Aile yapısının ifsadı, toplumlar için ciddi sonuçları olan bir konudur. Aile, bireylerin yetişmesi sürecinde en önemli etkenlerden biridir ve sağlıklı bir aile yapısı, bireylerin psikolojik, duygusal ve sosyal gelişimlerini olumlu yönde etkiler. Sağlıklı bireyler, sağlıklı toplumu oluşturur. Ancak çeşitli sebeplerle, aile yapısının ifsadı yaşandığında, toplumun ifsadı da kaçınılmaz olur. Toplumdaki din, mal, can, akıl ve nesil emniyeti yitirilir, her açıdan güvensiz ve huzursuz bir toplum oluşur.
Öncelikle aile ve ifsad kavramlarına değinmemiz faydalı olacaktır. Aile, birlikte yaşayan ve genellikle kan bağıyla birbirine bağlı olan bireylerden oluşan bir sosyal birimdir. Toplumun en küçük yapı taşı olarak kabul edilir ve bireylerin ilk sosyal deneyimlerini yaşadıkları yerdir. Değerlerin aktarıldığı, toplumsal normların öğretildiği ve kişisel kimliklerin inşa edildiği bir ortamdır.
İslâm, bireylerin yetişmesi, eğitilmesi ve topluma kazandırılması sürecinde sorumluluğu aileye verir. Aile, Allah Teâlâ’nın insanlara verdiği büyük bir nimettir. Bu nimetin korunması ve değerlendirilmesi, şükrünün eda edilmesi gerekir. Aile, birbirine sevgi, saygı ve merhametle bağlı olan bireylerden oluşur. Allah Teâlâ: “Eşlerinizle huzur içinde yaşamanız için Allah, size kendi nefislerinizden eşler yaratmış ve aranızda sevgi ve merhamet var etmiştir. Şüphesiz ki bunda, düşünen bir toplum için ibret vardır.” [1] buyurmaktadır.
İslâm, ailedeki her bireyin sorumluluğunu belirlemiştir. Ebeveynlerin çocuklarına iyi bir eğitim vermesi, onların ihtiyaçlarını karşılaması ve onlara doğru yolu göstermesi beklenir. Çocuklar da ailelerine saygılı olmalı, onların sözlerine itaat etmeli ve onlara yardımcı olmalıdır. Allah Teâlâ: “Rabbin, yalnız kendisine kulluk etmenizi ve ana-babaya iyilik yapmanızı kesin olarak emretti. Onlardan biri veya her ikisi, senin yanında yaşlılık çağına erişirlerse sakın onlara “Öf!” bile deme, onları azarlama, onlara gönül alıcı tatlı ve güzel söz söyle!” [2]
İslâm Dini’nde aile, dünya ve âhiret mutluluğu için önemli bir yere sahiptir. Rasulullah (s.a.s), aile kurmaya teşvik etmiş ve: “Kimin evlenmeye gücü yetiyorsa evlensin. Çünkü evlilik, gözü haramdan alıkoyar ve iffeti en iyi şekilde korur…” [3]
“Nikâh benim sünnetimdir. Benim sünnetimi uygulamayan benden değildir. Evleniniz. Çünkü ben, diğer ümmetlere karşı sizin çokluğunuzla iftihar ederim.” [4] buyurmaktadır.
