Katıksız iman etmiş her mü’min müslüman şahsiyet, emrolunduğu salih amelleri, önderi Rasulullah (s.a.s.)’in gösterdiği şekilde yerine getirmeye ve meydana gelen kusurlarını gidermeye, onlardan dolayı istiğfar edip nâsûh tevbe ile tevbe ederek kendisini düzeltip olgun hâle ulaştırmaya çalışmalıdır… Bu hayırlı ve güzel davranış, mü’min şahsiyet için olmazsa olmaz bir durumdur… Çünkü o, içinde bulunduğu ortamda hayırlı, iyi ve güzel örnek bir şahsiyettir… Diğer insanların iyilikten yana onun gibi olmaya çalışacakları bir kişilik olduğu için kendisine çok dikkat etmeli ve bir muvahhid mü’min nasıl olması gerekiyorsa öyle olmalıdır… Kâmil mânada iman etmiş bir erkek mü’min öyle olması gerektiği gibi, kâmil mânada iman etmiş bir kadın mü’mine de örnek bir kişi olmalıdır…
Bu hayırlı ve güzel örnekliği yaşayarak gündeme getirmek için ise, yegâne Rabbimiz Allah Teâlâ tarafından mükemmel kılınmış ve tamamlanmış bir nimet olan fıtrat dini İslâm’ı çok iyi bilmek gerekir… Hayatın tamamını kuşatan ve hayat nizâmı olan İslâm’ın bilinmesi gerekir ki, ona göre yaşansın ve hayat, onun buyruklarıyla düzenlensin!..
Enes b. Mâlik (r.a.) rivayet eder.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“İlim aramak (ve elde etmek), her müslüman üzerine farzdır.”1
Ebu Hüreyre (r.a.) der ki:
— Rasulullah (s.a.s.):
“Dinde ilim sahibi olmaktan daha güzel bir şeyle Allah’a ibadet edilmiş değildir.” buyurdu.
Bundan dolayı benim için bir saatlik ilim öğrenme, bir geceyi sabaha kadar ibadetle geçirmekten daha iyidir. Bir fakih de şeytana bin âbidden daha fazla çetin gelir. Her şeyin bir payandası vardır, dinin payandası da ilimdir.2
İlim, İslâm’dır… İslâm, ilmin tâ kendisidir…
İlk emrinde okumayı, öğrenmeyi, yani ilmi emreden Rabbimiz Allah Azze ve Celle şöyle buyurdu:
“Yaratan Rabbinin adıyla oku.
O, insanı bir alak’tan yarattı.
Oku, Rabbin en büyük kerem sahibidir.
Ki O, kalemle (yazmayı) öğretendir.
İnsana bilmediğini öğretti.”3
Katıksız bir şekilde iman eden mü’min kişi, İslâm’ı okur, öğrenir ve öğrendikleriyle amel eder… Bu ilimle, Rabbi Allah’ı tanır, kendisini tanır, insanlığı tanır, dünyayı ve âhireti tanır… Böylelikle insan için en kötü durum olan cahiliyetten kurtulup en yüksek rütbe olan ilim rütbesiyle âlim sınıfına dahil olur…
Yegâne İlâhımız Allah Teâlâ:
“Kulları içinde Allah’dan ancak âlim olanlar içleri titreyerek korkar.”4
İbn Abbas (r.anhuma) şöyle der:
— (Bu buyruk,) Allah’dan en çok korkanlar, O’nu en iyi tanıyanlardır!5
Abbas el-Ammî, Davud (a.s.)’ın duâsında şöyle dediğini nakleder:
“Allahım, Seni noksanlıklardan tenzih ederim. Sen, benim Rabbimsin ve Arş’ın üzerine yükseldin. Senin korkunu, göktekilerin ve yerdekilerin kalbine koydun. Yarattıklarından, Senden en fazla korkanları, Sana en yakın olanlar yaptın. Senden korkmayanın ilmi ne ki? Veya Senin emrine itaat etmeyenin hikmeti ne ki?”6
Allah Teâlâ’nın kuluna nâsib ettiği değerli nimetlerinden olan ilmi elde edip onunla amel eden mü’min kul, Rabbi Allah’ı tanır, bilir ve yakîn derecede iman eder…
Kendisinde başka hak ilâh olmayan Rabbimiz Allah Azze ve Celle şöyle buyurur:
“Allah, yedi göğü ve yerden de onların benzerini yarattı. Emir, bunların arasında durmadan iner. Sizin, gerçekten Allah’ın her şeye güç yetirdiğini ve gerçekten Allah’ın ilmiyle her şeyi kuşattığını bilmeniz, öğrenmeniz için.”7
“Sizin İlâhınız tek bir İlâhdır. O’ndan başka ilâh yoktur. O, Rahmân’dır, Rahîm’dir.
Şübhesiz, göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün ard arda gelişinde, insanlara yararlı şeyler ile denizde yüzen gemilerde, Allah’ın yağdırdığı ve kendisiyle yeryüzünü ölümünden sonra dirilttiği suda, her canlıyı orada üretip yaymasında, rüzgârları estirmesinde, gökle yer arasında boyun eğdirilmiş bulutları evirip çevirmesinde düşünen bir topluluk için gerçekten ayetler vardır.”8
“Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. Allah, her şeye güç yetirendir.
Şübhesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün ard arda gelişinde temiz akıl sahibleri için gerçekten ayetler vardır.
Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah’ı zikrederler ve göklerin ve yerin yaratılışı konusunda düşünürler. (Ve derler ki:) ‘Rabbimiz, Sen bunu boşuna yaratmadın. Sen pek yücesin, bizi ateşin azâbından koru.”9
“De ki: ‘Göklerden ve yerden sizlere rızık veren kimdir? Kulaklara ve gözlere mâlik olan kimdir? Diriyi ölüden çıkaran ve ölüyü diriden çıkaran kimdir? Ve işleri evirip çeviren kimdir?’ Onlar: ‘Allah’ diyeceklerdir. Öyleyse de ki: ‘Peki, siz yine de korkup sakınmayacak mısınız?
İşte bu, sizin gerçek Rabbiniz Allah’dır. Öyleyse haktan sonra sapıklıktan başka ne var? Peki, nasıl hâlâ çevriliyorsunuz?”10
Muvahhid mü’min, yegâne Rabbi Allah Teâlâ’yı çok iyi bilip tanımalı, gerek hayat kitabımız Kur’ân’da Rabbimizin kendisini, zâtı, sıfatları ve fiilleriyle tanıtmasıyla tanımalı, gerekse yegâne önderimiz Rasulullah (s.a.s.)’in tanıtmasıyla tanımalıdır… Şuurlu ve idrak ederek katıksız iman etmeli, imanında da asla şübheye düşmemelidir!.. Allah’ın kadrini çok iyi bilip takdir etmeli ve O’nun kadrini gereği gibi takdir etmeyenlerden ibret almalıdır…11
Rabbimiz Allah şöyle buyurur:
“Ey iman edenler, Allah’dan korkun. Herkes yarın için neyi takdim ettiğine baksın. Allah’dan korkun. Hiç şübhesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.
Kendileri Allah’ı unutmuş, böylece O da onlara kendi nefislerini unutturmuş olanlar gibi olmayın. İşte onlar, fasık olanların tâ kendileridir.”12
Yegâne Rabbi Allah Teâlâ’yı tanıyan, katıksız bir şekilde O’na ve O’nun iman edilmesini emir buyurduğunun bütününe iman eden muvahhid mü’minler, imanlarında sadık oldukları gibi, imanın gereği olan itaat etmekte de hiç şübhesiz sadık olanlardırlar… Hayatlarının her merhalesinde Rabbimiz ve İlâhımız Allah’ın şu emri gibi hareket eden mü’min müslümanlar, hem muttakî, hem de sadık olanlardandırlar!..
“Ey iman edenler, Allah’a itaat edin, Rasul’e itaat edin ve sizden olan emir sahiblerine de (itaat edin). Eğer bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, artık onu, Allah’a ve Rasulüne döndürün. Şayet Allah’a ve âhiret gününe iman ediyorsanız, Bu, hayırlı ve sonuç bakımından daha güzeldir.”13 buyuran Rabbimiz Allah, Allah’ın hükmüne göre hayatı düzenleyen mü’minlerin, muttakîler ve sadıklar olduğunu beyanla şöyle buyurur:
“İşte böyle, kim Allah’ın şiârlarını yüceltirse, şübhesiz bu, kalblerin takvasındandır.”14
Fıtrat dini İslâm’ı hayat nizâmı olarak iman edip kabul eden mü’min müslümanlar, onu hayata hakim kılmak için bütün imkânlarını kullanarak çalışmaya gayret ederler… Bu durum, onların olmazsa olmazıdır…
Rabbi ve İlâhı Allah Teâlâ’yı bilip tanıyarak ve katıksız iman ederek mü’min ve müslüman olan her şahsiyet, kendisini de iyi tanıması, kim olduğunun, niçin yaratıldığının ve yaratılış gayesinin farkına varmalı, kesin delillerle bilip idrak ederek şuuruna varmalıdır…
İnsanın yaratılışı!.. Yaradan Allah şöyle buyurur:
“Allah, gökleri, yeri ve ikisi arasında olanları altı günde yarattı, sonra Arş’a istivâ etti. Sizin, O’nun dışında bir yaratıcınız ve şefaatçiniz yoktur. Yine de öğüt alıp düşünmeyecek misiniz?
Gökten yere her işi O, evirip düzene koyar. Sonra (işler,) sizin saymakta olduğunuz bin yıl süreli bir günde yine O’na yükselir.
İşte gaybı da, müşâhede edilebileni de bilen, üstün ve güçlü, esirgeyen O’dur.
Ki O, yarattığı her şeyi en güzel yapan ve insanı yaratmaya bir çamurdan başlayandır.
Sonra onun soyunu bir özden (sülâle’den), basbayağı bir sudan yapmıştır.
Sonra onu düzeltip bir biçime soktu ve ona ruhundan üfledi. Sizin için de kulak, gözler ve gönüller var etti. Ne az şükrediyorsunuz?”15
“Sizi basbayağı bir sudan yaratmadık mı?”
Sonra onu, savunması sağlam bir karar yerine (ana rahmine) yerleştirdik.
Belli bir süreye kadar.
İşte (buna) güç yetirdik. Demek ki Biz, ne güzel güç yetireniz.”16
İnsanın yaratılış gayesi konusunda şöyle buyurur Rabbimiz Allah Azze ve Celle:
“Ben, cinleri ve insanları yalnızca Bana ibadet etsinler diye yarattım.
Ben, onlardan bir rızık istemiyorum ve onların Beni doyurup beslemelerini de istemiyorum.
Hiç şübhesiz rızkı veren O, metin kuvvet sahibi Allah’dır.”17
Yalnız ve yalnız Âlemlerin Rabbi Allah’a ibadet etmek, yani O’na hiçbir şeyi ortak etmeden itaat etmek için yaratılan insan, Allah’a iman edip imanın gereği olan emrolunduğu amelleri, Rasulullah Muhammed (s.a.s.)’den gördüğü şekilde işlemekle mükelleftir… En son Nebî ve en son Rasul Rasulullah Muhammed (s.a.s.)’in Şeriatı, kendisine Allah tarafından vahyedildi ve kıyamete kadar hükmü devam edecektir… Bütün insanlık âlemi, İslâm’a girmek ve vahyedilen hükümlerle hükmetmek ya da hüküm olunmakla mükellef kılınmışlardır… Katıksız iman edip Sünnet üzere amel edenler, kurtulanlardan olmuş ve dünyada izzet üzere bir hayat sürüp âhirette va’dedilen ebedî cenneti kazananların safına girmişlerdir…
Kendisini tanıyan şuurlu mü’min, yaratılış gayesi olan hiçbir şeyi Allah’a şirk koşmadan O’na razı olduğu kulluğu yapması gerekir… Bunun gerçekleşmesi için itaatini ve teslimiyetini, her zamanda, her mekânda ve her türlü hayatî şartta canlı tutar, öncelikli olarak emrolunduğu gibi dosdoğru davranarak yerine getirir… Üzerinde bulunan hakları sahiblerine teslim etmek üzere hareket eden iman ehli bir şahsiyet, diğer mü’minlerle kardeş ve birbirlerinin velîleri olduğu şuuruyla davranır, ümmet birliğini meydana getirmek için üzerine düşen görevlerini hakkıyla yerine getirmeye çalışır…
Bu şuurla hareket eden mü’min müslüman şahsiyet, kendisi ve diğer insanlar için bir imtihan sahası olan fâni, yani geçici dünyayı da çok iyi tanıması gerekir… Dünyanın fâni olduğunu idrak eden şuurlu mü’min, dünyaya verilen değer kadar ona değer verir… Dünya malına, süsüne ve servetine sevdalanmaz, dünyevileşmez ve mal biriktirme hırsına kapılmaz… Kendisinin ve çoluk-çocuğunun rızkını, helâl ve temiz kazanç yollarından kazanır, isrâf etmeden harcama yapar… Her konuda olduğu gibi, bu konuda da önderi Rasulullah (s.a.s.)’i takib edip emirlerine itaat eder…
Dünya konusunda, hayat örneğimiz Rasulullah (s.a.s.)’in birkaç hadis-i şeriflerini hep beraber okuyup ders alalım!..
a- Ebu Musa el-Eş’arî (r.a.) rivayet eder.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“Dünyasını seven kimse, âhiretine zarar verir. Âhiretini seven kimse, dünyasına zarar verir. Siz kalıcı olanı, fâni olana tercih edin!”18
b- Muâz b. Cebel (r.a.) anlatıyor:
Rasulullah (s.a.s.), beni Yemen’e gönderirken:
“Lüks içinde yaşamaktan kaçın! Zira Allah’ın (hâlis) kulları lüks içinde yaşamazlar.” buyurdu.19
c- Ubey b. Ka’b (r.a.)’dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“İnsanoğlunun yediği, dünyaya misâl verildi. Onu (yemeğini) her ne kadar güzelleştirirse ve tuzlasa sonunda ne olduğuna bak!”20
d- Dahhâk b. Süfyân el-Kilâbî (r.a.) anlatıyor:
Rasulullah (s.a.s.), O’na:
“Ey Dahhâk, yediğin nedir?” diye sorunca:
— Ya Rasulallah, et ve süttür, dedi.
Rasulullah (s.a.s.):
“Bu yediklerinin sonu ne olur?” diye sorunca da:
— Bildiğin gibi olur, cevabını verdi.
Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s.):
“Allah, insanoğlundan çıkan şeyi (dışkıyı) dünyaya misâl verdi.” buyurdu.21
e-Selmân el-Farîsî (r.a.) anlatıyor:
Bir adam, Rasulullah (s.a.s.)’e geldi.
Rasulullah (s.a.s.), ona:
“Sizin yiyeceğiniz var mıdır?” diye sordu.
O da:
— Evet, dedi.
Sonra ona:
“Siz onu, güzelce pişirip baharat atarak iyice lezzetli hâle getiriyor musunuz?” diye sordu.
Adam:
— Evet, dedi.
Ona:
“Bunu yapıyor musunuz?” diye sordu.
O:
— Sonra ona:
“Sizin içeceğiniz var mı?” diye sordu.
O:
— Evet, dedi.
Ona:
“Onu döküp soğutuyor, arındırıp hoş hâle getiriyor musunuz?” diye sordu.
O da:
— Evet, dedi.
(Rasulullah:
“Sonra o ikisini karnınızda bir araya getiriyor musunuz?” diye sordu.
Adam:
-Evet, dedi.)
Ona:
— Peki, bu ikisinin dönüş yeri neresidir?” diye sordu.
Adam:
— Allah ve Rasulü daha iyi bilir, diye cevab verdi.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle cevab verdi:
“O ikisinin dönüş yeri, tıpkı dünyanın varacağı yer gibidir. Sizden birisi evinin arkasına gider ve burnunu, onların iğrenç kokusundan dolayı tutar.”22
Dünyanın gerçeği, Rasulullah (s.a.s.)’in beyân buyurduğu gibidir!.. Bundan dolayı katıksız iman sahibi ve salih amel işleyen muvahhid mü’minler, dünyadan sakınır, dünyevîleşmemek için gayret ederler… Elbette ki, bu hayırlı hâlleri, onları, Allah ve Rasulü (s.a.s.)’in helâl kıldığı kazanç yollarından çalışıp kazanmalarını, gönül zengini olup servet edinmelerini ve helâl kazançlarını Allah yolunda sarf etmelerini engelleyici değildir… Muvahhid mü’minler, dünyaya meyletmeden, dünyevileşmeden ve takvalarını korumak kaydıyla helâl yollardan kazanıp zengin olmalarında, imkânlarını emrolundukları şekilde sarf etmeleri şartıyla bir sakınca olmadığı malumdur!..
Sa’d b. Ebî Vakkas (r.a.) rivayet eder.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“Şübhesiz ki, Allah muttakî, zengin, kendini ibadete veren kulu sever.”23
Amr b. el-Âs (r.a.)’dan.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“Ey Amr, en güzel mal, helâl yoldan kazanılan ve salih bir adamda bulunan maldır.”24
Servet, Allah’ın helâl kıldığı yollardan kazanıldığı ve onu kazanan mü’min müslüman şahsiyet de salih, muttakî ve kendisini Allah’a ibadete vermiş birisi olduktan sonra zengin olmakta herhangi bir sakınca yoktur!.. Sakıncalı olan kişinin, dünya hırsı ile mal biriktirip dünyevileşmek arzusuyla yaşaması, gurur ve kibir ile davranıp bunu övünç vesilesi kılmasıdır…
Ve muvahhid mü’minler, ebedî olan âhiret hayatını, geçici olan dünya hayatına tercih ederler… Onlar, her amellerini şirksiz ve yalnız Rabbleri Allah için yapar, kendilerini ebedî olan âhiret hayatına hazırlar, dünyada kalacakları, âhirette ise olacakları şuuruyla hareket ederler… Dünyayı, âhiret için verimli bir tarla kabul edip, ömür boyu hayırlı ameller işleyerek tarlayı bu tohum ile eker ki, âhirette hayırlı mahsülünden faydalansınlar…
Rabbimiz Allah şöyle buyurur:
“Bu dünya hayatı, yalnızca bir oyun ve (eğlence türünden) tutkulu bir oyalanmadır. Gerçekten âhiret yurdu ise, asıl hayat odur. Bir bilselerdi.”25
“Kim âhireti ister ve bir mü’min olarak ciddî bir çaba göstererek ona çalışırsa, işte böylelerin çabası şükre şayandır.”26
“Allah’a döneceğiniz günden sakının. Sonra herkese kazandığı noksansız ödenecek ve onlara haksızlık yapılmayacaktır.”27
“Kim salih bir amelde bulunursa, artık onlar kendi lehlerine olarak (cennetteki yerlerini) döşeyip hazırlamaktadırlar.”28
“Erkek olsun, kadın olsun kim bir mü’min olarak salih bir amelde bulunursa, işte onlar, içinde hesabsız olarak rızıklandırılmak üzere cennete girerler.”29
Katıksız iman ve Sünnet üzere salih amel, âhiret yurdunun azığıdır… Bu en büyük nimet olan azığı, dünya hayatında iken kazanıp hazırlayanlar, hem Allah’ın rızasını, hem de cennetini hak ederler… Kullar, kendilerine düşen kulluk vazifelerini emrolundukları gibi dosdoğru yerine getirirlerse, hiç şübhesiz kendilerine va’dedilen sonsuz cennet nimetlerine kavuşurlar… Dünya hayatları izzetli bir hayat olur, âhiret hayatları ise ebedî cennet!..
İslâm dâvâsının dâvâ adamları ve davetçileri, kısaca beyân edilen özelliklere sahib izzetli şahsiyetlerdir… Onların hayat ölçüleri, Kur’ân ve Sünnet’tir… Onlar, insanları ve olayları bu asla değişmeyen ölçü ile değerlendirirler… Bu ölçüye uyanı kabul eder, uymayanı reddederler… Hangi çağda ve dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, onların hayat ölçüsü budur!..
Birbirlerinin kardeşleri ve velîleri olan mü’minler, kardeşlik ve velâyet bağlarını kuvvetlendirir, birbirlerini yürekten sever, sayar ve İslâm vahdetini meydana getirir, “cemaatte rahmet, ayrılıkta azâb var” şuuruyla hareket ederler…
Onların duâsı, Rasulullah (s.a.s.)’in yaptığı ve öğrettiği duâdır…
İbn Ömer (r.anhuma) anlatıyor:
Rasulullah (s.a.s.), bir topluluktan kalkmadan önce mutlaka Ashâbına şu duâyı yapardı:
“Allahım, Sana karşı işlenecek günahlarla aramızda perde olacak korkundan, bizi cennete ulaştıracak kulluğundan, dünya musibetlerine karşı tahammülümüzü kolaylaştıracak güçlü bir iman nâsib et.
Allahım, bizi yaşattıkça kulaklarımız, gözlerimiz ve gücümüzden bizi faydalandır. Aynı şeyleri soyumuza da nâsib eyle.
Bize zulmedenlerden intikamımızı al. Düşmanlarımıza karşı bize yardım et.
Bizi dinimizden yaralama.
Dünyayı en büyük gayemiz eyleme. Dünyalık bilgilerle de sonumuzu getirme.
Bize acımayanları, üzerimize güçlü ve kuvvetli kılma.”30
“En güzel sonuç muttakîler içindir.”31
Sünen-i İbn Mace, Mukaddime, B. 17, Hds. 224.
Ebu Ya’lâ el-Mevsılî, Müsned, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ. İst. 2024, c. 2, sh. 575, Hds. 2837.
İmam Taberânî, el-Mu’cemu’s-Sağîr, çev. İshak Doğan, Konya, 2019, sh. 20, Hds. 22.
Ebu Nuaym el-Isbehânî, Hilyetu’l-Evliyâ ve Tabakâtu’l-Asfiyâ, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ. İst. 2015, c. 9, sh. 155, Hds. 211.
Ebu Nuaym el-Isbehânî, Hilyetu’l-Evliyâ, c. 9, sh. 156, Hds. 213.
Alak, 96/1-5.
Fatır, 35/28.
Celâleddin es-Suyutî, ed-Dürrü’l-Mensûr fi’t-Tefsir bi’l-Me’sûr, çev. Zekeriya Yıldız, İst. 2012, c. 12, sh. 262.
İbn Ebî Şeybe, Musannef, çev. Zekeriya Yıldız, İst. 2012, c. 14, sh. 439, Hbr. 35387. c. 11, sh. 612, Hbr. 29994.
Sünen-i Dârimî, Mukaddime, B. 32, Hbr. 343.
Celâleddin es-Suyutî, ed-Dürrü’l-Mensûr, c. 12, sh. 264.
Talak, 65/12.
Bakara, 2/163-164.
Âl-i İmrân, 3/189-191.
Yunus, 10/31-32.
Rabbimiz ve İlâhımız Allah Teâlâ şöyle buyurdu:
“Onlar (Yahudîler): ‘Allah, beşere hiçbir şey indirmemiştir’ demekle Allah’ı, kadrinin hakkını vererek takdir edemediler.” En’âm, 6/91.
Haşr, 59/18-19.
Nisa, 4/59.
Hac, 22/32.
Secde, 32/4-9.
Mürselat, 77/20-23.
Zariyat, 51/56-58.
İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ. İst. 2014, c. 16, sh. 616-617, Hds. 24248-24249.
İbn Hibbân, Sahih-el-İhsân fî Takribi Sahihi İbn Hibbân, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ. İst. 2022, c. 1, sh. 626, Hds. 709.
Hâkim en-Nîsâbûrî, el-Müstedrek Ale’s-Sahihayn, çev. M. Beşir Eryarsoy, İst. 2013, c. 10, sh. 328, Hds. 7967.
Kuzâî, Şihâbü’l-Ahbâr Tercümesi, çev. Prof. Dr. Ali Yardım, İst. 1999, sh. 100, Hds. 293.
Nûreddin el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, çev. Zekeriya Yıldız, İst. 2015, c. 18, sh. 26, Hds. 17825. Bezzâr ve Taberânî’den.
İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 15, sh. 659, Hds. 22780.
Nûreddin el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, c. 18, sh. 31, Hds. 17835.
İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 16, sh. 629, Hds. 24273.
Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebîr, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ. İst. 2023, c. 1, sh. 282, Hds. 531.
İbn Hibbân, Sahih, c. 1, sh. 621, Hds. 702.
Abdullah b. Mübarek, Kitabu’z-Zühd ve’r-Rekâik, çev. Abdullah Samed Afaracı, İst. 2015, sh. 150, Hds. 495.
İbn Ebi’d-Dünyâ, İbn Ebi’d-Dünyâ Külliyatı-Hadislerde Açlık, çev. Abdulkadir Kabakçı, İst. 2013, c. 8, sh. 72, Hds. 165.
Nûreddin el-Heysemî, Mecma’uz-Zevâid, c. 18, sh. 156, Hds. 18075.
İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 16, sh. 628, Hds. 24272.
Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebîr, c. 7, sh. 385, Hds. 8138.
İbn Ebi’d-Dünyâ, İbn Ebi’d-Dünyâ Külliyatı-Hadislerde Açlık, c. 8, sh. 71, Hds. 164.
Nûreddin el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, c. 18, sh. 156, Hds. 18076.
Abdullah b. Mübarek, Kitabu’z-Zühd ve’r-Rekâik, sh. 149, Hds. 492 ve 491.
Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebîr, c. 5, sh. 590, Hds. 6119.
İbn Ebi’d-Dünyâ, İbn Ebi’d-Dünyâ Külliyatı-Hadislerde Açlık, c. 8, sh. 72-73, Hds. 167.
Nûreddin el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, c. 18, sh. 156, Hds. 18077.
Sahih-i Müslim, Kitabü’z-Zühd, Hds. 11.
İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 15, sh. 726, Hds. 22910-22911.
İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 15, sh. 722, Hds. 22901-22903.
İmam Buhârî, el-Edebü’l-Müfred, B. 140, Hds. 299.
Hâkim en-Nîsâbûrî, el-Müstedrek, c. 3, sh. 587, Hds. 2175.
Ebu Ya’lâ, Müsned, c. 5, sh. 602, Hds. 7336.
Rum, 30/64.
İsra, 17/19.
Bakara, 2/281.
Rum, 30/44.
Mü’min, 40/40.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu’d-Daavat, B. 82, Hds. 3731.
A’râf, 7/128.


