları bile bu mecrada itibarsızlaşmaktadır. İnsanın ulvi hedefleri, kurban kesimini yaşamak, bir garibin hatırını sormak, bir muhtaçla bir süre halleşmek ve yardımı eliyle vermek gibi benliğe donanım kazandıran özellikler terk edilmektedir. Her geçen gün gelişen sanal alan, değer adına her şeyi karadelik gibi içine almaktadır.
Bağımlılık düzeyinde kullanım biçimleri yeni bir şahsiyet inşası bilinci geliştirmemize işaret etmektedir. Hatta denilebilir ki, şahsiyet inşası oluşturmak bir yana öncelikle mevcut düzeyi koruma yönünde bir gayrete ihtiyaç var. Defi mefasid celbi menafiden evladır. Zararlı alışkanlıkların giderilmesi faydalı özellikleri kazanmadan daha önceliklidir. Bu çerçevede baktığımızda istikamet arayışı için öncelikle tarihin hangi döneminden geçtiğimizi bilmemiz elzemdir.
Doğu ve Batının bireyin “benliğini” öne çıkaran fikirleri terk ediliyor. Yine bireyin duygusal yetilerinin, niyet, karar ve ilişkilerdeki belirleyiciliğini önemseyen “duygusal zekâ” tezleri yükselmektedir. Buna karşın zekâ ve IQ özelliğinin toplumsal ilişkilerde hatta başarıda bile duygusal zekanın gerisinde kaldığı vurgulanmaktadır. Bu bağlamda istikamet arayışında yeni bir yol ayrımı ile karşı karşıyayız. Mutluluk formülü gibi sunulan “duygusal zekâ” tezi tecrübî bilimsel verilerle, çeşitli formülleri içeriyor; bir bakıma eksik tanımlamadan öteye geçemiyor. Bu çerçeve ile sımsıkı yapıştığımız karar ve niyet süreçlerinde, bir “bilgi”ye göre hareket etmek yerine o anki duygu ve kişilik yapımız etkili olmaktadır. Bir karar verirken duygulara öncelik vermek, zaafa yol açabilir ve bu nedenle “bilgi”den yararlanma imkânı ötelenebilir. Öncelik duygusal iyi oluş olunca, psikoloji gibi disiplinlerin ne dediği esas alınırken yaşanılanın bir imtihan olduğu gündeme gelmemektedir. “Kendilik” bilinci hayat bilgisinin vahye dayalı olması ile gerçekleşir. Ne var ki modern söylemler an odaklı iyi hissetmeyi ileri sürerler. İki kutup arasında birikim ve baskın duygularımızla niyetlerimiz ve kararlarımız ortaya çıkar.
Ekranlardan filizlenen “benlik” denemeleri, benliğin düşüşü olduğu halde kayıplar yeni paylaşımlarla örtülmektedir. Benlik markalaşarak, sınırsız insan hakları gibi hümanizme kadar uzanan bir sürece girmektedir. Burada duygular kadar biyolojik varlığı, ilahi yönü ve aklı etkili olmaktadır. İnanca dayalı bir yaşam sürenlerin dahi çoğu zaman ulaşamadıkları ya da kendi elleriyle kaybettikleri bir bilgidir bu… Çünkü mensup olmak teslimiyet anlamı taşınamamaktadır.
Manevi hayat bilgisi İslâm’ın nimet olarak belirlediği bilgidir. Yani nimet verilenlerin yolu olarak hedeflenen davranış bilgisidir. Bu öylesine sebepler ya da sebep dışı amillerle bir seyir takip eder ki, insan bu bilgiyi elde etmede sınırlı yapıdadır. Mesela anne baba hakkında onlara öf bile deme uyarısı ile davranış bilgisi verilir. Ancak Allah’tan sonra şükredilme ifadesi ana-baba hakkında hikmete işaret eder. Onlara isyanın, imkânları daraltan ve kişiyi bunalıma sürükleyen bir neden olduğu bu önemli vurgudan çıkarmak artık bir hal tercümesidir. Bunun gibi sılayı rahmin de (akrabaya yakınlık) bizi dünya işinde önümüzü açıcı etkisi açıklanmamış olabilir. Modern psikoloji, anne babasına karşı şartsız iyilik yapmayı bunalım çarpanı ile değerlendirir. Bireysel özgürlük adına önünüze çıkan anne babanızda olsa mesafe koymayı telkin eder.
Ne var ki nimet olarak gördüğümüz İslâm’ın bize hayatla ilgili pratiklerde ne kadar fayda sağladığını anlamamız için bu bilgiyi içselleştirmemiz gerekir. Bu bilgi İslâm’ın özelliği gereği sebeplerle gizlenmiştir. İyi bir davranışın hangi sorunumuzu çözdüğü ya da hangi amelin ihmalinin bizi nerede yolda bıraktığı bilgisinden önce, teslimiyetle, mevcut olanın kabulü istenmektedir.
Gerçek hayat bilgisini içselleştirmiş, ilim ve hikmetle donanmış kişiler zaman ve mekândan etkilenmeden ayağını pergelin bir ucunda sabit tutarlar. Zihin, haz kültürü ile kafası karışık kişilerin psikolojisi avunma arayışı ile içkindir. Zihinlerin kaosunu gideren bir nimet olarak hakikat bilgisi, her durumda ruhsal bir onarıcı olarak her kişiye dokunmaktadır. Ne ki meşgul eden gündemler gözlere perde açmaktadır. Sahneye taşınan onca malzeme ve aktör ile bir senaryo temsilidir gündem!
Hayat denen şey oyun mu yoksa hakikat mi? Sanal ağlarda atını şahlandırır gibi kahramanlaşan insan gerçek hayatta neden bu kadar kırılgan? Hayat oyun değildir. Peygamber de olsanız sorumlu davranmalısınız. Yunus Peygamber gibi kavmini erken terk edince gemide onca insan arasında denize atılan tek kişi oluverir. Hem de bu zellesinden kimsenin haberi olmadan. Sonuçta size dokunan bir kutlu el yetişecektir. İnsan yutan bir canavarı ana rahmine dönüştüren bir ilahi şefkat ulaşır.
Hakikat bilgisi kimi zaman mecaz ile gelir. Musa’nın hikmet bilgisi Hızır’dan gelebilir. Ayrıntılı bilgi yerine bütünlükçü bir kurtuluş reçetesi verilir. Sorularla değil teslimiyetle öğrenilir. Az yeme vurgusu yapılır, çok yemenin israf olduğu vurgulanır. Fakat bugünkü beklentiler gibi “faydalar” odaklı bir açıklama yapılmaz. Teslimiyet esaslı özlü bir edebi cümle ile “yiyiniz, içiniz israf etmeyiniz” buyrulur.
Sırata Bağlanmak ya da Yol Haritası
Hz. Peygamber "beni Hud Suresi ihtiyarlattı" buyurur. Surede geçen bir ayet sebebiyle: “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.” Bu hitap ağır bir sınanmadır. Bu uyarı konjonktüre dayalı tutumlara karşı bir serzeniştir. Zamana ve zemine göre değişime karşı bir ön almadır. Alternatif imkan sağlayanların ve mevki sağlayanların gerçek yüzünü ortaya çıkarır. Doğruluk adına karşına çıkanların gücünden korkmamak ve Hakkın yanında olmak. Hakkın yanında olmanın tehdit, gücün yanında olmanın güvenlik olduğu algısına kanmamak.
Dünyada doğruluk emrine uyanları bekleyen zorluklar vardır. Samimiyet sınavıdır bu. Dine bağlılık taraf tutmak gibi değildir. Bedeni ihtiyarlatırken ruh gençleşir. Zorluklar bir bedeldir ve sonunda müjdeye gebedir. Din samimiyettir. Samimi olmak, gücün çirkin yüzüne hak seda ile haykırmaktır. Bir vesileyle insan yoldan çıkmış olabilir. Doğru olmak bazen ricattır. Girilen yoldan dönmek, yeniden yola koyulma erdemidir.
Nereden baksanız aynı aynanın karşısındasınız: Nebi (s.a.s.)’in, "aldatan bizden değildir" uyarısıyla bir kez daha sarsılırız. Aldatmaya kurgulanmış bir düzende yaşamak kötü örnekleri çokluğu demektir. Küresel değerler; var olmak için bencil ol der. Kendini sev ve kendine şefkat göster! İmitasyonu gerçek olarak satmak sana iyi gelecekse bunu “yap” der. İki yüzyılı aşkın bir süredir yitik bir ruh modeli yükseliyor. Ruhu bedenden soyan, sonrada ortada bırakan bir anlayıştır.
Ruhunu bedene köleleştiren zihniyet. Küresel benlik beden üzerinden ilerler. Beden nefsin emrindedir. Faydacı zihniyet yeniden yükseliyor. Aydınlanmacıların dediği gibi: "Kabiliyetler en yüksek ‘fayda’yı sağlayacak şekilde geliştirilmelidir." Her şey gözlenebilir olana, elle tutulur gözle görülür olana tahvil ediliyor. Hakikati yalanlayan fitne iyileştirici olarak yayılmaktadır. Deccal'in özelliği de hak adına batılın ikame edilmesidir. Cenneti gösterdiği yere koşanlar ateşe, cehennem tehdidine karşı meydan okuyanlar kurtuluşa ererler. Tehdit eden gücünden, hegomanyasından, küresel sisteminden korkmayanlar selamete ererler.
İki hayat takdir edilmiştir insana. Dünya ve ukba. İkisinde belirlenmiş yollar vardır. Henüz birinci hayattayız. Burası için belirlenmiş bir yol var. İlk insan Hz. ‘Adem'den beri belirlenmiş bu yolun adı: Sırat-ı müstakim. Dosdoğru yol. Her doğruluğun bir bedeli var. Bu bedel dünya sıratında düşmeden ilerlemektir. Buradaki sıratta doğru durabilenler için hızla geçilebilecek bir sırat vardır ötede. Kıldan ince olmasına dikkat etmeli; her hak bir yol taşı gibi önüne çıkabilir.
İki yolu bağlama biçimi gibi iki sırat var. Ahiretin sıratı dünyanın sıratına eklenmektedir. Beklenen mukadder yol, seyrettiğiniz yola bağlıdır. Dünya sıratını ahirete bağlamaya çalışanlarla, ahiret sıratını dünyaya bağlayanlar arasında kavga devam etmektedir. Ahireti dünyaya indiren, sayılır bir nesne kılan bir anlayış var. Bir oldu bitti var, “kun fe yekun” hilafına. Hitap edilen sanki bir âdem değil, her hakikatin üzerinde bir yorum ambalajı var.
Küresel deccaliyetin dayattığı bir hayat tarzı var. Bir yanında haz odaklı bir hayat öte yan da küresel kültüre bağlanmak. Ahiret nimetlerini dünyaya taşıma telaşı. Dünyayı daha yaşanabilir kılmak. Çünkü ikiyüz elli yıl önce batıda "dünyadan ötesi yok" hükmü verildi. "Bastığın yerleri toprak diyerek geçme, tanı." Zemin ayağının altında koşu bandı değildir. Dökülen onca tere rağmen Amerikan menşeli bir bandın üstünde olmak, sanal ağlara bağlanmanın kalıcı bir yanı var mıdır? Her şey ben yaşarken oldu dememeli insan. Hayali varlığından kurgusal benliğinden rücu et. "Ne zamanın içinde ne de büsbütün dışında." Manevi beklentiler giderek uzaklaşırken, yaklaşan dünya nimeti değil midir?
Batının açtığı perdeye karşın "kaderin üstünde bir kader vardır." Bizim okuduğumuz levhada bir başka şey yazılıdır: “El akibetu lil muttakin.” Gelecek sakınanlarındır. Gelecek sadece Allah'tan korkanlarındır. Gelecek yorumla elde edilmez.
Kendini Bilmek ya da Kendinden Geçmek
Manevi makamlarda mutluluğa ulaşma isteği birçok ekolde var olan bir anlayıştır. Manevi mutluluk ya da itminan elde etmenin başlıca yolu, sıkı bir riyazettir. Beden arınmasını ve amel içeren riyazetle, dünyaya karşı dürtülerini kontrol etmek, çekilmekle kişi ruhsal ve manevi ilerleme sağlar. Dünyacı- seküler anlayışların iddia ettiğinin aksine, kişisel gelişimin yolu başkasının hakkına titizlik göstererek, arzularını terkederek gelişme sağlanır.
“Dünya ve ahiret mutluluğunu ‘istikamet’ sağlar. Sufilerin dış kabuk dediği ‘şeriat’ dini yaşama kuralları olarak bilinir. Oysa sufilerin, ‘hakikat’i öz olarak kabul ettikleri bilinir.” İmam Rabbani, diyor ki; “Şeriatı es geçen uykudadır. Onlar sufilerin hoş sözlerine aldanırlar. Gerçekleşen bazı haller ve düşük makamlara aldanırlar.” İmam daha ileri giderek; “Tasavvufun aşikar kıldığı tarikat ve hakikat, şeriatı tekmil etme de şeriatın hizmetkarıdır. Tarikatta ilerleyişte yaşanan haller, vecdler, ilimler ve marifetler asıl gaye değildir. Bunlar bir takım zan ve hayallerden ibarettir. Asıl gaye hakiki yolda bunları geçip ‘rıza’ makamına erişmektir.”
İmam, bu serzenişini dört asır önce yapar. Bugüne baktığımızda, ruhsal boyutta yaşanan haller gerçekleşmeksizin, sözde ve zanlarda, kendine vehmeden insanlara rastlarız. Okul, sınıf, sınav, not, diploma ve başarı tezgahından geçen zihinlerin ve benliklerin kutsalı yeryüzüne indirmesi normaldir. Manevi haller, alınıp satılan bir meta gibi, internetten verilen bir sipariş ya da bir dersin sınavını geçmek kadar yalın bir gerçekliğe indirgenmektedir.
