22 Nisan 2026 - Çarşamba

Şu anda buradasınız: / / Gafletin Sebepleri Ve Gafletten Kurtuluş Yolları
Gafletin Sebepleri Ve  Gafletten Kurtuluş Yolları

Gafletin Sebepleri Ve Gafletten Kurtuluş Yolları Emrah Başkurt

Gaflet konusu ile ilgili bir önceki yazımızda bu hastalığın, kişinin kalbinde büyük yaralar açan ve hem ruhsal hem de fiziksel hayatını ve amellerini de etkileyen en büyük hastalıklardan birisi olduğunu ve bu bağlamda belirtilerinden bahsetmiştik.
Gaflet, sözlükte “terk etmek, önemsememek” anlamlarına gelmekle beraber, “bir şeyin gerçekliği ortada iken bunun idrak edilememesi”, “nefsin kendi arzusuna uyması”, “zamanın boşa geçirilmesi” gibi anlamlara da gelen bir kelimedir.
Gaflet, bir şeyi bile bile terk etmektir.
Aslında gaflet bir perdedir. İnsanın fiziksel olarak gözünün önüne inen bir perde gibi, kalbine perde inmesi ve Allah’tan (c.c.) ve İslam’dan bi haber yaşamaktır. Bu perdenin rengi ve yoğunluğu kişiden kişiye değişir. Şiddetine göre bazen kişiyi kör eder, bazen de kişi bulanık görmesine sebep olur!
Bu hastalık her çeşit insanda; kadın, erkek, genç, yaşlı, zengin, fakir, güçlü, zayıf, âlim ya da avamdan bir kişi olsun görülebilir.
Gafletin zıttı işte “huşû” dur, “ihsan” dır, “yakîn” dir... İnsanın yaratılış amacına uygun olarak üzere Allah’a (c.c.) kulluk etmesidir. Eğer kişi bu yaratılış amacına uygun bir şekilde yaşıyorsa gaflet hastalığı onda yoktur. Ya da mümkündür ki hafif bir grip hastalığına yakalanmıştır gibidir.
“Kalp kanseri”, diyebileceğimiz bu gaflet hastalığının aşamalarını şu şekilde sıralayabiliriz:

- Allah’tan (c.c.) ve İslâm’dan tamamen gâfil olan kişi “Allah muhafaza” küfrî ve şirkî bir gaflet içerisindedir. Kanser bütün vücuduna yayılmış; sözlerine, amellerine ve hatta yüzüne dâhi sirâyet etmiştir. Bu kişi İslâm’a göre artık hasta değil, yürüyen bir cesed hükmündedir.
- Bir alt aşamada ise, kişi Müslüman ve Muvahhid, ancak gaflet hastalığı onda iyice ilerlemiş ve son evre (4. evre) olan kişi durumundadır. Bu fısk ya da fücur ki, kendisinde bulunan gaflet haline ısrarla devam eden kişinin durumudur. Eğer bu fasık/facir Müslüman, bu isyânında ısrar ederse Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat’e göre bu onu belki kâ-fir, müşrik yapmaz ancak onu adım adım küfre doğru götürür.
- Bir de Muvahhid Müslümanın anlık gafletleri vardır ki, Müslüman ve müttaki kişi, bu gaflet hastalığını anlık da olsa maruz kaldığında hemen onun farkına varır ve Allah’ın (c.c.) rahmetiyle tevbe eder, aklından ve amellerinden söküp atar. Olabilir ki eksiklerle, hatalarla bir müttaki bir Müs- lümanın kalbinde, sözlerinde ya da amellerinde kısa sürelik de olsa görülürse, bunu tesbit edip, Allah’ın yardımını dilemeli, tedbir ve tedâvi ile sebeplere de sarılarak hemen bu durumundan kurtulmaya çalışmalıdır. Bu hatalardan, eksiklerden dolayı gaflete bir çare bulunmazsa, bu tekrar edilirse fıska, fücura ve sonrasındaki Allah muhafaza küfür ve şirke gidebilir.
Gaflet hastalığının aşağıdaki belirtilerinden bah-setmiştik;
- Bir Müslümanın nasihat almaması, ona nasihat edildiğinde dinlememesi, kulaklarının tıkaması.
- Allah’ı (c.c.) çok az zikretmesi
- Fitnelere karşı kayıtsız kalması, başına gelen fitnelerden, musibetlerden ders almaması, bunların neden geldiği ile uğraşmaktansa Allah’a karşı isyanda bulunması.
- Dünyaya karşı hırslı olması.
- Allah’ın (c.c.) dinine düşman olanlarla iyi geçinmesi yani “el-velâ ve’l-berâ” itikadını hayatında uygulamaması.
- Hayatının bir kısmını Allah’a, bir kısmını ise Al-lah’tan başkalarına tahsis etmesi.
- Farz namazlarını ikame etmede gecikmesi, ihmalkarlık yapması.
- Nefis muhasebesi yapmaması.
- Aşırı derecede mizah yapması ve çok gülmesi.
- Tevbeyi ve sâlih amelleri terk etmesi.
- İşlediği amellerden dolayı gururlanması.
- Kibirlenmesi ve dini bildiğini sanması. Okuduğu birkaç kitap ve öğrendiği birkaç hadis ve âyet ile insanlara karşı “ben dini biliyorum kendim fetva verme derecesindeyim, bana kimse nasihat etme imkanına sahip değildir” gibi düşünce ve söylemler…
Bu belirtileri bilmek ve tanımak kişinin kendinde, diğer mü’minlerde ya da toplumda gaflet hastalığının olup olmadığını tespit için gereklidir ki bir an önce tedavi yoluna ulaşalım.
Rabbim bizleri gaflet hastalığına karşı bağışıklı ve dirençli, eğer bize sirâyet etmişse de ondan kurtulabilen kullarından eylesin.
Kabre girdiğimizde “…keşke toprak olsaydım.” dememek için diğer hastalıklar gibi gaflet hastalığının da belirtilerini bilmeli, buna karşı önlemlerimizi almalı ve tedavi yöntemleriyle eğer bizde varsa bunlardan bir an önce kurtulmamız gerekmektedir. Rabbimiz Allah’tan (c.c.) gelen neyse sabrederiz ve sebebler arayarak O’na (c.c.) tevekkül ederiz.
Gaflet hastalığı olsun ya da diğer fiziksel ve kalbî hastalıklar olsun “Oluşma Nedenleri” bilindiği takdirde bu hastalıklara yakalanmadan önce korunmak ve bağışıklığı kuvvetlendirmek mümkün olabilir.
Gaflet hastalığının meydana geliş sebeplerinden bazılarını şu şekilde sıralayabiliriz:
1) Gafleti meydana getiren sebeplerin ilki, çocukluktan itibaren verilmesi gereken eğitimdir. Bu her türlü hastalık için olduğu gibi gaflet hastalığı için de büyük bir etki oluşturmaktadır.
Rasûlullah (sav) buyuruyor ki; “Her insan fıtrat (İslam fıtratı) üzerine doğar. Onu annesi ve ba- bası Yahudi, Hristiyan veya mecusi yapar.” (Buhari, Cenaiz 92)
Bu etki bazen küfür/şirk boyutunda, bazen ise fısk, fücûr ve günahlarla kendisini gösterir. Eğer kişinin annesi ve babası onun eğitimini verirken İslâmi bir eğitimle yani;
 “اِقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذ۪ي خَلَقَۚ” (Alak, 96/1)
düstûru üzere, besmele ile başlayan bir eğitim vermemiş ya da böyle bir eğitimi almasını sağlamamış ise bu kişiyi Allah muhafaza bu durum çocuğun imânına sebep olabilir. İşte bu noktada ebeveyn üzerine büyük bir yük düşmektedir.
İşte Müslüman anneler ve babalar çocuklarına iman, güzel ahlak, edep, farz, sünnet, helal, haram ve bütün ibadetleri sahih bir metotla sahih olan İslam çizgisinde evladına öğretmek zorundadır. Zorundadır diyoruz çünkü Rabbimiz (c.c.) buyuruyor ki; “Ey iman edenler! kendinizi ve ailenizi ateşten koruyun. Onun yakıtı insanlar ve taşlardır…” (Tahrim, 66/6)
Bu eğitim sadece çocuğun eğitimi değil, hangi yaşta olursa olsun muvahhid Müslüman›ın kendisini ve ehlini üzerlerine farz-ı ayn olan konulardan başlayacak şekilde eğitmesi ve bu aldığı ilme uygun bir şekilde amel etmesi, yaşaması gerekmektedir.

Unutmayalım “Ey iman edenler!..”; bilelim ve birbirimize hatırlatalım.
Verilecek yanlış bir eğitimle tertemiz bir fıtrat, yani İslâm fıtratı üzerine doğmuş bir insan, yaratılış gâyesinin yani tevhidin uzağında bir hayata sahip olabilir. Allah’ın rızâsından, tefekkürden, ahlak ve edebden uzak bir hayâta sahib olabilir. Bu noktada Müslüman anneye ve babaya çok büyük görevler düşmektedir. Öncelikle kendisini İslâm üzere eğitmeli, buna uygun bir şekilde öğrendiği ilimle âmel etmeli ve çocuklarına en güzel İslâmi eğitimi vermelidir.
2) Gaflet hastalığını meydana getiren sebeplerden bir diğeri ise, kişinin kötü arkadaşlardan etkilenmesidir.
Allah Rasûlü (sav) şöyle buyuruyor; “İyi arkadaş ile kötü arkadaşım misali mis taşıyan ile körük çeken insanlar gibidir. Misk sahibi ya sana kokusundan verir ya da sen o kokuyu ondan satın alırsın. Körük çekene gelince ya elbiseni yakar yahut da sen onun pis kokusunu alırsın.” (Buhari, Zebaih 31)
Yine Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyuruyor; “Kişi dostunun dini üzeredir. Öyleyse her biriniz kiminle dostluk kuracağına dikkat etsin.” (Ebu Davud, Edeb, 16/4833)
Hadisde geçen “Din”, kişinin ahlâki kişiliği, davranışları ve yaşam şekli anlamlarına gelir. Kötü arkadaş, insanı hevâ, şehvet, günah, fücur ve sonunda şirk çukuruna doğru çeker. Kişi de zamanla arkadaşıyla benzeşir, kalpleri bir olur, gaflete düşer, dünyaya dalar ve ahireti unutur.
Bu yüzden Müslüman hem kendisi hem de ehli için muvahhid, takva ehli, sâdık ve sâlih dostlar edinmelidir. Tabii ki öncelikli olan kendisinin böy-
le olmasıdır. Rabbimiz (c.c.) şöyle buyurur; “Kim Rahman’ı zikretmekten gafil olursa yanından ayrılmayan bir şeytanı ona musallat ederiz. Şüphesiz ki bu şeytan onları doğru yoldan alıkoyar da onlar kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar.” (Zuhruf, 43/36)

Rabbimiz cin ve ins şeytanlarından bizleri, ehlimizi, neslimizi ve bütün mü’minleri muhafaza eylesin.
3) Özellikle zamanımızda insanlara yaratılış gaye-
lerini unutturan, gerçeklerden alıp sanal alemlere daldıran televizyon, telefon, sosyal (gerçekte asosyal) mecralar, medya gibi iletişim araçlarının yanlış kullanımı ile Müslüman üzerindeki etkisi kişiyi gaflete götüren, tamamen bilinçsiz ve kontrolsüz kullanıldığında da gaflet bataklığına atan en büyük sebeplerden bir halini gelmiş durumdadır.
Toplumsal olarak bütün dünyada özelde ise hal-
kı İslâm’dan koparılmış ya da koparılmaya çalışılan toplumlarda hayasızlığın ve zulmün, fuh-şiyâtın yayılmasını isteyen kimseler, her türlü tu-
zağı kurarak insanları şehvetin, gücün ve paranın peşinden koşan câhiller haline getirmişlerdir. Kalanını da bu duruma getirmeye çalışmaktadırlar.
Rabbimiz (c.c.) şöyle buyuruyor; “Allah sizin töv-
benizi kabul etmek ister. Şehvetlerine uyanlar (yani kötü arzularının esiri olanlar) ise büs-
bütün yoldan çıkmanızı isterler.” (Nisâ, 4/27)
Rabbimiz, hevâsına tabi olan kimselere karşı biz-leri uyarıyor. Eğer hevâya tabi olunursa ve bu insanlara uyulursa bu, delâlete ve gaflete sebep olur ve dolayısıyla da kalbin mühürlenmesi ile son bulur.
Peki, nedir “hevâ”? Hevâ, nefsin şehvete meyletmesi dolayısıyla da, Allah’ın rızasının kazanılması için yaratılan zamanın onun istemediği şekilde kullanılmasıdır.
Hepimiz 24 saatimizi gözümüzün önüne getirelim. Ya da bir saatimizi. Acaba Allah’ın rızasını kazanmak için olmayan amaçlarımız (tûl-i emel), sözlerimiz ve âmellerimiz nelerdir? Bu şekilde her birimiz kendi nefsinin muhasebesini yapmış olacaktır.
Ebu Derdâ (r.a.) diyor ki; “Kişide hevâ, amel ve 
ilim bir araya geldiğinde eğer ameli hevâ-sına, kendi arzusuna tâbi olursa o gün kişi için kötü bir gündür. Ancak eğer âmeli ilme tâbi olursa işte o zaman o kişi kurtuluşu bulur.”
4) Diğer bir sebep ise, insanın kendisine verilen uzuvların kıymetini bilmemesidir.
Allah (c.c.) tarâfından insana verilen uzuvların hepsi de yalnızca ona ibadet etmesi ve Rabbimiz Allah’a (c.c.) karşı kulluk görevlerini hakkıyla yerine getirebilmesi için verilmiştir. Kişi ona verilen uzuvlardan ona verilen yetenekler kadar mes’uldür. Eğer bu emânetler, aslî görevlerinin dışında kullanılırsa gaflete kapı aralanmış olur.
Hayır yolda ve sâlih âmellerde kullanılması için her biri birer âyet nezdinde insana verilen uzuvlar, yetenekler, imkanlar, nimetler…
Misal Allah (c.c.) bize “kalp” verdi ve bu kalbin görevi; hak ile bâtılı, doğru ile yanlışı ayırmak, ayırt etmektir. Eğer bu kalb, hakkı batıldan ayırt etmiyorsa kişi gaflete düşmüştür ve o kalb yaşamıyordur.
Rabbimiz bize iki tane göz verdi. Eğer fuhşiyattan, sapıklıktan, bâtıldan geri alınamıyorsa, bu gözler görmüyordur. Kulaklar verdi. Eğer onlarla günah ve fısk dolu sözleri dinliyor ise mü’min, o kulaklar aslında işitmeyen kulaklardır. Eğer iki kulağı değil de yüz kulağı, bin kulağı olsa ona hiçbir fayda vermeyecektir.
Rabbimiz (c.c.) buyuruyor ki; “Onların kalpleri vardır, onunla anlamazlar, gözleri vardır, fakat onlarla görmezler. Kulakları vardır da onlarla işitmezler. Bunlar hayvan gibidirler. Hatta daha da şaşkın. İşte onlar gafillerin ta kendilerdir.” (A’râf, 7/179)
İşte bu yüzden gözlerimiz helalden başkasına bakmamalı, dilimiz haktan başkasına söylememeli, Allah’ın zikriyle dolu olmalı kulaklarımız her an hayrı dinlemeli, hayırlı olmayan yerlerden kaçmalı ki kalpler hak ile batılı ayırt etsin ve İslâm’ı yaşasın. O kalp tevhîd, İslâm ve iman ile tertemiz hale gelsin. Unutmayalım ki “testinin içinde ne giriyorsa dışına sızan da odur.”
5) Bir kişi de gaflet hastalığı varsa bu, onun Kur’-ân okumayı ve anlamayı terk etmiş olmasından dolayıdır.
Eğer bu gerçekleşirse Kur’ân’ı okumayı, onu anlamayı ve yaşamayı terk etmişse, bunda gevşeklik gösteriyorsa; Allah (c.c.) da ona misliyle karşılık verir ve o kulunu terk eder.
Kur’ân-ı Kerîm insanların kurtuluşu, huzur ve mut- luluğu, sevgi ve kardeşliği, adâlet, düzen ve istikrar için indirilmiştir. İnsan gerek onu okumayı ve anlamayı, gerekse onunla amel etmeyi terk ederse, bunu ihmâl ederse buna karşılık mahşer günü cehennem azabıyla karşılaştığında Allah (c.c.) tarafından terk edilir.
Rabbimiz (c.c.) buyuruyor ki; “Her kim ki zikrimden (Kur’ân’dan) yüz çevirirse bilsin ki ona 
dar olan bir geçim vardır ve kıyamet günü onu kör olarak hasrederiz. O şöyle der; ‘Rabbim! beni niçin kör olarak haşrettin? Oysa ben 
dünyadayken gören bir kimseydim.’ Allah (c.c.) 
da şöyle buyurur; ‘işte böyledir, sana ayetlerimiz gelmişti de onları unutmuştun. Bugün de öylece unutuldun” (Taha, 20/124-126)
Unutmayalım ki “Ceza kişinin işlediği amelin cinsi ile verilir.” Bu Allah’ın (c.c.) yarattıkları üzerine uyguladığı bir ‘Sünnet’tir. Eğer sen Allah’ı unutursan, Allah da seni unutur. Eğer sen terk edersen Allah da seni terk eder. Eğer biz imanımızın hakkını verip Allah’ın (c.c.) kitabını gücümüz nisbetinde öğrenir ve gücümüz nisbetinde yaşamaya gayret eder, Rasûlullah’ın (s.a.s.) Sünnetini hayatımızda hâkim kılma yoluna girer ya da bu yolda sebat gösterirsek, Rabbimiz de dünyada bize kurtuluş, huzur, adâlet, düzen, istikrar ve mutluluk verir. Eğer bu olmazsa hem dünyada hem de âhirette iflâs eden müflislerden ve cehennemliklerden oluruz.
Dünyada zevk ve sefâ içerisinde yaşayıp da Al-lah’ın (c.c.) dinini görmezden gelenlerin o nimetler içerisinde yüzmesi bizleri aldatmasın. Unut-
mayalım ki bu dünyadaki ‘hakiki saadet’ kalp huzurudur. Bu da ancak Allah’a ve Resulüne itaat ile gerçekleşebilir. Bilelim ki; “Kalpler ancak Allah’ı zikretmekle mutmain olur.” (Rad, 13/28)
Aksi takdirde gaflet kalbe yerleşir ve kökleşir. Kişi Allah’tan bir haber yaşamaya başlar ve eğer tevbe etmez, belirtilerine bakmaz ve kendini tedâvi etmezse böylece ölür ve cehenneme layık olur. Bu yüzden, ey Müslüman! Zikirle, tedebbürle ve sâlih amellerle hayatını yaşamaya gayret etmelisin! Bu şekilde de, Allah’ın yardımıyla, Allah’ın rahmetiyle iman üzere, huşu üzere, huzur üzere canını Rabbine teslim etmek için mücadele etmelisin! Rabbimiz bizi bunlardan eylesin. Rabbimiz bizi azlardan eylesin.
6) Kişiyi gaflet hastalığına düşüren diğer bir sebep ise “uzun emel” yani “tûl-i emel” sahibi olmaktır.
İnsan dünyalık boş ümitler peşinde koşar durur. Dünyalık kaybettikleri ya da kazanamadıkları için üzülür durur, zamanını harcar, tâ ki bir süre sonra kalbdeki âhiret düşüncesi yani yakîni zayıflar. Böyle bir kişinin hayatında düzensizlik, huzursuzluk ve başı boşluk meydana gelir. O kişi amaçsız yaşamaya başlar. Zamanla da zihinsel dengesini kaybeder. Eğer bundan kurtulmazsa da dünya ve âhirette kaybedenlerden olur.
Bu noktada Müslüman muhakkak dünya ve ahiret dengesini İslâm’a uygun bir şekilde kurmalıdır. Uzun emel (tûl-i emel) konusu çok ayrı bir konunun başlığıdır ve üzerinde durulması gerekir ancak bunun yeri bu yazımız değildir.
7) Bir diğer sebep ise, makam, mevki, mal, mülk ve ünvan sevgisidir.
Bunlar mübah olan şeyler olmakla beraber Müslümanın imtihanıdır. Eğer dünya-ahiret dengesini sağlayamazsa makam ve mevkisinden dolayı kibirlenir ve kendisini üstün görmeye başlar. Al-
lah’ın ona verdiği maldan, güçten, unvandan do-
layı öyle bir hale gelir ki eğer bu gafletten kurtulmazsa Kârûn, Haman, Firavun, Nemrutlar ve Ebu Cehiller gibi bir duruma gelir.
Rabbimiz şöyle buyurdu; “Yeryüzünde haksız yere böbürlenenleri âyetlerimden uzaklaştıracağım” (A’râf, 7/146)

Bu onların gafil olmalarından ileri gelmektedir. Makam, mevki, mal, mülk, güç ve ünvan sevgisi gibi imtihanlar amaç hâline gelirse, kişiyi şehvetlere dalmaya, ahlaksızlığa ve hevâ çukurlarına batmasına sebep olur. Ya da sahip olduğu şehvetler zamanla her yanını sarar ve kişi ya da toplumlar hayvanlaşır, doğru yoldan saparak âhireti unutur bir hâle gelirler.
İşte Rabbimiz bununla ilgili bize bir örnek gösteriyor; “Ve gurur ve kibirle kendisine zulmederek bağına girdi ve şöyle dedi: ‘Bunun hiçbir zaman yok olacağını sanmam. Kıyametin kopacağını da sanmıyorum. Şayet Rabbimin huzuruna götürülürsem hiç şüphem yok ki orada bundan daha hayırlı bir akıbet bulurum.’ Arkadaşı da ona: ‘Sen, seni topraktan, son- ra nutfeden yaratan ve daha sonra bir adam 
biçimine sokan Allah’ı inkâr mı ettin! Fakat (O) Allah benim rabbimdir ve ben Rabbime hiçbir şeyi ortak koşmam.’ dedi.” (Kehf, 18/35-38)
İnsanoğlunun şunu kesinlikle bilmesi gerekir ki, 
kendisi asla bir ilah olamaz. Ancak haddini aşar! Bununla birlikte akletmeyen ve idrakten yoksun bir hayvan da olmamalıdır. Bilakis o Allah Teâla’nın en güzel sûrette yarattığı ifrâda ve tefrîde düşmemesi gereken bir beşerdir, kuldur. Her kim kendisini bu hakikatten soyutlar da insanlık vasfından çıkarsa kendisine yazık etmiş olur.
Rabbimiz şöyle buyuruyor; “Gerçek şu ki biz insanı katıksız bir nutfeden yarattık. Onu imtihan edelim diye kendisini işitir ve görür kıldık. Şüphesiz biz ona doğru yolu gösterdik. Bundan sonra o ister şükredici bir kul olsun ister ise nankör bir kul.” (İnsan, 76/2-3)
Bu noktada kişi kendi cüz-î irâdesiyle seçimini yapacaktır. İster Cennet, ister Cehennem. Rabbimiz bizleri cehennem ateşinden muhafaza ey-lesin.
İnsanın fitnelere karşı duyarsız kalması o fitnelerin kalbine yerleşmesine sebep olur ve bu da gafleti doğurur. İşte bu durumda kalb bozulur ve kişi doğru ile yanlışı ayıramamaya başlar. Hak ile bâtılı, hayır ile şerri birbirinden ayıramaz. Kendisine hayır olarak sunulan şey bir şer olsa bile onu hayır olarak kabul eder.
Bu durumu Rasûlullah (s.a.s.) şöyle açıklıyor; 
“Fitneler kalplere tıpkı hasır gibi çubuk çubuk arz edilir. Hangi kalbe bu fitneler içirilirse ona siyah bir nokta konulur. Hangi kalp de bunlara karşı çıkarsa ona beyaz bir nokta konur. Nihayet iki türlü kalp ortaya çıkar: Birisi dümdüz, kaya parçası gibi bembeyazdır. Gökler ve yer devam ettiği sürece hiçbir fitnenin ona zararı olmaz. Diğeri ise bulanık, siyah ve yana meyletmiş bir testiyi andırır. Ne iyiyi bilir ne de kö- 
tüyü. Ancak kendisine içirilen hevayı bilir.” (Müslim, 144)
Kişi her ne zaman Rabbine karşı isyan eder ve günahlara dalarsa, günahın derecesine göre kal- 
bindeki tevhid ve iman nuru silinir. Sonunda onun kalbi delaletin karanlığında kaybolup gider. Oysaki kalp vücuttaki organların ‘efendisi’dir, o sa-par ve delâlete düşerse diğer organlar da ona tâbi olarak delâlete düşerler.
Allah Rasûlü (s.a.s.) şöyle buyurdu; “Haberiniz olsun ki bedende bir et parçası vardır, o iyi olursa bütün beden iyi olur. O bozuk olursa bütün beden bozulur. İşte o et parçası kalptir.” (Buhâri, İman 39)
Rabbimiz(c.c.) ise şöyle buyuruyor; “Önceki sahiplerinden sonra yeryüzüne vâris olanlara hâlen şu gerçek belli olmadı mı ki: Eğer biz dileseydik onları da günahlarından dolayı mu- sibetlere uğratırdık! Biz onların kalplerini mü- hürleriz de onlar (gerçekleri) işitmezler.” (A’râf, 7/100)
“Hayır! Bilakis onların yaptıkları yüzünden kalpleri pas tutmuştur.” (Mutaffifîn, 83/14)
Rabbim bizleri bundan muhafaza eylesin.
Ebu Hureyre (r.a.)’dan rivayet edildiğine göre Allah Rasûlü (s.a.s.) şöyle buyuruyor; “Kul bir hata işlerse kalbine siyah bir nokta konulur. Şayet o günahtan el çeker, bağışlanma diler, tövbe edip Rabbine dönerse kalbi cilalanır. Eğer bunları yapmaz, günah ve hataya devam ederse siyah noktalar artırılır ve neticede bütün kalbini kaplar.” (Tirmizi, 3654)
İşte Allah’ın (c.c.) Mutaffifîn Sûresi’nde bahset- tiği pas budur. Şüphesiz ki gaflet kendisine hâ-kim olmuş kimseye Rasûlullah’ın (s.a.s.) Sünnetinin anlatılması fayda vermez. Bunun sebebi de âyette geçtiği üzere isyan ve günahlara aşırı derecede meyletmesinden dolayı kalbinim pas tutmuş olması ve hakkı işitmeyecek kadar kulaklarının sağırlaşmış olmasıdır.
Bu durumda en tehlikeli olan şey ise özellikle küçük gibi görünen bir işte insanlar arasındaki küçük günahlar denilen hataları ve yanlışları önemsememek ve onları basite almaktır. İşte bu kişi için sonun başlangıcıdır. Kişi küçük denilen günahları önemsemezse, basite alırsa helak olup gitmeye mahkûm olur. Böyle bir sondan Rabbimiz Allah’a (c.c.) sığınırız.
Rabbimiz bizleri her türlü hastalıktan koruduğu gibi gaflet hastalığından da korusun, muhafaza eylesin.
Rasûlullah (s.a.s.) buyurdu ki; “Allah’a kabul edi- leceğine yakinen inanarak dua edin. Zira Allah (c.c.) gafil bir kalp ile yapılan duayı kabul etmez.” (Tirmizi, Deavat, 66)
Ya Rabbî! Acizlikten, tembellikten, korkaklıktan, cimrilikten, yaşlılığın getirdiği güçsüzlük ve bunaklıktan, katı kalplilikten, gafletten, yokluktan ve zilletten bizlere muhafaza eyle! Nefsimizin doymak bilmeyen ihtiyaç hissinden, küfürden, fısk’tan, hakka muhalefetten ve mü’minlerle ayrı- lıktan, nifaktan, âmelleri insanların duyması için yapmak olan riyâ’ dan ve her türlü kalbî ve fizîki hastalıklardan sana sığınırız. Allahumme Âmîn.

logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

vuslatdergisi@gmail.com

Ihlamurkuyu Mahallesi Çakırlar Sokak No:11
Ümraniye / İstanbul