23 Ocak 2026 - Cuma

Şu anda buradasınız: / / İstikâmet
İSTİKÂMET

İstikâmet Mustafa Ağırman

Sözlükte doğruluk, dürüstlük, nâmuslu hareket etme ve doğru davranış mânâlarına gelen istikâmet, Müslümanın vazgeçilmez özelliklerinden biridir. İstikâmet üzere olmak zordur ama bu, Müslüman için bir süstür, zînettir. İstikâmet üzere yaşamak Yüce Allah’ın emri, sevgili Peygamberimiz’in de sünnetidir.

Yüce Allah,  Kur’ân-ı Kerîm’de mü’minleri hedefe, yani cennete götürecek yolu “sırât-ı müstakim” diye isimlendiriyor. Biz de her gün kıldığımız namazların her rekâtında okuduğumuz Fâtiha Sûresi’nde:  “Ya Rabbi! Bizi sırât-ı müstakime hidâyet eyle, doğru yola ilet!” diye duâ ediyoruz. Bu şekilde duâ etmemizi de bize rabbimiz öğretiyor. Hedefe varıncaya kadar Sırât-ı müstakimde yürüyenlere de istikâmet sahibi mü’minler diyoruz.

“İstikâmet, Arapça bir kelimedir, ne manaya geldiğini bilmiyoruz, biraz açıklar mısınız?” diyen okuyucularımıza şu açıklamayı yapalım. İstikâmet, hedefe giden yolda dik ve sapmadan yürümek demektir. Hem yolun dosdoğru hem de yürüyenin dosdoğru olması demektir. Dik duruş, esas duruş, onurlu ve kararlı yürüyüş demektir. İstikâmetin zıddı, sapma, yamuklaşma, eğilme, bükülme ve neticede şahsiyetsiz hale gelmedir. Zamanımız Müslümanlarının en büyük problemi de budur. İnsanımız boş çuval gibi; bir türlü ayakta duramıyor. Ayakta duramayanın yürümesi mümkün değildir. İstikâmet üzere olanlar, ayakta durmasını ve yürümesini bilenlerdir.

1. KUR’ÂN-I KERÎM’DE İSTİKÂMET

Kur’ân-ı Kerîm âyetlerinin istikâmetle alakalı olanlarından üç tanesini seçtim. Bunlardan birincisinin muhatabı Hz. Peygamber efendimizdir. Diğer ikisi, istikâmet üzere olan müminleri anlatmaktadır. Şimdi bunları okuyalım.

1- “Emrolunduğun gibi dosdoğru olmaya devam et!” (Hûd sûresi, 11/112) Bu âyetin muhâtabı sevgili Peygamberimizdir. O, doğru yolda, dürüst bir yaşayışa sahipti. Kendisi doğru yolda olan Peygamber’e “doğru ol!” emrini vermek, “doğrulukta devam et!” anlamındadır. Bu sebeple tercümeyi buna göre yaptık.

Emrolunan sınırlar içinde, emrolunan şekilde dürüst bir yaşayışı sürdürmek, takdir edileceği gibi büyük bir ciddiyet, hassasiyet ve gayret ister. Bu ise gerçekten zor bir iştir. Nitekim Peygamber Efendimiz de bu âyetten ötürü, “Beni Hûd, Vâkıa, Mürselât, Nebe’ ve Tekvîr sûreleri kocalttı” buyurmuştur.[1] Şu kadar var ki, dosdoğru olmak, olanca zorluğuna rağmen, imkânsız değildir. Zira dinimizde güç yetirilmeyecek bir yükümlülük yoktur. Allah hiç kimseye güç yetiremeyeceği yükü yüklemez.

2- “Rabbimiz Allah’tır deyip sonra da dosdoğru yaşayanlara melekler gelerek: ‘Korkmayın, üzülmeyin, size vadedilen cennetle sevinin. Biz, dünya hayatında da âhirette de sizlere dostuz. Esirgeyip bağışlayan Allah’ın ikrâmı olarak (cennette) canınızın çektiği ve dilediğiniz her şey sizindir’ derler.” (Fussilet sûresi, 41/30-32) Allah’a inanan, sonra da bu inanca uygun olarak dosdoğru yaşayan, söz ve hareketinde dürüst davranan, hilekârlığa sapmayan insanlara zaman zaman melekler gelirler; “Gelecekten endişe etmeyin, geçmişe üzülmeyin, size söz verilen cennetle sevinin, neşelenin” derler. Zira bir başka âyette belirtildiği gibi zaten “Allah’ın dostları için ne korku ne de hüzün vardır.” (Yûnus sûresi, 10/62).