Kesret, dünyanın kuruluşunda var. Artırmak, çoğaltmak, geliştirmek, ilerlemek, kalkınmak dünyanın doğasında var. İnsan denen varlığın dünyayı mesken edinebilmesi için kendisine verilmiş bu tür güdülerle hemhal olması elzemdir. Buraya kadar normal; normal dışı olan ise dünyevi güdülerimizi kontrol edemeyip hırslandığımızda manevi alanın da bundan etkilenmesidir. Maddeye hükmeden insan, manaya da aynı yollarla biçim vermeye çalışır.
Hakikat üzere olmak, olgunlaşma ya da kemalat yoluna giren kişi için yol haritasıdır. Sarsılmadan yol alanlar mutlu olanlardır. Yolda olan kişi kelimelere ve anlamlara takılmaz. Modern dönemlerde ‘yola’ giren kişi gözünü kendi varlığına diktiği için ilerlemek zorlaşır. Davranışta zorluğa yani amele katlanmadığı için düşünce beyanı ile boşluğu telafi eder.
Kendini bilen insanlar imaj insanları değildir. İç donanımı güçlendirmek, terfi almak için kariyer zenginleştirme eylemine benzemez. Manevi yükselme, hayatın binbir zorlukları arasında doğru duruşu sergilenerek ilerlenir. Manevi deneyimler ve kazanımlardan söz etmekten imtina edilir. Keramet nefsi üzerine giden her kişiye verilen bir ikramdır. Çok özlem duyduğunuz bir dostunuz birden karşınıza çıkabilir. Kalbinizden samimiyetle geçirdiğiniz bir beklenti, zor zamanınızda önünüze çıkabilir. Her gayret edene ikram vardır. İstikamet bilgisine sahip kişiler insan rağbetine ihtiyaç duymamaktadır.
Kendini bilen istikamet sahipleri geleceğin mimarlarıdır. İnsan gelecekte mutlu olmak için bugününde kaygı çeker çoğunlukla. Geleceği teminat altına almak için çalışmak, öğrenilmiş bir davranıştır. Her çabanın arkasında mutluluk düşü vardır. Peki, mutluluk denilen duygu insanı tatmin etmeye yeter mi?
Modern anlayışın önümüze koyduğu mutluluk hedefleri insana itminan sağlar mı? Mutluluk hedeflerinin niteliği için ayna tutmalı değil midir? Yoksa kalabalığa uymanın kendinden geçmenin hafifliği ile geçiştirmeli mi? Ayrıca mutluluk için ödenen bedeller belirsiz bir gelecek için değer mi?
Sorular, yaşadığımız hercümercin bir yansımasıdır. Bu karışıklığın önemli bir yönü de modern dönemlere özgü hedeflerin dindarlığa taşınmasıdır. Mutluluk için yükselmek, ilerlemek, büyümeye çalışmak, büyük riskler ve tuzaklar barındırmaktadır. Hayatın tabii seyrinden çıkarak uzağı kısaltma çabası var. Üst düzey mutluluk talebiyle insanın dünyayı ateşe verebilmektedir. Katliamlar, soykırım, güçlü olanın pervasızca haksızlık ve zulmü… Zorbalığın sağlayacağı mutluluk elbette mümkündür. Zira öngördüğünüz zihniyeti küresel katliama taşırsanız dilediğiniz gibi bir düzen kurarsınız. Mazlumun ahını hesaba katmadan ilerlemek... Bu kurgu ile güç kazanmak algılar ekseninde dönen bir kazanımdır.
Kendini öne çıkarmayı hedefleyen kişinin bilgisi istikamet dışıdır. Kendini değiştirmeye çabalayan kişi bu kudrete erişmek için yay gibi gerilmesi halinde oku hedefine isabet ettirebilir. Sen yayı ger, onun yardımı ile isabet ettireceksin. Peki yayı nasıl gereceksin, ne kadar sabırlısın? Yayı kendine doğru ger, göğsüne doğru içe doğru. İçini aydınlatmadan dışına ışık veremezsin. Sen mum değilsin ahseni takvimsin. Önce zeytin yağından mülhem kendi yağını arındır. Oku atmadan önce nefsini çarmıha ger, böylece yayın gerilmiş olur. Hz. İsa (a.s.) gibi semavi olmak istersen yeryüzünde bedenin ruhunu taşısın, bedenini ruhuna yük etme. Bedeninle ruhuna duvar örme, benlik duvarını aşmak için semavi aynada kendine bak. Kendin olmak için çabalarsan kendini fanilere beğendirmek zorunda kalmazsın. Kendini bilirsen, en kıymetli olanın kadrine ulaşırsın.