Aile içindeki ilişkilerde, Allah’ın rızası, adâlet, hoşgörü, sabır, şefkat ve merhamet gibi değerlerin ön planda olması gerekmektedir. Aile fertleri arasında karşılıklı sevgi ve saygıya dayalı bir ilişki olmalıdır. İslâm Dini, müslümanları böyle bir aile yapısı kurmaya teşvik eder. Rasulullah (s.a.s), kadın-erkek ilişkileri hakkında Müslüman erkeklere ve kadınlara yol göstermiş ve şöyle buyurmuştur:
“Mü’min, Allah’a takvâdan sonra en ziyâde sâliha bir eşten hayır görür. Böylesi bir kadına emretse itaat eder. Ona baksa sevinç duyar, bir şeyi yapıp yapmaması hususunda yemin etse, kadın bunu yerine getirerek onu yeminden kurtarır, kadınından ayrılıp uzak bir yere gitse, kadın, hem kendi nâmusunu korur, hem de kocasının malı hususunda hayırlı ve dürüst olur.” [5]
“Ey insanlar! Kadınların haklarına riâyet ediniz! Onlara şefkat ve sevgi ile muâmele ediniz! Onlar hakkında Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları, Allah’ın emâneti olarak aldınız; onların nâmuslarını ve iffetlerini Allah adına söz vererek helâl edindiniz!” [6]
“Kadınlara iyi davranmanızı tavsiye ediyorum; vasiyetimi tutunuz. Zira kadın kısmı kaburga kemiğinden yaratılmıştır. Kaburga kemiğinin en eğri yeri üst tarafıdır. Eğri kemiği doğrultmaya kalkarsan kırarsın. Kendi hâline bırakırsan, yine eğri kalır. Öyleyse kadınlar hakkındaki tavsiyemi tutunuz.” [7]
İslâm Dini, insanlara dünya ve âhiret huzuru için bir rehberlik sunar ve toplumsal düzenin korunması büyük önem taşır. Allah’ın yeryüzüne gönderdiği şeriatının gayesi de budur. Kainatın yaratıcısı olan Allah Teâlâ, onun için en uygun olan düzen ve sistemi en iyi bilendir. “O (yaratan Allah), yarattığını bilmez mi? O, Lâtif’tir, Hâbir’dir.” (Mülk, 67/14) İşte bu düzeni bozmak ifsaddır. İfsad, genel bir mâna ile toplumda düzensizlik veya kötülük yapma eylemi anlamına gelir. İslâm hukukunda, toplumu veya toplumun bir kesimini zarara uğratan eylemler ifsad olarak nitelendirilir. Toplumun ifsadı, insanların Allah’ın gönderdiği şeriatı bir kenara bırakıp kendi kanun ve sistemlerini koymalarıyla başladı.
Allah Teâlâ: “Dikkat edin. Yaratmak da emretmek de yalnız O’nundur.” [8] buyurmaktadır. Allah Teâlâ, “emretme”yi, “yaratmak” ile irtibatlandırmakta ve yaratmayı önce dile getirmektedir. Çünkü Allah, yaratıcı olduğuna göre emretme hakkına sahip olan da O’dur.
Şeriat/yasa koyanın, her şeyi kuşatıcı ve kendisi için yasama yapacağı insan hayatının bütün inceliklerini bilmesi gerekir. Böylelikle durumlarına uygun bir yasama yapabilsin, menfaatlerini, hayatın düzenini gerçekleştirebilsin ve yaptığı bu yasama ile hayatı berbat etmesin.
Bu alanda müslüman olmayan bir adamın tanıklığını hatırlatalım. Fransız bilgin Dr.Alexis Carrel’ın, “İnsan Denen Meçhul? “ adlı eserinde: “"Gerçek şu ki biz, insanı bir bütün olarak anlayamıyoruz. Biz onu, ancak değişik cüzlerden oluşmuş bir varlık olarak bilmekteyiz. Hattâ şunu da söyleyelim ki, bu parçaları bizim kendi araçlarımız ortaya koymuştur. Bizim her birimiz ortasında bilinemeyen bir gerçeğin yol aldığı şekilsel varlıklardan oluşan büyük bir kafileden meydana gelmiştir. Hakikat şu ki, bizim bilgisizliğimiz üst üste yığılmış bir vaziyettedir. İnsan türünü inceleyen bu gibi kimselerin, kendi kendilerine çoğunlukla sorduğu ve cevapsız kalan soru işte budur. Çünkü bizim iç dünyamızda hâlâ bilinmezliğini sürdüren sınırsız pek çok alan bulunmaktadır..."
Alexis Carrel, kitabında devamla şunları söylüyor: "Çağdaş uygarlık kendisini çok zor bir konumda buluyor. Çünkü bu uygarlık bize uygun değildir. Bu uygarlık, bizim gerçek tabiatımız bilinmeden inşa edildi. Çünkü bu uygarlık, bilimsel keşiflerin hayallerinden, insanların arzu ve vehimlerinden, teori ve isteklerinden doğmuş bir uygarlıktır. Bizim çabalarımızla ortaya çıkmış olmakla birlikte bu uygarlık bizim hacmimize ve şeklimize elverişli bir uygarlık değildir."[9]
İşte Müslüman olmayan bir bilim adamı bu tanıklığında şöyle diyor: İnsan kendisi için şeriat/yasa koyabilecek bir durumda olmadığı gibi, hayatı için bir yol ve yöntem de ortaya koyamaz. Çünkü kendisinin hakikatini bilmemektedir. O hâlde hidayetini Allah’ın Kitab’ından bulan Müslüman kimseye yakışan, bu gerçeği bilmektir. Rasulullah (s.a.s): “Bu dinin kulpları andolsun birer birer sökülecektir. Bir kulp söküldükçe insanlar ondan sonrakine yapışacaktır. İlk sökülecek kulp hükümdür (yönetimdir), son sökülecek kulp ise namazdır.” [10]
Aile yapısının ifsadı, yeryüzünde Allah’ın hükmü ile hükmedilmemesinin kaçınılmaz bir sonucu olmuştur. Allah’ın hükmü bir kenara bırakılıp, insanların hevâ ve heveslerine uygun hükümler ile hükmedilmeye başlandığında ifsada götüren sebepler çoğaldı.
Bu sebeplerden biri de tarım toplumundan, sanayi toplumuna geçiştir. Allah’ın hükmü kaldırıldığında, henüz kendini tanımayan insan, bu değişime adapte olamadı. Uygarlaştığını, geliştiğini zannederken, cahiliyenin karanlığında yalnızlaştı ve kayboldu.
Prof. Dr. Muhammed Kutub, “Gelenekler Çatışması” kitabında bu konudan şöyle bahseder: “İşçiler, -ilk ânda- ailelerini almadan şehre geldiler. Çünkü o sırada şehirdeki hayat şartları, işçinin, ailesini alıp şehre yerleştirmesi açısından pek güvenli gözükmüyordu. Şimdilik şehir, onlar için tehlikelerle dolu yeni bir tecrübe yeriydi. O hâlde işçinin yalnız başına sefere çıkması ve işler düzelince de ailesinin onu izlemesi en akıllı davranış olacaktı.
İşçi, -genellikle- gençlik çağında yapayalnız kalmıştı. İlk ânda fabrikalardaki işlere ancak güçlü kuvvetli kimseler güç yetirebiliyor ve fabrikatörler bunlardan başkasını da kabul etmiyorlardı. Bu yüzden işçi, kendisini kısıtlayan hiçbir engel olmadan gençlik çağında yapayalnız kaldı. Ahlâk, din, vicdan ve geleneklerini köyünden ayrıldığı gün orada bırakıp gelmişti. Şehirde, köydeyken var olan, başkalarından utanma duygusu da yoktu. Gençlik yıllarında etrafını çeşitli kötülüklerin çevirmiş olduğu engeller olmamasına rağmen yapayalnızdı.”[11]
Görüldüğü gibi sanayileşme, beraberinde şehirleşmeyi getirdi. Şehrin bilinmezliği, toplum tarafından bir tehlike unsuru olarak kabul gördü. Nitekim aileden ayrılıp, ahlâkî değerlerin köyde bırakılması sebebiyle şehrin temelleri fuhuş üzerine kuruldu. Fuhuş, kendisine uyulan ve kanun tarafından korunan bir gelenek olarak kabul edildi. Buna, “medeniyet” ve “gelişme” adı verildi. Şehirde yalnızlaşan gençlik sulandırıldı, basitleştirildi, önemsiz işlerle meşgul edildi. Sinema, tiyatro, seviyesiz edebiyat ve hayâsız müzik gençliğe musallat edildi. Hâlbuki gençler, bir amaca tutunur ve ciddi gayretlere sahip olurlarsa önemli bir güçtürler. Sanayi devriminin etkisi, aile bağlarını parçalamak ve ahlâk müessesesini çökertmekle kalmadı, gençliği uyuşturarak, üretme yeteneğini de elinden aldı.
Prof. Dr. Muhammed Kutub, devamla şöyle diyor: “İşçiler, -ki bunlar önceleri şehre geldiklerine çok sevinmişler ve kendilerini, çok az bir ücretle, yıpratıcı ve ezici işlerde on, on iki hattâ bazen on dört saat çalıştırarak çirkin bir şekilde sömüren fabrikatörlere karşı ayaklanmaya başladılar. Bu durum karşısında fabrikatörler, aynı iş saatlerinde, daha az ücret vererek kadınları çalıştırmakla erkek işçilere tuzak kurmaya başladılar.
Kadınların çalıştırılması, Avrupalının hayatında iki önemli olay meydana getirdi.
Birincisi: Önce, kadının eş ve anne olarak varlığı, şerefi ve sımsıkı sarıldığı aile bağları parçalandı. Çünkü işçi kadın, -zamanını ve emeğini kapsayan bu şartlar altında- istese de, özense de evine gerekli ilgiyi gösteremiyordu.
İkincisi: Birçok sebepten dolayı kadının ahlâkı bozuldu. Avrupa'daki yönetim tarzı, önceleri kadına hiçbir değer vermiyor ve ona sosyal ve ekonomik hiçbir hak tanımıyordu.” [12]
Bahsedildiği üzere ailenin ifsadı, ilk olarak gençlerin yalnızlaştırılması ve beraberinde kadının/ annenin evinden uzaklaştırılmasıyla devam etti…
Prof. Dr. Muhammed Kutub, ailenin ifsadı hakkında “Kur’ân-ı Kerim’den Eğitici Dersler” kitabında şöyle söyler: “Kadın evinden dışarıya çıkartıldı, aslî görevinden uzaklaştırıldı, ona özgürlük ve eşitlik iddiaları empoze edildi, ahlâkı ifsad edildi. Onunla birlikte erkek de bozuldu. Aile parçalandı, toplum çözüldü. Tarihte benzersiz ahlâkî bir bataklığa dönüştü. Bu kötülük Avrupa'nın yeryüzündeki galibiyetinin bir neticesi olarak- yeryüzünün tamamına sirayet etti. Bu kötülük uygarlık, ilerilik, gelişmişlik, evrim ve atılım olarak adlandırıldı.” [13]
Kişinin özgürlüğe kavuşmasındaki amaç, onun hiçbir rejime boyun eğmemesi değildir. Özgürlük; hevâ ve heveslerden, nefsin şehvetlerinden kurtulmaktır. Bunu benimseyenler ancak Allah Teâlâ’ya boyun eğer ve hakikati idrake kadir olurlar.
Kadın özgürdür, erkeğin kölesi değildir. Çünkü hiç kimse Allah’tan başkasına kul olamaz. Modern dünya, kadını ekonomik ‘özgürlüğünü’ elde ederek, bağımsız bir birey olmaya teşvik etmektedir. Maddî gelirini elde etmek özgürlük olmadığı gibi, bağımsız olmak beraberinde nefsin isteklerine boyun eğmeyi getirdiği için bir özgürlük değildir.
İslâm, kadının maddî ihtiyaçlarını ve isteklerini giderme sorumluluğunu erkeğe yüklemiştir. Çünkü; “Allah'ın, bazısını bazısına üstün kılması ve onların kendi mallarından harcaması nedeniyle erkekler, kadınlar üzerinde 'sorumlu gözeticidir (kavvamdırlar)” [14]
Kadın, ancak Allah Teâlâ’ya ibadet eden, O’nunla münasebet kuran, O’nun rızasını kazanmak için sebat eden bir kuldur. Erkek ve kadın arasında, kul olmak bakımından hiçbir fark yoktur. İslam, insanlığın değerini inanç ve amel üzerinden belirler. Allah’a inanmak, iyiliklerin en büyüğüdür, inkâr ise en büyük zulümdür. Çünkü kötülüklerin başıdır. Müslümanlar arasındaki tek üstünlük takva ile olandır…
Ailenin ifsadını sanayi devrimine dayandırdığımızda, bu, bazıları tarafından sanayileşmeye karşıymışız gibi anlaşılabilir. İslâm, kesinlikle gelişmeye ve ilerlemeye karşı değildir. Ancak burada tarihin tanıklığına bakmamız gerekir. Neden sanayileşme ilk olarak batıda ortaya çıktı? Müslümanlar, onları her zaman ilim öğrenmeye teşvik eden misyonlarını nasıl unuttular?
Asırlar boyu Devlet-i Aliyye olarak hüküm süren Osmanlı Devleti’nde müslümanlar, bolluk ve refah içerisinde yaşıyorlardı. Bu bolluk ve refah, onlara misyonlarını unutturdu. Yeryüzünde bilgisi olan ümmet, İslâm ümmeti idi. Endülüs, insanlığın ilim öğrendiği sığınağı idi. Avrupa, karanlık ortaçağın zulmünden, müslümanlar ile tanıştıktan sonra çıkabilmiştir. Çünkü ilim, tamamen müslümanların elinde idi. Tıp, kimya, fizik, matematik astronomi gibi dünyevî ilimleri öğrenmek isteyen kişi, bu kitaplara dair temel yazıların Müslümanlara ait olduğunu muhakkak görecektir. Hattâ bundan ötürü: “Arapça bilmeyenin ilmi olmaz.” denmiştir.
Eğer müslümanlar misyonlarını unutmasalardı, makinanın nerede icad edilmesi beklenirdi? Müslümanlar sanayileşmeyi başlatsaydı, ahlâk bu denli bozulup, aile ifsad edilir miydi? Bilakis, İslâmî değerlerin üzerine inşa edilen sanayi toplumu, ahlâkî değerleri kuşanmış üretken bireylerden oluşurdu.
Burada aklımıza Allah Teâlâ’nın şu buyruğu gelmelidir: “Sizden önce nice sünnetler gelip geçmiştir. Yeryüzünde gezin de yalanlayanların sonunun ne olduğuna bir bakın. Bu Kur’ân, insanlara bir açıklama, takvâ sahipleri için de bir hidayet ve bir öğüttür.” [15]
Tarihin tanıklığı ondan ders çıkartmak ve geleceğimize ışık tutması bakımından son derece önemlidir. Allah’ın takdirini değiştirmek mümkün değildir. Bununla beraber mu’minler, üstün olanın her zaman yalnızca iman edenler olduğunu bilmeli ve Allah’ın hükmü yeryüzünde hakim oluncaya kadar çabalamalıdır.
“Gevşemeyin ve üzülmeyin. Eğer mü’minler iseniz muhakkak en üstün olanlarsınız.” [16] Bu ayet, Uhud yenilgisinden sonra inmiştir. Yenilgiden sonra gelmesi, mü’minlere bir tesellidir. Bu gevşememeleri ve üzülmemeleri için, Allah tarafından müminlere yapılan bir çağrıdır. Bu ayet, kazanılan bir savaş sonrasında gelseydi, üstünlüğün askerî, maddî güç olduğu düşünülürdü. Ancak yenilgi sonrasında gelmesi ve üstün olmanın şartının “Eğer müminler iseniz” olması, her koşulda iman edenlerin, kâfirlerden üstün olduğunu gösterir.
Ayetin muhatapları, o gün Uhud’da yenilgiye uğrayan sahabeydi. Bugün bütün İslâm ümmeti, bu ayetin muhatabıdır. Kur’ân, iman eden, etmeyen bütün insanlara hitap eder. Şu ân İslam ümmeti, bir yenilgi içerisinde olsa bile, Allah Teâlâ bizlere: “Gevşemeyin, üzülmeyin.” demektedir. Yine başka bir ayette: “Eğer o ülke halkı iman edip de sakınmış olsalardı, üzerlerine gökten ve yerden nice bereketler açardık...” [17]
Asırlar boyu mü’minler, bu ayetleri hatırlarında tuttular ve üstünlüğün kendilerinde olduğuna iman ettiler. Ancak batıya yenildiklerinde, bunu unuttular. Maddî gücü elinde tutan batıya hayran oldular. Hâlbuki tarihin tanıklığı ile hayran olunacak tek medeniyet, Allah’ın hükümleri ile hükmeden İslâm medeniyetidir.
Ömer Hayyam asırlar önce şöyle demiştir:
“Celladına aşık olmuşsa bir millet,
İster çan, ister ezan dinlet.
İtiraz etmiyorsa sürü gibi illet,
Müstehaktır ona her türlü zillet.”
Allah Teâlâ: “Bir kavim nefislerinde olanı değiştirmedikçe, Allah da onlara ihsân ettiği bir nimeti değiştirici değildir ve şüphesiz ki Allah her şeyi bilendir.” [18]
Müslümanların yapması gereken ilk olarak kendi nefislerinden başlayarak, dosdoğru yola tâbi olmaktır. Allah’ın rızasını kazanmaya gayret edip farzları ve sünnetleri yerine getirmeli, O’nun şeriatını ilk olarak ailesinde uygulamalıdır. Hasan el-Bennâ: “Siz evlerinizde İslâm devleti kurun ki Allah, sokaklarınızı İslâmlaştırsın.” Demiştir.
Sonuç olarak; ailelerimizi ifsad olmaktan kurtarmak, Allah’ın rızasını kazanmak için aile ilişkilerimizi kuvvetlendirmek, merhamet, saygı, anlayış gibi ahlâkî değerleri kuşanmaktan geçmektedir. Aile, ahlâkı ifsad eden dış faktörlere karşı bir koruyucu mesabesindedir.
Son olarak, Allah’ın ahdini eksiksiz yerine getiren selim akıl sahiplerinin mükâfatı, altından ırmaklar akan adn cennetleridir: ”…İşte yurdun güzel akıbeti bunlaradır. O, Adn cennetleridir. Onlar oraya anne ve babalarından, eşlerinden, zürriyetlerinden salih olanlarla birlikte gireceklerdir. Melekler de her kapıdan onların yanına girip: ‘Sabrettiğiniz şeylere karşılık selâm sizlere. O yurdun ne güzel sonucudur bu.’ derler.” [19]
[1] Rum, 30/21
[2] İsra, 17/23
[3] Buhârî, Savm, 10
[4] İbn Mâce, Nikâh, 1
[5] İbn-i Mâce, Nikâh, 5/1857
[6] Sahîh-i Buhârî Muhtasarı, X. 398
[7] Buhârî, Enbiyâ 1, Nikâh 80; Müslim, Radâ’ 60. Ayrıca bk. Tirmizî, Radâ 11, Tefsîru sûre (9) 2; İbni Mâce, Nikâh 3
[8] A’râf, 7/54
[9] Prof.Dr. Muhammed Kutub, Kur’an’ı Kerim’den Eğitici Dersler, syf. 48
[10] Ahmed b. Hanbel. V 251.
[11] Prof. Dr. Muhammed Kutub, Gelenekler Çatışması, Syf. 42,43.
[12] A.g.e. Syf 44
[13] Syf.100
[14] Nisa, 4/34
[15] Âl-i İmrân, 3/137-138
[16] Âl-i İmrân, 3/139
[17] A’râf 7/96
[18] Enfal, 8/53
[19] Ra’d, 13/22-24


