Filistin’de 7 Ekim 2023 tarihinde gerçekleştirilen ve Aksa Tufanı olarak isimlendirilen operasyonun kamuoyunun gündemine getirilmesinde hadise, projektörün tutulma tarzlarına göre çok farklı şekillerde yansıtıldı. Bu yüzden özellikle olayın arkasından yapılan yorumların genelinde, uluslararası siyonizmin tesirindeki medya organlarının da çarpıtmasıyla Filistin direnişini suçlayan ve haksız çıkaran yaklaşımlar baskın çıktı. Filistin halkının mücadelesini haklı bulanlardan bile birçok kişi söz konusu operasyonu ya zamansız, ya savaş hukuku konusunda uyulması gereken ilkelerin gözetilmediği ya olayın arka planı hesap edilmeden aceleye getirilmiş bir teşebbüs ya da muhakemenin değil heyecanın tesiri altında gerçekleştirilmiş bir eylem olarak değerlendirdi ve mahkum etti.
Öncelikle şunu belirtelim ki Aksa Tufanı ismiyle gerçekleştirilen operasyon da sonuçta beşer kararlarıyla gerçekleştirilmiştir ve hatasız olduğu iddia edilemez. Bütün eleştirilerden muaf olduğunu kimse ileri süremez ve sürmüyor da. Ancak eleştirilerde her şeyden önce doğru bilgiyi esas almak ve insaf sınırları içinde kalmaya dikkat etmek gerekir. Ayrıca ortada bir zulüm olduğu zaman mazlumun bu zulümden kurtulmak için yürüttüğü mücadelede herhangi bir strateji hatası yapması zulmü haklı çıkarmayacağı gibi mazlumun yalnız bırakılmasına da gerekçe oluşturmaz. Allah’a karşı sorumluluk bilinci içinde olan herkesin zulme karşı ve mazlumun yanında yer alma görevlerini yerine getirme gayreti içinde olmaları, hiçbir şey yapamasalar bile tavır, konum ve çizgilerini bu doğrultuda belirlemeleri gerekir.
Filistin topraklarındaki siyonist işgal bizatihi zulüm, işgal edilen toprakların sahipleri durumundaki Filistin halkı ise mazlum ve haklıdır. Üstelik siyonist işgalci insanlık dışı uygulamalarında sınır tanımadan kesintisiz bir şekilde zulmüne devam ederken Filistin halkı sadece bu zulmün son bulması, gasp edilen haklarının geri verilmesi için haklı ve meşru bir mücadele vermektedir.
Olaya bu açıdan baktığımızda Gazze’de 15 aydan fazla süren soykırım savaşının fitilini çeken hadisenin de 7 Ekim 2023’teki Aksa Tufanı operasyonu olmadığı, bilakis bu operasyonun haksız bir şekilde işgali gerçekleştirmiş bir zulüm gücünün sürdürdüğü ve sürekli bu zalimlerin hedefindeki Filistin halkının mağdur edildiği bir yangının söndürülmesi amacıyla gerçekleştirildiği anlaşılacaktır. Yani Aksa Tufanı yangının tutuşturulmasına yol açmamış bilakis söndürülemeyen bir yangına müdahale amacıyla itfaiye ekibini harekete geçirmiştir.
İşgal rejiminin bu savaşta korkunç katliamlar gerçekleştirmesine ve çoğunlukla sivillerin sığındığı okulları, hastaneleri ve sığınma merkezlerini hedef almasına rağmen ABD ve Avrupa ülkelerinin birçoğu ona sınırsız ve şartsız destek vermeye devam etti.
İşgal rejimi bu savaşta aynı zamanda Gazze Şeridi’nin tamamını ablukaya alarak insani yardım ulaştırılmasını da büyük ölçüde engelledi. Kuzey kesiminin ise dünyayla irtibatını tamamen keserek buraya sağlık elemanlarının ve sivil savunma ekiplerinin bile girmesini engelledi. O yüzden bu bölgede saldırıya maruz kalan yerlerde enkaz altında kalan insanların çıkarılmasında bile çok büyük zorluklar yaşandı ve birçoğu enkaz altında kaldı. İşgal güçleri sokaklarda öldürülenlerin cesetlerinin toplanmasını engelleyerek onların sokak köpekleri tarafından parçalanmasına neden oldu.
Siyonist işgal rejimi İslami Direniş Hareketi’nin Siyasi Birim Başkanı İsmail Heniyye’yi, İran’ın yeni cumhurbaşkanının görevi devralması münasebetiyle düzenlenen törene katılmak üzere gittiği Tahran’da 31 Temmuz 2024 tarihinde düzenlediği suikastla şehit etti. Onun ardından Hamas Siyasi Büro Başkanı seçilen Yahya Sinvar da 16 Ekim 2024 tarihinde Gazze Şeridi’nin güneyinde işgal güçlerinin baskını sebebiyle vuku bulan çatışma esnasında şehit edildi.
İşgal güçlerinin tüm saldırgan tutumuna rağmen Filistin direnişi, büyük zorlukları ve fedakarlıkları göze alarak işgalci siyonistlere karşı mücadelesini sürdürdü. Bu yüzden işgal güçleri de Gazze’deki savaşta önemli kayıplar verdiler.
İşgal güçlerinin, ABD’nin ve muhtelif Avrupa ülkelerinin şartsız ve sınırsız destek vermelerine hatta onun da ötesinde bilfiil savaşın içinde yer almalarına rağmen Filistin direnişi işgal güçlerinin ve onların arkasında duran küresel emperyalizmin dayatmalarına teslim olmayarak mücadeleyi bütün zorluklarına rağmen devam ettirdi.
Siyonist işgal güçlerinin ve onlarla birlikte bilfiil cephede yer almak ya da doğrudan veya dolaylı destek vermek suretiyle savaşa iştirak edenlerin son derece insafsız davrandıkları, hiçbir hukuki ve ahlaki ölçü tanımadıkları, direnişi teslim olmaya zorlamak için zulümde ve vahşette iyice aşırı gittikleri bir gerçektir. Siyonist vahşetle birlikte saf tutanların bu derece insafsız olmaları tabii ki özelde Gazze ahalisi genelde tüm Filistin halkı açısından ağır bir maliyete neden olmuştur. Bu saldırılar yüzünden sadece Gazze’de tutulan resmi kayıtlara göre 50 bine yakın insanın şehit olduğu 110 binden fazla insanın da yaralandığı tescil edildi. Ancak bu sayılar enkaz altında kalanları kapsamıyor. İşgal güçlerinin enkaz altında kalanların çıkarılması çalışmalarına engel olması sebebiyle onların isimleri kayıp statüsünde gösteriliyordu. Kayıpların sayısının ise 11 bin civarında olduğu yine resmi açıklamalarda belirtildi. Bunların çoğunun bir insanın hayatta kalması ihtimalinin olduğu süreden daha uzun süredir kayıp olmasından dolayı büyük çoğunluğunun ölmüş olduğu tahmin ediliyordu. O yüzden enkaz altında kalanların da çıkarılmasından sonra ölü sayısının 60 bini geçmesi ihtimali bulunuyor. Yaralananlardan da bazılarının durumları riskli olduğundan tedavi sürecinde onlardan da hayatlarını kaybedenler olacağı tahmin ediliyor. Ayrıca savaşın sebep olduğu çevre sorunlarının, bulaşıcı hastalıkların, açlığın, yetersiz beslenmenin ve iklim şartlarının sebep olduğu ölümlerin de eklenmesi durumunda savaşla ilişkili can kayıplarının yetmiş bini geçmesi mümkün. Onlarca çocuğun açlıktan veya kış şartlarında donarak öldüğü biliniyor.
Diğer yandan yaralananların da önemli bir kısmının ömür boyu sürecek sakatlanmalara veya malullüklere maruz kaldığı tahmin ediliyor. Binlerce kadın eşlerinin öldürülmesi sebebiyle dul, on binlerce çocuk da anne ya da babalarından birinin yahut her ikisinin öldürülmesi sebebiyle yetim kaldı. Çalışamayacak derecede sakat ve malul kalanların, dul kadınların ve yetim çocukların geçimleriyle ilgilenilmesi topluma önemli bir sorumluluk yüklemektedir.
Savaşın bu derece ağır bir bedele sebep olması ise yürütülen savaşın tam anlamıyla bir soykırım savaşı olmasından kaynaklanmaktadır. Siyonist katiller ve onlarla aynı safta yer alanlar iddia ettikleri gibi, işgal rejimini tehdit eden silahlı güçlere karşı değil belli bir bölgede yaşayan toplumun tüm kesimlerine yönelik saldırılar gerçekleştirmiş ve katliamlar yapmışlardır. Saldırıların birçoğunda sivil halkın sığındığı okullar, hastaneler ve sosyal merkezler hedef alınmıştır. Bu yüzden öldürülenlerin üçte ikiden fazlasını kadınlar ve çocuklar oluşturmaktadır. İşgal ordusunun bizzat kendisinin “insani alan” yani güvenli bölge ilan ettiği ve Refah ile Han Yunus şehirlerinin sahil kesiminde yer alan, “güvenli” ilan edilmesi sebebiyle de çok büyük bir kalabalığın toplandığı bölgeye bile işgal uçaklarının Mayıs 2024’ten ateşkesin ilan edilmesinden önceki günlere kadar geçen sekiz aya yakın süre içinde 97 saldırı düzenlediği BM tarafından hazırlanan raporlarda dile getirildi.
Ancak gözden uzak tutmamak gerekir ki Gazze’deki direnişin işgalci katillere teslim olmaları bundan daha iyi bir sonuç getirmeyecekti. Belki can kaybı bundan daha fazla olacak ve muhtemelen siyonist işgalciler Filistin halkını Gazze’den sürgün etme imkanı bulabilecekti. Kalmalarına imkan verilenlerin de sürekli siyonist işgalcilerin tehditleriyle karşı karşıya, zillet içinde ve onlar tarafından dayatılan her şeye de razı olmak suretiyle çok kötü şartlarda yaşamalarına müsaade edilecekti. Bu da belki ölümden daha kötü bir duruma razı olmak anlamına gelecekti.
İşte bundan dolayı Filistin direnişi izzetle mücadele ederek teslim olmama konusundaki kararlılığını sürdürdü. Bu kararlılık, Batı emperyalizminin bütün unsurlarını arkalarına almalarına rağmen siyonist işgal güçlerini, Filistin direnişinin şartlarına razı olarak ateşkesi kabul etmeye zorladı. Bu sonuç her ne kadar şimdilik Filistin toprakları üzerindeki siyonist işgale tamamen son vermese de Filistin direnişi açısından önemli bir zaferdir. Üstelik bu zafer sadece siyonist işgal rejimine karşı değil başta ABD, İngiltere, Almanya ve Fransa başta olmak üzere çağdaş Batı emperyalizminin bütün bileşenlerine karşı kazanılmış bir zaferdir. Ayrıca bu zafer, tarafların sahip olduğu imkanlar ve araçlar arasında çok büyük bir farkın bulunduğu bir savaş vasıtasıyla elde edilmiştir. Bir taraf yüzlerce savaş uçağıyla tonluk bombaları adeta yağmur gibi yağdırırken diğer taraf çok kısıtlı imkanlarla ve çoğunu kendi imkanlarıyla geliştirdiği araçlarla mücadele etti. Bir taraf yüz bin civarında muvazzaf askerine ilaveten 350 bin yedek askerini de göreve çağırarak ve çocuk yaşlı demeden insanları kitleler halinde katlederek soykırım yaparken bir taraf sadece cepheye sürülen askerleri hedef almak suretiyle ve birkaç bin mücahitle kuralına uygun bir savaş verdi.
Bu şartlarda verilen mücadelede birkaç bin mücahidin zafer kazanması ancak Yüce Allah’ın yardımıyla ve muzaffer kılmasıyla mümkün olabilir. Yoksa beşeri ve dünyevi şartlarla bu hadiseyi izah etmemiz mümkün değildir.
Ancak Filistin’deki mücadelenin asıl gayesi siyonist işgale tamamen son vererek, Mescidi Aksa ve Kudüs başta olmak üzere işgal altındaki tüm Filistin topraklarını özgürlüğüne kavuşturmaktır. Gazze’deki ateşkesin amacı Gazze’deki soykırım savaşını bitirmekti. İşgale son verme mücadelesi farklı ortamlarda ve farklı yöntemlerle sürdürülecek ve bu ateşkes siyonist işgali tanıma anlamına da gelmeyecektir.
Ancak bu mücadelenin ümmetin birlikte, tam bir dayanışma içinde sürdürmesi gereken bir mücadele olduğunu da gözden uzak tutmamalıyız. O yüzden bu mücadelede kendini İslam ümmetinin ferdi olarak gören herkesin gücü yettiği nispette katkıda bulunması, direnişe destek vermesi, yardımcı olması gerekir.


