23 Ocak 2026 - Cuma

Şu anda buradasınız: / / İslam Ve Emek
İslam Ve Emek

İslam Ve Emek Prof. Dr. Saffet Köse

 

I  GÜNDÜZ ÇALIŞMAK-GECE DİNLENMEK
İnsan ve içinde yaşadığı kâinat dinamik, hareketli ve mükemmel şekilde yaratılmıştır. Bu dinamizm içinde insanın, ihtiyaçları ve diğer hem cinsleri ile doğadan kaynaklanan yaşayacağı şokları vardır. Zira insanın ölümlü oluşu onun bedeni ve ruhi eksikliklerle karşılaşacağının bir ifadesidir. Öte yandan insanda nefis, dünyada şeytan ile mücadele söz konusudur. Keza dünya aynı zamanda bir sınav yeridir. Bütün bunlar dikkate alındığında hayat insan için aynı zamanda şoklara gebe bir meydandır. İşte hem ihtiyaçlarını karşılamak hem de hayatın şoklarına kaşı direnç gösterip ayakta kalabilmek için çalışmaya ihtiyaç vardır. Bunun yanında Allah’a ve müslümanlara karşı inancı dolayısıyla dünyayı dar edecek kin ve nefret dolu diğer toplumların zulmüne karşı ümmet olarak kendini savunacak güç hazırlamak üzere çaba içinde olmak Allah’ın farz kıldığı bir görevdir.
Bütün bu ve benzeri sebeplerle Kur’ân-ı Kerim, gündüzün çalışma ve gecenin dinleme vakti olarak belirlendiğini belirtir.
Allah Te‘âlâ sayılamayacak ölçüde verdiği nimetlerinin birisi olarak mükemmel sistem içinde gece ve gündüzü yaratmış, geceyi sükûnet ve dinlenme, gündüzü de aydınlık ve çalışma vakti olarak planlamıştır. Gündüz, onun nimetlerinin peşine düşüp onları bulup almak ve sonunda O’na şükretmek gerekir:
“Sizin için geceyi elbise, uykuyu dinlenme aracı kılan, gündüzü de dağılıp çalışma zamanı yapan, O’dur.”
“Rahmetinin bir tecellisi olarak Allah, geceyi ve gündüzü yarattı ki geceleyin dinlenesiniz, gündüzün ise O’nun fazlu kereminden rızkınızı arayasınız. Umulur ki şükredersiniz.”
“Geceyi bir örtü, gündüzü de geçiminizi temin için çalışma zamanı yaptık.”
Mü’mine düşen rızkı ve gücü, kâinâtın içindeki hazinelerde aramak, bulmak, şükretmektir. Dünya ve ahiret için harcanan emeği Allah zayi etmeyecektir. Sonuçta mü’min elde ettiği nimetlerle bir taraftan geçimini temin eder, diğer taraftan ihtiyaç sahibi can taşıyan varlıklarla paylaşır ve gücü ile de yeryüzünde adalet ve merhameti gerçekleştirecek şekilde haksızlıklara göğüs gerer. Böylece bir taraftan huzur ve mutluluğu yaşarken diğer taraftan Allah’ın rızasını kazanır.
Hz. Peygamber’in (s.a.s.) tembellikten Allah’a sığınarak çalışmayı teşvik etmesi, imtiyaz istemeyip işlerini bizzat kendisi yaparak ümmetine örnek olması çalışmaya verilen değeri ifade eder.
II  EMEK KARŞILIKSIZ KALMAZ
Kâinat, Allah’ın koyduğu kanunlara göre işler. Bu kanunlar sebep-sonuç ilişkisine bağlı dinamik bir yapının işleyişini ve yönetimini sağlar. İlahi yasalar bir taraftan yapının ayakta kalmasını sağlarken diğer taraftan onlar üzerinde yapılacak çalışmalar sonucu keşfedilen kanunlar Allah’a götüren bir yol olarak ortaya çıkarken diğer taraftan onların maddeye uygulanması ile hem ona sahip olanlara ek bir güç hem de hayatı kolaylaştıran araçlar elde edilmiş olacaktır. Bu açıdan Kur’ân-ı Kerîm insanın yaratılışına ve evrendeki düzene dikkat çekerek araştırılmasını ister. Tıp, eczacılık, fizik, kimya, matematik, astronomi gibi ilimler bu amaca hizmet ettiği için İslam toplumlarında bu disiplinlerle uğraşmak farz-ı kifâye kabul edilmiş ve ibadet değerinde görülmüştür. Müfessirlerin ifadesne göre rahman sıfatının bir sonucu olarak bu kanunların peşine kim düşerse Allah onlar için çalıştıklarının karşılığını verir ve sonuçlarını yaratır. Bir mü’min açısından bu uğraş bir amel-i sâlihtir.