Ölüm anında, kabirde, yeniden dirilme sırasında, hâsılı korkulu her zamanda dürüst mü’minlere gelen melekler, kendilerine dünya ve âhiret hayatında dost olduklarını da söylerler. Yalnız olmadıkları müjdesini verirler. Sonra da gafûr ve rahîm olan Allah’tan bir lütuf ve ikrâm olarak cennette canlarının çekeceği, isteyecekleri her şeyin kendilerini beklediğini, bununla sevinmeleri gerektiğini hatırlatırlar. Bunca nimet, ikrâm ve iltifat, “Rabbimiz Allah’tır diyen, sonra da dosdoğru gidenler” içindir. Yani iman ve doğruluk (istikâmet) sebebiyledir. Bütün bunlar iman ve istikâmetin insan hayatında ne kadar önemli iki esas olduğunu göstermektedir. Zira büyük ikrâmlar, kıymeti yüksek olanlar içindir.

3- “Rabbimiz Allah’tır diyenler sonra da dosdoğru olanlar için ne korku vardır ne de hüzün. Onlar cennetliktir. İşlediklerinin karşılığı olarak cennette temelli kalacaklardır.” (Ahkâf Sûresi, 46/13-14) Tek Allah’a inanan ve doğruluğu hayat prensibi edinenler için korku ve hüzün söz konusu değildir. Böylesi insanlar cennetliktir. Gösterdikleri üstün başarının ödülü olarak cennette temelli kalacaklar, oradan çıkarılmayacaklardır. Bir önceki âyette melekler vasıtasıyla müjdelenen gerçekler, bu âyette doğrudan Yüce Allah tarafından duyurulmaktadır. Ayrıca da “cennette ebedî kalacakları” ilâve edilmektedir. Bu, devamlı mutluluk garantisidir. Bitip tükenmeyecek bir mutluluktan sonra, geriye ne kalır ki? O halde bir kere daha söylemekte fayda vardır; iman ve istikamet ebedî mutluluktur. Rabbim cümlemize nasip etsin.

Bu yazıyı merhum Seyyid Kutub’un, Ahkâf sûresi’ndeki âyeti tefsir ederken söyledikleri ile süslemek istiyorum. “Rabbimiz Allah’tır”  sözü söylenip geçilen bir söz değildir. Sadece vicdanlarda yer etmiş bulunan bir inancın ifadesi de değildir. Bu söz mükemmel bir hayat nizâmının ifadesidir. Bütün hareket ve heyecanları içine alan bir duygu ve düşünce ölçüsü getiren, insanlar, eşya hareketler, hadiseler için ve bu dünyadaki her türlü bağlılık ve münasebetler için bir değer ölçüsü getiren sistemin ifadesidir.

“Rabbimiz Allah’tır.”  O’na ibâdet eder ve O’na yöneliriz. O’ndan korkar ve O’na dayanırız. O’ndan başkasına hesap vermez, O’ndan başkasından korkmaz ve O’ndan başkasına gönül bağlamayız. Ancak O’nun hükmüne boyun eğer, ancak O’nun şeriatine bağlanır ve ancak O’nun hidâyetini benimseriz. Biz Allah’a bağlanarak onunla râbıtamızı devam ettiririz. Seçilen yolda dosdoğru yürümek, doğrusu pek zor ve değişik tehlikelerle çevrilidir. Yolda yığınlarca dikenler, engeller ve çöküntüler vardır. Her yandan gelen sapık sesler ve çığlıklar duyulur.

“Rabbimiz Allah’tır.”  İşte yol budur. Bu yolu bilip seçtikten sonra ikinci basamak, o yolda dosdoğru yürümektir. Allah’ın kendilerine bilgi ve istikâmet lutfettiği kimseler de seçkin kimselerdir. Ve onlar için “korku yoktur ve üzülecek değillerdir.”  Neden korksun onlar ve niçin üzülsünler ki? Gittikleri yol doğru yoldur. Ve bu yolda mutlak neticeye varacakları yer garantilidir.”

2. Hadislerde İstikâmet

Hz. Peygamber efendimizin, istikâmet konusunda hadis kitaplarımızda, ilim konusunda olduğu kadar fazla olmasa da birkaç hadis-i şerifi vardır. Onlar da şunlardır:

 1-Ebû Amr (veya Ebû Amre) Süfyân İbni Abdullah radıyallahu anh şöyle dedi: “Yâ Rasûlallah! Bana İslâm’ı öylesine tanıt ki, onu bir daha senden başkasına sormaya ihtiyaç hissetmeyeyim.” dedim. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de şöyle buyurdu: “Allah’a inandım de, sonra da dosdoğru ol!”[2]  

Hadîs-i şerîfin râvisi Süfyân İbni Abdullah, Peygamber Efendimiz’e isteğini son derece nazik sınırlar içinde arzetmiş, “Bana İslâmiyeti tarif et!” deyip geçmemiş; “Bana İslâmiyet’i öylesine özlü, açık ve kapsamlı tarif et ki, bir daha senden başkasına sorma ihtiyacı duymayayım” demiştir. İstek, olabildiğince güzel ifade edilmiştir. Ancak cevabı, sanıldığı kadar kolay değildir. Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in verdiği cevabı bilmeyecek olsaydık, aynı soruya bizler ne cevap verirdik? Bir düşünmek gerek.

