07 Ağustos 2026 - Cuma

Şu anda buradasınız: / / Gaflet Hastalığı -1
GAFLET HASTALIĞI -1

Gaflet Hastalığı -1 Emrah Başkurt

Günümüzde Müslümanların birçoğunun zihinlerinde, herkesi ilgilendiren ve âcilen cevaplanması gereken önemli sorular bulunmaktadır:
- Allah (c.c.)’ın dinine davet eden bunca davetçi olmasına rağmen, neden insanların çoğu bu davete olumsuz cevap vermektedirler?
- Neden insanların çoğuna nasihat fayda vermemektedir? 
- İnsanlar, Kur’an âyetlerini ve Rasûlullah sallal-lâhu aleyhi vesellem’in hadislerini okumalarına rağmen niçin onlardan faydalanamıyorlar? …
İnsanları bu duruma düşüren hastalık nedir?
Aynı şekilde kendimize de şu soruları soralım:
- Biz Müslümanlar olarak, Allah (c.c.)’ın hüküm ve hikmet dolu kitâbı Kur’ân-ı Kerîm’den yeterince faydalanabiliyor muyuz?
- Allah (c.c.)’ın, gece-gündüz, güneş, ay, yıldızlar, ölüm ve hayat gibi âyetlerinden yeterince, gerektiği şekilde ders alabiliyor muyuz?...
Bu tür sorulara cevabımız olumsuz ise eğer, biz-
leri bu duruma düşüren hastalığın ne olduğunu teşhis etmemiz gerekiyor ki, sonrasında bu hastalığın tedavi yollarını arayalım ve bu tedaviyi uygu-
lamaya geçirerek hastalıktan kurtulabilelim. Tabii ki bunu Allah Teâlâ’nın yardımı olmaksızın başarmak mümkün değildir.
Hastalıklar insana isabet ettiğinde, onu yapmakla yükümlü olduğu işlerden alıkoyar. Kişinin görevini tam olarak yapmasına engel olur. Bu ister fizîki ister ruhsal bir hastalık olsun. Hele de bu hastalık, insanın en değerli uzvu olan “kalp” de meydana gelir ve hayatındaki en değerli şey olan dînini ve îmanını etkiliyor ise iş daha da ciddi bir hâl alır.
İnsanın kalbinde meydana gelen dînine ve îma-
nına büyük zararlar veren hastalıkların en büyüğü “Gaflet” hastalığıdır. İşte bu yazı dizimizde Allah’ın yardımıyla gaflet hastalığının belirtileri, hastalığı meydana getiren sebepler, bu hastalığın insana vereceği zararlar, hastalıktan korunma yolları ve tedavi yöntemlerini açıklamaya başlayacağız.
Gayret bizden başarı Allah (c.c.)’dandır.
Genel olarak hastalıklar, insanın uzuvlarına isabet edince, bilincinin ve hislerinin kaybolmasına sebep olan durumlardır ve daha önce ifade edildiği gibi, hastalıklar insanın görev ve sorum-
luluklarını yerine getirmesine engel olurlar.
Gaflet ise, insanoğlunun kalbine isâbet eden en tehlikeli hastalıklardan biri olarak kabul edilmiştir. Allah (c.c.)’nun merhamet ettiği kimseler hariç, kalbi körleştiren bu amansız hastalığa yakalanmayan insan neredeyse yoktur.
Bunu nereden biliyoruz dersek, okuduklarımız, yaşadıklarımız, gördüklerimiz ve işittiklerimiz bu gerçeği teyid etmektedir. Rabbimiz (c.c.) in-
dirdiği muhkem âyetlerinde bu konu hakkında şöyle buyuruyor:
“İnsanlardan birçoğu âyetlerimizden hakîka-ten gafil’dirler.” (Yûnus, 10/92)
Yine Enbiyâ Sûresi’nde Rabbimiz şöyle buyuruyor: 
“İnsanların hesaba çekilecekleri gün yaklaştı. 
Hâl böyleyken onlar gaflet içinde yüz çevirdiler. Rablerinden kendilerine ne zaman yeni bir uyarı gelse, onlar bunu hep alaya alarak dinlerler. Ne yazık şu kullara! Onlara 
bir peygamber gelmeye görsün. İlle de onun-
la alay etmeye kalkışırlar.” (Yâsîn, 36/30)
Hakikat şu ki, her insan kendi konumuna göre bu hastalıktan payını alır. Maalesef insanlardan bazılarında ‘gaflet’ hastalığı kökleşmiş, derinleşmiş ve Allah (c.c.) da onların kalblerini mühürlemiştir.
Bu tehlikeli hastalık, insanlardan belirli bir gru-
ba veya herhangi bir cinse has değildir; âlimler-de, câhillerde, kadınlarda, erkeklerde, gençlerde, ya da yaşlılarda, kısacası her kesimden insanda görüldüğü bilinmektedir. Ve bu gaflet hastalığından kurtulmak için, işi ciddîye alan ve işe koyulan, Allah’ın merhametini hak eden kimseler haricinde, bu hastalığa yakalanmayan kimse de yoktur.
Bu hastalığa yakalanmamak Allah’ın bir lütfudur ve onu dilediğine verir.
Bilindiği üzere hastalıklar, nüfuz ettiği bedeni güçlülüklere sokmadan önce belirtilerini gösterirler. Ki bu da Allah (c.c.)’nun kulları için bir rahmettir, bir nîmettir. İnsan bu belirtileri kendinde gördüğü zaman hastalık tüm bedenini sarmadan ve iş işten geçmeden önce onu engellemeye ve tedavi olmaya çalışır.
Gaflet hastalığının da her hastalıkta olduğu gibi pek çok belirtileri vardır, Bunları tespit edilebildiği kadarıyla madde madde aktarmaya gayret edelim;
1) Bu belirtilerden bir tanesi; kişinin nasihat eden kimseleri dinlememekte ısrar etmesi ve nasihati dinlese bile ona kulak vermemesi, onu kendisi için kabul etmemesidir…
Bundan dolayı da gaflet hastalığına yakalanan kimselerin nasihatçilere kızdığını ve onlardan sıkıldığını görürsün. Bu gerçekten çok tehlikeli bir durumdur. Öyle ki hastalığa yakalanan kişi, kendisini kusursuz, hatasız, hâlinin de olabileceğinin en iyi halde olduğuna inanır. İşte bu; “sonun başlangıcı”dır. Lanetlenmiş şeytan, insana kötü âmellerini güzel gösterir ve böylelikle onu haktan uzaklaştırır. Allah’a düşman bir gafil olur. Bundan Rabbimize sığınırız. Hastalık tüm bedenini sarıp ciddileştiğinde ise hevâsı kendine galebe çalan kişi nasihatçilerden nefret eder ve onlara düşman kesilir.
Rabbimiz Allah (c.c.), Nebîsi Sâlih Aleyhisselam’ ın kavmiyle olan münakaşasını bizlere şöyle naklediyor A’râf Sûresi’ nde: “Sâlih o zaman onlardan yüz çevirdi ve şöyle dedi; ‘Ey kavmim! Andolsun ki ben size Rabbimin vahyettiklerini tebliğ ettim ve size öğüt verdim. Fakat siz öğüt verenleri sevmiyorsunuz.”
İşte, gaflet içerisinde bir kavim! Ve görüyoruz ki Allah (c.c.)’ın merhamet ettiği kimseler müstesna, nasihatçilerin nasihatine kulak asmayanlar er ya da geç dünyada ya da âhirette helâke ve hüsrâna uğrarlar. Rabbimiz şöyle buyuruyor: 
“Asra andolsun ki, insan hüsrandadır. Ancak îman edip, sâlih âmellerde bulunanlar, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesna” (Asr, 103/1-3)
Bu noktada her Müslüman kendi nefsine sorması lazım; “acaba bana nasihat edildiğinde bu nasihat bana ağır geliyor ve ben kendimi kusurlardan, hatâlardan beri görüyor muyum?” Eğer böyle bir işaret, az da olsa bile varsa nefsinde, âcilen tedaviye başlanılması gerekmektedir.
2) Gaflet hastalığının belirtilerinden bir diğeri de, kişinin Allah’ı az zikretmesidir…
Unutmayalım ki kalblerimiz zamanla katılaşır ve bu katılaşma da kalbin körelmesine, gaflete ve gafletin kalbde kökleşmesine sebebiyet verir. Ve zamanın geçmesiyle beraber, insanın düşmanı olan şeytan ona musallat olur ve Rabbini anmayı, zikretmeyi o kişiye unutturur.
Belirli bir süre sonra ise insan artık bizzat kendisi Allah (c.c.)’ı unutur. Kalbini düzeltmeye, onu arındırmaya ve durumu düzeltmeye yönelmez olur. 
Şeytan onu her taraftan kuşatır ve onu helâk eder.
Böylece Allah (c.c.)’ın münâfıkların sıfatı olarak belirttiği şu durum meydana gelir: “Şüphesiz münafıklar Allah’a oyun etmeye kalkışıyorlar. Halbuki Allah onların oyunlarını başlarına çevirmektedir. Onlar namaza kalktıkları zaman üşenerek kalkarlar. İnsanlara gösteriş yaparlar ve Allah’ı da pek az hatıra getirirler.” (Nisa, 4/142)
Ebû Mûsâ el-Eş‘arî (r.a.) şöyle rivâyet ediyor: Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu; “Allah’ı zikreden ile zikretmeyen kimsenin misali yaşayan ile ölü olan kimsenin misali gibidir.” (Buhari, Daavat 66, Hadis: 6407)
Unutmayalım ki kalblerimiz Allah (c.c.)’ın elindedir; bu yüzden Rabbimize çokça şöyle dua edelim:
“يَا مُقَلِّبَ القُلُوبِ ثَبِّتْ قَلْبِي عَلٰى دِينِكَ”
Rasûlullah (s.a.s.)’ın da çok yaptığı bu duâyı biz de çokça yapalım.
Allah Rasûlü(s.a.s.) buyurdu ki: “Birinizin elbisesinin eskidiği gibi göğsündeki îmanı da eskir. Öyleyse Allah’ dan kalbinizdeki îmanı tazelemesini isteyiniz.” (Hakim, iman 1, cild: 1, Hadis: 5)
Yine Rasulullah (s.a.s.) buyurdu ki: “Îmanınızı yenileyin, tazeleyin.
Dediler ki: Ey Allah’ın Rasûlü, îmanımızı nasıl yenileyelim?
Buyurdu ki: “La ilâhe illallah’ sözünü çokça söyleyin.” (Müsned)
3) Gaflet hastalığının belirtilerinden bir diğeri ise, kişinin başına gelen fitnelere karşı ilgisiz kalması, fitnelerin sebep olacağı olumsuz sonuçları küçümsemesidir…
Eğer kişi fitneleri küçümsüyorsa, işte o kişinin kalbi fitnelerin etkisi altına girmiştir. Şâyet bu hâl böylece devam ederse, kişinin kalbi zamanla kararır. Doğru ile yanlışı, hak ile batılı ayırt edemez duruma gelir. Doğruyu yanlış, yanlışı doğru olarak görür.
Nitekim Huzeyfe b. Yemân (r.a.)’dan rivâyet edil-
diğine göre Allah Rasûlü (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Fitneler kalplere hasır dokur gibi dal dal arz olunur. Hangi kalp bunu kabul ederse, o kalpte siyah bir leke oluşur. Hangi kalp de bunları kabul etmezse, onda beyaz bir nokta meydana gelir. Böylece fitneler iki kalbe de etkide bulunur. Bu kalplerden biri, cilalı bir taş gibi bembeyazdır ve göklerle yer durdukça ona hiçbir fitne zarar veremez. Diğeri ise simsiyah ve tepesi aşağı duran testi gibidir. Ne bir iyilik tanır ne de kötülükleri inkâr eder. Yalnız içine işleyen hevâ ve hevesi bilir.” (Müslim, iman 231)
4) Kişide olabilecek gaflet hastalığının bir başka belirtisi ise; kişinin dünyaya karşı hırslı olmasıdır. Nefis muhasebesi ve denetimi yapmaksızın sürekli dünya uğruna mücadele etmek, gaflet hastalığının belirtilerindendir…
Amr bin Avf (r.a.) şöyle diyor: “Allah Rasûlü (s.a.s.), 
Ebû Ubeyde bin Cerrâh’ı cizye mallarını getirmek üzere Bahreyn’e gönderdi. O’ (s.a.s.) harb etmeksizin Bahreyn halkıyla bir barış anlaşması yapmış ve Alâ b. Hadremî’yi onlara emir tayin etmişti.
Ebû Ubeyde (r.a.), cizye mallarını alarak Bah-
reyn’den Medine’ye geldiğinde Ensar (r.anhum), 
Ebû Ubeyde’nin gelişini işittiler. Allah Rasûlü (s.a.s.) ile birlikte sabah namazına geldiler. 
Rasûlullah (s.a.s.) sabah namazını kılıp ayrılınca onlar hemen Onun önüne koştular. O’ (s.a.s.) onları bu halde görünce gülümsedi ve 
“Öyle sanıyorum ki sizler Ebu Ubeyde’nin Bah-
reyn’den bir şeyler getirdiğini duydunuz” buyurdu. Ashab (r.anhum); ‘Evet ey Allah’ın Rasû-
lü” dediler.
Bunun üzerine O’ (s.a.v.); “O halde sevinin ve sizi sevindirecek şeyi umun. Allah’a yemin edi-
yorum ki, bundan sonra sizin adınıza fakirlikten korkmuyorum. Fakat sizin için dünyanın sizden öncekilere serildiği gibi size de serilmesinden ve onların dünya için yarıştıkları gibi sizin de dünya için yarışmanızdan, dünyanın onları helâk ettiği gibi, sizi de helak etmesinden korkuyorum” buyurdu. (Riyazus salihin, 458)
Bugün insanların büyük bir çoğunluğunu rızık endişesiyle dünyanın peşinde koşarken görüyoruz. Oysa onlar rızık vermeye Kâdir olanın yalnızca Allah (c.c.) olduğunu biliyorlar ve ikrâr da ediyorlar, ancak buna yakînen îman etmiyorlar.
Gerçek şu ki, insanlar büyük bir cehâletin içerisinde yüzmektedirler. Dünya ile âhiret arasındaki dengeyi bir türlü kuramamaktadırlar. Rızık talebi ve iş bahânesiyle namazlarını aksatıyorlar ve ibâdetlerinde gevşeklik gösteriyorlar. Allah (c.c.) için, Allah’ın rızası için yapmaları gereken âmellerin çoğunu unutuyorlar.
Bunun neticesinde de, Allah (c.c.)’ın düşmanları olan münâfıklara, müşriklere ve kâfirlere yardım ederek gafletlerini kökleştiriyorlar. Müslümanlara karşı kâfirlere destek veriyor, kâfirlerin bayrağının altında Müslümanlarla savaşıyor ve böylece büyük bir küfrün içerisine düşüyorlar.
Görüyoruz ki bu, Batılı müstekbir kâfirler ve onlara hayran olan hâinler de dîni, halkları uyuşturan bir uyuşturucu olarak görmektedirler. Maa-
lesef insanlar da buna inanıyor ve onları vatan, millet ve demokrasi isimlerinin arkasında gizlenerek, inandıkları bu düşüncenin gereğiyle amel etmeye çağırıyorlar. Bu ise apaçık şirkin ve katıksız küfrün alâmetlerinden başka bir şey değildir!
İnsanların yaşadığı durum, işte maalesef budur. Bugün ellerindeki din tahrif edilmiş ve değiştirilmiş bir dindir. Asla da ismi ‘İslâm’ değildir. Canları istediği zaman bir şey uyguluyor, canları istemediği zaman da diledikleri gibi üzerinde oynamaya, değiştirmeye çalışıyorlar. İlme ve ilim 
ehline karşı savaş açıyor, mü’minlere terörist, vatan hâini damgası vuruyorlar ve insanları cehâ-
letin boyunduruğu altında kalmaya mecbur edi-
yorlar. Öyle ki insanlar, câhilliğin ve delâletin karanlığı altında bocalayıp durmaktadırlar.
“Kim Allah’ı anmaktan yüz çevirirse şüphesiz 
onun sıkıntılı bir hayatı olacak ve biz onu kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz. O; ‘Rabbim beni niçin kör olarak haşrettin? Oysa ben görür idim’, diyecek. Allah (c.c.)’da; ‘İşte böyle. Çünkü sana ayetlerimiz geldi ama sen onları unuttun. Bugün de aynı şekilde sen unutuluyorsun’ diyecektir” (Taha, 20/124-126)
İşte bu âyet, şehvet ve hevâsına uyarak Allah’ın şeriâtinden yüz çeviren, düşmanı olan insan ve cin şeytanlarının arasına katılan kimselere karşı Allah (c.c.)’ın Sünnetidir.
Allah (c.c.) katında tek hak din olan İslâm için, “din halkın afyonudur” düşüncesini gündeme getirenlerin propagandasını yapmak, en büyük zulümdür. Çünkü İslâm, şeref ve izzet dinidir. İslâm, Allah’ın dinidir, insanı yaratıcısıyla, âlemlerin Rabbi Allah (c.c.) ile bağlayan, verdiği emirler ve yasaklar doğrultusunda bütün hayatını düzenleyen ve insanlara dünyadaki hedeflerini açıklayıp haber veren, ilim ve ışık kaynağıdır İslâm. İnsan için dünyada ve âhirette güzel ve huzurlu bir hayat, barış ve emniyet içerir.
Her kim bu dîne girer, onun emirlerine uygun bir şekilde yaşarsa, Allah’a itaat ederse, Allah’ın Rasûlü (s.a.s.)’e itaat ve ittibâ ederse, hakîki mut-
luluğu hisseder. Dünya ve âhirette başarılı ve mutlu olan kimselerden olur.
Her kim de İslâm’dan uzaklaşırsa, câhillerden ve gâfillerden olur.
İnsanoğlu Allah Teâlâ’ ya karşı vazifelerinin bilincinde olmasına rağmen, sanki rızkını kendisini sağlıyormuş gibi rızık endişesine kapılıp Allah’ın emirlerinden, Rasûlullah (s.a.s.)’in Sünnetinden vazgeçtiği ve yüz çevirdiği zaman ‘gaf-
let’e düşer. Bereket azalır, belâlar onu bulur ve Allah Teâlâ’ dan bir azâba düçar olur. Hele bir de rızık kazanma bahanesiyle haramlara, hatta şirke ve küfre düşen insanlara ne demeli?
Rabbimiz Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: “Yeri de döşeyip yaydık, oraya sabit dağlar yerleştirdik ve orada her şeyden ölçülü olarak yetiştirdik. Orada hem sizin için hem de rızıklarını temin edemeyecekleriniz için geçimlikler 
meydana getirdik. Hiçbir şey yoktur ki, 
hazinesi Bizim katımızda olmasın. Ve biz onu ancak belli bir ölçüye göre indiririz.” (Hicr, 15/19-21)
Acaba insanlar rızıklarının ve ecellerinin Allah Teâlâ tarafından takdir edilip bölüştürüldüğünü unuttu mu ki hiç ölmeyecekmiş gibi çalışıp eceline ve rızkına ilâveler yapmaya ve onu çoğaltmaya çalışıyorlar.
Abdullah ibn-i Mes’ûd (r.a.)’dan rivâyetle Allah Rasûlü aleyhissalatu vesselâm şöyle buyurdu: 
“Sizden birinizin anne karnındaki yaratılışı kırk günde derlenip toparlanır. Sonra bir o kadar süre içerisinde alakaya dönüşür. Sonra bir o kadar süre içerisinde bir et parçası olur. Sonra melek gönderilir ve şu dört şeyi yazması emrolunur: ‘Ameli, eceli, rızkı ve şakimi, bahtiyar mı olacak?’ daha sonra ona ruh üflenir.
Kendisinden başka ilah olmayan Allah’a yemin ederim ki sizden biriniz cennetliklerin amelini işler. Kendisi ile cennet arasında bir karış mesafe kalır ama yazısı kaderi gelip onu geçer ve cehennemliklerin amelini işler de cehennemlik olur. Yine sizden biriniz cehennemliklerin amelini işler ve cehennem ile arasında bir karış mesafe kalır ama yazısı gelip onu geçer de cennetliklerin amellerini işler ve cennetliklerden olur.” (Buhari, kader 82, Hadis: 6594)
Hadisin şerhlerinde âlimlerimiz (r.aleyh) bir çok şey bildirmişler, ancak konumuzla bağlantılı olan kısmı, Rabbimizin bizim rızkımızı daha biz annemizin karnındayken yazmış olduğudur.
O yüzden ‘evet! rızkımızı arayalım ama rızkımız için endişelenmeyelim. Rabbimiz o rızkı bize muhakkak ulaştıracaktır. Yeter ki biz o rızk için harama, şirke, küfre yaklaşmayalım. Vesîleler arayarak rızkımızın peşinden helâl ölçüsünde koşalım, gaflete düşmeyelim, dünyaya meyletmeyelim.
5) Gaflet hastalığının bir diğer belirtisi ise; Allah’ın dinine düşman olanlarla iyi geçinmektir. Yani, ‘el velâ vel berâ’ akidesini gündeme getirmemek…
Gaflet içerisinde olan kimselerin kâfirlerle ve günahkarlarla içli dışlı olduğunu görürsün. Şey-
tan insanı kandırıp; ‘kâfirlerden, müşriklerden, fâ-
sıklardan, fâcirlerden, günahkârlardan uzak durma ki onların tuzaklarını öğrenesin veya onları doğru yola iletesin” diyerek nefsinde onu temize çıkarır ve Allah’ın kendisini imtihan etmeyeceğinden emin kılar.
Rabbimiz (c.c.) şöyle buyuruyor: “Allah’ın azabından emin mi oldular? Fakat ziyana uğrayan topluluktan başkası Allah’ın mühlet vermesinden emin olamaz.” (Araf, 7/99)
Artık kâfirlerle beraber oturup onlarla arkadaşlığını sürdürürse bu kişi, onlara iyiliği emretmekten zamanla vazgeçer ve Allah’ın gazâbına maruz kalır. Günahlar, kötülükler bir bir kalbine nakşedilir. Onlara benzer, aynîleşir, zamanla imanı zayıflar ve Rabbinden uzaklaşmaya başlar, ancak o bunları gâfil kalbiyle fark edemez. Eğer ihmalkârlıkları çoğalırsa dîne olan hassasiyetini de tamamen kaybeder.
İsrailoğullarından kâfir olanlar, Dâvûd (a.s.)’ın ve Meryem oğlu Îsâ (a.s.)’ın diliyle lanetlenmişlerdir. Bunun sebebi söz dinlememeleri ve sınırı aşmalarıdır. Onlar işledikleri kötülükten birbirlerini vazgeçirmeye çalışmazlardı. Andolsun yap-
tıkları iş ne kadar da kötüdür.
İşte Allah (c.c.) bu kötü ahlaktan sakındırarak işlenen günahlardan hemen sonra hak yoluna yönelmeleri için kullarına şöyle buyuruyor: “Ayetlerimiz hakkında ileri geri konuşmaya dalanları gördüğünde onlar başka bir söze geçinceye kadar onlardan uzak dur. Eğer şey-
tan sana bunu unutturursa hatırladıktan sonra artık o zâlimler topluluğuyla oturma!” (Enam, 6/68)
6) Gaflet hastalığının bir diğer belirtisi hayatının bir kısmını Allah’a, diğer kısmını da Allah’tan başkasına/başkalarına tahsis etmektir…

Maalesef günümüzde insanların çoğunun, günah-
kârların meşhur sözleri olan ‘bir saat Rabbin için bir saat de kendin için’ sözünü kendisine düstûr edinerek hayatına bu şekilde yön verdiklerini görürsün.
‘Bir saat Rabbin için, bir saat de kendin için…” Bu aynı Allah Rasûlü (s.a.s.)’e Mekke müşriklerinin dediği gibi; ‘Bir sene senin Rabbin (yani İslâm) hükmetsin. Bir sene de bizim Dâru’n-Nedve’nin hükümleri ile hükmedilsin.’ Yani laiklikle, demokrasiyle, faşizmle, komünizmle...
Gördüğümüz o dur ki, insanlar itaat konusunda özgür olduklarını zannediyorlar. “Diledikleri zaman Allah’a ve Rasûlü (s.a.s.)’e itaat edebilirler, diledikleri zaman da Allah’tan başkalarına ya da kendi nefislerine itaat edebilirler, kendi nefislerinin isteğini yapabilirler!”
Hayır! Vallahi Rabbimiz birçok âyette bunun olamayacağını, bunu yapan kişinin Müslüman kal-
mayacağını açıkça bildiriyor: “Allah ve Rasûlü bir iş hakkında bir hüküm verdiğinde, iman eden bir erkek ve iman eden bir kadın için bu işte başka bir yol seçme, bir ihtiyar, bir tercih hakkı yoktur. Kim Allah ve Rasûlü (s.a.s.)’e karşı gelirse, apaçık bir sapıklıkla sapmıştır” (Ahzâb, 33/36) Şüphesiz ki Rabbimiz doğru söyledi.
İşte bu! Kişinin kendisini özgür zannetmesi, kalb-
de büyük bir sapıklığa ve gaflete yol açar. Telâ-fisi olmayan büyük yaralar meydana getirir. Hayatının bir bölümünü Allah’ın dışındakilere sarf edip büyük günahlara önderlik edecek olan gaflete kalbinde yer veriyor ve bunca gafletin sonucunda da hayatının tamamını şehvetinin rızasına uy-gun geçirip Rabbini bütünüyle unutuyor. Bundan Allah’a sığınırız.
Rabbimiz (c.c.) Şuayb aleyhisselam’ ın kavmi hakkında şöyle buyuruyor: 
“Dediler ki; ‘Ey Şuayb! Babalarımızın taptıklarını terk etmemizi yahut mallarımız hususunda dilediğimizi yapmamayı sana namazın mı emrediyor? Oysa sen yumuşak huylu ve çok akıllısın.” (Hud, 11/78)
İşte onlar, gafletleri ve cahillikleri sebebiyle Allah ile beraber başka ilahlara ibâdette hiçbir zararın olmadığını, Allah’ın mal-mülk üzerinde hiçbir yetkisinin bulunmayacağını, söz sahibi olamayacağını zannettiler. Peki bugün de aynısını söylemiyorlar mı: Faiz mi? Faiz neden haram olsun ki? Biz ev almayalım, evimiz olamasın mı? Araba almayalım arabamız olmasın mı? Ticaret yapmayalım mı?..
Alemlerin Rabbi olan Allah’a sığınıyoruz, Muhakkak ki O’ (c.c.) doğru söyledi: “Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıp, bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden öyle davrananların cezâsı, dünya hayatında rüsvalık ve rezalet, kıyamet gününde ise en şiddetli azâba itilmektir. Allah sizin yapmakta olduklarınızdan asla gâfil değildir” (Bakara, 2/85)
İşte bu gaflete, bu delâlete düşen insan zamanla bu gaflet hastalığıyla beraber namazlarını da ihmal etmeye başlar. Hiç şüphesiz ki namaz, kul ile Rabbi arasında bir bağdır. Aynı zamanda İslâm’ın direğidir. Mâlum olduğu üzere bir çadırın sağlamlığı direğinin sağlamlığı ile doğru orantılıdır. Eğer direk sağlam olursa, çadır da sağlam bir şekilde durur. Ama direk sağlam değil ise, ihmal edilmiş ise, çadırın ayakta durması imkânsızdır. Çadır sahibi direği sağlamlaştırmazsa, çadırın yıkılması kaçınılmazdır.
Muâz b. Cebel (r.a.) şöyle diyor: 
“Allah Rasûlü (s.a.s.) ile birlikte Tebük’teydik. “Dilersen sana işin başını, direğini ve zirvesini haber vereyim mi?” diye sorunca, ‘evet buyur, bildir Ey Allah’ın Rasûlü!’ dedim. Bunun üzerine O’ (s.a.s.) şöyle buyurdu: “İşin başı İslâm, direği namaz zirvesi de Allah yolunda cihad’dır.” (Tirmizi, iman 8- İbn Mace, fiten 12)
Kul namazlarına gereken önemi göstermezse, önce geciktirmeye ve daha sonra da terk etmeye başlar. Ve böylece İslâm cemaatinden ayrılır, gaflete düşer. Ve zamanla gafleti onda kökleşir! İşte bu büyük bir hüsran olur.
Ömer Bin Hattâb (r.a.) vâlilerine şunu yazdı: 
“Bana göre en önemli vazifeniz namazdır. Kim onu vaktinde kılarsa dinini korumuş olur. Kim de namazlarını ihmal ederse, gevşeklik gösterirse, geciktirirse, diğer vazifelerini haliyle daha çok ihmal eder. Yatsıyı kılmadan yatanların gözüne uyku girmesin, yatsıyı kılmadan yatanların gözüne uyku girmesin, yatsıyı kılmadan yatanların gözüne uyku girmesin. Sabah namazını da yıldızlar batmadan, parlarken kılın.”
Rabbim bizleri namazı hakkıyla huşû içerisinde ikâme eden kullarından eylesin.
7) Gaflet hastalığına yakalananların belirtilerinden biri de; kişinin nefis muhasebesi yapmamasıdır…
Kim ki nefsini gözetim altında tutmuyorsa, bilsin ki gaflet onu hâkimiyeti altına almıştır. Çünkü insanoğlu tabiatı, yaratılışı gereği unutur, hatâ yapabilir. Eğer nefsini hesâba çeker ise, o hatâsına engel olur, ya da tövbe eder, o hatâsını düzeltir. Allah’tan (c.c.) bağışlanma diler.
Aksi takdirde bütün bunlar kişiyi gaflete ve helâke doğru götürür. Özellikle de, nasihat edenlerin azaldığı ve dinini gözden çıkarıp dünyaya önem veren münâfık ve dalkavukların çoğaldığı şu günlerde. Bu nedenle Selef-i Salihîn (r.aleyh): 
“Hesâba çekilmeden önce nefsini hesaba çek, mizana konulmadan önce amellerini tart” demiştir. Hiç şüphesiz ki nefis muhasebesi, amellerine özen göstermeyen münafıkların aksine, Allah (c.c.)’ın mü’min ve muvahhid kullarına verdiği bir hediyedir.
Allah (c.c.) kullarına nefislerine hesaba çekerek kontrol altına almalarını emretmiştir: 
“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve herkes yarına ne hazırladığına baksın. Allah’tan korkun çünkü Allah yaptıklarınızdan haberdardır. Allah’ı unutan ve bu yüzden Allah’ın da onlara kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. Onlar yoldan çıkan kimselerdir.” (Haşr, 59/18-19)
Rabbim bizleri bu hastalıklardan uzak eyle, beri eyle. Ya Rabbî, huyumuzu ve yaratılışımızı güzel eyle. Ya Rabbî bizi hoşlanmadığın huylardan uzak eyle. (Allahumme Âmîn)
Bir sonraki yazımızda da, gaflet hastalığını meydana getiren sebepler, bu hastalığın insana vereceği zararlar, hastalıktan korunma yolları ve tedavi yöntemlerini açıklamaya çalışacağız inşaAllah.

logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

vuslatdergisi@gmail.com

Ihlamurkuyu Mahallesi Çakırlar Sokak No:11
Ümraniye / İstanbul