III- EMEĞİYLE GEÇİNMEK İNSANLIK 
ONURUNU KORUMAKTIR
İnsana yakışan kendi geçimini kendisinin temin etmesidir. Çalışmak aynı zamanda insan onurunu koruyan bir eylemdir. Dilencilik insan onuru ile bağdaşmaz. Nitekim Hz. Peygamber dilenciliği yüz karası olarak vasıflandırmış, dilencilik yapmaktansa dağa gidip bir arkalık odunu yüklenip satarak ihtiyacını karşılamanın dilenmekten daha hayırlı olduğunu ifade etmiştir. Hatta onun dilenciliğe olan tepkisini göstermek üzere bir sahabi bineğinde iken yere düşürdüğü kamçısını herhangi bir kimseden yardım istemeyip inip bizzat kendisi almıştır. Hadis-i şerifte geçtiği üzere çalışarak geçinebilecek durumda olanların dilencilik yapanlar, özellikle bu yolla mal biriktirmeyi amaçlayanlar cehennem ateşi talep etmektedirler. Bu şekilde yüzsüzlük yapıp dilenenler ahirette yüz etleri soyulmuş olarak Allah’ın huzuruna çıkacaklardır.
IV- EMEĞİN SONUCUNDA GELEN BAŞARI 
YA DA KAZANÇ ALLAH’IN İKRAMIDIR
Çalışanın başarı ve nimeti kendi emeğini sonucuna bağlayıp Allah’ın ihsanını görmemesi O’nun sevmediği bir tutumdur. Kur’ân-ı Kerîm bu konuda Karûn’u örnek verir. Kârûn, anahtarlarını toplulukların taşıdığı hazinelerin sahibidir. Bu serveti bilgisi ile elde ettiğini iddia ederek nimeti vereni göremeyince servetiyle birlikte batmıştır. Mü’mine düşen çalışmak ve emeği sonucu elde ettiği nimeti Allah’ın verdiğinin bilincinde olmak, kanaat etmek, O’na şükretmek, verdiğine razı olmak, o nimeti O’nun rızasına aykırı şekilde kullanmamaktır.
V- EMEK HELALE YÖNELMELİDİR
Emek helale yönelmiş olmalıdır. Hem yapılan iş helal olmalı hem de yöntem meşru olmalıdır.

Allah Te‘âlâ bütün peygamberlere, bütün insanlara ve bütün mü’minlere helal ve tayyibâttan yemeyi emretmiştir. Bir yoruma göre helal, dış görünüşü itibariyle bir problemin gözükmediği ve bu haliyle müftüye sorulduğunda onun helal dediği şeylerdir. Tayyibât ise kişinin vicdanının helal dediği şeydir. Bu yapılan işin onun doğal kurallarına uygun ve dürüstlük ilkesine bağlı olarak yapılması aynı zamanda yapanın yaptığı işin içine sinmesi demektir. Bu da iki yolla olur:
Birincisi yaptığı işin hakkını vermektir. Hz. Peygamber (s.a.s.): “Allah, yaptığınız işin hakkını vermenizden hoşlanır” buyurur.
İkincisi de muhatabın memnuniyeti onun tam rızasının oluşudur. Kur’ân-ı Kerîm: “Birbirinizin mallarını karşılıklı rızaya dayalı ticaret dışında haksız yollara başvurarak yemeyin” buyurur. Rıza görünüşteki kabul değil muhatabın tam anlamıyla gönül hoşnutluğu ve içine sinerek kabullenmesidir. Nitekim Hz. Peygamber: “Dikkat edin! Kişiye din kardeşinin malından gönül hoşnutluğunun bulunmadığı hiçbir şey helal olmaz!” buyurur.
VI  EMEK KAZANCIN MEŞRUİYET 
YOLLARINDAN BİRİSİDİR
Fıkhî olarak bir kazancın meşru / helal olabilmesi için, hibe /bağış, hediye, mübah alanda elde edilen mülkiyet, miras gibi doğrudan elde edilenler dışında emek, sermaye veya sorumluluktan (damân) birisinin bulunması gerekir. Emek, beden veya zihin gücünün kullanımını ifade eder. Bu yolla elde edilen ürün kişine kendi mülkiyetidir ve helal kazancın bir zeminidir. Sermaye, üretim için gerekli olan en önemli unsurlardan bisrisidir. Elinde sermayesi olan onu kendisi çalıştırmak yerine bir başka müteşebbise verebilir. Onun da helal yoldan elde ettiği kârın paylaşılmasıyla elde edilen kazanç helaldir.
Kazancı helal kılan diğer bir faktör olan damân, bir işin riskini / sorumluluğunu üstlenmek demektir. Bunun karşılığında elde edilen kazanç helaldir. Söz gelimi belli bir ücret mukabilinde bir işi üstlenen şahıs aynı işi –o işi veren şart koşmadıkça- daha ucuza bir başkasına yaptırabilir ve bundan kazandığı para helaldir.
VII- ELDE EDİLEN KAZANCIN BİR KISMINI
 PAYLAŞABİLMEK GEREKİR
Emek sonucu ihsan edilen nimette belli harcamalar ve kamu hizmetlerinin yürütülebilmesi için miktarını devletin belirlediği bir vergi vardır. Bunun dışında Kur’ân-ı Kerîm’in emrettiği ve içeriğini Sünnetin belirlediği bir de zekât yükümlülüğü mevcuttur. Bu ikisi dışında kazancın belli bir miktarının insanlarla paylaşılması istenmektedir. İşte bu paylaşabilme onu arttırır, emeği bereketlendirir, insanlardan kıskanılması ve cimri davranılması da onun zevaline, emeğin sonuçsuz kalmasına sebep olur. Kur’ân-ı Kerîm “Allah’ın lütfundan kendilerine verdiği nimette cimrilik gösterenler, sakın bunun kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar, bilâkis bu onlar için kötüdür. Cimrilik ettikleri şey kıyamet günü boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası Allah’ındır. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” ayetiyle ahiretteki sonucunu bildirir. Paylaşılmayan kazancın da bereketi ve korunağı yoktur.
VIII- EMEKÇİNİN ALIN TERİNE SAYGI 
GÖSTERİLMELİDİR
İslam’ın iki ana kaynağı ve bunlardan çıkarılan ilkeler bağlamında emek, iş, işçi-işveren sözleşmesinde işaret edilen ahlaki-fıkhî ilkeler vardır. Bunlara şu şekilde işaret edebiliriz:
1-İş, meşru olmalıdır.
2-İş ehline verilmelidir.
3-Emekçi/işçi, işin hakkını vermelidir.
4-İşveren, emekçinin hakkını vermelidir. Vermez ise büyük mahkemede ilk dava eden Allah Te‘âlâ olacaktır.
Ücret belirlenirken, işin ağır ya da hafif oluşu, emekçinin sağladığı katma değer, geçim şartları, ülkenin ve çalışanın statüsüne bağlı olarak oluşan hayat standartları, çalışanlar arasında adalet göz önünde bulundurularak makul bir ücret takdir edilmeli, olağanüstü bir durum olmadıkça emekçi işi planlanan müddette bitirmeli ve işveren de ücreti zamanında ödemelidir. Bu noktada boşluklar oluşursa ya da birtakım haksızlıklar ortaya çıkarsa adalet ilkeleri doğrultusunda yasama organı gerekli düzenlemeleri yapar.
5- Her alanda olduğu gibi iş güvenliğini ilgilendiren hususlarda bütün tedbirleri almak, hiçbir şeyi tesadüfe bırakmamak ve peşinden sonucu Allah’a bırakarak hareket etmek (tevekkül) esastır. Kur’ân-ı Kerîm buna işaret eder:
“Ey İnananlar! Tehlikelere karşı tedbirlerinizi alın…”
Aynı husus hadislerde de vurgulanır. Hz. Peygamber, evin damında tedbirini almaksızın mesela uykuda iken yuvarlanıp aşağıya düşmesini engelleyecek bir korkuluk edinmeden uyuyandan Allah’ın korumasının kalkacağını bildirmiştir.
6-İşveren, ücreti zamanında ödemelidir.
7- İş ve ücret baştan akitle belirlenip emekçiye bildirilmelidir.
8-İş akdinde taraflar, birbirlerinin ihtiyacı, acziyeti ve çaresizliğinden yararlanarak kendine avantajlı bir durum oluşturma yoluna gitmemelidirler.
9- Modern iş hayatındaki grev ve lokavt hakkı yeni bir uygulama olup klasik fıkıh literatüründe yer almamıştır. Bu haklar Batılı sınıfsal toplumların ortaya çıkardığı bir uygulamadır. Sınıfsal yapıda ezenler-ezilenler ilişkisi vardır ve ezilenler yaptığı mücadele ile birtakım haklar elde etmişler, bunu korumak için de kurumsal yapılar inşa etmişlerdir. İşveren karşısında ezilen işçi sınıfı, ezen işverenden kazandığı hakları korumak için sendikalar oluşturmuş ve hakkını almak ya da korumak için de grevi bir baskı aracı olarak kazanmıştır. İşveren de işçi gücü karşısında kendisini korumak için lokavt hakkı elde etmiştir. Grev-lokavt hakkı kötüye kullanılmamalıdır.
İslam’ın yön verdiği toplumlarda işçi-işveren ilişkilerinde belirleyici olan başta yapılan akittir. Her iki taraf da bu doğrultuda yükümlülüklerini yerine getirirler, ihtilaf durumunda sulh veya hakem ya da mahkeme yoluyla uyuşmazlıklarını çözerler.
10-Emekçiler örgütlenerek emeklerini toplum aleyhine kullanamazlar. Toplumsal hizmet gören sağlıkçı, çiftçi, tekstilci, mütaahhit, fırıncı, nakliyeci, konfeksiyoncu gibi meslek mensupları toptan işi bırakıp emeklerini toplum aleyhine kullanamazlar. Aksi takdirde idari veya yargı kararıyla emsal ücret karşılığında işlerini yapmaları sağlanır.
11-İşçi-işveren ilişkilerinde ticari hayatta olduğu gibi esas ölçüt gönül hoşnutluğudur. Burada yapılan ihlal, ibadetlerin kabulünden, aile huzuruna ve sosyal ilişkilere varıncaya kadar insan üzerinde olumsuz anlamda büyük bir etkiye sahiptir. Bu, dünyadaki sonuçtur. Ahirette ise gerçek anlamda tam bir iflas halidir. İşçi ve işverenin dürüstlük ve hakkaniyet ilkeleri doğrultusundaki tutumları, bunu içselleştirerek ilke edinmeleri bir başka ifadeyle ahlaka dönüştürmeleri kazançta bereket, kişide huzur ve ahirette büyük ödüller kazandıracaktır.
12-Mal, para, bilgi, beceri gibi sermayenin doğrudan emek ile buluşturulması esastır. Aksi takdirde aracıların devreye girmesi üretim maliyetlerini etkiler ve bunun bedelini tüm toplum öder. Faiz’in yasaklanma sebeplerinden birisi bu ilkeye aykırı olarak emek-sermaye arasında ciddi bir engel oluşturmasıdır. İslam hukuku açısından bakıldığında emeğin ve sermayenin birleşerek her iki faktörün de riski üstlendiği bir üretim modeli öngörülmüş ve teşvik edilmiştir. Bu bağlamda fakihler, kendi dönemlerinin şartlarına göre bazı şirket tipleri geliştirmişlerdir. Bu şirketler dönemin şartlarını taşır ve bugün belirlenen ilkeler doğrultusunda yeni şirket modelleri oluşturulabilir.