Efendimiz, peygamberlik birikimi ve cevâmiü’l-kelim (az sözle engin mânâlar dile getirme) özelliği ile bu zorlu isteği, “Allah’a inandım de, sonra dosdoğru ol” diye iki cümlecikle cevaplamıştır. Hadisin bir rivayetinde cevap, “Rabbim Allah’tır de, sonra dosdoğru ol!” şeklindedir. Peygamber Efendimiz’in bu nefis ve veciz cevabı ile konunun başında meâllerini verdiğimiz iki âyetteki “Rabbimiz Allah’tır deyip sonra da dosdoğru yaşayanlar” ifadeleri arasındaki uyum pek açıktır. Yani Efendimiz’in cevabı, bu âyetlerden alınmıştır. Sünnet-i seniyyenin, Kur’ân-ı Kerîm kaynaklı olduğu bu örnekte son derece net olarak görülmektedir.

Bu hadis-i şerif bize “Tevhid ve istikâmet, işte size İslâmiyet” mesajını vermektedir. Tevhid ve istikâmet (doğruluk), İslâm’ın tanıtımında iki temel unsur olunca, bunların tarifi de İslâmî esaslara göre yapılacaktır. Başka düşünce ve sistemlerin tespit ve kabullerine asla itibar edilemez. Her şeyden önce istikâmet, hâlis bir tevhid inancına dayanmalıdır. Temelinde tevhid bulunmayan istikâmetten söz edilemez. Hayata istikâmet veren Allah’ın birliği inancıdır. Zira gerek âyetlerde gerekse hadisimizde “Rabbim Allah” dedikten sonradoğru olmaktan bahsedilmektedir. Ancak hemen işaret edelim ki, “Tevhid inancına sahip olan herkes, dürüst bir hayata sahiptir” de denilemez. Çünkü istikâmet, tevhid’in zarûrî neticesi değil, aksine tevhid, istikâmetin vazgeçilmez ön şartıdır.

İstikâmet üzere yaşamak, fevkalâde dikkat ve gayret ister. Yine de tam olarak başarılamayabilir. Nitekim Fussilet sûresi’nin altıncı âyetinde ... Hepiniz Allah’a giden doğru yolu tutun, O’ndan bağışlanmak dileyin...” buyurulmuştur. Buradaki mağfiret isteme tavsiyesi, istikâmetteki kusurlarla ilgilidir. Bir hadîs-i şerîfte de Hz. Peygamber “Tam anlamıyla başaramazsınız ya, siz (yine de) dosdoğru olun!”[3] buyurmak suretiyle doğruluğun ne kadar zor olduğunu dile getirmiş, buna rağmen dürüstlükten asla vazgeçilmemesi gerektiğini de bildirmiştir. Zira meşhur kâidedir; “Tamamı elde edilemeyenin tamamı terkedilmez.”

Doğrulukta kalbin ve dilin dürüstlüğü pek büyük önem arzetmektedir. Kalp, beden ülkesindeki tüm organların reisidir. Tek Allah’a iman edip dürüstlüğü benimseyen bir kalp, diğer organları etkiler. Dil, kalbin tercümanıdır. Onun doğruluğu ve eğriliği de diğer organların tavırlarına tesir eder. Nitekim bir hadis-i şerifte “Her sabah bütün organların dile hitaben; bizim hakkımızda Allah’tan kork. Biz sana bağlıyız. Sen doğru olursan biz de doğru oluruz. Sen eğri olursan biz de eğriliriz.”[4] dedikleri bildirilmiştir. Bu, doğru sözlü olmanın önemini göstermektedir. Hatta bir başka hadiste de Efendimiz şöyle buyurmuşlardır: “Kalbi dürüst olmadıkça kulun imanı doğru olmaz. Dili doğru olmadıkça da kalbi doğru olmaz.”[5] O halde özüyle sözüyle dosdoğru olmak gerekmektedir. Peygamberimiz’in “Allah’a inandım de, sonra da dosdoğru ol!” tavsiyesinin mânası budur. İslâm da bundan ibarettir.

2- Ebû Hüreyre radıyallahu anhdan rivâyet edildiğine göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “(İşlerinizde) orta yolu tutunuz, dosdoğru olunuz. Biliniz ki, hiç biriniz ameli sâyesinde kurtuluşa eremez.” Bunun üzerine dediler ki: “Sen de mi kurtulamazsın, ey Allah’ın elçisi?” “(Evet) ben de kurtulamam. Şu kadar var ki Allah rahmet ve keremi ile beni bağışlamış olursa, o başka.” buyurdu.[6]

Aşırıya kaçmadan, tamamen ihmal de etmeden işleri orta yolu takip ederek mûtedil bir tarzda yürütmek, dosdoğru olmak bakımından büyük önem taşımaktadır. İnsan, ifrat veya tefrite düşerse, istikâmeti de kaybeder. Demek oluyor ki, orta yolu tutmak, istikâmettir. Mu’tedil olmak, müstakîm olmak demektir. Hislerde, duygularda ve davranışlarda müstakîm olmak isteyen önce mu’tedil olmaya bakmalıdır. Daha dindar yaşamak ve âhirette yüksek derecelere kavuşmak gibi sırf dinî ve uhrevî duygular bile i’tidâl ve istikâmetten ayrılmayı gerektirmemelidir. “Biliniz ki, hiç biriniz amelleri ile kurtuluşu elde edemez.” gerçeği, bunu göstermektedir.

Dindarlık gayretiyle de olsa, aşırılık aslâ doğru değildir. Çünkü ne kadar iyilik ve ibadet yaparsa yapsın, bir insan bu hareketleriyle kurtuluşunu temin edemez. Zira kurtuluş Allah Teâlâ’nın lutfu iledir. O halde yapılacak iş, mu’tedil ve müstakîm bir çizgide dini yaşamaya, onun esaslarına tüm hayatında bağlı kalmaya, gücü ölçüsünde çalışmaktan ibarettir. İşte bu tabiîlik ve i’tidal, insanın hem dünyada huzur ve mutluluğuna hem de âhirette kurtuluşuna  sebeptir. Dinî bir maksatla bile aşırılığa gerek olmadığına göre, artık başka hiçbir sebep ve gerekçe ile i’tidal ve istikâmetten ayrılmamak lâzım gelir.

“Kurtuluşun amelle kazanılamayacağı” gerçeği, ashâb-ı kirâmı son derece etkilemiş ve biraz da hayrete düşürmüş olmalı ki, bu konuda Hz. Peygamber’in bir istisna teşkil edip etmediğini hemen soruvermişler. Efendimiz kendisinin farklı bir imkâna sahip olmadığını belirtmiş, Allah’ın kerem ve lütfu olmadıktan sonra amellerinin kendisini kurtaramayacağını söylemiştir. O halde artık, emir ve yasaklara uymakta gösterilecek mu’tedil bir dikkat ve vazgeçilmez bir dürüstlükten başka hiçbir şeye gerek kalmamaktadır.

Öyle sanıyoruz ki, insanda istikamet fikri ve uygulaması işte bu noktanın iyice hazmedilmesine bağlıdır. Sevgili Peygamberimiz bu hadisiyle biz ümmetini, bu noktada, kendi durumunu da ortaya koyarak uyarmış bulunmaktadır.

Şu husus unutulmamalıdır: Ameller, kurtuluşun bir bedeli değil, bahânesidir. Amele muvaffak kılan da, onları kabul eden de Allah’tır. O halde neresinden bakılırsa bakılsın, kurtuluşumuz Allah’ın lütuf ve keremi iledir. Orta halli (mu’tedil), dürüst (müstakîm), sürekli ve kararlı (müstekar) bir tavır, erişilmek istenen hedefe götüren en güvenilir ve sağlıklı yoldur, eskilerin tâbiriyle “eslem tarîk”tir. Allah cümlemizi buna muvaffak kılsın.[7]

İnsanımızda istikâmet (dik duruş) eksikliği gördüğüm için bu sıralar yaptığım konuşmaları ve yazdığım yazıları hep bu konuya tahsis ediyorum. Sıradan insanımız, âlimimiz, öğrencimiz, siyasetçimiz velhâsıl hepimiz boş çuval gibi yığılıp kalıyoruz. Geri adım atıyoruz, teslim oluyoruz, kendimizi inkâr ediyoruz, geçmişimizi yargılıyoruz, “Ben, artık orada değilim; sen, hâlâ orada mısın?” diyoruz. Bütün bu olumsuzluklar, şahsiyet bozukluğundan, kimliksizlikten ve tutarsızlıktan ileri geliyor. İnsanımızı yetiştirmesi ve yönlendirmesi gereken âlimlerimizde, hocalarımızda ve ilâhiyatçılarımızda bir dünyevîleşme ve köşeye çekilme gibi istenmeyen durumlar görülüyor. Hâlbuki fertleri ve toplumları âlimler yetiştirir. Âlimler cemiyetin tuzudur: onlar, toplum kokmasın ve çürümesin diye vardır. Onların şahsında bir araya gelen ilim ve istikâmet, insanımıza azık olacak ve çürümek üzere olan yapı bununla dirilecektir.

Dik duruşu, istikâmeti, İslâm’ın her türlü meselesi ile ilgilenişi bakımından gerçek âlim olanlar her devirde gelip geçmiştir. Aradan asırlar geçmesine rağmen onların isimleri hâlen daha yaşamaktadır. Çünkü onlar Hz. Peygamber efendimizin gerçek vârisleridir. İşte o vârislerden biri de İmâm-ı Âzam Ebû Hanife hazretleridir. Onun, çileli ve meşakkatli bir hayatı vardır. Hayatı, İslâmî mücadele ve ilmî hizmetlerle doludur. “Ben ilmî faaliyetlerle meşgûlüm, İslâmî mücâdelelere katılamam” dememiştir. Hem ticâretle meşgul olmuş, hem ilim tahsil etmiş ve talebe okutmuş ve hem de istikâmet ve dik duruşu ile ümmetin önünde önder olmuştur. Türkiye Diyanet Vakfı tarafından neşredilen İslâm Ansiklopedisi’nde onun hakkında yazılan maddeden bazı bilgileri kısaltarak aktarıyorum.

“Milâdî tarihle 699 yılında Kûfede doğdu. Ticaretle uğraşan varlıklı bir ailenin çocuğudur. Kendisi de hem ticaret hem de ilim ile meşgul oldu. Küçük yaşlarda Kur’ân-ı Kerim’i ezberledi. İlim meclislerine devam etti. Devrinin seçkin âlimlerinden pek çoğu ile görüşme ve onlardan ilmi yönden faydalanma imkânı buldu. Ömrünün elli iki yılı Emevîler, on sekiz yılı Abbâsîler döneminde geçen Ebû Hanîfe, Emevî halifesi Abdülmelik b. Mervân’dan başlayarak son halife ikinci Mervân zamanına kadar geçen bütün olaylara, Hilâfetin Emevîler’den Abbâsîlere geçişine ve Abbâsî halifelerinden Ebu’l-Abbas es-Seffah ile Ebû Cafer el-Mansûr dönemlerinde gelişen olaylara şahit oldu. Ebû Hanîfe’nin Ehl-i beyt’e karşı kalbî yakınlık ve bağlılık duyduğu ve Hz. Ali evladını sevdiği kesindir. Bu sebeple Emevîler’in Ehl-i beyt’e karşı tutumları sertleşince Ebû Hanife onları açıkça tenkit etmekten çekinmemiştir. Hatta Emevîler’e karşı ayaklanma başlatan Hz. Ali evladını maddi ve manevî bakımdan desteklemiştir. Kendisi gibi dik duruşlu âlimleri de safına alan Ebû Hanîfe, Emevî saltanatının sarsılmasına sebep olmuştur.  Son Emevî halifesi ikinci Mervân bu âlimlere devlet memurluğu, Ebû Hanîfe’ye de Kûfe kadılığı teklif etmiş, fakat onlar bu görevleri kabul etmemişlerdir. Bunun için Ebû Hanife dövülmüş ve hapse atılmıştır. Sağlığının bozulması ve durumunun kötüye gitmesinden dolayı hapisten çıkarılan imam, Mekke’ye gitmiş ve hilafet Abbâsîler’e intikal edinceye kadar orda kalmıştır.

Abbâsîler’in Hz. Ali evladına karşı yumuşak davranmasından dolayı Ebû Hanife arkadaşları ile birlikte Abbasîler’e bîat etti. Bîat için Kufe’ye gelen imam, ders halkasını kurmuş ve eskisi gibi ders vermeye devam etmiştir. Bir müddet sonra Abbasiler de Emevîler gibi Hz. Ali evlâdına sert davranmaya başlayınca Ebû Hanife onlara karşı da açıkça tavır almaya başlamıştır. Hatta açıktan Hz. Ali evladına destek vermiştir. İmamı kendi safına çekmek isteyen halife Mansûr, ona Bağdat şehrinin kadılığını teklif etmiş, Ebû Hanife bu teklifi kabul etmemiştir. Bunun sonucu olarak Bağdat’ta hapse atılmıştır. 767 yılında vefat eden Ebû Hanife’nin ismi kıyamete kadar yaşayacak, ona zulmedenler de öbür dünyada cezalarını göreceklerdir.

Kaynaklar, Ebû Hanife’nin kanaatkâr, cömert, güvenilir, âbid ve zâhid bir kişi olduğunda, bütün ticarî işlem ve beşeri ilişkilerinde bu özelliklerinin açıkça görüldüğünde görüş birliği içindedirler. Kazancına haram ve şüpheli gelir karıştırmamaya özen gösterirdi. Ebû Hanife, derin fıkıh bilgisinin yanı sıra, inandığını ve doğru bildiğini söylemekten ve onun mücâdelesini vermekten çekinmeyen güçlü bir ideal ve cesarete sahipti. Hayatı bu yönüyle de mücadele içinde geçmiş, bu uğurda birçok sıkıntı ve mahrûmiyete katlanmıştır. Gerek Emevîler ve gerekse Abbâsîler devrinde halife ve valilerin yaptığı zulümlere karşı çıkmış, onların yanlış ve haksız tutumlarını tasvip etmiş olmamak ve halk nazarında onlara meşrûiyyet kazandırmamak için halifelerden gelen hediyelerin, yapılan görev tekliflerinin hiçbirisini kabul etmemiş, işkenceyi ve hapsi tercih etmiştir.”[8]

Ümmete dik duruşlu olmayı tavsiye edecek ve kendisi de dik duruş sahibi olacak âlimlere ne kadar çok ihtiyacımız var. Böylelerini bizden esirgeme Allah’ım!

HZ. PEYGAMBER EFENDİMİZ ve  İSTİKÂMET

 “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!”

Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyurur: “Öyleyse emrolunduğun gibi dosdoğru olmaya devam et! Seninle beraber, tevbe edenler de (dosdoğru olsunlar.) Aşırı da gitmeyin. Çünkü O, sizin yaptıklarınızı çok iyi görendir”(Hûd Sûresi, 11/112). Mekke döneminin son bir yılında nâzil olan bu âyetin muhâtabı sevgili peygamberimizdir. O, doğru yolda, dürüst bir yaşayışa sahipti. Kendisi doğru yolda olan peygambere “doğru ol!” emrini vermek, “doğrulukta devam et!” anlamındadır. Bu sebeple tercümeyi buna göre yaptık.

Muhammedü’l-Emîn

Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) doğup büyüdüğü Mekke şehrinde herkesin takdir ettiği dürüst bir hayatın sahibi olduğu için bütün Mekkeliler onun isminin sonuna güvenilir mânâsına gelen ‘el-emîn’ sıfatını ekleyerek kendisine Muhammedü’l-emîn demişlerdi. Mekke halkı ona olan güvenini peygamber olduktan sonra da devam ettirdiler. Peygamber Efendimiz, peygamberliğinin ilk yıllarında Mekkelileri bir gün sabahın erken saatlerinde Safâ tepesine toplamış ve onlara şöyle demişti:

“Benimle sizin durumunuz, düşmanı görünce âilesini habedâr etmek üzere koşan adamın durumu gibidir. Şimdi söyleyin, ben size ‘şu dağın arkasındaki vâdiden size zarar vermek, mallarınızı yağmalamak için gelen bir takım düşman atlılarının bulunduğunu söylesem, bana inanır mısınız?’ Kalabalık içinde bulunan birçok kişi şöyle dediler:

“Evet, inanırız. Çünkü sen, yalan söylemezsin. Sen, her zaman bizim en güvenilenimiz oldun”.[9]

Mekkeliler, dedikleri gibi Peygamber Efendimize her zaman güvenmişlerdir. Onlar, Peygamber Efendimize değil, onun getirdiği vahye ve dine itiraz ediyorlardı. Bu konuda çok şeyler söyleyebiliriz ama şu iki gerçeği nazara vermekle yetinelim. Bunlardan biri Hicret gecesinde Peygamber Efendimizin, sahiplerine verilmek üzere Hz. Ali’ye teslim ettiği emânetlerdir. Bu emânetlerin müşriklere âit olduğu bilinmektedir. Çünkü hicretten sonra Mekke’de kalan mümin yoktur, hepsi Medine’ye hicret etmiştir. Ticâretle meşgul olan Mekkeliler, şehir dışına çıktıkları zaman paralarını ve kıymetli eşyalarını dönünceye kadar Peygamber Efendimize emânet ederlerdi. Müslümanlığı kabul etmedikleri halde ona olan güvenleri devam etmekteydi. Çünkü o, istikâmet üzere yaşayan dürüst bir insandı. Bu gerçeği en güzel ifade eden olaylardan biri de Bizans Kayseri Herakliyüs ile Mekke lideri Ebû Süfyan arasında geçen konuşmadır. Peygamber Efendimiz, 7/628 yılında hükümdârlara, vâlilere ve kabile reislerine İslâm’a dâvet mektupları gönderdi. Hz. Peygamberin elçisi Dıhye b. Halife, dâvet mektubunu o sırada Şam’da bulunan Kayser’e takdim etti. Kayser de kendisine mektup gönderen bu peygamber hakkında bilgi edinmek istedi. Adamları ona o sırada ticâret için oralarda bulunan Ebû Süfyan’ı bulup getirdiler. O zaman henüz Müslümanlığı kabul etmemiş olan Ebû Süfyan ile Kayser arasında cereyan eden konuşma kaynaklarımızda mevcuttur. Kayser tarafından sorulan sorulara doğru cevaplar veren Ebû Süfyan, Hz. Peygamber Efendimizin güvenilir oluşuna, doğruluğuna, dürüstlüğüne, hiçbir zaman yalan söylemediğine ve ahdini bozmadığına yani istikâmet üzere bir hayat yaşadığına vurgu yapmıştır. Ebû Süfyan’ı can kulağı ile dinleye Kayser sonunda şöyle demekten kendini alamamıştır:

“Bu dediklerin, peygamberlerde bulunan sıfatlardır. Zaten ben, onun zuhur edeceğini biliyordum. Fakat sizden geleceğini sanmıyordum. Eğer onun hakkında söylediklerin doğruysa, şu ayaklarımın bastığı yerler yakında onun hâkimiyetine girecektir. Eğer onun yanına varabileceğimi bilsem, kendisne kavuşmak için her zahmete katlanırdım. Yanında olsaydım, ayaklarını yıkardım”.[10]

Kimin Sırtına Vurduysam…

Yüce Allah’ın “emrolunduğun gibi dosdoğru ol” emrine sımsıkı sarılıp bir ömür boyu istikâmet üzere yaşayan Peygamber Efendimiz, dâvâsının örnek temsilcisidir. Yüce Allah’ın emirlerine imtisal edip nehiylerinden kaçınan Peygamberimiz, Rabbine karşı sorumluluğunu yerine getirirken bir peygamber ve bir devlet başkanı olarak çevresindeki insanlara karşı da yapması gerekenleri eksiksiz olarak yapmıştır. Yüce İslâm dinini îmân, amel ve ahlâk olarak yaşayan peygamberimiz, bu üç konuda da bize altın harflerle yazılacak hâtıralar bırakmıştır. Evinde mükemmel bir eş, câmide örnek bir imam, Suffe’de şefkatli bir öğretmen, savaşta merhametli ve âdil bir komutan olan Peygamberimizin vefat etmeden önce yaptığı sohbetler ve bize bıraktığı sünnet çok önemlidir. Vefatından birkaç gün önce mescide çıkmış ve cemaatine şöyle demişti:

“Nihayet ben de bir insanım. Aranızdan bazı kimselerin hakları bana geçmiş olabilir. Ben, kimin sırtına vurduysam işte sırtım! O da gelsin bana vursun, ödeşelim. Ben, kimin malından almışsam işte malım! O da gelsin alsın, ödeşelim. Şunu iyi biliniz ki, benim katımda sizin en önde geleniniz ve bana en sevgili olanınız, varsa hakkını benden alan veya hakkını bana helal edeninizdir. Böylelikle ben,  bende hakkı olan kişi ile helalleşmiş ve gönül rahatlığı ile Rabbime kavuşmuş olacağım”[11]

Peygamber Efendimiz, bu sözlerini tekrar edip durdu. Yani bu konuda ciddi olduğunu gösterdi. Peygamber Efendimizin bu ısrarı üzerine cemaatten biri ayağa kalkıp “ey Allah’ın elçisi! Benim sizden üç dirhem alacağım var” dedi. Peygamberimiz de “doğru söylüyorsun” dedi ve hemen bu şahsa borcu ödendi. Sonra da şöyle dedi:

“Ey Allah’ım! Ben, ancak bir beşerim. Müslümanlardan kime ağır bir söz söylemiş veya kamçı ile vurmuş veya lânet etmişsem, sen bunu kıyâmet gününde onun hakkında bir temizlik, bir ecir ve bir rahmet vesilesi kıl!”[12]

Saygı değer okuyucularım! Dünya tarihinde böyle bir devlet başkanı gördünüz mü? Vefatından önce halkı ile bu şekilde helalleşen ve vedalaşan bir kral, bir imparator, bir idareci tanıdınız mı? Peygamber Efendimizin üstünlüğü ve örnekliği işte buradadır. Onun hayatını sadece mûcizeler ve kerâmetlerle anlatmaya çalışan bizler, ne kadar yanlış yapıyoruz; değil mi? Hâlbuki en büyük kerâmet istikâmettir.

Peygamber Efendimiz, ashâbına ne dedi ve onlardan ne istediyse hepsini daha fazlasıyla kendisi yaptı. Farz namazların câmide cemaatle kılınmasını isteyen Peygamberimiz, hicretten sonra namazlarını câmide cemaatle kılmıştır. Günde beş vakit cemaatine imamlık yapmıştır. Rahatsızlığından dolayı ömrünün son onyedi vaktinde imamlığı Hz. Ebû Bekir’e devretmiştir. Bu vakitlerin bir kısmın evinde bir kısmını da câmide Hz. Ebû Bekir’in arkasında kılmıştır. Ömrünün son namazı olan 08 Haziran 622 Pazartesi gününün sabah namazını da câmide kılmıştır. Sabah namazından sonra evine gelen Peygamber Efendimiz, evinde bulunan altı veya yedi dinar paranın bir an önce yoksullara dağıtılmasını istedi. Aradan biraz zaman geçtikten sonra Hz. Âişe’ye bu paranın dağıtılıp dağıtılmadığını sordu. Hz. Âişe annemiz de “Seninle meşgul olduğumuz için henüz dağıtamadık” dedi. Bunun üzerine bizzat kendisi bu parayı beş yoksul âileye pay ederek gönderdikten sonra şöyle dedi: “İşte şimdi rahat ettim”.[13]

Saygı değer okuyucularım! Peygamber Efendimiz, hicretten sonra Medine’de kurduğu devletin başkanıdır. Bu devletin hazinesi vardır, ordusu vardır, gelir ve gideri vardır, komutanları, vâlileri ve memurları vardır, geleni-gideni vardır, gelen elçilerin ağırlandığı devlet misafirhanesi vardır. İşte bütün bu varlıklar içerisinde istikâmetinden taviz vermeyen ve kıyâmete kadar bize örnek olan Peygamberimiz vardır. Evet, o bir devlet başkanıydı ama krallar gibi yaşayan bir devlet başkanı değildi. Onun, orta tabakanın da altında bir hayat standardı vardı. Vefat ederken geriye mal-mülk ve zenginlik bırakmayan bir devlet başkanıydı. Vefatından önce elindeki parayı yoksullara dağıtması konusunda İmâm Kastalânî şöyle der:

            “Yüce Allah’ın habîbi, peygamberlerin ulusu, geçmiş ve gelecekteki günahları bağışlanmış olan Peygamberimiz, böyle yaparsa, üzerlerinde Müslümanların hakları bulunanların hali nice olur, bir düşünün”[14]

“Allah’a inandım de sonra dosdoğru ol!”

Hayatı boyunca istikâmet üzere yaşayan Peygamberimiz, ashâbına da böyle yaşamalarını tavsiye etmiştir. Bu konuda bir hadis-i şerifin meâlini vermekle yetineceğim.

“Ebû Amr (veya Ebû Amre) Süfyân b. Abdullah radıyallahu anh, şöyle dedi: ‘Yâ Rasûlallah! Bana İslâm’ı öylesine tanıt ki, onu bir daha senden başkasına sormaya ihtiyaç duymayayım’ dedim. Rasûlullah (s.a.v.) de şöyle buyurdu: ‘Allah’a inandım de, sonra da dosdoğru ol!”[15]  

Peygamber Efendimiz, peygamberlik birikimi ve cevâmiü’l-kelim (az sözle engin mânâlar dile getirme) özelliği ile bu zorlu isteği, “Allah’a inandım de, sonra dosdoğru ol” diye iki cümlecikle cevaplamıştır. Hadisin bir rivayetinde cevap, “Rabbim Allah’tır de, sonra dosdoğru ol!” şeklindedir.

 

 


[1] Tirmizî, Tefsîr 56.

[2] Müslim, İmân 62; Tirmizî, Zühd 61; İbni Mâce, Fiten 12.

[3] İbni Mâce, Tahâret 4; Dârimî, Vudû 2; Muvatta’, Tahâret 36.

[4] Tirmizî, Zühd 61.

[5] Ahmed b. Hanbel, Müsned III, 198.

[6] Müslim, Münâfikîn 76, 78.

[7] Hadîs-i şeriflerin manaları ve şerhleri konusunda Prof. Dr. İsmail Lütfi Çakan, Prof. Dr. M. Yaşar Kandemir ve Prof. Dr. Raşit Küçük hocalarımızın ortak eseri olan Riyâzü’s-sâlihîn tercüme ve şerhi’nden yararlandım.

[8] Mustafa Uzunpostalcı, “Ebû Hanife”, DİA, X, 131.

[9] Buhârî, Menâkıb 13; Müslim, Îmân 89.

[10] Abdurrezzak, Musannef, V, 345.

[11] İbn Sa’d, Tabakât, II, 255; Taberî, Târih, III, 191.

[12]Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 400.

[13] İbn Sa’d, Tabakât, II, 237.

[14] Kastalânî, Mevâhibülledüniyye, II, 481.  

[15] Müslim, İmân 62; Tirmizî, Zühd 61; İbni Mâce, Fiten 12.

logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslatdergisi@gmail.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul