- Namaz ve Önemi
Namaz, Rabbimiz tarafından günde 5 vakit[1] ve kulun isteğine bırakılmadan her Müslümanın kılmak zorunda olduğu, belirli vakitlerde farz kılınan[2] bir ibadettir. Zorunlu şekli şartlara riayetle birlikte kulluk şuuruyla, ihlasla (huşu ve hudu içinde) eda edilmesi gereken bir ibadettir.
Namazın kazasından daha önemli ve öncelikli olan zamanında edasını yapılabilmesidir. Namazın önemi yüce kitabımız Kur’an-ı Kerimde özetle şöyle anlatılmaktadır:
- Genelde ibadetler özelde namaz bütün ilâhî dinlerin ortak ve önemli bir ibadetidir.[3]
- Namaz, stres ve psikolojik sıkıntılardan (yoga ve meditasyon gibi başka din ve kültürlerin ritüellerine ihtiyaç bırakmadan) kurtaran, kalpleri rahatlatan, huzura kavuşturan bir ibadettir. (Rad, 13/28.)[4]
- Namazı hakkıyla kılmak kulu kötülüklere ve aşırılıklara karşı korur, onun iyi insan ve iyi Müslüman olmasını sağlar. (Ankebût, 29/45.)
- Allah’ı anma, hatırlama, zikretme namazla olur. (Tâhâ, 20/14.)
- Allah’tan namazla yardım istenmesi gerekir. (Bakara, 2/45.)
- Namaz Allah’ın rahmetine kavuşma sebebidir. (Nûr, 24/56.) sebebidir.
- Mü’minler namazla kurtuluşa ereceklerdir. (Mü’minûn, 23/1-2; Hac 22/77.)
- Namaza gereken ciddiyeti göstermeyenin kıldığı namaz kendisine fayda sağlamaz. (Maûn, 107/4,7.)
- Namazı terk etmek azgınlık olup azap ve cehenneme gitme sebeplerindendir. (Müddessir, 74/41-43; Meryem, 19/59.)
Namaz, bütün müminlerin gücü yettiği müddetçe hiçbir zaman asla terk edemeyeceği, kulluğun en önemli ibadetidir. Eda etme görevi başladığı andan itibaren ihmal veya terki kabul edilmediği için çocukların zorunlu yaşa (ergenliğe) gelmeden önce namaza başlatılması yani yedi yaşından itibaren namaza alıştırılması hadis-i şeriflerde emredilmiştir.[5]
Kur’ân-ı Kerim’de Müslümanların yapmaları gereken ibadetler sayılırken en fazla zikredilen ve en çok önem verilen ibadetin namaz olduğu hatırdan uzak tutulmaması gerekir.
Hz. Peygamber Efendimizin dilinden (Hadis-i Şeriflerde) namazın önemi şöyle açıklanmaktadır;
“Muhakkak ki sizden biri namaz kılarken (aslında) Rabbi ile özel olarak konuşmaktadır…”[6]
“Kulun kıyamet gününde, hesabı ilk önce sorulacak ameli namazdır. Eğer namazı eksiksiz çıkarsa kurtulmuş ve kazanmıştır. Eğer namazı düzgün çıkmazsa kaybetmiştir…”[7]
“Şüphesiz ki, kişi ile şirk ve küfür arasındaki şey sadece namazı terk etmektir.”[8]
Doğru bir sonuca ulaşabilmek için, delillerin, usulün/yöntemin ve benimsenen ilkesel kriterlerin doğru ve çelişkiden uzak olması gerekir. Aksi durum bizi hem tutarsızlığa hem de yanlışı doğru sanma hatasına düşürebilir.
Konunun doğru anlaşılabilmesi için gerekli ilkelerden bazılarını şöyle sıralayabiliriz:
1- Dinde bir şeyin var olması için Kur’an-ı kerimde olması şart değildir. Hadis-i şeriflerde açıklanmış olması da yeterlidir. Mesela erkeğin tesettürü,[9] nikahta şahit olma şartı… vb. gibi konular ayetlerde geçmeyip hadislerde geçmesine rağmen istisnasız herkes tarafından kabul edilmektedir. Sadece Kur’an’da geçmesi gerektiğini iddia edenler de bahsedilen iki konuyu kabul ederek kendileriyle çelişmektedirler.
2- Namaz ibadeti ancak naklî bilgiyle öğrenilebilir. Fakat içtihatla (akıl yürütmeyle) ibadet ihdas edilemeyeceği (ortaya çıkarılamayacağı) iddia edilirken aynı akıl yürütmeyle var olan bir ibadetin de yok edilemeyeceğinin gözden kaçırılmaması gerekir. Hadislerle öğrenilen bilginin akıl yürütmeyle elde edilen bilgi olmadığının öncelikle farkında olunması gerekir.
Yalnız bir ibadeti ilk defa ortaya koymak için akıl yürütme (içtihat) ile, var olan bir ibadetin kapsamı ve yapılış şekillerini belirlemek için yapılan içtihat aynı şey değildir. İkisi karıştırılmamalıdır. Yeni bir ibadet ortaya çıkarmak (ihdas etmek) için değil, fakat kapsamı ve yapılış şekli noktasında içtihat hem bir ihtiyaç hem de her zaman tüm ibadetlerde yapılagelen bir realitedir.
3- Alâkasız konuları birbiriyle kıyaslayarak (kıyas-ı maal fârık) sonuca ulaşma yanlışlığına düşülmemesi gerekir.
Yapılması gereken bir görevin terki iki şekilde olabilir. Birincisi terkedilmesinin meşru görüldüğü yani terkinde bir sorumluluk veya günah olmadığı durumlar. İkincisi ise terkedilmesinin yasak olup sorumluluk ve günah olduğu durumlar.
Hastalık ve yolculuk nedeniyle orucun tutulmaması ile uyuma veya unutma sonucu namazın kılınamaması birinciye örnektir. Çünkü ikisi de gücü aşan sebeple terkedildiği için bir sorumluluğu yoktur.
Orucun hadiste belirtilen cinsellik dâhil meşru olmayan bir sebeple bozulması namazın bilerek (ile uyuma ve unutma dışında) kılınmaması ise ikinciye örnektir. Aynı grupta olanlar kendi içlerinde birbiri ile kıyaslanabilir. Farklı grupta olanlar arasında kıyas yapılarak sonuç çıkarma yanlışlığına düşülmemelidir. Maalesef birbirinden farklı olan bu iki durum karıştırılarak yanlış kıyaslamalar yapılabilmektedir.
4- Bir iddia ileri sürerken sebep-sonuç ilişkisi açısından tutarlılığın olup-olmadığına dikkat edilmesi gerekir.
“Ashap veya tabiin döneminde kazası için ‘namaz çetelesi’ tutulduğuna dair bir bilgi var mı?” gibi yanlış sorularla yanlış algı oluşturularak kazaları reddetme yaklaşımı/mantığı sergilenebilmektedir.
Bu bahsedilen dönemlerde Müslüman olduktan sonra yıllarca namaz kılmayanlar var mı ki çetele tutma ihtiyacı hasıl olsun. Olmayan bir şeyin listelenmesini ve kazasını istemek ve oradan sonuca ulaşmaya çalışmak ilmî değeri olmayan bir yanlış yaklaşım örneğini oluşturmaktadır. Öncelikle uzun süre kılınmadığının (yapılabilirse) ispatlanması sonrasında da çetele iddiasının ileri sürülmesi gerekir. Bu noktada ilmi tutarlılığın takdirini okuyucunun firasetine bırakmakla yetinelim.
5- Vaktinde kılınamayan namazla ilgili sadece “tevbe gerekir” diyenlerin “hem kaza hem de tevbe” gerektiğini söyleyenleri namaza karşı gevşekliğe sebep olmakla suçlaması da başka bir tutarsızlık örneğini oluşturmaktadır.
Normalde telafi edilmesi daha kolay olan bir görevin gevşekliğe sebep olduğu düşünülebilir. Çünkü kendi başına tevbenin gevşekliğe sebep olmayacağı, tevbenin kazayla birlikte yapıldığında gevşekliğe sebep olacağı anlayışının mantıklı ve kabul edilebilirliği düşünülemez.
6- Hz. Peygamber (as) meseleci (kazuistik) bir metot benimsememiştir. Yani konu bağlamında olabilecek ayrıntıdaki bütün ihtimallerle ilgili hayali soru ve sorunlar üreterek cevaplar aramamış, hayatın akışı içinde karşılaştığı sorunlara çözümler üretmiştir. Dolayısıyla karşılaştığı olayla ilgili emrettiği çözümün (Hadis-i Şerifin) sadece o olaya özel olduğu ya da benzer olayları da kapsadığı harici etkilerden kurtularak iyice araştırılması gerekir. Namazın kazasıyla ilgili olarak da karşılaşılan durumlara çözümler önerilmiştir.
Vaktinde kılınamayan namazın kaza edileceğine dair Kur’an’da açık bir ifade bulunmamakla birlikte, Hz. Peygamberimiz (as.) kendisinin veya ashabının vaktinde kılamadığı tüm namazları istisnasız kaza etmiş veya ashabına da bunu tavsiye etmiştir. Sadece tevbeyi önermekle yetindiği bir tek örnek bile yoktur.
Namazın terki ile ilgili karşılaşan konularda kazayı önermesi o gün için karşılaşılmamış olan farklı terkedilme durumlarında da aynı çözümün geçerli olup olmadığının doğru tespit edilebilmesi, konunun doğru anlaşılmasını sağlayacaktır.
Namazın kazası konusu da çok sayıda hadis-i şerifle ortaya konmuştur.
- Eda ve kaza kavramları
Hz. Peygamber döneminde bugün bilinen anlamıyla kazanın olmadığı, kaza etmek anlamına gelen fiil veya isimlerin eda anlamında olduğu iddiası ileri sürüldüğünden bu konunun kısaca açıklanması faydalı olacaktır.
Dinî veya hukukî bir görevin, gereken usul ve şekillerle, zamanında yerine getirilmesine “eda”, ister kasten isterse unutarak olsun kendi zamanı içinde yerine getirilemeyen bir ibadetin, vakti çıktıktan sonra îfâ edilmesine ise “kaza” denir. Tamamlanamadan bozulan bir namazın vakti çıkmadan aynı vakitte tekrar kılınmasına ise “iade” denir.
Kaza fiili Kur’ân-ı Kerim’de çoğu zaman eda etme anlamında kullanılmaktadır. Fakat bu fiil veya kavram kullanılmadan zamanından (vakti) çıktıktan sonra yapma çözümü de Kur’an’da önerilmektedir. Bu da kaza etmek demektir. Hadis-i Şeriflerde ise konu hem uygulamada görmekteyiz. Hem de bir ibadeti vaktinden sonra yapma, “kaza etmek” anlamındaki fiil kipiyle çokça geçmektedir. Dolayısıyla bilinen anlamıyla kaza etmenin temel kaynaklarda olmadığı iddiası doğru değildir.
Kaza etmek ifadesinin edadan farklı anlamının da olduğunu özetlersek;
- Bir ibadetin kaza olabilmesi için bizzat “kaza” kavramı ile ifade edilmesi şart değildir. Yapılması istenen bir ibadet, kaza kavramının tanımına bütünüyle uyuyorsa yani isimlendirmeden de olsa ilgili ibadetin yapılma zamanı, kaza ile birebir örtüşüyorsa kaza var demektir.
- Orucun vakti ramazan ayıdır. Hastalık veya seferilik nedeniyle vaktinde tutulamayan orucun, bu ayın bitiminden yani vakti geçtikten sonra (diğer günlerde) tutulmasının ayette istenmesi[10] tam olarak kaza etmek anlamına gelmektedir.
- Oruç ayetinde geçen “diğer günler” ifadesinden mazereti nedeniyle ramazanda tutamayan için orucun vaktinin ramazan ayı olmayıp ramazan dışında, orucun tutulacağı diğer günler olduğu iddiası da doğru olamaz. Çünkü birincisi böyle bir iddiayı destekleyen naklî bilgi yoktur. İkincisi bu iddia kabul edildiğinde hasta veya seferi olan kişi, ramazanda orucunu tutacak olursa, (vaktinin ramazandan sonra gireceği yani henüz vakti girmediği için) bu orucun geçersiz olacağı sonucuna bizi mecbur bırakır. Hasta kişinin ramazanda tuttuğu orucun geçerli olduğu iddia sahipleri dâhil herkes tarafından kabul edilmektedir.
- “Yetiştiğiniz namazı kılın, yetişemediğinizi kaza edin…”[11] Hadis-i Şerifi de kazanın olduğunun açık delilidir.
- “…Âişe: “(Vaktiyle) bu iş (kadınlara özel durum/adet) bizim başımıza gelirdi de orucu kaza etmekle emrolunur, namazı kaza etmekle emrolunmazdık” cevabını verdi”[12]
- Namazın kazası
Vaktinde kılınamayan namazın kazasının yapılmasını isteyen pek çok hadis-i şerif vardır. “Herhangi bir sebeple, vaktinde kılınamayan namazların kazası ile ilgili hadislerin tespiti maksadıyla, Kütüb-i Tis'a (dokuz hadis kitabı) tarandığında, yetmiş küsur Hadis-i Şerifin bulunduğu görülecektir.”[13]
Şimdi konuya bütüncül bakabilmek için kaza ile ilgili hadisleri konu bazlı rivayet çeşitliliği açısından gruplandırıp yeterli bir fikir edindikten sonra içerik değerlendirmesine geçeceğiz;
- Hayber dönüşü uyuyakalma sonucu sabah namazının kaza edilmesi ile ilgili hadis-i şerifler,
- Hudeybiye dönüşü uyuyakalma sonucu sabah namazının kaza edilmesi ile ilgili hadisler,
- Ceyşü’l-Umâre Gazvesinde uyuyakalma sonucu sabah namazının kaza edilmesi ile ilgili hadisler,
- Seferi iken uyuyakalma sonucu sabah namazının kaza edilmesi ile ilgili hadisler,
- Hendek savaşında kılınamayan ikindi namazının akşam vaktinde, önce ikindi sonra da akşamın kılınması şeklinde kazası ile ilgili hadisler,
- Hendek savaşında öğle, ikindi ve akşam namazlarının kılınamayıp yatsı vaktinde yine bu sıraya göre kaza edilmesi ile ilgili hadisler,
- Hendek savaşında ihanet eden Yahudi Kurayza kabilesini kuşatmak için, peygamberimizin ikindi namazını kılmadan oraya gidilmesi/yetişilmesi emri üzerine, vakit daralınca sahabenin bir kısmı namazını kılmış, diğer kısmı ise kılmamıştır. Peygamberimiz de hem kılanlara hem de kılmayıp kazaya bırakanlara itiraz etmemiştir. Kazaya bırakılan bu namazla ilgili hadis-i şerif,
- Kim bir namazı unutursa hatırlayınca kılsın şeklinde sözlü emir ifade eden kavli hadis,
- “Her kim bir namazı unutur yahut (onu kılmadan) uyur kalırsa o namazın keffâreti, hatırladığı zaman onu kılmaktır”[14] şeklinde kavli hadisler,
10- Uyuyakalma ve gaflet sebebiyle kılınamayan namazların hatırlandığında kılınmasını beyan eden kavli hadisler[15]
Bu hadis gruplarının pek çoğunda birden çok rivayet mevcuttur. Ayrıca bu hadislerin ilk üçü bizzat Peygamberimizin uygulamasını ifade eden “fiilî hadisler” iken, diğerleri Peygamberimizin sözlü beyanları anlamına gelen “Kavlî Hadis-i Şerifleridir”.
Bu kadar farklı açılardan namazın kazasının olduğunu beyan eden Hadis-i Şerifler varken sadece sahip olunan düşünceye uygun düşeni (unutma ve uyku hâlini) öne çıkarıp diğerlerini dikkatte almamak veya kabul ettiği Hadis-i Şerife uygun düşecek zorlama yorum yapma yanlışlığına düşülebilmektedir.
Derli toplu bir bakış oluşması için yukarıda gruplandırdığımız hadislerden konunun her bir detayı için birden çok rivayet olsa da biz sadece birer tane zikretmekle yetineceğiz. Çünkü amaçlanan bilgi için bunun yeterli olduğunu düşünmekteyiz;
1) "Her kim namazını unutursa, onu hatırladığı zaman hemen kılsın. Çünkü, Allah: 'Beni anman için namaz kıl.'[16] buyurdu."[17]
2- "Kim uyur kalır veya unutarak namazı vaktinde kılmamış bulunursa, onu hatırlayınca kılsın."[18]
Namazın kazası hakkında bu iki hadiste uyuma ve unutma mazeret olarak zikredilmiştir. Fakat konuyla ilgili hadisler bunlarla sınırlı değildir. Ayrıca bu hadislerde geçen “nesiye” fiilinin öncelikli anlamı “unutma” olduğundan tercüme de buna uygun yapılmıştır. Fakat bu fiilin “bilerek terketme” anlamının da olduğu[19] dikkatten uzak tutulmamalıdır. Dolayısıyla Hadis-i Şerifte geçen bu fiilin anlamı unutma olabileceği gibi bilerek terketme anlamına da gelebilmektedir.[20] Özetle kaza konusunun “nesiye” fiiliyle anlatılması bilerek terketmeyi de kapsamaktadır.
3- “Kim namazı unutursa veya uyuyup kalırsa hatırlayınca onu kılsın. Onun keffâreti ancak budur.”[21]
Keffâret kelimesinin; işlenen günah ve kötülükleri örten, kişinin Allah katında affedilmesine vesile olan her türlü olumlu davranışı kuşatan geniş bir kapsamı da vardır.[22]
Konumuzla alâkalı yönüyle kefaret, bir ibadetin bizzat kendisinin zamanında ifa edilmemesinden doğan sorumluluğu/günahı; onun yerine ve onu karşılayan başka bir ibadet yaparak gidermek anlamındadır.
Uyuyan ve unutan için günahtan bahsedilemeyeceğinden kefaretinin de olamayacağı açıktır. Dolayısıyla bu hadiste geçen “keffâret” ifadesiyle “kasıtlı olarak terk edilmiş” namazları[23] işaret etmiş olması gerekir.[24]
Ayrıca bu hadiste konunun keffaret kelimesiyle açıklanması, zikredilen iki sebeple kılınamayan namazın vaktinin, hatırlandığı an yani kılınacağı vakit olmadığını bize göstermektedir. Çünkü sonradan kılındığı (kaza edildiği) an, o namazın normal vakti olsaydı herhangi bir sorumluluk olmayacak ve kefaret kavramı kullanılmayacaktı. Keffaret kavramının Hadis-i Şerifte kullanılması, zamanında kılınamayan namazın vaktinin geçmiş olduğunu, sonrasındaki kılındığı anın o namazın vakti olmadığını, sonradan kılınmasının sorumluluğu telafi amaçlı olduğunu göstermektedir. Bu da “unutulduğunda hatırlandığı anın o namazın vakti olduğu” iddiasının doğru olmadığını göstermektedir.
4- “Biriniz uyku veya gaflet sebebiyle namazını ihmal ederse hatırlayınca kılsın. Zira Allah-u Teâlâ ‘namazı beni anmak için kıl’ buyurur.”[25]
Bu hadisteki gaflet ifadesini de sadece unutma anlamında yorumlamak zorlama ve sorunlu bir yaklaşım olur. Bu hadis metninin dipnotunda açıklandığı gibi gaflet, önemsememe nedeniyle dalgınlıkla veya bilerek terketme anlamına gelir ki bu da kazanın uyku ve unutma ile sınırlı olmadığını, bilerek terkedilmesinde de kılınması/kaza edilmesi gerektiğini göstermesi bakımından önemlidir.
5- Yine Hz. Peygamberimiz (sa.) ve arkadaşları, Hendek savaşı sırasında harbin şiddetlenmesi nedeniyle ikindi namazını kılamamışlar; bunun üzerine “Bizi ikindi namazından alıkoydular. Allah da onların evlerini ve kabirlerini ateşle doldursun” diye beddua etmiş ve ikindi namazını akşam ile yatsı arasında kaza etmiştir.[26] buyurmuştur.
Bu hadisteki “alıkoydular” ifadesi, unutma veya uyuma nedeniyle namazın kılınamadığı şeklinde anlamaya uygun düşmemektedir. Bu iki gerekçe dışında bir nedenle kılınamadığında da kaza yapılacağı, yani kazanın sadece uyuma ve unutma ile sınırlı tutulamayacağı sonucu çıktığına özellikle dikkat edilmesi gerekir.
6- İbni Ömer anlatıyor: “Hz. Peygamber, Hendek Savaşı’ndan dönerken ‘Hiç kimse Benî Kurayza’ya ulaşmadan ikindi namazını kılmasın’ buyurdular. Yoldayken ikindi vakti daralınca (Peygamberimizin bu emirle ne kastettiği yani emrin amacının ne olduğu noktasında iki görüş ortaya çıktı.) Bazıları ‘Oraya ulaşıncaya kadar namaz kılmayalım’ dediler. Bazıları ise ‘Hayır kılalım, zira bizden istediği bu değildir’ diyordu. Dönüşte durumu Hz. Peygamber’e anlattılar, (eda eden ve kazaya bırakandan) hiçbirine tepki göstermedi.”[27] Bu tavır her iki durumu da onayladığı anlamına gelmektedir.
Ayrıca uyuma, unutma veya savaşın çaresizliği olmaksızın Hz. Peygamberin emrine uyma amacıyla sahabenin bir kısmı namazı terketmiş, Peygamberimiz tarafından da itiraz edilmeyerek onaylanmış olması önemlidir.
Birer örneğini zikrettiğimiz Peygamberimiz döneminde karşılaşılan namazın kaza edilmesini gerektiren durumları özetle şöyle sıralayabiliriz;
- Unutma,
- Uyuyakalma,
- Savaş nedeniyle mecburiyetten kılamama,
- Kurayza muhasarasında olduğu gibi peygamberin emrine ittiba düşüncesiyle kılamama,
- Bilerek de olsa gaflet sonucu terkedilme nedeniyle kılınamama durumlarının her biri peygamberimiz döneminde karşılaşılan namazı terketme sebepleridir. Bunların hepsinde de namaz kaza edilmiştir.
Peygamberimiz tebliğ metodunda, olmamış/yaşanmamış şeyler hakkında hayali sorular üretip cevaplandırma yöntemini benimsenmediğini yukarıda zikretmiştik. Namazın kılınamaması ile ilgili karşılaştığı her durumda sonradan kılınmasını (kaza edilmesini) ya uygulamış ya da emretmiştir. Ayrıca kılınamayan bir namaz ile karşılaşıp da kazasından başka bir çözüm önerdiği de olmamıştır. Bu durumlar dikkate alındığında namazın kazasının olmadığını söylemek ya da uyuyakalma ve unutma ile sınırlandırmak doğru olmayacaktır.
Hem Kur’an-ı Kerim’de hem de Hadis-i Şeriflerde zamanında eda edilemeyen oruç veya namaz için, kazası istenmeden sadece tevbe edilmesinin istendiğine dair hiçbir örnek olmaması da son derece önemlidir. Vakti geçmiş olsa da o ibadetin bizzat kendisinin yerine getirilmesi (kaza edilmesi) emredilmiştir.
Konu ile ilgili özel çözüm önerilmişken, “tevbe günahları affeder” şeklindeki genel kuralı buraya uygulayıp, başkaca konuya özel tüm seçenekleri yanlış kabul ederek ulaşılan sonuç doğru olamaz.
Allah, namazı vaktinde kılmayı farz kılmıştır. Dolayısıyla kulun bunu terketme özgürlüğü yoktur. Vaktin ihlali (kaçırılması), yapılması gereken fiilin (namazın) aslını da ihlal etmeyi gerektirmez. Kişi namazını kılar, kendi vaktinden sonraya bırakmanın günahı zimmetinde kalır. Bu durumda kazadan ayrı olarak bir de tevbe etmesi gerekir. Allah dilerse cezalandırır, dilerse bağışlar.[28]
- Bilerek (uyku ve unutma dışında) terkedilen namazın kazasının olamayacağı iddiası ve cevapları
Buraya kadar yapılan açıklamalar konuyu yeterince açıklığa kavuştuğunu düşünmekteyiz. Buna rağmen kasıtla terkedilen namazın kazasının olmadığı iddiasının gerekçelerine (delillerine) ve cevaplarına mümkün olan en özet bir şekilde değinmeyi de faydalı buluyoruz.
İDDİA-1: Kur’ân-ı Kerim’de bilerek terkedilen namazın kaza edilebileceğine dair herhangi bir bilgi yoktur. Bu kadar önemli bir ibadete dönük çözümün açıkça geçmemesi bu ibadetin (kazanın) de olmadığını gösterir. Özetle mazeretsiz kılınmayan namazın kazası yoktur.
CEVAP: Öncelikle belirtelim ki, Kur’an’da olmayıp hadisle belirlenen pek çok konu vardır. Bunlardan bazıları; erkeğin gizlemesi gereken bölgesinin varlığı (tesettürü), nikahta şahidin gerekliliği, cuma namazının varlığı[29] vb. konulardır. Vaktinde kılınamayan namazın kazası da bunlar gibi hadislerle belirlenmiştir.
Nasıl ki Kur’an’da olmamasına rağmen hadislerde açıklandığı için erkeğin tamamen çıplak gezemeyeceği kabul ediliyorsa aynı şekilde kaza namazının varlığı konusundaki hadislerin de kabul edilmesi gerekir.
Kaldı ki iddia sahipleri, Kur’an’da olmamasına rağmen hadislerde anlatılan uyku ve unutma durumunda terkedilen namazın hatırlanınca kılınması gerektiğini kabul etmektedirler. Dolayısıyla bu yaklaşımları ile Kur’an’da olmayan konuyla ilgili hadisleri kabul etmiş olmaktadırlar. Tutarlılık, sadece fikrine uyan yerde değil her yerde geçerliliğini kabul etmekle ancak gerçekleşebilir.
İDDİA-2: Mazeretsiz terkedilen namazın kazasının olduğunu iddia edenler bunu ayetlerden değil, akıl yürüterek (içtihat) ileri sürmektedirler. Olmayan bir ibadet, içtihatla oluşturulamayacağı (ihdas) için namazın kazasının olduğu iddiası doğru olamaz. Dolayısıyla da namazın kazası yoktur.
CEVAP: Namazın vaktinden sonra da kılınabilmesi (kazası) hem Peygamberimizin uygulamasıyla hem de sözlü beyanı ile hadislerde var olan bir ibadettir. Dolayısıyla olmayan bir ibadetin akıl yürütülerek icat edilmesi söz konusu değildir.
Ayrıca ayetteki “Beni anmak için namaz kıl”[30] emri genel bir hüküm içerir. Ayet veya hadislerde bunun istisnasının olduğu da zikredilmez. Dolayısıyla bu emir; bilerek terkedilen veya sarhoşken (Allah muhafaza) kılınmayan[31] namazların kazası dâhil vaktinde kılınamayan tüm namazları kapsamaktadır.
İkinci olarak namaz kılma talebi Rabbimizin bir emri olup zamanında kılınmadığında emrin kaldırıldığına dair bir nass (ayet/hadis) da yoktur. Bir emir yerine getirilmediyse ve kaldırıldığına dair bir nass (ayet veya hadis) da yoksa, gereği yapılıncaya kadar istenen talebin geçerliliği devam ediyor demektir.
“İbadet konularında akıl yürütme (ictihat) olmaz” kuralından hareketle namazın kazasını kabul etmeyenler, namazın kazasının olamayacağına dair hem de birden çok kez akıl yürüterek sonucu ulaşmaya çalışmaktadırlar. Halbuki varlığı da yokluğu da akıl yürütme ile belirlenemez. Bu tek taraflı yanlış akıl yürütmelerden bazıları;
- Unutma sonucunda kılınamayan namazın vakti, hatırlandığı andır”
- Kazanın varlığını kabul etmek namaza karşı gevşekliğe sebep olacağından kaza kabul edilemez.
- Namaz belirli vakitle emredilen bir ibadet olduğu için, kılınmamış bile olsa vaktin çıkmasıyla namaz kılma görevi de kalkar, biter.
- Zamanında kılınamayan namazın vakti çıktığı için sadece tevbe edilmesi gerekir.
Bu ve benzeri iddiaların hepsinde akıl yürüterek sonuca ulaşmaktadırlar. Neticede Nassın (hadislerin) olduğu bir konuyu, kendileri akıl yürüterek reddetme yanlışlığına düşerken karşı tarafı akıl yürütmekle suçlamalarının hiçbir ilmi değerinin olduğundan ve doğruluğundan söz edilemez.
İDDİA-3: Allah Kur’an’da sadece hasta veya yolculuk nedeniyle tutulamayan orucun sonradan tutulmasını (kazasını) emretmiştir.[32] Namaz için benzer emir yoktur. Gücü aşması nedeniyle uyuma veya unutma nedeniyle terketmekle olur. Sadece bu iki durumdaki kişi için namazın vakti, normal namaz vakti değil sonradan hatırlandığı andır ve hemen kılınması gerekir. Bunun dışında namazın kazası yoktur.
CEVAP: Cevaba geçmeden önce iddiadaki iki çelişkiye dikkat çekelim. İbadet konularında akıl yürütme olmaz denirken “Gücü aşması nedeniyle” diye başlayan ve “hatırlandığı andır” şeklinde verilen hükümler akıl yürütme ile yapılmaktadır. Bu çelişkiye düşülmemesi gerektiği noktasına dikkat çektikten sonra cevaba geçersek bu iddiada iki yaklaşım hatası vardır.
Birincisi birbiri ile alâkası olmayan iki şey kıyaslanarak sonuca gidilmektedir. Şöyle ki; Orucun hastalık ve yolculuk nedeniyle ertelenebileceğini[33] anlatan Ayet-i Kerimede, ertelemenin meşru olduğu, yani görevin zamanında yapılmayıp ertelenmesinden dolayı bir sorumluluğun (günahın) olmadığı durumlar anlatılmaktadır. Meşru olmayan bir yolla yani dinen geçerli bir mazeret olmadan namaz kazaya bırakıldığında ise sorumluluğun (günahın) olmadığını söyleyen tarihte hiç kimse olmamıştır ki bununla karşılaştırılabilsin.
Her iki ibadetin terkinin de sorumluluk (günah) getirmediği yani hasta ve yolculukta oruç tutmama ile uyuyakalma ve unutma nedeniyle namaz kılamama arasında kıyas yapılabilir. Bilerek mazeretsiz namazı terketme arasında benzer bir yön olmadığı için aralarında kıyas yapılamaz.
Mazeretsiz, kasıtla namazı kılmama konusu ancak oruçluyken eşiyle cinsel ilişki sonucu mazeretsiz bir şekilde orucu bozma[34] arasında kıyas yapılabilir. Çünkü bunlar arasında hem mazeretsiz terketme hem de sonucunda günah olma gibi temel ortak yönleri vardır. İddiadaki mantıkla yapılan kıyas alakasız kıyas (kıyası maal farık) olduğundan kabul edilemez.
İkinci olarak ayette anlatılan oruçla ilgili erteleme durumunda ve hadiste geçen namazı erteleme durumunda kalınan ibadetlerin vaktinin, kendi vakti değil de eda edildiği an olduğu iddiası ayet veya hadis kaynaklı değil, önceden sahip olunan düşünceye uygun akıl yürütme sonucu yapılan yanlış bir çıkarımdan ibarettir. Ayrıca doğru kabul edildiğinde hasta olan bir kişinin ramazanda oruç tutması, onun için vakti henüz girmediğinden geçersiz olması gerektiği sonucuna götürür ki böyle bir orucun geçerli olduğu herkes tarafından kabul edilmektedir.
İDDİA-4: Hadiste uyuyan ve unutan ifadesi geçtiği için namazın kazası bununla sınırlı olup bu ikisinin dışındaki konular için geçerliliği yoktur. Dolayısıyla bunların dışında kalan bilerek terkedilen namazların vaktinden sonra kılınması anlamına gelen kaza yoktur.
CEVAP: Bu iddia sadece uyuma ve unutma ile ilgili hadisleri dikkate alıp diğer hadisleri yok sayma şeklindeki yaklaşım hatasından kaynaklanmaktadır.
Uyuma ve unutma gerekçesiyle kılınamayan namazın hatırlandığında kılınmasını emreden Hadis-i Şerifler olduğu gibi, başkaca pek çok sebeple kılınamayan namazlar için de kazayı emreden hadisler yukarıda açıklanmıştı.
İDDİA-5: Mazeretsiz terkedilen namazın telafisi sadece tevbe etmektir. Çünkü tevbe bütün günahları yok eder. Buna namaz kılmamanın günahı da dâhildir. Dolayısıyla namazın kazası yoktur.
CEVAP: Bu iddianın cevabı da yukarıda verilmiş olmasına rağmen özetle tekrar hatırlanmasında fayda vardır.
Hem yukarıda zikredilen Hadis-i Şeriflerde[35] belirtilen namazların terkinde hem de hasta ve yolculuk nedeniyle orucun terkinde, özetle eda edilemeyen hiçbir ibadet için telafi olarak sadece tevbe önerilmeyip vakti çıkmış olsa da aynı ibadetin yerine getirilmesi (kaza edilmesi) istenmiştir. Konunun bu ayrıntısı dikkatten uzak tutulmaması gerekir.
Tevbenin günahları affedeceğine dair Hadis-i Şerif şöyledir: التَّائِبُ مِنْ الذَّنْبِ كَمَنْ لَا ذَنْبَ لَهُ “Günahından (tam olarak dönüp) tevbe eden, onu hiç işlememiş kimse gibidir”[36] Buradaki genel açıklamayı, namazın kazasının olmadığına delil getirirken ayet ve hadislerdeki vaktinde yapılamayan ibadetler için özel çözüm önerilerini dikkate almamak bir çelişki olur.
Herhangi bir konuyla ilgili açıklanan özel çözümün genel açıklamaya göre her zaman öncelikli olduğu ilim ehli olan herkesin malumudur.
Aynı mantık, tutarlı bir şekilde başka konularda da uygulandığında mesela faizden kazancı hâlâ elinde olan biri, zekâtını vermemiş ve zenginliği devam eden biri… gereğini yapmadan sadece tevbe etmekle sorumluktan kurtulacağı söylenebilir mi? Nasıl ki bunlarda önce üzerine düşen görevi yapıp sonra tevbe etmesi gerekirse, namazın kazası için de aynı durum yani önce kaza edip sonra tevbe etmesi gerekir.
Bir borç veya hükmün kendi cinsinden olmayan bir şey ile (mesela namazın tevbe ile) kaza edilmesi gerektiğini söyleyebilmek için bu gerekliliği bildiren bir sebep/nass/delil/emir bulunması icap eder. Böyle bir nass yoksa kendi cinsinden gereğinin (konumuzla ilgili olarak kazası) yapılması gerekir.
Ayrıca “Asıl”, emredilmesinden dolayı ibadetin yerine getirilme zorunluluğunu ifade ederken “vasıf”, o ibadetin emredilen zaman içerisinde yapılması gerekliliğine delâlet eder. İbadetini zamanında yapamayan kişi üzerinden o ibadetin vasfı sâkıt olur, fakat ibadeti yerine getirmek zorunluluğu yani “asıl” devam eder. Kısacası aslın varlığı vasfa bağlı değildir. Vasıf ise, varlık açısından asla tâbidir. Eğer asıl ortadan kalkarsa vasıf da ortadan kalkmış olur.[37]
Bundan dolayı bilerek terkedilen namazın aslının kaza edilmesi, vasfının (vaktinin) kaçırılması nedeniyle de tevbe edilmesi gerekmektedir.
İDDİA-6: Namaz vakitle birlikte farz kılınmış bir ibadettir. Uyku ve uyuma hâli gücü aşan bir durum olduğundan bunun istisnasıdır. Uyku ve uyuma dışında vakit çıktığı anda artık ilgili namazın zamanı geçmiş olmakta olup vakti yeniden gelmeyeceği için de görev sonlanmaktadır. Dolayısıyla namaz kılma görevi olmadığı için de namazın kazası yoktur.
CEVAP: Bu iddianın birçok açıdan çelişkiler barındırdığını söyleyebiliriz.
Öncelikle vakitli bir namazın vakit dışında kılınamayacağına dair ayet veya hadisten bir delilleri yoktur. Kendi ilkeleri ile çelişerek yani akıl yürüterek bu iddiayı ileri sürmektedirler. İddianın tam aksine deliller vardır. Bunları maddeleştirirsek;
- Oruç ramazanla, belirli vakitle ilgili bir ibadetken hasta veya yolculuk nedeniyle tutamayanlar için vakit çıktıktan sonra oruç tutmaları mecburiyeti ayetle getirilmiştir.
- Hadislerde geçen unutma veya uyuyakalma durumunda vakit çıktıktan sonra o namazın kılınabileceğini, iddia sahipleri de kabul etmektedir ki bu da ibadetin vakti dışında da yerine getirildiği anlamına gelmektedir.
- Vakit dışında da kılınabileceğine dair bir Hadis-i Şerifte şöyledir; "Sizden kim, ikindi namazının bir secdesini güneş batmazdan önce kılabilirse, namazını tamamlasın…"[38] İkindi vakti çıkmasına rağmen namazın kılınamayan/kalan bölümünün tamamlanması isteği, kendi vakti dışında namaz kılınabileceğinin delilidir.
- Namazların cemedilmesinde de cemi takdimde vakit girmeden, cemi tehirde ise vakit çıktıktan sonra yani ilgili namaz kendi vakti dışında da kılınabilmektedir.
- Kuzey Avrupa’nın ciddi bir bölümü ile kutuplarda da bazı vakitler oluşmamaktadır. Buralarda vakit oluşmadığı için namaz farz değil denemeyeceğine göre sadece vakit gerekçesi ile sonuca ulaşmak doğru olamaz.
Özetle bazı şartlarla kendi vakti dışında da namazın kılınabileceğine dair çokça uygulama örneği sıralanarak iddianın pek çok açıdan yanlışlığı kanıtlanabilir.
Neticede Allah namazı vaktinde kılmayı farz kılmıştır. Vaktin ihlali (kaçırılması) fiilin aslını ihlal etmeyi gerektirmez. Kişi namazını kaza ederek de olsa kılar, vaktinden sonraya bırakmanın günahı zimmette kalır. Bu durum için de ayrıca tevbe eder. Allah dilerse cezalandırır, dilerse bağışlar.
İDDİA-7: Geçmişte yıllarca namaz kılmayıp sonradan namaza başlamış birine, “onlarca yılın namazını kaza et” demek umutsuzluk ve yılgınlığa, neticede de tekrar önceki namazsız hayatına geri dönmesine sebep olacağı için kaza namazı kabul edilemez.
CEVAP: Dini bir konu hakkında doğru bilgi araştırılırken nasslarda (ayet ve hadislerde) ne denmiş diye bakılır. Nassları dikkate almadan insanın rahatı/konforu penceresinden bakarak ve kendini hüküm koyucu (şâri) yerine koyarak hüküm vermek doğru olamaz.
İddiadaki mantıkla hareket edildiğinde zekât ve cihat gibi pek çok ibadetin de benzer yılgınlık veya umutsuzluk etkisinin olduğu iddia edilebilir. Aynı gerekçe ile bu emirler yok sayılamayacağına göre iddiadaki mantıkla namazla ilgili yapılan çıkarım da doğru olamaz.
İddianın en tehlikeli boyutu ise, konuya Müslümanın rahatı penceresinden bakılmasıdır. Bu zaviyeden değerlendirmenin getireceği sonuç, ayet ve hadislerde olmasına rağmen kullukla ilgili ağır geldiği zannedilen her konuya karşı çıkma gibi yanlış bir duruşa sevk etmesidir. Rabbim muhafaza etsin.
Bir ibadetin varlığı veya yokluğu başka bir konu, o ibadetin yerine getirilmesi için benimsenmesi gereken yöntem yani sevdirmek, nefret ettirmemek, gücü yeteceği şekilde zamana yaymak vb. başka bir konudur. İkisi birbirine karıştırılmamalıdır. Neticede varlığını inkâr etmemek şartıyla bıkkınlığa düşürmeyecek uygulama yöntemlerinin geliştirilmesine tabi ki ihtiyaç vardır.
Kaldı ki kılmadığı namazları gücünün yettiği oranda kaza ederken gücü veya ömrü yetmez ise Rabbimizin gücümüzün yetmeyeceği şeylerden sorumlu tutmayacağı[39] taahhüdünün rahmetiyle devreye gireceği umulur. Bu anlayış hem bir gerçekliktir hem de umutsuzluğun veya yılgınlığın panzehridir.
İDDİA-8: Namazın kazası olsaydı ashaptan birikmiş kaza namazları için çetele tutanların olduğuna dair bir bilgi gelirdi. Böyle bir bilginin olmaması kazanın da olmadığını gösterir.
CEVAP: Çetele tutma beklentisiyle sonuca ulaşmak, bilgi ile değil de taktiksel yaklaşımla ve sloganla algı oluşturarak sonuca ulaşma yöntemidir. Ashabın Müslüman olduktan sonra yıllara sâri namazı terkettiğinin örneği yok ki çetele tutulsun. Önce günler, aylar veya yıllarca ashabın namaz kılmadıklarının ispat edilmesi gerekir. Bu yapılmadan ileri sürülen itirazın geçerliliği olamaz.
Neticede zamanında yerine getirilmeyen bir sorumluluğun telafisini yaparken yanılmamak için çetele söz konusu olabilir. Kazası olmayan bir şeyin telafisi de olamayacağından çetelesi de beklenemez.
- Sonuç
Namazlarımızı kendi vaktinde, önemseyerek ve huşu içinde kılmak her Müslümanın zorunlu ve temel görevidir. Hiç kimse gücü yettiği sürece namazını terkedemez. Namaz Rabbimizin en fazla önem verdiği ibadetlerdendir.
Yapılması istenen bir ibadet, ancak görevin sonlandırıldığına dair bir nass (ayet, hadis) olursa ilgili görev de sonlanabilir, akıl yürütmeyle değil. Belirli bir vakitle de olsa yerine getirilmesi (eda) istenen bir görev, yapılmadığında görev/sorumluluk sona ermeyip devam eder. Bir başka ifadeyle zamanında yapılmayan bir ibadetin başka zamanda yapılmasının gerekli/mecburi olması için, yeni bir nassa/emre ihtiyaç yoktur.
Hz. Peygamber döneminde hangi sebeple olursa olsun namazın vaktinde kılınmaması[40] ile ilgili karşılaşılan tüm durumlarda, ilgili namazlar kaza edilmiştir. Vaktinde kılınamayıp kazası da yapılmayan veya sadece tevbe ile yetinilen Peygamberimiz döneminden bir tane bile örnek yoktur. Peygamberimizin bu yaklaşımı, mevzuyu doğru anlayabilmek için mutlaka dikkate alınması gereken konunun en temel esaslarından olduğu unutulmamalıdır.
Hayatın akışı içinde vaktinde kılınamayan namazlar, sorumluluk (günah) oluşturmayan veya oluşturan şeklinde iki farklı grupta toplanır.
Bunlardan birincisi ilave sorumluluk getirmeyen namazın terkidir ki; gerekli tedbir alınıp özen gösterilmesi şartıyla unutma ve uyuyakalma sonucu namazın kaçırılmasıdır. Hatırlandığı anda kılınması ile görev tam olarak yerine getirilmiş olur. Ayrıca ilave bir şeye ihtiyaç kalmaz.
İkincisi ise herhangi bir meşru mazeret olmadan bilerek vaktinde kılınmayan namazlardır ki bu durumda oluşan iki sorumluluk vardır. Bunlardan biri kılınamayan namazın kaza edilmesi ile, diğeri ise ilgili namazın vaktinde eda edilmemesinden yani belirlenen vakte uyulmamasından dolayı ayrıca tevbe edilmesi ile sorumluluktan kurtulma imkânı olabilir.
Görevin gereğini misliyle yapmak yani namazı kaza etmek varken onu kılmayı yasaklayıp ve akıl yürüterek nafile namaz önermek de doğru bir yaklaşım olamaz. Bir görev varsa öncelikle o görevin gereğinin yapılması gerekir.
Namazın kazasının olmadığına dair günümüzdeki iddialar çoğunlukla, nasslarda açıklanmayan noktaların ait olunan fikrî anlayışla doldurulmasından kaynaklanmaktadır. Namazın kazasının sadece uyuma ve unutma ile sınırlı olduğu iddiası ile, vaktinde kılınamayan namaz için sadece tevbe edilmesinin yeterli olacağı iddiası, bu anlayışın en somut örnekleridir. Çünkü kazanın, ne unutma/uyuma ile sınırlı olduğuna (tahsis/takyid) dair ne de sadece tevbenin yeterli olacağına dair ayetlerde veya hadislerde herhangi bir özel açıklama/bilgi geçmemektedir.
Neticede bugüne kadarki âlimlerimizin büyük çoğunluğu ayet ve hadislerden namazın kazasının olduğu, belirlenen vakitte yapılamamasından dolayı da ayrıca tevbe edilmesi gerektiği sonucuna ulaşmışlardır.
Konumuzla dolaylı da olsa bağlantılı olduğu için ayrıntı bir bilgiye daha özetle değinmeyi faydalı buluyoruz. Şafiî mezhebindeki kaza namazı borcu olanın nafile/sünnet kılamayacağı hükmü; zorunlu ihtiyaçları dışındaki sünnet kılacağı vakit dâhil tüm zamanlarını kazaya ayırıp bir an önce borcunu bitirmesi içindir. Yoksa bugün yapıldığı gibi televizyon başında veya kahve vb. yerlerde boş muhabbetle zamanını harcayarak kaza kılmayıp, sünnet kılmaya gelince de kaza borcunu ileri sürerek ilgili sünnet namazı terketme kastedilmemiştir.
[1] Hud, 11/114. ayete göre Gündüzün iki tarafı ile gecenin zülef’inde namaz kılınması emredilir. Zülef kelimesi çoğul olduğu ve Arapçada çoğul da üçten başladığı için toplamda 2+3=5 vakit etmektedir.
Bakara, 2/238. ayette de namazlar ve orta namazdan bahsedilmektedir. Namazlar kelimesi çoğul kullanıldığı için üçten başlar “ve” bağlacıyla yani bundan/üçten sonraki (üçün dışındaki) orta namazdan bahsedilir ki 4’ün ortasında bir sayı olamayacağından bundan sonraki ortası olan ilk sayı beştir. Dolayısıyla bu ayette namazın 5 vakit olduğuna delalet etmektedir.
[2] Nisâ, 4/103.
[3] Âl-i İmrân, 3/39; En’âm, 6/162; İbrahim, 14/37, 40; Meryem, 19/31, 55, 59; Tâhâ, 20/14; Enbiyâ, 21/73; Lokmân, 31/17; Bu ayetlerde verilen bilgiler namazın ilahi dinlerin ortak bir ibadeti olduğu sonucuna götürmektedir.
[4] İslâm, dünyayla ilgili tüm düşüncelerden kurtularak huşu içinde namazın kılınmasını ister. Yoga tarzı ritüeller yapılırken de tüm düşüncelerden uzaklaşılması önerilir. Zihnini meşguliyetlerden kurtarmayı namazda yapmayıp Uzakdoğu dinlerinin ritüeli olan yoga vb. de yaparak kurtuluşu onlarda aramanın akılla ve imanla izahı olamaz.
[5] Ahmed bin Hanbel, III/404, 15276; Ebû Dâvûd, salât, 26, 494; Tirmizî, salât, 182.
[6] Buhari, Salât, 36.
[7] Tirmizi, Salât, 305.
[8] Müslim, İmân, 134; Ebû Dâvûd, Sünnet, 15; Tirmizi, İmân, 9; İbn Mâce, İkâmetü’s Salât,77.
[9] Erkek ve kadın için elbisenin yaratılma amacını açıklayan ayetlerle (Nahl 16/81; A’râf 7/26) karıştırılmamalıdır. Bundan başka kadınların tesettürü için ayrıca ayetler varken erkeğin tesettürü için yoktur.
[10] Bakara 2/183.
[11] Buhârî, Eẕan, 20, 21; Ebû Dâvûd, Ṣalât, 55.
[12] Müslim, Hayz, 69.
[13] Nihat Yatkın, Hz. Peygamberin sünnetinde namazın kazası
[14] Müslim, Mesâcid, 315.
[15] Müslim, Mesâcid, 316; Nesâî, Mevâkît, 53; İbn Mâce, Salât, 10.
[16] Tâhâ, 20/ 14
[17] Müslim, Mesâcid, 309; Ebû Dâvûd, Salât, 11; Tirmizi, Tefsiri Sure, 20; İbn Mâce, Salât, 10; Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 47.
[18] Tirmizî, Salât, 16, Mevâkit, 53; İbn Mâce, Salât, 10.
[19] Tevbe, 9/67-207; Haşr, 59/19. Ayrıca Tevbe, 9/67. ayette de kendisini unutanları Allah’ın da unutacağı beyan edilmektedir. Allah için unutma olamayacağı için buradaki “Nesiye” fiili bilerek terk etme anlamında olduğu açıktır.
[20] Esma Yılmazlar, Hadis verileri ışığında namazların kazası meselesi.
[21] Buhârî, Mevâkîtü’s-Salât, 37; Müslim, Mesâcid, 315.
[22] Rahmi Yaran, Kefâret, TDV İslam Ansiklopedisi.
[23] Hadis metninde geçen “nesiye” fiili bir suçun telafisi anlamına gelen “kefaret” kavramıyla birlikte değerlendirilmesi gerekir. Dolayısıyla kefaretle birlikte geçmesinden dolayı bu fiil “unutma” değil, ikincil anlamı olan “kasıtla terk etme” anlamında kullanıldığı anlaşılmaktadır.
[24] Esma Yılmazlar, Hadis verilerine ışığında namazların kazası meselesi.
[25] Müslim, Mesâcid, 316. Bu ve benzer hadislerde geçen iki fiil, konumuz açısından önemlidir;
a) غَفَلَ عَنْ ifadesindeki “gaflet” iki türlü olabilir.
Kasıtsız gaflet: Unutmak, farkına varmamak, dalgınlık veya dikkatsizlik eseri hata yapmak bir şeyin gerekliliği ortada iken bunu idrak edememek.
Kasıtlı gaflet: Terk, unutmadığı hâlde terk etmek, ihmal, zamanın boşa geçirilmesi, yeterli ölçüde dikkat ve özen göstermediği için bir şeyi unutmak, nefsin kendi arzusuna uyması gibi anlamlara gelir. Dolayısıyla bu şekilde kaçırılan namazların sonradan kılınması gerektiğini (kaza) ifade etmektedir.
b) يَرْقُدُ عَنِ : oturmak, tehir etmek, gaflette olmak
[26] Müslim, Mesâcid, 205.
[27] Buhâri, Kitâbu’l-Meğâzî, 30.
[28] Ali İhsan Pala, Namazların kazası meselesine metodolojik bir yaklaşım
[29] Cuma, 62/9. ayetteki “… cuma günü namaz için çağrı yapıldığında Allah’ı anmaya koşun…” cümlesinde gün belirtiliyor ama namaz adı belirtilmiyor. Dolayısıyla ek delillerle yani hadislerle ancak cuma namazı olduğu anlaşılabilir.
[30] Tâhâ, 20/135.
[31] Nisâ 4/43. (…Sarhoşken namaza yaklaşmayın)
[32] Bakara, 2/184.
[33] Bakara 2/185.
[34] Buhârî, Savm, 29,30; Müslim, Sıyam, 81-87; Ebû Dâvûd, Sıyam, 37; İbn Mâce, Sıyam, 14.
(Hz. Nebî, Ramazan günü cinsel ilişkide bulunan bir sahâbîye, kefâretle birlikte, ifsâd ettiği günün yerine bir gün oruç tutmasını, köle azad etmesini, altmış fakiri doyurmasını sonunda da tasadduk etme seçeneklerinden sırasıyla birini yapmasını emretmiştir.)
[35] Uyuma, unutma, savaşın şiddetinden, Kurayza Yahudilerine gidişten, gafletten vb. nedenlerle vaktinde kılınamayan tüm namazlar.
[36] İbn Mâce, zühd, 30.
[37] Ali ihsan Pala, Namazların Kazası Meselesine Metodolojik Bir Yaklaşım.
[38] Buhâri, Mevâkît 28, 17; Müslim, Mesâcid 163, (608); Ebû Dâvûd, Salât 5.
[39] Bakara, 2/286.
[40] Farklı sebeplerle vaktinde kılınamamış olan namazlar yukarıda açıklanmıştı. Oraya tekrar bakılabilir