Ortaklık hem sermayelerin hem de fikirlerin ve projelerin, hem de itibara dayalı birleşme ile büyük işlerin yapılabilmesine, üretimde verimin, arzda kalitenin, kazançta bolluğun elde edilmesine fırsat tanıyan ekonomik birlikteliktir. Bu sebeple Allah Te‘âlâ, mü’minlerin ortaklık kurmalarını teşvik etmiş, kendisinin de onlara ortak olduğunu bildirerek birbirlerine hıyanet etmediği sürece onların yardımında olduğunu garanti etmiştir. Bu, ticarette kâr, kazançta bereket, işlerin yürüyüşünde kolaylık, sermayeyi korumada sigorta görevi görür. Hz. Peygamber şöyle buyurur:
“Allah Te‘âlâ iki ortaktan birisi diğerine ihanet etmediği müddetçe ben onların üçüncü ortağıyım. Eğer birisi diğerine ihanet ederse ben aralarından çıkarım buyurmuştur.”

Dipnot

Enfâl (8), 60.
İbrahim (14), 34; Nahl (16), 18.
Furkân (25), 47.
Kasas (28), 73
Nebe’ (78), 11.
Âl-i İmrân (3), 195; Kehf (18), 30.
Buhârî, “Cihâd”, 25, 74, “Et‘ime”, 28, “De‘avât”, 36, 38-40, 42, 44, 46; Müslim, “De‘avât”, 48-52,73-76.
Mesela bk. Bezzâr, el-Bahru’z-zehhâr, Medine 1988-2009, IX, 263.
Buhârî, “Müsâkât”, 13, “Zekât”, 50, “Büyû”, 15; Müslim, “Zekât”, 107; İbn Mâce, “Zekât”, 25; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, I, 167.
Ebû Dâvûd, “Zekât”, 27; Müslim, “Zekât”, 108, “Hacc”, 56; İbn Mâce, “Zekât”, 35, “Cihâd”, 41; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, V, 277, 279, 281.
Müslim, “Zekât”, 105.
Buhârî, “Zekât”, 52; Müslim, “Zekât”, 103, 104.
Şu‘arâ’ (26), 76-78.
Ebü’l-Leys es-Semerkandî, Tenbîhü’l-gâfilîn, Dımaşk-Beyrut 1421/2000, s.449; Kurtubî, el-Câmi‘li-ahkâmi’l-Kur’ân, Kahire 1384/1964, I, 134.
Mü’min (23), 51.
Bakara (2), 168.
Bakara (2), 172; Mâide (5), 87-88.
Ebü’l-Bekâ, el-Külliyyât, Beyrut, ts., s. 400.
Müsnedü Ebî Ya‘lâ, VII, 349, Beyhakî, Şu‘abü’l-îmân, VII, 233.
Nisa (4), 29.
Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, V, 113.
Kâsânî, Bedâi‘u’s-sanâi‘, Kahire 1327-28/1910, VI, 62.
Bk. Âl-i İmrân (3), 92; Haşr (59), 9; İnsan (76), 9.
İbrahim (14), 7.
Âl-i İmrân (3), 180; Nisâ’ (4), 36-37.
Âl-i İmrân (3), 180.
Kalem (68), 17-33.
Bakara (2), 188; Nisâ’ (4), 29.
Buhârî, “Büyû‘”, 106, “İcâre”, 10; İbn Mâce, “Ruhûn”, 4; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, II, 358.
Nisâ’ (4), 71.
Ebû Dâvûd, “Edeb”, 104; yine bk. Tirmizî, “Edeb”, 72.
İbn Mâce, “Ruhûn”, 4.
Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, VI, 120.
Ebû Dâvûd, “Büyû‘”, 25; Ahmed b. Hanbel, I, 116.
bk. Saffet Köse, İslam Hukukunda Hakkın Kötüye Kullanılması, İstanbul 1997, s. 100.
Nisâ’ (4), 29 / Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, V, 113 / İbn Balabân, el-İhsân fî takrîbi Sahîhi İbn Hibbân (nşr. Şuayb el-Arnaût), Beyrut 1414/1993, XIII, 316.
Müslim, “Zekât”, 65; Tirmizî, “Tefsîr”, 2/36.
Müslim, “Birr”, 60; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, II, 202, 224, 272.
Ebû Dâvûd, “Büyû‘”, 26; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, VI, 78.

logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslatdergisi@gmail.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul