وَالَّذِينَ اسْتَجَابُوا لِرَبِّهِمْ وَأَقَامُوا الصَّلوةَ وَأَمْرُهُمْ شورى بينَهُمْ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ
"(Onlar) Rablerinin dâvetine uyarlar, namazı dosdoğru kılarlar. Aralarındaki işleri istişâre iledir. Kendilerine verdiğimiz rızıktan da infak ederler."[1]
Değerli Müslümanlar!
Bugünkü nasihatimizin konusu istişârenin önemidir.
İstişare; birinin veya bir heyetin fikrine müracaat etme, fikrini, görüşünü alma, danışma, konuşup anlaşma gibi anlamlara gelmektedir.
Müslümanların önemli hasletlerinden birisi olan istişâre, kişiler, aileler, toplumlar ve devletler için çok önemli bir şeydir. Bunun önemine binaen de Allah (c.c.), bunu Kur'ân gündemine alarak istişârenin ne kadar faydalı ve hayırlı bir şey olduğunu mü'minlere göstermiş oluyor. Eğer Rabbimiz Allah (c.c.), bir şeyi yapmamızı emir veya işaretle bizlere haber veriyorsa mutlaka ona göre hareket etmemiz gereklidir. Çünkü Rabbimiz Allah bizim için her şeyin en hayırlısını uygun görendir...
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor.
"Allah'tan bir rahmet dolayısıyla, onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın onlar çevrenden dağılır giderlerdi. Öyleyse onları bağışla, onlar için bağışlanma dile ve iş konusunda onlarla müşavere et. Eğer azmedersen artık Allah'a tevekkül et. Şüphesiz Allah tevekkül edenleri sever.[2]
Değerli kardeşlerim!
Allah (c.c.), bu ayette Rasulullah (s.as.)'e: "İş konusunda onlarla istişâre et" buyururken, aslında onun üzerinden ondan Müslümanlar için bunu beyân buyuruyor. Çünkü her şeyin en iyisi bilen Rabbimiz Allah (c.c.), iş konularında direkt bir işin nasıl yapılması gerektiğini Rasulullah (s.a.s.)'e vahyeder ve istişâre yapmasını emretmezdi. Rasulullah (s.a.s.)'in son peygamber olması ve ondan sonra vahyin kesileceğinden dolayı kıyamete kadar gelip geçecek olan Müslümanların kendi aralarındaki işleri yaparken uygulamaları ve faydalı sonuçlara ulaşmaları için Rabbimiz Allah (c.c.), onlara istişâre ölçüsünü vahyetmiştir.
Her konuda bizim için yegâne örnek ve önder olan Rasulullah (s.a.s.), istişâre konusunda da bizim için en güzel örnektir. Ve O, bunu uygulamalı olarak bizzat ümmetine göstererek, ümmetinin bu konuda nasıl davranması gerektiğini öğretmiş oluyor. Dolayısıyla O'nun ümmeti de istişâreyle amel etmeye gayret etmelidirler. Ümmetin değeri âlimleri, istişâre konusunu ele almış ve bunun farz, vacip ve sünnet olduğu konusunda görüş belirlemişlerdir. Ama genel olarak vacip ve sünnet olması görüşü ağırlık kazanmıştır.[3]
Ebu Hureyre (r.a.) şöyle demiştir:
"Rasulullah (s.a.s.)'den daha çok arkadaşlarıyla istişâre eden bir kimse görmedim.[4]
Değerli Müslümanlar, Rasulullah (s.a.s.)'in hayatını ve İslâm tarihini okuduğumuzda görüyoruz ki, O, işlerinin çoğuna istişâreyle başlamıştır. Bedir, Uhud ve Hendek savaş öncesinde istişâre, Tebük Savaşı'na giderken çekilen sıkıntıların çözümü için yapılan istişâreler, Hudeybiye Barışı'ndan önceki ve sonraki istişâreler, İfk Hadisesi'nde yaptığı istişâreler ve daha burada sayamadığımız birçok istişâreler vardır. Kısacası istişare, Rasulullah (s.a.s.)'in hayat tarzının ve yönetim biçiminin bir parçasıydı. Onlardan bir örneği size aktarmakla meselenin önemini arz edeyim:
İbn Abbas dedi ki: Bedir savaşında esirler yakalanınca, Rasulullah (s.a.s.), Hz. Ebu Bekir'e ve Hz. Ömer'e, "Siz bu esirler hakkımda ne dersiniz", diye sordu. Hz. Ebu Bekir "Bunlar amcaoğullarımız ve aşiretimizdendirler. Ben bunlardan fidye alıp onları serbest bırakmayı uygun görüyorum. Biz bunlardan alınan fidye ile kâfirlere karşı kuvvet kazanırız Belki Allah bunlara da İslâm'a girmeyi nasip eder" dedi. Sonra Rasulullah, "Ya Ömer, sen ne dersin", diye sordu. Hz. Ömer, "Ya Rasulullah! Ben Ebu Bekir'in görüşünde değilim. Ben "Sen bu esirleri bize bırak biz onların boynunu vuralım. Ali, Âkil'i eline geçirsin, onun boynunu vursun, ben akrabamı elime geçireyim onun boynunu vurayım. Çünkü bunlar küfrün ileri gelenleridirler. Ve küfür namına kahramanlık yaptılar" dedi. Hz. Ömer anlatıyor:
"Benim bu sözüme karşı Rasulullah, Ebu Bekir'in görüşüne meyletti, benim sözümü tercih etmedi. Sonra sabahleyin ben çıkıp gittim, baktım; Rasulullah ve Ebu Bekir oturmuş ağlıyorlar. Ben ya Rasulullah bana söyle sen ve arkadaşın neden ağlıyorsunuz? Eğer ben de ağlayabilirsem ağlarım; eğer ağlayamazsam, sizin ağlamanıza ağlarım." Rasulullah (s.a.s.) Ömer'e cevaben:
"Ben senin arkadaşlarının aldığı fidyenin başıma getirdiklerinden dolayı ağlıyorum. Bu ağaca yakın bir yerde ben onların başına gelecek azabı gördüm."
Rasulullah (s.a.s.)’in oturduğu yere yakın bir ağaç vardı. İşte cenabı hak bu fidye meselesi ile ilgili şu ayet-i kerimeyi[5] indirdi:
"Yeryüzünde tam egemenlik kurmadan hiçbir peygamberin esir olarak fidyeleri ile zengin olması, hiç olmamıştır. Siz bu fidye isteme meselesinde dünya malını istediniz. Allah ise ahireti istiyor. Allah sonsuz izzet ve güç sahibidir, ganimetlere ihtiyacı yok. Fakat imtihanın sırrı için hikmetle iş görüyor."[6]
Değerli Müslümanlar!
İşte Rasulullah (s.a.s.) kendisine vahiy gelmeyen konularda ashabıyla istişâre yaparak en doğru kararı vermek için gayret sarf etmekten vazgeçmiyordu. Çünkü O, böyle davranmakla kendisinden sonra gelecek olan Müslümanlara yapacakları işlerde en hayırlı sonuca ulaşabilmelerinin yolunu göstermiş oluyordu. Çünkü O, kıyamete kadar gelecek olan Müslümanların her konuda örnek almaları gereken yegâne ve en güzel örnek olarak gönderilmiştir...
O hâlde bizler de, onun yolunu takip ederek her konuda istişâreye başvurmaya gayret etmeliyiz ki, en doğru ve en hayırlı sonuçları elde edelim. Gerek aile hayatımızdaki işlerimizde, gerek ticaret hayatımızdaki işlerimizde, gerekse diğer işlerimizde istişâreyle hareket ettiğimiz takdirde, istişârenin sonucu, belki bir imtihan gereği olarak lehimize olmasa da istişâre ederek yaptığımızdan dolayı fazlaca üzüntü duymayız. Çünkü biz, gereken istişâreyi yaparak hareket ettiğimiz için gönlümüz rahat bir şekilde Rabbimizin takdirine teslim olmuş oluruz... Bugün yapılan işlerin birçoğunda çıkan sıkıntıların sebebi, İslâm merkezli istişârelerin yapılmamasıdır...
Değerli kardeşlerim!
İstişare ederken dikkat edeceğimiz önemli bazı hususlar vardır. Bunlardan birisi, istişâre yapacağımız işin Allah'ın razı olacağı helâl bir iş olmasıdır. Yani Allah'ın yasakladığı ve haram kıldığı işler olmamalıdır. Bir diğeri de yapılacak işi, o işin ehli olan salih, sadık, adil ve emin kimselerle yapılmasıdır. Aksi takdirde, istişâre yapılan kişiler o işin ehli de olsa, zâlim ve fâsık olmaları yani adil ve emin olmamaları, yapacağımız işlerde hayırsız ve bereketsiz sonuçlar almamıza sebep olabilir. Eğer dikkat ettiyseniz Rasulullah (s.a.s.)'de ashabının en sadık ve en âdil şahsiyetlerinden olan Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer ile istişâre yaparak kimlerle istişâre yapılması gerektiğinin işaretini de vermiş oluyor. Yani şûra ehlinin ihlâs ve takva sahibi, sadık, adil ve emin kimselerden olmasının gerektiğini fiili olarak gündeme getirerek ümmetin şârâsının modelini belirlemiş oluyor...
Ebu Hureyre (r.a.)'ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyuruyor:
"İstişâre edilen kimse güvenilen kimsedir.[7]
Evet, kardeşlerim, işin özü, hem kendimiz özü ve sözü doğru emin şahsiyetler olmalıyız hem de istişâre edeceğimiz kimseler özü ve sözü doğru, kul hakkı yemeyen, zâlim ve fâsık olmayan emin şahsiyetler olmalıdır. Atalarımızın âyet ve hadislerden ilham alarak söylediği şu veciz sözle nasihatimizi sonlandırıyoruz.
"Danışan dağları aşar, danışmayan düz yolda şaşar."
Rabbimiz Allah (c.c.), bizleri de istişâre ehli olan kullarından eylesin inşallah…
[1] Şûrâ, 38.
[2] Al-i İmrân, 150.
[3] Taberî Tefsiri C. 3, Sh. 192 .
[4] Tirmizî, Cihad, B. 34, Hds. 1714.
[5] Enfâl, 67.
[6] Mislim, Cihad ve Siyer, Hds. 1763.
[7] Tirmizî, Edeb, B. 57, Hds. 2822.


