23 Ocak 2026 - Cuma

Şu anda buradasınız: / / Bir Hayat Tavrı Olarak İstikâmet
BİR HAYAT TAVRI OLARAK İSTİKÂMET

Bir Hayat Tavrı Olarak İstikâmet Doç. Zehra Gözütok Tamdoğan

Biz insana gitmesi gereken yolu gösterdik. İster buradan gider şükreder ister sapar nankörlük eder.”[1]

 

Sadece Dilde Değil, Hayatın Kendisinde İstikamet

Ferdî, ailevî ve içtimaî hayatımızın huzuru ve selameti, onurlu ve erdemli inşası ve ihyasında; inanç dünyamızın tahkiki, fikir dünyamızın selameti, ibadet dünyamızın devamlı ve faydalı olabilmesinde; sosyal ilişkilerimizde, alışverişlerimizde, yargılarımızda, çalışma hayatımızda, birbirimize karşı emniyetimizde, işleri ehline vermemizde ve dolayısıyla maddî manevî her türlü faaliyetimizde olması gereken asıl mesele “istikamet/dosdoğru olmak” bu çalışmanın konusudur.

İstikametle bizler bir hayat tarzı, bir hayat tavrı olarak olaylar karşısında sergilediğimiz duruşun rengini, i’tidalliliğini ve devamlılığını ikame etmeyi istediğimizi anlatırız. Bu sebepledir ki tavrımızı ve tarzımızı belirleyecek olan ölçülerin vahiyle ve Hz. Peygamber (s.a.s)’in eğitim metoduyla inşa edilmiş olması istikametin en önemli özelliği olsa gerektir.

“Doğru yol olan sırat-ı müstakimde dosdoğru yürüyen”[2] yani müstakim kişinin onurlu istikrarı, eğilmeden, bükülmeden, şahsiyet kaybı yaşamadan yol alması, yaş alması, haddi aşmaması, yalnız bırakılması uğruna ömrünü böyle tamamlaması istikametle anlatılabilir özelliklerdir. İki dünya saadetinin söz konusu olabilmesi için “iman edip dosdoğru olma”, ilahî kanuna uygun yani nâmûslu[3] bir tavır sergileme, mü’min için tam bir farkındalık olacaktır. Allah’ın dosdoğru yoluna uymak istikamet kavramıyla anlatılırken Allah’ın yolundan saparak eğri yollara gitmek i’vicâc kavramıyla vurgulanmıştır.[4]

İstikamet eğriliğin zıddı olarak imanda, amelde, sözde, sosyal hayattaki tüm davranışlarda ortaya çıkmak durumundadır. Hayatın tüm boyutlarında yaşanacak doğruluktur istikamet. Doğruluk ise Allah'ın koyduğu ölçülere göre yaşamakla olur. O bakımdan Peygamberimize ve onun şahsında tüm inananlara Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:

Öyleyse emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Seninle beraber tövbe eden Müslümanlar da senin gibi istikamet üzere olsun.”[5] 

İstikamet sözlükte “kalkmak, ayakta durmak, düzeltmek, mutedil olmak,[6] doğruluk, dürüstlük, adâlet, itaat, sadakat” manalarında ve aynı zamanda “dinî ve ahlâkî hükümlere uygun bir hayat sürme, her türlü aşırılıklardan sakınma, Allah’a itaat edip Hz. Muhammed’in sünnetine uyma, samimi ve kararlı bir imanla, hak ve hayır yolunda istikrarlı, dengeli bir hayat sürdürme” şeklinde açıklanmaktadır.[7]

Peygamberimiz (s.a.s.) istikameti sadece iman etmekte değil hayatın tüm alanlarını kapsayacak şekilde anlatmış ve göstermiş, ayrıca dosdoğru oluşu insanın tüm varlığıyla içselleştirmesi gerektiğini şu şekilde ifade etmiştir: "Kim ihlasla kalbine imanı yerleştirir ve kalbini (şirk, küfür, nifak ve isyandan) temizler, dilini doğru sözlü, nefsini (ibadet, itaat ve Allah'ı zikir ile) mutmain (huzura ermiş), huyunu, ahlâkını ve davranışlarını dosdoğru, kulaklarını ve gözlerini (gerçeği ve doğruyu) duyan, dinleyen ve gören yaparsa kurtuluşa ermiştir.”[8] Böylece bedenin ve özellikle dilin, gözün ve tüm bunların davranışlarının da istikamet üzere iflah olacakları vurgulanmıştır.

İstikametten bahseden ahlâk ve tasavvuf kitaplarında daha da ayrıntıya gidilerek onun insanın bütün yükümlülüklerine riayet etmesi, yeme, içme, giyinme ve her türlü dinî-dünyevî konuda itidal üzere olması, görev ve sorumluluklarını yaparak günahlardan uzak durması, ubûdiyyet yolunda ilerlemesi gibi yönlerinden de bahsedilmiştir. Ayrıca davranışlarında istikamet olmayan kişilerin manevî bir güzelleşmeye sahip olmalarının mümkün olamayacağı Ebû Ali el-Cûzcânî’nin ifadesiyle şu şekilde gözler önüne serilmiştir: “Kerâmet derdine düşme, istikamet sahibi olmaya çalış; çünkü nefsin seni keramet talebine zorlarken rabbin senden istikamet beklemektedir.”[9]

İnançta İstikamet

Cahiliye dönemi insanının inançla ilgili problemlerinde Allah’a iman ve Ahirete iman oldukça merkezde yer almaktaydı. Fatiha suresinde istikamet duası öncesinde ise bu iki iman esası vurgulanmaktadır. “Rabbimiz Allah’tır” demek ve “Din gününün/hesap gününün Mâliki Allah’tır” demek, sırat-ı müstakim için olmazsa olmazlardandır.

İstikametin öncelikle tevhit inancımızda olması gerektiğine Rasûlullah’ın peygamberliğinin ilk yıllarında yaşadığı şu örnekte de açıkça şahit olmaktayız. Tevhit yolundan vazgeçmesi için çeşitli makam ve mülk önerilen Peygamberimiz, bu önerileri getiren amcasına: “Ey amca! Allah’a yemin ederim ki bu dini terk etmem için sağ elime güneşi, sol elime ayı verseler, Allah onu üstün kılana ya da ben bu uğurda helak olana kadar bu dinden vazgeçmem.”[10] demiştir. Allah Rasûlü’nün yegâne hedefi önce Allah ile kulları arasında tevhidi yerleştirmek, sonra da inananlar arasında vahdeti yani birliği gerçekleştirmekti. Bunun için de çevresindekileri şirk, küfür ve cahiliye zihniyetinden kurtarması gerekmekteydi. Yol artık ataların âdet ve gelenek yolu değil tevhit esaslı[11] ve “Bizleri doğru yola, istikamet üzere ilet.”[12] duasındaki amaçla kişiye bilişsel tutarlılık denilen bir yetenek kazandıran istikamet yolu idi. Bu yol kişinin inançları, tercihleri, tutumları vb. arasında tutarlılık, denge, istikamet sağlayan; hayat tarzına ve tercihlerine uyum ve istikrar veren,[13] kişiyi nifaktan kurtarıp doğru mü’min hâline getiren bir yoldur.

Bir rivayette, Rasûlullah’la birlikte Huneyn’e (veya Hayber) doğru yola çıkan Müslümanlar, heybetli bir ağaca rastladıklarında Rasûlullah’tan bu ağacı kendileri için “zâtü envât” (uğurlu askı) tayin etmesini istemişlerdi. Müşriklerin her yıl yanına gelip kurban kestikleri büyük, yeşil bir sedir ağacı idi bu ağaç. Müşrikler, silahlarını bu ağacın üzerine asarak bir gün boyunca ibadet amacıyla orada kalırlardı. Rasûlullah’a eşlik eden Müslümanlar, eski alışkanlıklarının etkisiyle böyle bir ricada bulunmuş, bunun bir putperest âdeti olup İslâm inancıyla bağdaşamayacağını düşünememişlerdi. Bunun üzerine Hz. Peygamber “Sübhanallah! Yemin ederim ki İsrailoğullarının Hz. Mûsâ’ya: 'Ey Mûsâ! Bunların taptıkları gibi bize de bir tanrı yap.' demelerinin aynını diyorsunuz. Sizden önceki (kavimlerin) yolundan yürüyeceksiniz.”[14] cevabını vermiştir. Bu örnek tüm peygamberler gibi Hz. Peygamber’in de uluhiyet ve rububiyet hakkının insanlara değil, Allah’a ait olduğunu hatırlatmak için geldiğini ve bu görevi yerine getirmek ve cahiliye toplumunun itikadî sapmalarını düzelterek onlara istikamet kazandırmaya çalıştığını[15] açıklamak adına önemlidir.

Öyle ki En’am sûresi 151-152. ayet-i kerimelerde de özetlenen sırat-ı müstakim başlıkları arasında ilk sırada Allah’a şirk koşmama yer almaktadır. Hz. Peygamber’in “doğru yol” (es-sıratü’l-müstakim) ifadesini sahabeye açıklamasını Cabir b. Abdullah şu şekilde rivayet etmektedir: “Rasûlullah’ın yanında idik. O, yere bir çizgi çizdi. Bu çizginin sağına iki, soluna da iki paralel çizgi daha çizdi. Sonra elini ortadaki çizginin üzerine koydu ve dedi ki: “Bu, Allah’ın yoludur.” Sonra şu ayeti okudu: “Bu benim dosdoğru yolumdur, ona uyunuz; başka yollara uymayınız ki, onlar sizi Allah’ın yolundan ayırır.”[16] Müfessirler buradaki istikamet kavramı hakkında, “İslâm dışı her türlü inançtan ve Sünnete aykırı düşünce ve davranışlardan, bidat ve hurafelerden uzak durarak Kur’ân ve Sünnet hükümlerine göre yaşamak” anlamına gelecek şekilde açıklamalar yapmıştır.[17] Dolayısıyla iman etmekle birlikte anılan “fe’stakim” emri “dosdoğru ol” şeklinde anlam bulmuştur. Şöyle ki: Ebû Amr Süfyân İbni Abdullah radıyallahu anh şöyle dedi:

- Yâ Rasûlallah! Bana İslâm’ı öylesine tanıt ki, onu bir daha senden başkasına sormaya ihtiyaç hissetmeyeyim, dedim. Rasûlullah (s.a.s):

 “Allah’a inandım de sonra da dosdoğru ol!” buyurdu.[18]

Ayrıca dinin ayrı dünyanın ayrı ikilemine karşı “Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?”[19] görüntüsü imanın istikametini zorlayıcı tavırlardır.

Hak ve Adâlette İstikamet

"Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği ve akrabaya yardım etmeyi emreder; çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor." [20]

"De ki: 'Rabbim ancak açık ve gizli kötülükleri, günahı ve haksız yere sınırı aşmayı, hakkında hiçbir delil indirmediği bir şeyi Allah'a ortak koşmanızı ve Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi haram kılmıştır." [21]

"...Bir kavme olan kininiz/düşmanlığınız sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adaletli olunuz, o takvaya daha yakındır..." [22]

Yani istikamet sahibi mü’minden istenilen hayat tarzında zalime destek yahut iltifat etmek değil, tam aksine onun zulmünü eliyle engellemek yer almaktadır. Buna gücü yetmiyorsa şayet hiç olmazsa dili ile zalime zulmünü hatırlatıp ona karşı durması, buna da gücü yetmiyorsa, kalbiyle ona buğuz etmesi istenmektedir.[23] Bunlardan hiçbirini yapmayıp da zalimi alkışlamak ve hak etmediği hâlde ona yönelmek, saygı göstermek Hak’tan ve hakikatten sapma olacağından bu durum kişinin istikametten ayrılmasıdır aynı zamanda. Çünkü "Adaletle emreden kimse sırat-ı müstakim üzeredir".[24] ayeti bunu hatırlatmaktadır bizlere.

Sözde İstikamet

Sözde istikamette olmak yalan söylememek, iftira atmamak, yalan yere şahitlik yapmamak, su-i zanda bulunmamak ve doğru sözlü olmakla mümkün olabilir. Dolayısıyla söz ve buna bağlı davranışlarda sadık olmak, tutarlı yol izlemek, istikamete götürebilir.

Allah'a karşı gelmekten sakının ve doğru söz söyleyin.”[25] ve "...Yakınlarınız dahi olsa söz söylediğinizde adil olunuz..."[26] âyet-i kerîmeleri sözlerimizde izlememiz gereken dosdoğru yolu göstermektedir. Ayrıca sözün dosdoğru olmamasının ferdî ve ictimaî hayata ne derece kötülük getireceği de "Ey iman edenler! Eğer bir fasık size bir haber getirirse onun doğruluğunu araştırın. Yoksa bilmeden bir topluluğa kötülük edersiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz." [27] âyetinde apaçık belirtilmiştir.

 Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.) “Hakkımızda en çok endişe ettiğiniz şey nedir?” diye sorulduğunda, Peygamber dilini göstererek, “Bu!” şeklinde vurgulamış,[28] istikamet yolunda en çok dikkat edilmesi gereken tavrın dil ile olduğuna işaret etmiştir. Yine Hz. Peygamber bir hadis-i şeriflerinde “doğru sözün iyiliğe ve onun da cennete götüreceğini, yalanın kötülüğe ve onun da cehenneme götüreceğine” dair ifadelerde bulunmuş, “Sakın kimse yerine getiremeyeceği bir şeyi küçük yaştaki çocuğuna bile vaat etmesin.”[29] ve “İnsanları güldürmek için yalan söyleyen kimselere yazıklar olsun.”[30] uyarısıyla da sözün istikametini göstermiştir.

Mü’min tavrının belirlendiği diğer bir ifadesinde Hz. Peygamber “Münafığın alâmeti üçtür: Söz söylediği zaman yalan söyler, vaad ettiği vakit sözünde durmaz, kendisine bir şey emanet edildiği zaman hıyanet eder.”[31] mealinde sözleriyle yine söze istikametini göstermiştir.

Toplum hayatının, insanî ilişkilerin dürüstlük üzere bina edilebilmesi için yıkıcı özelliklere sahip olan yalan, insanların birbirine karşı nefret beslemesine sebep olan dedikodu, “sözlerin en yalanı olan zan”,[32] aynı zamanda sözün istikametini de bozan durumlardır.

"Onlara güven veya korkuya dair bir haber gelince hemen onu yayarlar; hâlbuki onu, Rasûle veya aralarında yetki sahibi kimselere götürselerdi, onların arasından işin iç yüzünü anlayanlar, onun ne olduğunu bilirlerdi. Allah'ın size lütuf ve rahmeti olmasaydı, pek azınız müstesna, şeytana uyup giderdiniz." [33]

Burada medya okur-yazarlığının da öneminden bahsetmek gereklidir. Sosyal medya ortamında paylaşılan haberlere, bilgilere kaynaklıkları açısından dikkatle yaklaşmak, yalan, uydurma, korku ve güvensizlik yayan haberlerin hem bilgi dünyamızı hem insanlara bakışımızı ifsat etmesine izin vermemeliyiz.

Sosyal Hayatta/Vahdette İstikamet

İnsan ilişkileri ve toplumsal bağların güçlendirilmesi için bedevîlere has cahiliye tarzı davranışlarından kaçınma, bize getirilen haberlerin doğruluğunu araştırma, adaletli davranma, insanların arasını düzeltmeye çalışmanın aksine zan, insanların mahremiyetlerini ve kusurlarını araştırma olan tecessüs, dedikodu, insanları küçümseme ve onlarla alay etme[34] istikamet olan dosdoğru yolun üzerindeki eğiklikler olsa gerektir.

Vahdet toplumunun oluşmasında takip edilen istikamet En’am sûresinde 151-152. ayetlerde özetlenen sırat-ı müstakim başlıkları arasında yer almakta olan bazı emir ve yasaklardan sonra “İşte benim dosdoğru yolum (sırat-ı müstakim) budur. Ona uyun, başka yollara uymayın ki sizi O’nun yolundan ayırmasın” buyurulmuştur. İstikamet üzere olacak olan içtimai hayatın önemli başlıkları arasında yer alan bu emir ve yasaklar arasında “anne-babaya iyilik etme, fakirlik korkusuyla çocukları öldürmekten sakınma”, “haramların, kötülük ve edepsizliklerin açığına da gizlisine de yaklaşılmaması”, “haksız yere Allah’ın yasakladığı cana kıyılmaması”, “yetim malına zulümle yaklaşılmaması”, “ölçü ve tartıya dikkat etme” yer almaktadır.[35] Özellikle ticaret hususundaki istikamete örnek olarak  Hz. Peygamber (s.a.s.)’in bir gün Müslümanları ticaret yaparken görünce, “Ey tacirler!” diye seslenmiş, oradakiler kendisine dikkat kesilince de “Allah’tan korkmayan ve doğruluktan ayrılan tacirlerin kıyamet gününde haddi aşan günahkârlar olarak diriltileceğini bildirmiş”[36] olması verilebilir.

İçtimaî hayatın her noktasında yalan ve hileye, zulüm ve haksızlığa asla tevessül etmeden, kul ve kamu hakkını ihlal etmeden, elimizden, dilimizden, ev ve işimizden, tüm sosyal mecralardan haram ve günah olan her şeyi uzak tutmak, istikamet üzere yol almaktır.

“Ebû Zer bir gün kızgınlıkla Bilâl-i Habeşî’ye “Kara kadının oğlu!” demiş, Rasûlullah bunu duyunca “Ey Ebû Zer, sende cahiliye kokusu var.”[37] diyerek bunun İslâm’a aykırılığını ifade etmiştir. Tevhit ve vahdetin önündeki tüm engellerin kaldırılması, ırkçılık, kabilecilik, soy-sop renk vb. ayrımcılığın reddedilmesi, kadın-erkek, hür-köle zengin-fakir ayrımına girmeden, ilişkilerde takvaya dayalı bir değer ölçüsüne geçilmesi, sevgiye, saygı ve samimiyete dayalı beşerî ilişkiler, iman kardeşliği, vefakârlığa, diğerkâmlığa, ihsan ve îsara dayalı ahlâk anlayışı, tefrika yerine vahdetin, taassup yerine insaf ve itidalin tercih edilmesi[38] hususunda Hz. Muhammed yine sırat-ı müstakim üzere istikamet kurmuş ve mü’minlere de bu yol üzere müstakim olmalarını tavsiye etmiştir.

Yukarıda verilen örnekte yer alan cahiliye taassubunun temel karakteri olan ırkçılığa karşı Veda Hutbesi ile son noktayı koyan Hz. Peygamber, bu mesele ile ilgili gerekli tedbirleri sürekli almış ve uyarılarda bulunmuştur. Yaşam tarzları asabiye/ırkçılık üzerine kurulmuş bir toplumda bu cahiliye taassubunun yerine iman ve takvanın yerleşmesi çok kolay olamazdı. Hz. Peygamber “emrolunduğu gibi istikamet üzere “hareket ederek”[39] İslâm dininin, tevhit inancının, vahdet şuurunun toplumun işlemesi ve orada istikamet bulması için gerekli bütün adımları atmıştır. Cahiliyenin kaba, zorba, bencil toplumu “sağlam örülmüş bir duvar gibi kenetlenmiş saflar”[40] hâline dönüşerek vahdet toplumunu oluşturmuş oldu.

Hz. Peygamber’in yukarıda sayılan başlıklar da dâhil olmak üzere toplumdaki herkesin yarasını saracak şekilde söz, fiil ve takrirleri olmuştur. Bunlar arasından birkaç örnek vermeyi uygun bulmaktayız. Hz. Peygamber hem Mekke’de hem Medine’deki yaşamında tabii ve mütevazı, kibirden uzak duruşunu sürdürmüş; ziyaretine gelip konuşurken heyecanlanan ve titreyen kişiye “Korkma! Ben bir kral değilim. Ben de kurutulmuş et yiyen bir kadının oğluyum!”[41] diyerek rahatlatmıştır. Cahiliyenin kibirli, hoyrat, vahşi, bildiği hâlde inkâr eden bencilliğinden, vahdete geçiş ve İslâm ahlâkı konusunda istikrar için kılavuzluk yapan Hz. Peygamber Medine’ye gelindiğinde fiili olarak başlattığı muahatla ensarı muhacire kardeş yapmış, bu kardeşlik desteği ile muhacir, sosyo-ekonomik ve psikolojik anlamda güçlenmiş; “Varlığım elinde olan Allah’a yemin olsun ki, iman etmedikçe cennet giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de (gerçek manada) iman etmiş olmazsınız.”[42] mealindeki ifadesiyle de vahdet toplumunun istikametini belirlemiştir.

Toplumun bu hâle dönüşebilmesinde Hz. Peygamber’in komşulukla ilgili ifadeleri de oldukça önemlidir. Geçmişlerinde açlık sorunu yüzünden açlık ve ilgisizlikten dolayı i’tifâd denilen bir intihar geleneği âdetini yaşayacak kadar benlik çukuruna gömülmüş olan bu insanlara, kardeşlikte son nokta olan îsar fikri sunulmuştur.[43]

Yukarıda anlatılan dosdoğru yol örneklerinin hepsi aslında Allah’a varan istikameti belirlemektir. Her biri ana yola varan tali yol mesabesindedir. İslâm medeniyetinin zenginlikleri olan çeşitli farklılıklar aslında tevhide ve vahdete aykırı olmadığı sürece muhafaza edilmesi gereken hususlardır. Yani önemli olan her zaman tevhidin ve vahdetin muhafaza edilmesidir. Mezhebi, meşrebi, anlayışı ne olursa olsun diğerinin mezhebini, meşrebini, anlayışını batıl olmakla itham eden ve kardeşini küfür ile suçlayan bir zihniyet asla iflah olmaz. Bugün yapılması gereken, tarihten alacağımız ders ve ibretle istikametimizi belirlemektir. Bilindiği gibi Müslümanlar, sekiz asırdır Batı’yı aydınlatan Endülüs İslâm medeniyetini, Doğu’yu aydınlatan Maveraünnehir İslâm Medeniyetini, Afrika’yı imar eden İslâm medeniyetini kaybettiler. Tevhid ilkesinden üç temel esas ortaya çıkar: Selam, eman ve vahdet yani barış, güven ve birlik. İslâm-selâm ilişkisi, iman-eman ilişkisi ve tevhid-vahdet ilişkisi doğru kurulamadan bir toplumun İslâm toplumu olması mümkün değildir. Tevhid, sadece bir inanç ve düşünce sistemi değil, aynı zamanda bir hayat tarzı ve yaşama biçimidir. Tevhid inancının toplumsal hayattaki karşılığı vahdettir. Vahdet şuurunu toplumsal hayatta gerçekleştirmenin yolu da sosyal adalet ve ahlâk bilincinin fertlere yerleşmesinden geçmektedir.[44]

İbadetlerde İstikamet

İstikamette aşırıya kaçmadan, tamamen ihmal de etmeden işleri orta yolu takip ederek mûtedil bir tarzda yürütmek, dosdoğru olmak bakımından büyük önem taşımaktadır. Aksi halde ifrat ve tefrit kişinin istikameti kaybetmesine sebep olacaktır. Dolayısıyla müstakim olmak mu’tedil olmayı gerektirir. Bu i’tidal olma hali hislerde, duygularda, davranışlarda ve ibadetlerde de geçerli olan bir tavırdır. İstikametin bu anlamları göz önünde bulundurularak Hz. Peygamber’in sünnetine baktığımızda ibadetlerden yeme içmeye, giyim kuşama vb. ihtiyaçlara kadar hayatın her alanında dengeli, ölçülü olmaya önem verilmiş, genel olarak davranışların normal ve dengeli olması istenmiştir.

Tevhit inancında istikamet, ibadeti Allah’a özgü kılmak esastır. İnanışta istikametten ayrılma şirkle, ibadetteki istikametten ayrılma ise şeytanın insanı çeşitli bahanelerle ibadeti terk ettirmeye çalışması, terk ettiremediği takdirde aşırıya kaçmasını teşvik ederek onu ibadetin özünden uzaklaştırmaya, böylece ibadetin içini boşaltmaya çalışması ile olur. O hâlde ibadette vasat hâl, orta yol, istikamet Yüce Allah’ın farz kıldığı ve Rasûlullah’ın sünnet olarak tavsiye ettiği miktardır. Bu noktada ifrata kaçma arzusunun örneklerini bizzat Asr-ı Saâdet’te görmekteyiz. Sahâbeden üç kişilik bir grubun birinin bütün geceleri namazla geçireceğini, diğerinin sürekli oruç tutacağına, sonuncusunun da kadınlara hiç yaklaşmayacağına dair haberlerini alan Rasûlullah onlara, “Siz; şöyle böyle diyorsunuz ama Allah’tan en fazla korkanınız ve O’ndan en fazla sakınanınız benim. Bununla beraber, ben geceleri namaz kılar, uyur ve eşlerimle beraber de olurum; bazen nafile oruç da tutar, bazen de iftar ederim (bazen de dinlenirim). İşte bu benim sünnetimdir; o hâlde kim benim sünnetimden ayrılırsa, benden değildir.” buyurdu. Görüldüğü gibi Rasûlullah, bu uyarısıyla ibadette de ümmetini ifrat ve tefritten kaçındırıp, vasat noktaya, dengeye, istikamete dikkat çekmiştir.[45] Ayrıca ibadetlerdeki istikameti, dengeyi, müstakim yolu Hz. Peygamber’in “Şüphesiz Allah’a göre amellerin en sevimli olanı az olsa bile devamlı olanıdır.”[46] mealindeki açıklamada da bulabiliriz.

Ayrıca ibadetlerin kendileri de bizde yine istikamet oluşturabilmelidir. Bu istikamet ibadetin amacıyla doğru orantılı olarak hayatımızı etkilemeli, derin izler bırakmalı, dönüştürmeli ve kemâl yolunda destek olmalıdır. “Kim yalan konuşmayı ve yalan-dolanla iş yapmayı terk etmezse, Allah o kimsenin yemesini, içmesini bırakmasına ihtiyacı yoktur.”[47] ifadesinde Hz. Peygamber, ahlâka dönüşmeyen, hayata değer katmayan, kişiyi kötülüklerden alıkoymayan ibadetlerin bunu sadece alışkanlık haline getirmiş olan kişiye faydası olmayacağını belirtmektedir.

Bu hususta Hz. İbrahim’in “Rabbim beni ve soyumdan gelen insanları, namaza ait tüm hakları ve namazın şartlarını dosdoğru yerine getirerek namazda devamlı ve duyarlı kıl.”[48] şeklindeki duasıyla tamamlamak yerinde olacaktır.

Aile ve Kadın Hakları Hususunda İstikamet

Kadın-erkek arasındaki yaratılış gerçekliğine eşitlik değil de eşdeğerlilik ve tamamlayıcılık açısından bakmak fıtrattaki istikamet olarak karşımıza çıkabilir.[49] Cahiliye toplumunda belki de en çok zarar gören kurum olan aile ise İslâm’la birlikte yeniden fıtratına kavuşturulmuş, Hz. Peygamber’le de müslümanların bu husustaki istikametleri yerleştirilmeye çalışılmıştır. Mahremiyeti de içinde barındıran “Karı-kocanın birbirleri için elbise oluşu”,[50] “sevgi ve merhametin, karı-kocayı sükûnete götüreceği”,[51] “mü’min erkeklerin ve mü’min kadınların iffetlerini korumaları, gözlerini haramdan sakınmaları”,[52] “başkalarının evine, mahremiyetini ihlal etmemeleri” gerekliliği,[53] “bir anne-baba çocuğuna güzel terbiyeden daha değerli bir şey bağışlamamıştır.” uyarısı,[54] ebeveynin hem kendisinin yerine getirmesi hem de aile fertlerine kılmaları yönünde telkin edilen namaz için “Aile efradına namazı emret, sen de sabırla devam et.”[55] şeklinde tespiti ailenin istikametinde yürünmesi tavsiye edilen yollardır.  

Eş seçimindeki istikameti “sen dinî değerlere bağlı, güzel ahlâklı olanı seç ki bu tercih sana hayır ve bereket getirsin.”[56] tavsiyesi yanı sıra evliliğin inşası esnasındaki istikameti “Bereket bakımından nikâhın en iyisi ve güçlüsü, masraf bakımından en hafif olanıdır.”[57] mealindeki ifadesiyle vurgulayan Hz. Peygamber araçların amaca dönüştürülerek istikametten çıkılmamasını belirtmiştir.[58]

Cahiliye dönemi toplumunun en çok zulüm gören, hakkı hukuku yok sayılan ferdi (!) olan kadınlar hakkında, Kur’ân ve Hz. Muhammed kılavuzluğunun sağladığı istikamet de çok önemli ve değerlidir. Toplumun ve kadının vahdet ve muvahhide dönüşümüne birkaç örnek vermek yerinde olacaktır. Kabalık, sert ve hoyrat olmak gibi kelime anlamlarına da sahip olan cahiliye kelimesi Kur’ân’da kâfirlerin küfrünün temelini oluşturan, din ve toplum hayatının bazı sakat âdet ve geleneklerini ifade eder[59] ki bu sakat âdet ve geleneklerin en çok yaraladığı kadına bakış açısının istikamet bulabilmesi için Kur’ân’ın onun varlığına ve değerine vurgusu, Hz. Peygamber’in de uygulamaları bu konuda muhkem kılavuzlar olmuştur.

Öyle ki hem Mekke hem de Medine döneminde kadınların çeşitli müşkillerini halletmek için, soru sormak üzere Hz. Peygamber’e başvurdukları örnekleri mevcuttur. İçlerinde öyle bir örnek vardır ki, cahili bakıştan tevhidi istikamete geçişin, kadın özelinde geldiği yeri görmek açısından oldukça dikkate değerdir. Bu örnekte Hz. Peygamber’e gelen kadın elçi olarak düşünülebilecek olan Kayle yer almaktadır. Temim kabilesine mensup Kayle, eşi vefat edince üç kızıyla kalır, eşinin kardeşi kızları hakkında karar verme yetkisinin olduğunu söyleyerek kızlarını alıp evlendirmek isteyince, Kayle, bu zulmü engellemesi için Hz. Peygamber’den yardım istemeye karar verir. H. VIII. yılda Medine’ye iki gecelik mesafedeki Rebeze’den gelmiştir. Yapılan görüşme sonunda Hz. Peygamber, Kayle ve kızları için kırmızı bir deri üzerine şu yazıyı yazdırmış ve Kayle’ye vermiştir: “Bu yazı Kayle’ye ve onun kızlarına yazılmıştır: Bunlardan hiçbiri, sahip oldukları haklardan mahrum edilemez ve zor kullanılarak hiçbiriyle nikâhlanılamaz; inanan ve Müslüman olan herkes bu kadınlara muhakkak yardımcı olacaklardır; ey Kayle ve kızları! Siz de iyi davranan ve kötü hareketlerden sakınan kadınlardan olunuz.”[60]

Hz. Peygamber, “Kadın-erkek herkese farz olan ilim” için, eğitimin bir parçası olarak kadınlara özel zaman ayırmıştır. Hz. Peygamber’e rahatça sıkıntılarını anlatır hale gelen kadınlar "Ey Allah'ın Rasûllü! Erkekler senin sözlerini rahatça dinliyor. Bize de bir gün ayır, o gün sana gelelim; Allah’ın sana öğrettiklerinden bize öğretirsin.” dedi. Rasûlullah (s.a.s.), “Şu gün toplanın.” buyurdu. Bunun üzerine kadınlar toplandılar. Rasulüllah (s.a.s.) onların yanına gelerek Allah’ın kendisine öğrettiklerinden onlara öğretti.”[61] Ayrıca kadınların ibadet ve ilim meclislerine katılabilmeleri için de "Allah’ın kadın kullarının Allah’ın mescitlerine gelmelerine engel olmayın."[62] buyurarak yol gösterici olmuştur. Görüldüğü gibi. Hz. Peygamber kadına kişilik sahibi bir insan olarak yaklaşmış, hatta o kişiliği ona bizzat kendisi kazandırmıştır. Onun döneminde kadınlar hayatın içinde yer almışlar, bazen kendisiyle sohbet etmişler, bazen görüşlerini ifade etmişler, kimi zaman da kabiliyetli oldukları meslekleri icra etmişler, toplumsal hayatın ayrılmaz iki unsurundan biri olmuşlardır. İstikamet kelimesinin yukarıda bahsedilen anlamlarına uygun olarak kadın hususunda Allah’ın emirlerine uygun bir istikamet çizilmiş ve bunlar uygulanarak sırat-ı müstakim hâline getirilmiştir.

Sonuç

Yazımızın son kısmında ise “Rabbimiz Allah’tır diyenler sonra da dosdoğru olanlar için ne korku vardır ne de hüzün; onlar cennetliktir. İşlediklerinin karşılığı olarak cennette temelli kalacaklardır[63] ayet-i kerimesini ifadeyle başlamak bir ümit mesabesinde olacaktır.

İman ve bu iman üzere istikameti Hz. Peygamber’in kendisine sunulan tüm dünyalıklara karşın “sizin yaşam biçiminiz size, benimki bana” ifadesinin hayat tarzı olması bizler için de “sırat-ı müstakim” üzere söz ve davranışların sağlam zeminde yer bulması olacaktır. “Dikkat edin! Dünyayı ve dünyalığı çok seviyorsunuz! Ahireti unutuyorsunuz.[64] uyarısında yer alan dünyevileşme ise inanç ve salih amel hususundaki istikametimize zarar verici noktalara gelebilir.

“Size iki şey bırakıyorum. Onlara sımsıkı sarıldığınız sürece kesinlikle yolunuzu şaşırmayacaksınız: Allah’ın Kitabı ve peygamberinin sünneti.”[65] Rabb’inin çizdiği istikamet ve kendisine verdiği merhametle, Kur’ân’ın ve sünnetin tevhit ve vahdet istikametinde yürüyerek sırat-ı müstakime ulaştıracak yollarını sözlü ve fiili olarak bizlere sunan Hz. Muhammed’in bu vasiyeti bizlere sırat-ı müstakimi gösterici olacaktır.

İstikamet, insanın bütün fiillerinin yönünü, değerini belirleyen ahlâkî bir tutumdur. Tüm davranışlarımızda tamamıyla bunu yakalayabilmek zor olsa da bu yolda olmak, gayret etmek, tamamını terk etmemeye çalışmak bu hususta bizim hedefimiz olmaya devam etmelidir. Bilinmelidir ki hedefi doğru olan kişi yavaş da yürüse, ara sıra düşse, ayağı sürçse de yolda demektir. Böylece istikamet ehli olanın ilahi rahmetle de ikram olunacağı ve bunun sürekli olacağı “Eğer istikamet üzere olsalardı elbette biz onları bol su ile sulardık.”[66] âyet-i kerimesiyle anlam kazanmıştır.

Sırat-ı müstakimde yaşaması istenilen insan “Hayatın ve ölümün kimin daha güzel işler yapacağının denenmesi için yaratıldığını”,[67]başıboş bırakılmadığını”,[68]her insanın sorumluluğunun omuzuna yüklendiğini” ve hesap günü geldiğinde “oku şimdi kitabını[69] denileceğini unutmadan; “Kendisi için istediğini kardeşi için de isteyebilme”,[70]hakkı ve sabrı tavsiye edebilme”,[71]bir işi bitirince diğerine geçebilme”,[72]nimetleri farkedip onlardan bahsetme[73] yolunu yol edindiği sürece istikamet söz konusudur. Bu tür tavırlarla yol almaya çalışma hususunda müstakim olma temennisi ve duasıyla…

 


[1] İnsan 76/3.

[2] Cin 72/16-17.

[3] Fuat Aydın, “Nâmûs”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (İstanbul: TDV Yayınları, 2006), 32/381.

[4] İsmail Karagöz, “Dosdoğru Olmak ve Dosdoğru Yolda Bulunmak”, Diyanet İlmi Dergi, 35/2 (1999), s. 66.

[5] Hûd 11/112.

[6] Âsım Efendi, Kamus Tercemesi (İstanbul, 1886), 4/458.

[7] Mustafa Çağrıcı-Süleyman Uludağ, “İstikamet”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (İstanbul: TDV Yayınları, 2001), 23/348.

[8] Ahmed, V, 147; Karagöz, “Dosdoğru Olmak ve Dosdoğru Yolda Bulunmak”, s. 66.

[9] Çağrıcı, “İstikamet”, 23/349.

[10] İbn Hişâm, Sîret, 2/101.

[11] Bünyamin Erul, Hz. Peygamber Tevhid ve Vahdet (Ankara DİB Yay., 2016), s. 33-47.

[12] Fatiha, 1/6.

[13] Esma Sayın, “Tasavvuf ve Psikoloji Açısından Duanın Terapik Etkileri”, Batman University Journal of Life Sciences, 1/1 (2012), s. 423-431.

[14] Tirmizî, “Fiten”, 18; Hadislerle İslâm III, 646.

[15] Ramazan Altıntaş, “Hz. Peygamber’in İtikadi Sapmaları Düzeltmesi”, Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 2 (1998), s. 254.

[16] En’am, 6/153.

[17] Çağrıcı, “İstikamet”, 23/349.

[18] Müslim, “İman”, 62; Tirmizî. “Zühd”, 61; İbn Mâce, “Fiten”, 12.

[19] Bakara 2/85.

[20] Nahl 16/90.

[21]  A'râf 7/33.

[22]  Maide 5/8.

[23] Müslim, “İman”, 78.

[24]  Nahl 16/76.

[25] Ahzâb 33/70.

[26]  En'am 6/152. 

[27]  Hucurât 49/6.

[28] Tirmizî, “Zühd”, 61; İbn Mâce, “Fiten”,12.

[29] İbn Mâce, “Sünnet”, 7.

[30] Ebû Dâvûd, Edeb, 40/88 (V, 265). 

[31] Buhârî, “Edeb”, 69.

[32] Buhârî, “Edeb”, 58.

[33]  Nisâ 4/83.

[34] Hucurât 49/6-12.

[35] En am 6/151-153.

[36]  Tirmizî, Büyû’, 4.

[37]  Buhâri, “İman”, 22.

[38]  Erul, age., s. 41-44.

[39]  Hûd 11/112.

[40] Saff, 61/4.

[41] İbn Mâce, “Et’ıme”, 30.

[42] Ebû Dâvûd, “Edeb”, 130.

[43] Çağrıcı, ‘Ben’likten ‘Biz’e, s. 83.

[44] Mehmet Görmez, “İnsanlığı Yaşatmak İçin Gelin Birlik Olalım”, Diyanet Aylık Dergi Kutlu Doğum Özel Sayısı, sayı 304, Nisan 2016.

[45] Mehmet Vehbi Şahinalp, Vasat Ümmet Örneği, HÜİFD, 19/31 (Ocak-Haziran 2014), s. 207.

[46] Buhârî, “Libâs”, 43.

[47] Buhârî, “Savm”, 8; İbn-i Mâce, “Sıyam”, 29.

[48] İbrâhim 14/40.

[49] Saffet Köse, Genetiğiyle Oynanmış Kavramlar ve Aile Medeniyetinin Sonu (Konya: Mehir Vakfı Yayınları, 7. Baskı, 2017), s. 137.

[50] Bakara 2/187.

[51] Rum 30/21.

[52] Nûr 24/30-31.

[53] Tirmizî, “Salât”, 148.

[54] Tirmizi, “Birr”, 33.

[55] Tâhâ, 20/132.

[56] Buhârî, “Nikâh”, 15; Ebû Dâvûd, “Nikâh”, 2.

[57] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, VI, 82, 145.

[58] Saffet Köse, age., s. 247.

[59] Kazancı, s. 103-110.

[60] Rıza Savaş, Hz. Peygamberin Bir Kadın Konuğu: Kayle bnt. Mahrama, D.E.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi, 12 (1999), s. 39-45.

[61] Müslim, “Birr”, 152; Buhârî, “İlim”, 35.

[62] Müslim, “Salât”, 136.

[63] Ahkâf 46/13-14.

[64] Kıyâme, 75/20-21.

[65] Muvatta’, “Kader”, 3.

[66] Cin, 72/16-17.

[67] Mülk 67/2.

[68] Kıyâmet 75/36.

[69] İsrâ 17/13-14.

[70] Tirmizî, “Sıfatü’l-kıyâme”, 59.

[71] Asr 103/3.

[72] İnşirah 94/7.

[73] Duhâ 93/11.

logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslatdergisi@gmail.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul