14 Mart 2026 - Cumartesi

Şu anda buradasınız: / / Allah İnancında İçi İlhad Olmuş Tevhid’in Esası.
 Allah İnancında İçi İlhad Olmuş Tevhid’in  Esası.

Allah İnancında İçi İlhad Olmuş Tevhid’in Esası. Muhammed Rebi

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRÂHİM.

Zulüm:

Bir evvel ki yazımızda konumuzun ZULÜM üzerine olduğu ve ilgili yazı dizisine inşaallah devam edeceğiz.

Maide Suresi’nin 44. ayetinde geçen “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir” ifadesi, İslam alimleri arasında farklı şekillerde yorumlanmıştır. Bazı alimler bu ayetin genel (umumi) olduğunu ve tüm zamanları kapsadığını belirtirken, diğerleri ayetin bağlamı ve nüzul sebebine dayanarak daha özel (hususi) bir anlam taşıdığını savunmuşlardır.

Nüzul Sebebi

Bazı İslam alimleri, Maide 44. ayetinin özellikle Yahudiler hakkında nazil olduğunu ve bu bağlamda değerlendirilmesi gerektiğini belirtmişlerdir. Bu görüşe göre, ayetteki “ kâfirler” ifadesi, Allah’ın indirdiği hükümleri bilerek inkâr eden ve değiştiren Yahudilere yöneliktir.

“Küfrün Dûne Küfr” Anlayışı

İbn Abbas (r.a.) gibi sahabeler, bu ayetteki “küfür” kelimesinin mutlak anlamda dinden çıkmayı ifade etmediğini, “küfrün dûne küfr” yani “küfrün altındaki bir küfür” anlamında olduğunu belirtmişlerdir. Bu anlayışa göre, Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyen bir kişi, eğer bunu Allah’ın hükmünü inkâr ederek yapıyorsa dinden çıkar, ancak inkâr etmeksizin, günahkârlık veya adaletsizlik gibi sebeplerle yapıyorsa bu, kişiyi dinden çıkarmaz.​

Ancak “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler” ifadesi, bazı alimlere göre, kişinin Allah Teâlâ’nın uluhiyetini reddetmesi ve yalnızca Allah’a ait olan teşri (hüküm koyma) hakkını gasp etmesi durumunda geçerlidir. Bu durumda, kişi Allah’ın hükmünü inkâr ettiği ve kendi hükmünü O’nun yerine koyduğu için kâfir sayılır. Yani burada kâfirlik vasfı, sadece hüküm vermemekle değil, Allah’ın hükmünü reddetme ve kendi iradesini O’nun iradesinin önüne koyma niyetiyle ilişkilendirilmiştir.

Bu kişiler, Allah’ın uluhiyetini fiilen reddetmekte, yalnızca Rabbe ait olan kurtuluş sistemini geri iterek beşerî sistemlerin önünü açmaktadır. Böylece sadece toplumu değil, kendilerini de büyük bir zulme maruz bırakmaktadırlar. Çünkü hem insanları fesada sürükleyip haktan uzaklaştırmakta hem de kendilerini küfür cezalarına layık hale getirmektedirler. Bu yönüyle, kişi sadece başkalarına değil, bizzat kendi nefsine de zulmetmiş olur.

Öte yandan bazı alimler, bu ayetin sadece bir grup için değil, genel bir hüküm ifade ettiğini savunmuştur. Bu yorumda, özellikle ayetteki “men” (kim) edatının Arapçada ismi mevsul olarak şahsa delalet ettiği ve mutlak bir genel ifade taşıdığı vurgulanmaktadır. Nitekim aynı surenin 45. ayetinde de “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler” bu kez “zâlimler” olarak nitelenmiştir. Birinde “kâfir”, diğerinde “zâlim” denilmesi, yapılan fiilin mahiyetine dair farklı yönlerin vurgulanmasıdır. Ancak her iki ayet de aynı şartla başlamakta ve aynı umumi ilkeye dayanmaktadır. Bu bakımdan her iki ayetteki kimlik vasıfları da aslında aynı temel küfür fiilinden kaynaklanmaktadır.

Zâlim kavramının geniş anlamını bir önceki yazımızda detaylı olarak ele almıştık. Dindeki zulmün mahiyetini ve yerini hem Yüce Allah’ın ayetlerinden hem de Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in hadislerinden öğrenmiş bulunuyoruz. Bu bağlamda, zulmedenlere asla meyletmeyeceğiz; aksi takdirde bize de ateş dokunur. Evet, Yüce Allah, bu konuda bizleri açıkça ateşle tehdit etmektedir. Çünkü zâlimler, Allah’a ait olan neredeyse tüm hakları gasp etmiş, O’nun hükümlerinin yerine kendi hevâlarını koymuşlardır.

Ne var ki, “Müslümanım” diyen bazı toplumlar, bu zâlimlere ve tağutlara destek vererek, onların hükümranlıklarına tâbi olmuş ve aynı konuma düşmüşlerdir. Asr-ı Saadet’ten günümüze kadar Kur’an ve Sünnet ehli alimler, bu mesele üzerinde hassasiyetle durmuş, gayrimüslim idarelerin yaşam biçimlerine destek verilmesini kesin bir şekilde reddetmiş, Müslümanları da bu tür fiillerden şiddetle men etmişlerdir.

Yeryüzünü ifsada boğan bu zâlimlere karşı bizler ne durumdayız? Buraya bakmak gerekir. Yüce Allah’ın şu emri beynimizde ve kalbimizde yazılı olarak unutmayacak ve çaresine bakacağız. Yüce Allah şu ayet’i-kerime ile sınırları çizmiştir:

“(Yeryüzünde) Fitne kalmayıncaya kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse, artık zulüm yapanlardan başkasına karşı düşmanlık yoktur.” (Bakara, 2/193)

İsterseniz, günümüzde işgal altında bulunan bu topraklar üzerinde işlenen dinimizle ilgili cinayetlerin mahiyetine bir göz atalım:

Halkı Müslüman olan ülkelerde, zâlimler, kâfirler ve mürtedler hâkimiyeti ele geçirmiştir. İnsanları beşeri küfür ve şirk kanunlarıyla oyalarken, Kur’an ve Sünnet’in hâkim olmasını engellemek ve Müslümanların idareyi ele almasını önlemek amacıyla, en modern ve en korkunç silahlarla nöbet tutmaktadırlar. Yüz binlerce, belki de milyonlarca asker ve polis beslenmekte, en büyük bütçeleri orduya, mühimmata ve kendi fabrikalarında ürettikleri ölüm makinelerine tahsis edilmektedir.

Bu durumdan dolayıdır ki, Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadisi şerifinde şöyle buyurmuştur:

“İnsanların başına öyle bir zaman gelecek ki, onları, beyinsizleri idâre edecektir. Bunlar, insanların şerlilerini önde tutacaklar, iyilerini arkaya atacaklardır. Namazlarını son vakte kadar erteleyecekler. Kim bu zamana yetişirse onların “yöneticisi, polisi ve hazinadarı olmasın.”

Böyle idarecilerin hâkim olduğu ülkelerde, tüm güçleriyle gerçek manada dinini, yani İslam’ı yaşamak isteyen muvahhid mü’minlerin önünü kesmekte ve onları çeşitli terör isimleriyle yaftalamaktadırlar. Bu insanlar, küfür kanunlarının bilmem hangi maddelerine dayanarak, bu müminleri zindanlara atmışlardır.

Kendilerini Müslüman kabul eden bu liderler, yüce Allah’ın haklarını gasp ederek, kendi hevâlarına dayalı küfür ve şirk kanunlarını uygulamakta ve bunu hatırlarına bile getirmemektedirler. Esasen bu liderler ve yandaşları, Kur’an ve Sünnet’e göre iman etmiş kimseler değildirler. Onların inandıkları dinin tarifini yapmaya gerek var mı, bilmiyorum. Ancak bu koltuklarda oturarak, küfür ve şirk kanunlarıyla insanları yönetmeleri, haramları serbestçe işlemeleri onların inandıkları iman engel olmamaktadır.. Çünkü bu iman, Kur’an’da bahsedilen muvahhid mü’minin imanı değildir. Bu iman, Amerika’nın, Rusya’nın, Avrupa’nın, Asya’nın ve tüm gayrimüslimlerin istediği türden bir imandır; ancak Allah katında kabul edilen, gerçek iman bu değildir.

Bu liderleri, mevcut sistem üzere seçerek başa getirenler, hasta bir toplumdur, bu hastalığın tedavi şekli de bellidir. O tedavinin reçetesi ise Kur’an ve onun Sünnetteki uygulamasıdır. Yüce Allah, Kur’an’da: “Zâlimlere meyletmeyin, onlara yardımcı olmayın, zulümlerine, küfürlerine ve irtidatlarına katılmayın, destek olmayın.” diye emrederken, Müslümanlık iddiasında bulunan milyonlarca insan, bu zâlimleri kendilerine “ulu’l-emr” seçerek her türlü desteği onlara vermiştir. Ayrıca, yapılan bu küfür ve şirk fiilini, içlerinden hiç bir sıkıntı duymadan cihad kabul etmişlerdir.

Bu gayri İslami uygulamalardan dolayı, (Allah’tan) bu dünyada alçalma, horlanma ve hüsran ateşi dokunduğu gibi, ahirette de cehennem ateşi onları beklemektedir. Lâik ve demokratik ülkelerde din ve devlet işleri birbirinden ayrılmıştır; devlet dinsiz, din ise devletsiz kalmıştır. Oysa dinden maksat elbette İslâm’dır, ve İslam’ın devletle olan bağını koparmak, toplumun düzelmesini engellemektedir.

Çünkü yüce Allah Kur’an da şöyle buyurmaktadır:

“Allah nezdinde din İslâm’dır”. (Al’i-İmran, 3/19) ve yine devamla:

“Bu gün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâmı beğendim….” (Maide, 5/3)

İslâm’ın hayat nizamı bu ayet’i-kerimelerden belli olmuyor mu? Ancak bakıyoruz ki yeryüzündeki kâfirler Allah’ın dini hâkim olmasın diye, havada, karada ve denizde bütün güçleriyle nöbet tutmaktadırlar.

Ne yazık ki aldatılmış, bilgisiz, ilimsiz ve İslam eğitimi almadığı için itikatları en baştan batıl bir inançla şekillenen, sadece Müslüman olduğunu söyleyen bu bedbahtlar, tağutları iktidar koltuklarına oturtmuşlar ve kalplerinde hiçbir sıkıntı duymadan mevcut sistemi maalesef İslam olarak kabul etmişlerdir. Göğüslerindeki inançta sapmalar vardır ki bu, gömleğin ilk düğmesi yanlış iliklemek gibidir. Artık bu topluma doğruyu anlatmak, elbette ki kolay olmayacaktır.

Bakınız, yeryüzünde gerçek İslam’ın bir sınırı yoktur. Ancak, Yüce Allah’ın İslam’a çizdiği sınırlar ihlâl edilmiş, küfür ve şirk doğru olan emirlerin içine sıkıştırılmıştır. İlimden yoksun olan bu toplumlar, birkaç ritüeli –namaz, oruç, hac, zekât– İslam’ın tamamı sanarak, kalan emirleri yok saymış ve hayatlarına devam etmişlerdir. Tevbeye gerek görmeden, yaptıkları fiilleri doğru kabul ederek ömürlerini bu şekilde bitirmişlerdir. Bu, çok vahim bir durumdur; hem de vahim olduğu kadar acı bir sondur.

İmam Tirmizi’nin “Sahih”inde Rasulullah (sav)’in

“Dinleyin! Benden sonra bir takım emir (idâreci)ler olacağınızı işittiniz mi? Kim onların yanına girer, onların yalanlarını doğrular ve haksızlıkları hususunda onlara yardım ederse, o benden değil, bende ondan değilim. Havzımın başında bana varamayacaktır. Kim onların yanına girmez, haksızlıkları hususun da onlara yardım etmez ve onların yalanlarını doğrulamazsa, o bendendir, ben de ondanım. Havzımın başında bana kavuşacaktır.”

Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) buyuruyor ki: “Kim ki gayri İslâmî yönetimlerde zâlimlere ve tağutlara destek verir, yardımcı olursa, onların haksızlıklarını destekler ve bu uğurda çalışırsa, Allah onların bu hareketini reddetmektedir.”

Bu hadisi şerif, Müslümanların zalim ve tağutî yönetimlere destek vermemeleri gerektiğini açıkça ifade etmektedir. Peki, nasıl oluyor da günümüzde bazı insanlar, küfür ve şirk kanunlarıyla idâre edilen bir sisteme desteklerini dolu dizgin olarak vermektedirler? Müslüman olduklarını iddia eden insanlar, böyle bir sisteme desteğin delilini nereden bulmuşlardır? Bu, tamamen İslam’ın öğretilerine aykırıdır.

İslam, adaletin, tevhidin ve Allah’ın hükmünün hâkim olmasını emreder. Kur’an-ı Kerim’de, zalimlere ve tağutlara yardım etmenin yasaklandığı birçok ayet bulunmaktadır. Örneğin, Yüce Allah, Nisa Suresi 76. ayetinde şöyle buyurur: “Allah’ın düşmanlarıyla dostluk kuranlar, onlar zalimlerin ta kendileridir.” (Nisa, 4:76) Ayrıca, Maide Suresi 51. ayetinde de “Ey iman edenler! Yahudi ve Hristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostudur. İçinizden kim onları dost edinirse, o da onlardandır. Şüphesiz Allah, zalim bir kavmi doğru yola iletmez” (Maide, 5:51) şeklinde açık bir uyarı yapılmıştır.

İslam’ın bu net hükümleri ışığında, gayri İslami yönetimlere destek vermek, bu tür yönetimleri benimsemek, Allah’ın hükümlerini hiçe saymak anlamına gelir. Bu, hem dünya hem de ahiret açısından büyük bir tehlikedir.

Yüce Allah Teâlâ biz kullarına, şeytanın ve şeytanî düzenlerin peşinden gitmemeyi emrederken, biz hangi hak ve selâhiyetle ve inadına bu gayri İslâmî sistemin peşinden giderek yüce Allah’ın hükümlerini alenen gasp eden bu insanların ve şirk ehli olan bu zevatın ekmeklerine yağ sürmekteyiz?

Şunu iyi bilmek ve kavramak gerek ki, ayet’i-kerimeler de, hadisi şeriflerde ve İslâm ûlâmasının beyanlarında apaçık belli olan yol, apaydınlık, sağa sola sapmayan, rehberimiz önümüzde iken nasılda şeytanın ilgası bizi, dibi görünmeyen bir uçuruma götürmektedir.

Esasen yukarıda da zikrettiğimiz gibi, reçete elimizdedir. Ancak sanki bu reçete bize yetersiz kalmış gibi, elinde sopası olmayan, bizi zorlamadan göğsümüzdeki nefsimizle işbirliği yapan şeytan’ı-aleyhilane, bu şer yolunu nefislere hoş ve doğru göstermektedir.

Ben yazıma burada nokta koyuyorum. İnşâallah, bir sonraki yazımda “… Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin kendileridir.” (Mâide, 5/44) ayeti ile konuyu detaylandırarak devam edeceğiz. alacağız.

Allah’ın selamı ile sizleri selamlıyorum: Vesselamualeyküm verehmetulahi veberekâtûhu.

logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

vuslatdergisi@gmail.com

Ihlamurkuyu Mahallesi Çakırlar Sokak No:11
Ümraniye / İstanbul