“Elif, Lâm, Mîm.
İnsanlar, (sadece) ‘iman ettik’ diyerek, sınanmadan bırakılacaklarını mı sandılar.
And olsun, onlardan öncekilerini sınadık. Allah, gerçekten doğruları da bilmekte ve gerçekten yalancıları da bilmektedir.”1
Böyle buyurdu eşi, benzeri ve ortağı olmayan Âlemlerin Rabbi Allah Teâlâ!..
İman imtihanı!.. İman ettiklerini beyân edenler sınanmadan, yani imtihan olunmadan beyânlarının hakikati zâhirde gündeme gelmez… Yegâne Rabbimiz Allah Azze ve Celle’nin ilmi, ezelden ebede her şeyi kuşatmış, O’nun ilminin dışında hiçbir şey yoktur… el-Âlim Allah Teâlâ, her şeyi bilmekte ve görmektedir… Yalnız iddia ve beyân sahiblerini kendilerine şahid kılmak ve onları birbirine şahid etmek için imtihan etmektedir… Bu, hikmet sahibi yegâne İlâhımız Allah’ın hikmeti gereğidir ve O’nun hikmetinden sual olunmaz, yalnızca şirksiz iman edilir!..
Yukarıda meâlleri kaydedilen ayet-i kerimelerin inmesine sebeb olan olayı es-Şa’bî (rh.a.) şöyle anlatır:
“Bu ayet, Mekkeli bir grup insan hakkında inmiştir. Onlar, İslâm’ı kabul ettiler. Medine’de bulunan Rasulullah’ın Ashabı’ndan bazıları onlara yazdı ki: ‘Siz, hicret etmedikçe ikrarınız ve İslâm’ınız kabul edilmez.’
Onlar da Medine’ye gitmek üzere yola çıktılar. Bunun üzerine müşrikler, onları takib edip ezâ ve cefâ ettiler. Bu ayet, onlar hakkında indi.
Medine’deki müslümanlar, onlara mektub gönderdiler ve dediler ki:
-Sizin hakkınızda şöyle şöyle ayet indi.
Bunun üzerine onlar dediler ki:
-Biz yola çıkarız. Eğer bizi bir takib eden olursa onu öldürürüz.
Derken yola çıktılar. Müşrikler de onları takibe koyuldular. Onlar da takib edenleri öldürdüler. Onlardan da kimi öldürüldü, kimi kurtuldu.
Bunun üzerine Allah Teâlâ, onlar hakkında:
“Sonra gerçekten Rabbin, işkenceye uğratıldıktan sonra hicret edenlerin, ardından cihad edip sabredenlerin (destekçisidir). Şübhesiz senin Rabbin bundan sonra da gerçekten bağışlayandır, esirgeyendir.”2 ayetini indirdi.3
İbn Atiyye (rh.a.) dedi ki:
-Bu ayet-i kerime, her ne kadar bu sebeble yahud da bu anlamda belirtilen görüşler sebebiyle nâzil olmuş ise de, Muhammed (s.a.s.)’in ümmeti arasında bakidir. Zaman durdukça hükmünde bu ümmet arasında kalmaya devam edecektir. Çünkü müslüman serhadlerde, müslümanların esir alınmak, düşmanlardan zarar görmek ve bunun dışında herhangi birtakım zorluklarla baş başa kalmak suretiyle Allah tarafından fitneye (sınamaya) maruz kalmaları kalıcı bir husustur. Aynı şekilde her bir yer ibretle tetkik edilecek olursa, hastalıklarla ve türlü mihnetlerle de bunun gerçekleşmekte olduğunu görebiliriz. Şu kadar var ki, müslümanların serhadlerde düşmandan gördükleri zararları, çektikleri sıkıntıları, Kureyşlilerle karşı karşıya kaldıkları musibet ve zorlukları andıran bir durumdur.4
Sa’d b. Ebî Vakkas (r.a.) anlatıyor:
(Rasulullah’a:)
-Ya Rasulallah, insanların hangisinin belâsı daha ağırdır? diye sordum.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle cevab verdi:
“Peygamberler ve onların peşinden (derecelerine göre insanların) en liyâkatlısı ve en liyâkatlısı. Kişi, dindarlığı derecesinde belâya uğratılır. Şayet dininde sağlam ise belâsı ağırlaşır ve eğer dininde gevşeklik varsa, dindarlığı nisbetinde belâya uğratılır.
Nitekim belâ, bir kuldan ayrılmayarak neticede onu, üzerinde herhangi bir hatâ olmaksızın yeryüzünde yürür duruma getirir.”5
Böyle buyurdu yegâne önderimiz ve hayat örneğimiz Rasulullah (s.a.s.)!..
Rasulullah (s.a.s.), Nübüvvet ve Risâlet ile görevli kılınıp, cahiliyye dönemlerinde şirk içindeki insanları Tevhid’e davet ederek; “Ey insanlar, lâ ilâhe illallah deyin ve kurtulun!” buyurduğu ândan itibaren, iman etmeyen müşrikler tarafından çok eziyetler gördü ve çok çileler çekti… O’nun mübarek izinden giden ve O’na tâbi olan muvahhid mü’minler de O’nun çektiği çileler ve gördüğü eziyetler gibi, eziyet görüp çile çektiler… Müşrikler, kâfirler ve Allah düşmanı olanların değişmez karakteridir bu!.. Kıyamete kadar, muvahhid mü’minlere düşmanlıkları devam edecek ve her fırsatta imkânlarını kullanarak, kinlerini kusup zulümlerine devamla iman edenlere eziyet etmeyi sürdüreceklerdir… O gün olduğu gibi, bugün de aynı zulümlerini en korkunç hâlleriyle gündeme getirmektedirler…
Rabbimiz Allah Teâlâ’nın insan kullarının bütününe gönderdiği hidayet rehberi Rasulullah Muhammed (s.a.s.)’in, en son Nebî ve en son Rasul sıfatıyla bütün insanları Allah’a davet ederken gördüğü eziyetlerden birkaç olayı kaydedelim!..
1-Enes b. Mâlik (r.a.) rivayet eder.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“(And olsun ki,) Allah uğrunda gerçekten bana eziyet edildi. (O esnada benden başka) hiç kimseye eziyet edilmiyordu. Allah uğrunda hakikaten ben korkutuldum (tehdit edildim). (O zamanlarda benden başka hiç kimse korkutulmuyordu.) Bilâl’in, kendi koltuğu altında sakladığı bir parça azıktan başka ne bende, ne de Bilâl’de bir canlının yiyebileceği bir şey bulunmadığı hâlde üçüncü gece üzerime gelip (bastı).”6
2-Urve ibnu’z-Zübeyr (rh.a.) anlatıyor:
Ben, Abdullah b. Amr ibnu’l-Âs’a:
-Müşriklerin Rasulullah’a yaptıkları en şiddetli işi bana haber ver, dedim.
Abdullah (r.a.) şöyle anlattı:
-Rasulullah (s.a.s.), Ka’be’nin Hicr’inde namaz kıldığı sırada Ukbe b. Ebî Muayt, O’na doğru geldi. Ukbe, Rasulullah’ın ridâsını (üst elbisesini) toparlayıp boynuna doladı ve Rasulullah’ı şiddetli bir şekilde boğmayı başladı. Tam bu sırada Ebu Bekr çıkageldi. Nihayet Ukbe’nin omzundan tuttu ve Rasulullah’ı, onun saldırısından kurtardı. Ve şu ayeti okudu:
“Siz, benim Rabbim Allah’dır diyen bir adamı öldürüyor musunuz? Oysa o, size Rabbinizden apaçık belgelerle gelmiş bulunuyor. Buna rağmen o, eğer bir yalancı ise yalanı kendi aleyhinedir ve eğer doğru sözlü ise (o zaman da) size va’dettiklerinin bir kısmı size isâbet eder. Şübhesiz Allah, ölçüyü taşıran, çok yalan söyleyen kimseyi hidayete erdirmez.” (Mü’min, 40/28)7
3-Abdullah b. Mes’ud (r.a.) anlatır:
Rasulullah (s.a.s.), Ka’be’nin yanında kalkıp namaz kılmakta bulunduğu sırada, Kureyş’ten bir topluluk da kendi meclislerinde oturmaktalardı.
Birden bire onlardan bir sözcü:
-Şu (açıkça insanların içinde ibadet eden) mürâî kimseye bakmaz mısınız? Sizin hanginiz, filânca oğullarının yeni boğazlanan devesinin yanına kalkıp gider de, henüz işkembesindeki dışkısını, kanını, döl yatağını kasdedip onu buraya getirir. Sonra onu, şunun (Rasulullah’ın) yanında bekletir de O, secdeye vardığı zaman iki kürek kemiğinin arasına koyar? dedi.
Oradakilerin en şâkisi (en zalimi, en kötüsü), hemen gidip denileni getirdi. Bekledi. Nihayet Rasulullah secdeye varınca, onu iki kürek kemiğinin arasına koydu. Rasulullah, secde vaziyetinde başını kaldırmadan sabit durdu. Müşrikler, gülmeye başladılar, hattâ gülmekten dolayı (düşmemek için) birbirlerine dayanıyorlardı. (Ben ise, hiçbir işe yaramayarak bakıyordum. Keşke benim için men’edici kuvvetler olsaydı.)
Bir kimse, hemen Fâtıma (a.s.)’a gidip haber verdi. Fâtıma, o zaman küçük bir kızdı. Koşarak geldi. Rasulullah, hâlâ secde vaziyetinde sabit duruyordu. Nihayet Fâtıma, o şeyi sırtından alıp attı. Ve o heriflere karşı dönüp, onlara ağır sözler söyledi.
Rasulullah, namazı tamamladıktan sonra üç defa:
“Allahım, Kureyş’i Sana havâle ediyorum! Allahım, Kureyş’i Sana havâle ediyorum! Allahım, Kureyş’i Sana havâle ediyorum!” dedi.
Sonra isimlerini söyleyerek:
“Allahım, Amr b. Hişâm’ı, Utbe b. Rabîa’yı, Şeybe b. Rabîa’yı, Velid b. Utbe’yi, Ümeyye b. Halef’i, Ukbe b. Ebî Muayt’ı ve Umâre ibnu’l-Velid’i Sana havâle ediyorum.” dedi.
Allah’a yemin ederim ki, bu isimleri sayılanları, Bedr gününde yıkılıp yere serilmişler olarak gördüm. Sonra bunların cesetleri kuyuya, yani Bedr’deki çukura sürüklenip atıldı.
Bundan sonra Rasulullah (s.a.s.):
“Ashabu Kalîb’in (yani, bu kuyuya atılanların) hemen ardından lânet gönderildi.” buyurdu.8
4-Muhammed ibn Ömer rivayet eder:
(Tâiflileri, İslâm’a davet edip kendisine yardımcı olmalarını isteyen) Rasulullah (s.a.s.), Tâif’te on gün kaldı. Tâif eşrafından yanına varıp konuşmadığı bir kimse bırakmadı.
Tâifliler, Rasulullah (s.a.s.)’in teklifini kabul etmediler. Gençlerinin müslüman olmalarından korktular ve:
-Muhammed, memleketimizden çık git! Seni seven, Seni kurtaracak yerlere sığın, dediler.
Serserilerini, O’na karşı kışkırtıp O’nu taşlattırdılar. Öyle ki, ayakları kan içinde kaldı. (O’nunla beraber bulunan) Zeyd b. Harise, O’nu kendi vücûduyla korumaya çalışıyordu. Atılan taşlarla O’nun başı pek fenâ yarılmıştı.9
(Tâifli olan Sakifliler,) böylece Rasulullah (s.a.s.)’i alaya aldılar. Rasulullah’ın (aralarında kalmasını istediği ve) kendileriyle istişâre ettiği şeyleri kavimleri arasında yaydılar. Rasulullah’ın geçeceği yolun kenarına iki saf hâlinde oturdular. Rasulullah, yanlarına geldiğinde ve her adımını kaldırıp yere bastığında ayaklarına taş vurarak ezip kanlar içinde bıraktılar. Onların ellerinden kurtulduğunda ayaklarından kanlar akıyordu.10
Rasulullah’ın zevcesi Âişe (r.anha) anlatıyor:
Âişe, Rasulullah (s.a.s.)’e:
-Sana, Uhud gününden daha şiddetli olan bir gün erişti mi? diye sordu.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“Yemin olsun ki kavmim Kureyş’ten gelen birçok zorluklarla karşılaştım, fakat onlardan Akabe günü karşılaştığım zorluk hepsinden şiddetli idi. Şöyle ki: Ben (Kureyş’ten gördüğüm ezâ üzerine Tâif’e gidip) hayatımın korunmasını Abdu Kulâl’in oğlu ibn Abdu Yalîl’e teklif ettiğim zaman o, benim dileğime cevab vermemişti. Ben de kederli ve hayretli bir hâlde yüzümün doğrusuna (Mekke’ye) dönmüştüm. Bu hayretim, Karnu’s-Seâlib mevkiine kadar devam etti. Burada başımı kaldırıp (semâya) baktığımda beni gölgelemekte olan bir bulut gördüm.
Buluta (dikkatle) baktığımda bunun içinde Cibril bulunduğunu gördüm.
Cibril, bana seslendi:
-Allah, kavminin senin hakkında dediklerini ve seni korumayı reddettiklerini muhakkak işitti. Ve Allah, sana şu Dağlar Meleği’ni gönderdi. Kavmin hakkında ne dilersen ona emredebilirsin, dedi.
Bunun üzerine Dağlar Meleği, bana seslenip selâm verdi. Sonra:
-Ya Muhammed, Cibril’in söylediği bir hakikattir. Sen ne istersen emrine hazırım. Eğer (Ebu Kubeys ile Kuaykân denilen) şu iki yakın dağı Mekkelilerin üzerine kapaklamamı istersen (onu da emret), dedi.
Bunun üzerine Rasulullah:
“Hayır, ben Allah’ın bu müşriklerin sulblerinden yalnız Allah’a ibadet eder ve Allah’a hiçbir şeyi ortak kılmaz (muvahhid) bir nesil meydana çıkarmasını arzu ederim.” dedi.11
5-Enes (r.a.) rivayet eder.
(Dedi ki:) Uhud (Savaşı) gününde Rasulullah (s.a.s.)’in yan dişi kırılmış, başı da yarılmıştı. Artık hem yaradan kanı silmeye başlamış, hem de:
“Peygamberinin başını yarıp yan dişini kıran bir kavim nasıl kurtuluşa erer! Hâlbuki O, kendilerini Allah’a davet ediyordu!” buyurmuş.
Bunun üzerine Allah Azze ve Celle:
“(Allah’ın) onların tevbelerini kabul etmesi veya zalim olduklarından dolayı azâblandırması işinden sana bir şey (sorumluluk ve görev) yoktur.” (Âl-i İmrân, 3/128) ayetini indirdi.12
Kendisine pek düşkün hayırlı ümmetinin sıkıntıya düşmesi çok gücüne giden, mü’minlere şefkatli ve esirgeyici olan Rasulullah (s.a.s.),13 Nübüvvet ve Risâlet görevini hakkıyla yerine getirirken, bu eziyetlere, bu işkencelere, bu zulümlere ve bu çilelere uğradı… O (s.a.s.), Rabbimiz Allah’ın yardımıyla sabredip dayandı ve kıyamete kadar hayırlı ümmetine hayat örneği oldu… O’ndan hayat dersi alan, O’nun iman ve cihad mektebinin mensubları muvahhid mü’minler, mübarek izini tâkib ederek, Allah yolunda dosdoğru yürürken, O’na yapılan eziyetlerin benzerleriyle karşılaştılar, sabredip direndiler… Çünkü:
“Gerçekten Allah, sabredenlerle beraberdir.”14
“Allah, sabredenleri sever.”15
Güç ve kuvvetin yalnızca kendisine mahsus, her şeye kadir Âlemlerin Rabbi Allah Teâlâ, katıksız iman edip imanın gereği olan amelleri, yegâne önderleri Rasulullah (s.a.s)’in Sünneti üzere işleyen muvahhid mü’min kullarını sevdiği gibi, onlarla beraberdir… Allah’ın beraber oldukları ve sevdikleri kulları, mutlaka zafere ulaşırlar!.. Üstün olanlar, katıksız iman edenlerdir… Galib gelenler ise Allah taraftarları olanlardır…
Şöyle buyurur Allah Teâlâ:
“Bu (Kur’ân) insanlar için bir beyân, sakınanlar için de bir hidayet ve öğüttür.
Gevşemeyin, üzülmeyin, eğer (gerçekten) iman etmişseniz en üstün olan sizlersiniz.”16
“Kim Allah’ı, Rasulünü ve iman edenleri dost (velî) edinirse, hiç şübhe yok, galib gelecek olanlar, Allah taraftarlarıdır.”17
İnsanlar için çıkarılmış hayırlı ümmetin ilkleri ve öncüleri olan Ashâb-ı Kirâm’ın Allah, İslâm ve mü’min müslümanların düşmanları müşrik ve kâfir olanlardan gördükleri eziyetlerden birkaçını beraber okuyalım!..
1-Abdullah b. Mes’ud (r.a.) anlatıyor:
Müslüman olduğunu ilk açıklayan (şu) yedi zât idi: Rasulullah (s.a.s.), Ebu Bekr, Ammâr, annesi Sümeyye, Suhayb, Bilâl(-i Habeşî) ve Mikdâd (b. el-Esved).
(Müşriklerin bunlara karşı takındıkları tavra gelince:) Allah, Rasulullah (s.a.s.)’i amcası Ebu Talib(in himayesi) ile (müşriklerden) korudu. Ebu Bekr’i de kavmimin nüfuzu ile korudu.
Fakat diğer müslümanlar ise, müşrikler, onları yakaladı. Demirden (yapılmış) gömlekler giydirip vücûdlarının yağlarını eritmek sûreti ile tazib etmek için onları (Mekke’nin) kızgın güneşi altında yatırdılar. İslâm’dan döndürmek için sürdürdükleri bu azâblara dayanamayan bu müslümanların hepsi müşriklerin istediğini (zâhiren) kabullendiler. Fakat Bilâl müstesnâ. (O, zâhiren bile müşriklere en ufak bir taviz vermedi.) Çünkü Bilâl, Allah uğrunda canını fedâ etmesini gerçekten küçümsedi. Tâzib (azâb eden) kavmi de O’nu öldürmeyi küçümsediler. Bu yüzden müşrikler, (Bilâl’den istediklerini koparamayınca) O’nu tutup çocuklara (ayak takımına) teslim ettiler. Bu (serseri) takım, O’nu Mekke sokaklarında ve çevresindeki dağ yollarında süründürdüler. Bilâl ise:
-(Allah) birdir, birdir! diyordu.18
2-El-Hâris b. Ebu Hâle (r.a.), Hind b. Ebu Hâle’nin kardeşi ve Rasulullah (s.a.s.)’in (Hadice’nin önceki kocasından olan) üvey oğludur.
İbn el-Kelbî ile İbn Hazm anlatırlar:
er-Rüknu’l-Yemânî’nin altında, Allah yolunda ilk (şehid edilip) öldürülen adam O’dur.
Askerî, “el-Evâil”de der ki:
-Allah, Rasulullah’a emrettiğini haykırmasını emrettiği zaman, O, Mescid-i Haram’a varıp ayakta durdu ve şöyle seslendi:
“Lâ ilâhe illallah deyin, kurtuluşa erersiniz!”
(Müşrikler,) hemen O’nu dövmek için ayaklandılar. Gürültüyü (Rasulullah’ın) aile efradı duyunca, el-Hâris b. Ebu Hâle hemen koşup yetişti ve onları (yani, Rasulullah’a saldıranları) dövmeye başladı. Derken (müşrikler), hep birlikte (O’nun) başına üşüştüler ve o ânda O’nu öldürdüler.
Böylece (el-Hâris b. Ebu Hâle), İslâm’ın ilk şehidi olmak şerefine kavuştu.
Seyf’in “Fütûh”unda, Sehl b. Yusuf’un babasından rivayet edilmiştir:
Osman b. Maz’un dedi ki:
-Rasulullah, bize ilk vasiyeti, Mekke’de el-Hâris b. Ebu Hâle öldürüldüğü zaman yapmıştır ki biz, o zaman tam kırk kişiydik. Şimdi üzerinde bulunduğumuz bu hâl (o ilk vasiyetinin) gereğidir.19
“el-Hâris’i ise, kâfirlerden biri, Rüknu’l-Yemânî’nin yanında öldürdü.”20
3-Said b. Cubeyr (rh.a.), Abdullah b. Abbas (r.anhuma)’ya:
-Müşrikler müslümanlara, dinlerini terkte mazur sayılabilecek derecede eziyet ediyorlar mıydı? diye sordu.
İbn Abbas, bu soruya şöyle cevab verdi:
-Evet! Vallahi, onlardan birini döverler, onu aç-susuz bırakırlardı. O, acı ve ıstıraptan oturur kalır, ayağa kalkamazdı. Nihayet onların istediği kozu onlara verirdi.
Ona:
-el-Lât ve el-Uzzâ, Allah’dan gayrı olarak senin ilâhın değil mi? diye sorarlar.
O da:
-Evet, derdi.
Hattâ o sırada yanlarından bir el-Ca’l (pislik böceği) geçiyorsa, işkence altındaki müslümanlara:
-Bu, el-Ca’l, (Allah’dan gayrı) senin ilâhın mı? diye sorarlardı.
O da, onların verdiği eziyetten dolayı, o eziyetten kurtulmak için:
-Evet, derdi.
Bunu, aşırı azâbdan kurtulmak için yapardı.21
4-Tarık b. Şihâb (rh.a.) der ki:
-Habbab (b. Eret), ilk muhacirlerden ve Allah uğrunda işkence görenlerden idi.
Şa’bî (rh.a.) anlatıyor:
İmam Ömer (r.a.) Habbab’a, müşriklerden çektiğini sordu.
O da:
-Ey Mü’minlerin Emiri, sırtıma bak! dedi.
İmam Ömer, Habbab’ın sırtına bakınca:
-Daha önce onun gibisini görmedim, dedi.
Habbab şöyle dedi:
-Benim için ateş yaktılar. (Kor hâline gelince, gömleğimi çıkarıp sırt üstü korların üzerine yatırdılar.) Onu, sırtımın yağları söndürdü!22
Ebu Leylâ el-Kindî (r.a.) anlatıyor:
Habbab, Ömer’in yanına gelmişti.
Ömer, O’na:
-Yaklaş, çünkü bizim yanımıza Ammar dışında, senden başka bu meclise katılacak kimse yoktur, dedi.
Bunun üzerine Habbab, müşriklerin işkence ve azâb yapmalarından dolayı sırtında meydana gelen izleri göstermeye başladı.23
“Kâfirler, O’nu yakalamış ve çok şiddetli bir şekilde O’na işkence yapmışlardır. Elbiselerini çıkartıp, çıplak sırtını kızgın kumlara yatırır, sonra da güneşte kızdırılmış taşların üstüne bırakırlar, başını kızgın kuma batırırlardı. Buna rağmen onların istedikleri hiçbir şeyi söylemedi.”24
5- Mü’minlerin annesi Âişe (r.anha) anlatır:
Rasulullah (s.a.s)’in otuz sekiz kişiden oluşan Ashabı toplandıklarında Ebu Bekr, ortaya çıkmak için Rasulullah (s.a.s.)’e ısrar etti.
Rasulullah (s.a.s.):
“Ey Ebu Bekr, doğrusu bizim sayımız azdır.” buyurdu.
Ebu Bekr, ısrarlarını sürdürdü. Nihayet Rasulullah (s.a.s.) ortaya çıktı. Müslümanların her biri, Mescid-i Haram’ın bir tarafına kendi aşiretlerinin yanına gitti. Ebu Bekr de, halk arasında dikilip hitabda bulundu. Rasulullah da orada oturmuştu. İnsanları, Allah’a ve Rasulüne davet eden ilk hatib, Ebu Bekr olmuştu. Bu sebeble müşrikler, O’na ve diğer müslümanlara saldırmaya, Mescid-i Haram’ın her tarafında onları şiddetle dövmeye başladılar.
Ebu Bekr, ayaklar altına alındı, şiddetle dövüldü. Müşrik Utbe b. Rabîa, O’na yaklaşarak dikişli ayakkabılarıyla vurmaya ve yüzüne çarpmaya başladı. Ebu Bekr’in karnının üzerine çıkarak vurmaya devam etmiş, öyle ki, yüzü ile burnu birbirinden ayırd edilemez hâle gelmişti. Nihâyet Teymoğulları, koşarak geldiler. Müşrikleri, Ebu Bekr’in üzerinden uzaklaştırdılar. Ebu Bekr’i bir kumaşa sarıp evine götürdüler. Artık öleceğine kesinlikle inanıyordu. Tekrar dönüp Mescid-i Haram’a gelerek:
-Allah’a and olsun ki, Ebu Bekr ölürse, biz de mutlaka Utbe b. Rabîa’yı öldürürüz, dediler.
Tekrar Ebu Bekr’in yanına döndüler. Babası Ebu Kuhâfe ile Teymoğulları, kendisinden cevab alıncaya kadar O’nu konuşturmaya çalıştılar. Nihayet akşama doğru Ebu Bekr, konuşmaya başladı ve:
-Rasulullah ne yaptı? diye sordu.25
6-Cabir (r.a.) rivayet eder.
Rasulullah (s.a.s.), Ammar ve diğer aile ferdlerinin (annesi ve babasının) yanından kendilerine işkence edilmekte iken geçti ve şöyle buyurdu:
“Müjde size Ammar’ın ailesi, (sabredin,) şübhesiz sizinle buluşma yerimiz cennettir!”26
Hayırlı ümmetin, en hayırlı öncüleri böyle idi! Onlardan sonra gelen ve onların izinden ayrılmayıp onlar gibi “İslâm Dâvâsı”na sadık kalan muvahhid mü’minler yaşadıkları çağda öncülerinin sabredip direndikleri şekilde sabırlı olmalı ve direnmelidirler… İçinde bulundukları olumsuz şartlar ve işgal altında bulunmaları onları, İslâm’dan başka yollara sevk etmemeli, dosdoğru yoldan ayrılmamalıdırlar… Mekke’nin çilesine dayananlar, Medine İslâm Devleti’ni kurmaya hak kazanırlar…
“Kim Allah’dan korkup sakınırsa (Allah) ona bir çıkış yolu gösterir.”27
-
Ankebut, 29/1-3.
Nahl, 36/110.
İmam Ebu’l-Hasan Ali b. Ahmed el-Vâhidî, Esbâb-ı Nüzûl, çev. Necati Tetik-Necdet Çağıl, İst. 2019, sh. 339.
Abdulfettah el-Kâdî, Esbâb-ı Nüzûl, çev. Doç. Dr. Salih Akdemir, Ank. 1986, sh. 294.
Celâleddin es-Suyutî, Esbâbü’n-Nüzûl, çev. Abdulcelil Alpkıray, İst. 2015, sh. 399.
Ebu Cafer Muhammed ibn Cerîr et-Taberî, Taberi Tefsiri, çev. Hasan Karakaya-Kerim Aytekin, İst. T.y. c. 6, sh. 422.
Celâleddin es-Suyutî, ed-Dürrü’l-Mensûr fi’t-Tefsir bi’l-Me’sûr, çev. Hasan Yıldız, İst. 2012, c. 11, sh. 499. Abd b. Humeyd, İbnu’l-Munzir ve İbn Ebî Hâtim’den.
İmam Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’ân, çev. M. Beşir Eryarsoy, İst. 2002, c. 13, sh. 370.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu’z-Zühd, B. 45, Hds. 2509.
Sünen-i İbn Mace, Kitabu’l-Fiten, B. 23, Hds. 4023.
İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ. İst. 2014, c. 16, sh. 11-13, Hds. 22920-22923.
Hâkim en-Nîsâbûrî, el-Müstedrek Ale’s-Sahihayn, çev. M. Beşir Eryarsoy, İst. 2013, c. 1, sh. 298-299, Hds. 127-128.
İbn Hibbân, Sahih-el-İhsân fi Takribi Sahih-i İbn Hibbân, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ. İst. 2022, c. 4, sh. 157, Hds. 2900-2901.
Sünen-i İbn Mace, Mukaddime, B. 11, Hds. 151.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu Sıfatu’l-Kıyame, B. 15, Hds. 2590.
İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 16, sh. 17-18, Hds. 22934-22936.
İbn Hibbân, Sahih, c. 7, sh. 649, Hds. 6560.
Sahih-i Buhârî, Kitabu Menâkıbi’l-Ensâr, B. 28, Hbr. 75.
Kitabu Fedâili Ashâbu’n-Nebî, B. 5, Hbr. 27.
Kitabu’t-Tefsir, Hbr. 337.
İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 17, sh. 293, Hbr. 24946.
Sahih-i Buhârî, Kitabu’s-Salât, B. 109, Hds. 155.
Kitabu’l-Vudû, B. 74, Hds. 102.
Kitabu Menakıbi’l-Ensâr, B. 28, Hds. 73.
Kitabu’l-Cihad ve’s-Siyer, B. 97, Hds. 145.
Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Cihad, B.39, Hds. 107-110.
Sünen-i Nesâî, Kitabu’t-Tahâre, B. 192, Hds. 308.
İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 17, sh. 289-290, Hds. 24941-24944.
İbn Hibbân, Sahih, c. 7, sh. 660, Hds. 6570.
Abdurrahman ibnü’l-Cevzî, Ashâbın Dilinden Peygamberimizin Hayatı-el-Vefâ Bi Ahvâli’l-Mustafa, çev. Dr. Taceddin Uzun, Konya, 1992, sh. 187, Hbr. 289.
İbn Kayyım el-Cevziyye, Zâdu’l-Meâd, Muzaffer Can, İst. 1990, c. 3, sh. 1034.
İmam Kastalânî, Mevâhib-i Ledünniyye, çev. Şair Bâki, Sadeleştiren: H. Rahmi Yananlı, İst. 1983, c. 1, sh. 87.
İbn Sa’d, Tabakât, çev. Prof. Dr. Musa Kazım Yılmaz, İst. 2014, c. 1, sh. 199.
İmam Zehebî, Tarihu’l-İslâm, çev. Muzaffer Can, İst. 2002, c. 1, sh. 397.
İbn Kayyım el-Cevziyye, Zâdu’l-Meâd, c. 3, sh. 1034.
İmam Kastalânî, Mevâhib-i Ledünniyye, c. 1, sh. 87.
İbn Kesîr, Büyük İslâm Tarihi-el-Bidâye ve’n-Nihâye, çev. Mehmet Keskin, İst. 1994, c. 3, sh. 210.
Sahih-i Buhârî, Kitabu Bed’i’l-Halk, B. 7, Hds.41.
Kitabu’t-Tevhid, B. 9, Hds. 18.
Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Cihad ve’s-Siyer, B. 39, Hds. 111.
İbn Hibbân, Sahih, C. 7, sh. 650, Hds. 6561.
Ayrıca bkz. İbn Hişam, İslâm Tarihi-Siret-i İbn Hişam Tercemesi, çev. Hasan Ege, İst. 1985, c. 2, sh. 75-79.
Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Cihad ve’s-Siyer, B.37, Hds. 104.
Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-Mağâzî, B. 22 (Bab başlığında). B. 25, Hds. 111-112.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu Tefsiru’l-Kur’ân, B. 4, Hds. 3187-3188.
Sünen-i İbn Mace, Kitabu’l-Fiten, B. 23, Hds. 4027.
İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 17, sh. 522, Hds. 25233.
Bkz. Tevbe, 9/128.
Bakara, 2/153,249. Enfal, 8/46,66.
Âl-i İmrân, 3/146.
Âl-i İmrân, 3/138-139.
Mâide, 5/56.
Sünen-i İbn Mâce, Mukaddime, B. 11, Hbr. 150.
Hâkim en-Nîsâbûrî, el-Müstedrek, c. 7, sh. 443, Hbr. 5289.
İbn Sa’d, Tabakât, c. 3, sh. 264.
İbn Hacer el-Askalânî, el-İsâbe- Sahâbe-i Kirâm Ansiklopedisi, çev. Naim Erdoğan, İst. 2009, c. 1, sh. 444.
İbn Hazm, Cevâmiu’s-Sîre-Siretin Özü, çev. M. Salih Arı, İst. 2004, sh. 63.
Muhammed ibn İshak, Siyer, çev. Sezai Özel, İst. 1991, sh. 252-253, Md. 242.
İbn Hişam, İslâm Tarihi, c. 1, sh. 433.
İbn Kesîr, Büyük İslâm Tarihi, c. 3, sh. 86.
İmam Zehebî, Tarihu’l-İslâm, c. 1, sh. 318.
İbn Kayyım el-Cevziyye, Zâdu’l-Meâd, c. 3, sh. 1026.
İbnu’l-Cevzî, Sıfatü’s-Safve-Rasulullah (s.a.v.)’in Ashâbının ve Belde Belde Allah Dostlarının Hayatı ve Faziletleri, çev. Doç. Dr. Abdulvehhab Öztürk, İst. 2006, sh. 191.
Sahabeden Günümüze Allah Dostları-Hilyetu’l-Evliyâ/Sıfatu’s-Safve, çev. Said Aykut, vdğ. İst. 1995, c. 1, sh. 299.
Sünen-i İbn Mace, Mukaddime, B. 11, Hbr. 153.
İbnü’l-Esir, İslâm Tarihi-el-Kâmil fi’t-Tarih, çev. M. Beşir Eryarsoy, İst. 1985, c. 2, sh. 70.
İbn Kesîr, Büyük İslâm Tarihi- el-Bidâye ve’n-Nihâye, c. 3, sh. 46-47.
Hâkim en-Nîsâbûrî, el-Müstedrek, c. 8, sh. 60, Hds. 5720. sh. 45, Hds. 5696.
Nûreddin el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, çev. Zekeriya Yıldız, İst. 2015, c. 16, sh. 31, Hds. 15597. Taberânî, el-Mu’cemu’l-Evsat’tan.
İbn Hişam, İslâm Tarihi, c. 1, sh. 432.
İbn Kesîr, Büyük İslâm Tarihi, c. 3, sh. 86.
Muhammed ibn İshak, Siyer, sh. 252, Md. 239.
İbnu’l-Esir, İslâm Tarihi-el-Kâmil, c. 2, sh. 69.
Talak, 65/2.


