Dünden bugüne toplumların ve fertlerin bilinçsiz ve bilgisizce tâbi oldukları inançlar ve yaşantılar onların saptırılmasına ve sömürülmesine sebep olmuştur. Dini araştırarak bilinçli itaat etmek yerine, hazır buldukları ataların yoluna tabi olurlar. Dünküler gibi bugünde benzer yollar ve inançlar ölümüne yaşanmakta, korunmakta ve bunca gelişmişliğe, teknolojiye ve bilgiye kolay ulaşma imkanlarına rağmen, saptırılma ve sömürülme devam etmektedir. Yahudiler, Hıristiyanlar, Hindu ve Budistler gibi nice inanç sahibi ve cemaatler atalarından buldukları o yolları kendileri araştırarak bulmuş ve girmiş gibi inanır ve yaşayarak tâbi olurlar. Ellerinde Kur’an ve Sünnet olan ve bunca bilgi bulunan islam toplumunun sapması, hatta din üzerinden sapması ve saptırılması anlaşılır değildir. Elbette bunun birçok sebebi vardır. Dünkülerin ve bugünkülerin saptığı unsurlar neler ise, İslam toplumu da aynı sebeplerle sapmaktadır. Ne ilginçtir ki, hiçbir inanç sahibi ve topluluk, sapmış olduğunu ve saptırdığını düşünmez ve kabul etmezler. Sapma ve saptırılma bazen kişilerin elleriyle gerçekleşmese de verdikleri desteklerle ve vesilelerle gerçekleşir. Bu yapılanların karşılığı da ahirette aynen yapılmış gibi karşılığı görülecektir. Vesile olan yapan gibidir, ayet ve hadiste bildirildiği gibi.
Bugün ne kadar insan dinini, mezhebini, cemaatini, ana babasından gördüğü ve yaşadığı yolu kendisi araştırarak ve bilinçli olarak kabul etmiş ve tâbi olmuştur? Toplumlar çoğunlukla buldukları inanç ve yaşantıları kendileri bilinçli girmiş gibi savunurlar ve yaşarlar. Bilinçsiz yapılan her amelde ve inançta da aldatılma söz konusudur. Bilmediğiniz her bir şeyin fakiri, câhili ve aldatılma adayısınızdır. İnsan, insanı aldatmasa da şeytan aldatacaktır. Çok azı hariç, insanlar içinde bulunduğu dinini, mezhebini, yerine göre cemaatini, atasının yolunu kendi seçmemiştir. Az bir kesimde buldukları inancı ve yaşantıyı araştırarak, üzerinde düşünerek bilinçli kabul edip amel etmektedir. Allah’ı sadece bilerek değilde, isim ve sıfatlarıyla birleyerek kabul etmektedir. Kur’an’ı sadece okuyarak değilde, tüm hükümleriyle anlayarak tabi olmaya çalışmaktadır. Rasulü de hayatının ve inancının örneği görüp tabi olmaktadır. Bunlar İslamı bulmuş değil, İslam olmuşlardır. Ne yazık ki olmak çoklarının işine gelmediğinden, bulduğuna tabi olma kolaylığı seçilmiştir.
Bir kısmında Allah'ı birleme olan tevhid olunmuş, fakat ahlak olunmamış, bulunulan gibi; ticaret olunmamış, bulundukları gibi; akrabalıklar bulunulan gibi, haset, kibir gıybet, riya da ne yazık ki olunmak yerine, geçmişten ve etraflarından buldukları gibi nicelerinin. Dünya hırsı ve yarışı, kapitalist ticari bakışlar, bencillikler, nefsi hareketler, benceler, bize göreler nicelerinin cahiliyede buldukları gibi devam etmektedir. Cemaat olunamamış, bulunulan cemaatçilik gibi, kavmiyetçilik de insanların buldukları gibi çoğunlukla. Ameller değişse de kalbdeki niyetler çoğunlukla cahiliyede bulunulan gibi. Oysa “ameller niyetlere göredir” hadisini herkes birbirlerine hatırlatmaktayken! Oysa Rabbimiz “İnsanların hesaba çekilmeleri yaklaştı. Fakat onlar hala gaflet içinde yüz çevirenlerdir.” (Enbiya, 1) ayetinde buyurmuşken. Bu bin dört yüz küsür sene önceki ciddi bir uyarı. Fakat hala bu uyarıyı üzerine alan çok az. Hakikat zordur, üstüne alıp kabul ederek değişmek ise daha zordur. Dini anlatmak herkesin yaptığı iken, anlattığını yaşayarak değişmek azların işidir. Kimsenin kendisine yakıştıramadığı nice hatalar sahabelere yakıştırılır. Oysa onlar olmaya çalışırlarken hata yapıyorlardı. Bugünküler uyarıları üzerlerine almamakta ve değişip olmak istememektedirler. Rasulullah (s.a.s) “Şüphesiz ki sen, kendisinde cahiliye olan bir kimsesin.” buyurmuştu, Ebu Zer’e. Hayatın tüm alanlarında amelen ve kalben değişmek zor ve zaman alan bir oluştur.
Değişmiş olanların çoklarının nesilleri, babalarından buldukları yola devam da gevşek kalmaktadırlar. Yani, bulmanın getirdiği gevşeklik oluşmaktadır. Oysa herkesin yaptığı ve kazanımı kendisineydi. Yetiştirme problemi, değişenlerin gayretsizliği, bulmanın yeterli görülmesi, ciddi bir bakış verilememesi gibi sebepler, yeni nesillerin olma problemidir. Birde, dünkü değişip olanlar zamana yenik düşmüş, zayıflamış, yılmış ve bıkkınlık gelmiş, dünya yorgunluğu veya hırsı oluşmuş ve bazıları inanç hariç dünkü buldukları hale dönmüşler. Oysa Rabbimiz, müminleri tehdit ederek, vazifelerini yapmazlarsa ve bulundukları yoldan dönerlerse, yerlerini başkalarıyla dolduracağını Mâ’ide suresi 54. ayette bildirmektedir. “Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, Allah, (onların yerine) kendisinin onları, onlarında kendisini sevdiği, müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı ise güçlü ve şerefli olan, Allah yolunda cihad eden ve kınayanın kınamasından korkmayan bir kavim getirir. İşte bu Allah’ın bir lutfudur. Onu dilediğine verir. Allah, rahmeti bol olandır ve herşeyi çok iyi bilendir.” (Mâ’ide/54) Bu hatırlatma ve uyarı üzerine alan müminler içindir elbette. Bugün hak tarafında durma ve gevşeme varken, bâtıl tarafında gevşeme ve durma yoktur. Hakla mücadelelerine tam gaz devam etmekte ve nesiller yetiştirmektedirler. Bâtıla ve yolunda olanlara kızanlar, kendi yapmadıklarına kızmalıdırlar. Şeytan ve yolunda olanlar vazifesini yaparken, bozulan ve vazifesini yapmayan kendisine kızmalıdır.
Genel olarak, tarih boyunca dini hazır bulanlar, dini bilerek tercih edenlerden buldukları yolda daha samimi, sürekli ve tüm imkanlarıyla mücadele ederler, desteklerler, ölümüne tabi olur ve korurlar. Elleri ve dilleri hak için durmuş ve susmuş olan niceleri, kendilerince Rasullerden daha dindar, daha takvalı, daha samimi gözükür, kendilerince dini iyi savunan ve anlatan olmuş görürler. Hz. İbrahim’den daha hanif (şirk koşmayan) kesilenler, Hz. Ali’den daha Alevi, İmam-ı Azam’dan daha Hanefi olan ve savunanlar, İmam Şafiİ’den daha Şafii kesilenler, alimlerin fetvalarını daha fazla savunan ve tartışanlar! Onların Allah’u alem (Allah daha iyi bilir) dediklerine, bugünün tabi olanları kesin böyle bakışındadırlar. Yahudiler, Hıristiyanlar ve Mekke müşrik toplumu, İbrahim bizdendi, yani Yahudi ve Hıristiyandı diyecek kadar buldukları bâtıl yola bağlıydılar. Şeyhinin kerametini ondan daha fazla savunan ve anlatanlar, hocasının görüşünü ondan daha fazla savunan ve tartışanlar. Atasının kendince yaşamaya çalıştığı yolu, ölümüne savunan ve koruyanlar. Mekke şirk toplumu atalarından gördükleri ve buldukları yolu kendilerince yaşarlarken, hak geldikten sonra o bâtıl yolu ölümüne savunur oldular. Bugünde hak kendilerine ulaşanlar bâtıl yollarına daha da ciddi sarılmaktadırlar.
Rabbimiz kitabında yirmi beş kez atalar yolundan bahseder.
“Onlara Allah’ın indirdiğine ve Rasulüne gelin denildiği zaman, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şey bize yeter derler. Ataları birşey bilmeyen ve doğru yolu da bulamayan kimseler olsalar da mı?” (Mâ’ide, 104) Buldukları yolu korumanın ve tabi olmanın bir sebebi o yolu inanç, yaşantı ve kurtuluş için yeterli görmeleridir. Rabbimiz, atalarına bilgi ulaşmamış, anlayamamışlar olsalar da mı tabi olacaklar buyurur.
“Allah’a ortak koşanlar şöyle diyeceklerdir: Eğer Allah dileseydi biz de Allah’a ortak koşmazdık, babalarımızda. Bunlardan öncekilerde böyle yalanlamışlardı. …” (En’âm /148) Allah Teâlâ’nın hüküm koyup yönetmede Rab, itaat etmede İlah, sığınıp yardım istemede Veli, güvenip hayatı teslim etmede Vekil sıfatlarını din adamları ve siyasi önderlerine verenler, babalarından bulduklarını yola tabi olanlar ve değişmeyi gerekli görmeyenler, o yolu Allah’ın takdiri, yani kader görürler. Şirklerini ve küfürlerini, şeytan gibi Allah’a mal ederler.
“Onlara (müşriklere) Allah’ın indirdiğine uyun denildiği zaman, hayır biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız derler. Şayet ataları hiçbir şeye akıl erdiremiyor ve doğru yolu bulamıyorlarsa da mı? O kâfir olanların durumu kendilerine seslenenin çağırıp bağırmasından başka bir şeyi duymayanın (hayvanın) durumuna benzer. Bu kâfirler sağır, dilsiz ve kördürler. Ondan dolayı anlamazlar.” (Bakara, 170-171) Buldukları yola tabi olanların bir problemi de hakka karşı sağır, dilsiz ve kör kesilmeleridir. Kalpleri hakka karşı kılıflı olurlar.
“Onlar bir hayasızlık yaptıkları zaman, atalarımızı bunun üzerinde bulduk. Allah da bize bunu emretti derler. De ki Allah hayasızlığı emretmez. Allah’a karşı bilmediğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz.” (A’râf, 28) Atalarının yoluna körü körüne tabi olanlar hatalarını, ahlaksızlıklarını ve hayasızlıklarını geçmiştekilere mal ederler. Biz öncekileri böyle iş yapar, giyinir, böyle yönetir ve savunur bulduk derler. Değişmek yerine var buldukları haddi aşmaları yaşamak nicelerinin işlerine gelmektedir.
“Onlar, sen bize yalnız Allah’a ibadet etmemizi ve atalarımızın ibadet ettiklerini terk etmemiz için mi geldin? …” (A’râf, 70) Sadece Allah’ın emir ve yasaklarına uyarak ibadet etmek çoklarına zor gelir. Onlar ayetin bildirdiği gibi şirk koşmadan iman etmezler. Çokları Allah’ın yoluna değilde, buldukları yola güvenirler.
“...Adlarını sizin ve atalarınızın uydurduğu, Allah’ın hakkında hiçbir delil indirmediği bir kısım isimler (putlar) hakkında mı benimle tartışıyorsunuz? …” (A’râf, 71) Buldukları yola tabi olanlar, o yolun ölçülerini, isimlerini kendileri belirlerler. İslam’a, Yahudilik, Hıristiyanlık gibi isimler verdikleri gibi mezhep, cemaat isimleri, gavs, kutup gibi makam isimleri verirler ve onları Allah ve diniyle yarıştırırlar. Var olanı yeterli görme, değişmek istememek, kurtulacağı bakışı, hali koruma ve var olanları kaybetme düşüncesi, insanların hakka girmesine engel olmaktadır.
Dünden bugüne yapılan hatalar, sapma ve saptırma yolları değişmemiştir. Ataların yaşam ve inanışlarına bilgisizce tabi olmak, din adamlarını hatasız görmek ve sorgusuzca tabi olmak, eskiyle yeniyi harmanlayıp yaşamak, “onlar şirk koşmadan iman etmezler”, idarecilere bilgisizce kayıtsız ve şartsız itaat etmek, kavmiyetçiliği kabul ve dinle ilişkilendirmek, dünyadan ve geçici menfaatlerden vazgeçememek, bilgi edinip aklederek itaat etmek yerine, taklid ederek inanmayı ve yaşamayı istemek, var olan hali değiştirmeyi istememek, etrafın kınama ve tepkisine göğüs germeyi istememek, kolayı tercih etmek ve nefse ağır gelenlerden kaçınmak, çoğunluğa tabi olma hastalığı, atalara duyulan aşırı saygı, sevgi ve güven, dini tam tanımamak, hakkı anlatana tam güvenememek, dini anlatanların toplumun içinde şahid olarak bulunmamaları ve var olanı koruma hastalığı gibi nice durumlar, bulunulan yollara körü körüne tabi olmaya sebep olmaktadır. İdareciler ve din adamları toplumların düşünüp sorgulama yapmalarını istemezler. Rabbimiz, “kimin dini daha güzel” derken sorgulattırır ki, kitabına tabi olan bilinçli olarak tabi olup itaat etsin.
İnsanın sorumlu olması hasebiyle kullanması gereken vasıfları vardır. Akıl, irade, vicdan kullanılmaz ise, insan olmanın değeri kalmaz. Tefekkür, tedebbür, taakkul, tezekkür olmadan, bugünü, geçmişi ve yarını düşünüp muhasebe yapmadan, yaratanı, yaratılma amacını, gideceği yeri ve sonucunu düşünüp değerlendirme yapılmadan, akledilemez. Akletmeyen toplumlarında saptırılmaları kaçınılmazdır. Kur’an’a yönelmeyen, onunla inanç ve yaşantılarına yön vermeyenlerin akletme imkanları da yoktur.
Ataların cahiliye yollarının bir bölümüne müminler de düşmektedir. Kalp hastalıkları, din adamlarına aşırı bağlılık, cemaatçilik bakışı, hatayı başkasında görme hastalığı, emredilenleri üzerine alamama, dünyevi hırs ve yarışlar, mezhebi taassupçuluk, kardeşlik şuuru ve veli edinememek, nefsine istediğini kardeşine isteyememek gibi cahiliye hastalıkları. Kur’an, kıyamete kadar korunmuşsa, bu insanların din adamı da olsa hata yapabileceklerini gösterir. Kıyamete kadar müminlerin ellerinde korunmuş bir kitapları bulunmaktadır. Bu da onların aldatılmamaları gerektiğini gösterir. Ortada bir aldatılma varsa, bu insanların kitaplarını ve örnek aldıkları Rasulü tanımamalarından, bilmemelerinden ve düşünmemelerinden dolayıdır.
Tarih boyunca değişenler, atalarından buldukları bâtıl yolu terk edenler cennetlere ulaşmışlardır. Değişip dokuz yüz elli yıl hakta kalan Hz. Nuh ve mü’minler, Firavun’un karşısında sihirbazlar, Ashab-ı Uhdud, Ashab-ı Kehf ve Mekke’nin mazlum müminleri gibi niceleri bulundukları yolu değiştirip müslim oldular. Bunlar, zamana örnek kılınmışlardır. Haktan yana değişenler ve hali koruyanlar örnektirler.
“Onlarda: Ey Şuayb, bize babalarımızın ibadet ettiklerinden yahut kendi mallarımızda dilediğimizi yapmaktan vazgeçmemizi sana namazın mı emrediyor. ...” (Hud, 87) Evet gerçekten namaz tüm haddi aşma olan fuhşiyata engel olur. Namaz, şirke engel olduğu gibi, her haddi aşmaya engel olmalıdır. Bugünde bunca namaz kılanların çoklarının hayatlarında ne imani ne de ameli değişim olmamaktadır. Çoklarının namazı öncekilerin ki gibi bilinçsizce ve adeten kılınmakta.
“...Muhakkak ki biz, bizi davet ettiğiniz şeyler hakkında kuşku veren bir şüphe içindeyiz.” (İbrahim, 9) Değişip hakta olmak istemeyenlerin birçoğu hakka karşı kuşku ve şüphe içindedirler ve bulundukları cemaat ve babalarının yolunu değiştirmek istememektedirler.
“Allah’a ortak koşanlar, eğer Allah dileseydi ne biz ne de atalarımız Ondan başka bir şeye ibadet etmezdik ve hiçbir şeyi haram kılmazdık, dediler. Onlardan öncekilerde böyle yapmışlardı. …” (Nahl /35) Değişmek istemeyenler, değişim kendilerine zor gelenler, işledikleri haramları ve şirklerini Allah'a ve ataların mal ederler. Rabbimiz öncekilerde öyle yapmıştı buyurur. Bugünde değişen bir şey yok, çokları için.
“Onlara, Allah’ın indirdiğine uyun denildiği zaman, hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuza uyarız, derler. Şeytan onları alev alev yanan ateşin azabına çağırıyor olsa da mı?” (Lokman, 21) Dün şeytanın sapma sebebi ve değişmek istememesi, her sapanın da yoludur. Şeytan kendisi gibi inadına onları da cehenneme sürüklemektedir. Şeytan ateşe çağırıyor olsa da çokları o yoldan dönmeyecektir.
“Yoksa onlara, bundan önce bir kitap indirdik de onlar ona sımsıkı sarılan kimseler mi? Bilakis onlar, şüphesiz biz atalarımızı bir din üzere bulduk. Biz de onların izlerinde doğruya erdirilmiş kimseleriz, dediler.” (Zuhruf, 21-22) Ayetin bildirdiği gibi ehl-i kitab tahrif ettikleri kitaplarını Allah Teâlâ indirmiş gibi tabi olurlar, nice cemaatler hocalarının veya tabi oldukları kitaplarını Allah indirmiş gibi korur, anlatır ve tabi olurlar. Bu da değişimde ciddi bir etkidir. Bizim cemaatimizin kitabını Allah indirdi veya korudu derler. Ya da niceleri kitaplarını ve onu yazanları hatasız görürler. Allah’tan başkasına verilen hatasızlık, nice toplumların ve cemaatlerin sapma ve değişmeme sebebi olmuştur.
“Hani bir zaman Rabbin Âdemoğullarının sırtlarından (sulplerinden) zürriyetlerini almış, onları kendilerine şahit tutarak “Ben sizin Rabbiniz değilmiyim?” (buyurmuş), onlarda: “Evet şâhidiz” demişlerdi. Bu kıyamet gününde şüphesiz ki biz bundan habersiz olanlardık, dememeniz içindir. Veya daha önce sadece atalarımız ortak koşmuşlardı. Biz de onlardan sonra gelen bir nesiliz. Şimdi hakkı iptal edenlerin yüzünden bizi helak mı edeceksin dememeniz içindir.” (A’râf, 172-173) Aslında hakkın söylenmesi insanlar hemen değişsinler için değilde, verdikleri sözü bilsinler, unutmuşlarsa hatırlasınlar, haklarını duysunlar, yeryüzüne geliş amaçlarını bilsinler ve yarın ahirette bilmiyorduk demesinler içindir. Hidayet değişmek isteyenlere ve Rabbimizin yardımıyladır. “Rasul, Rabbinden kendisine indirilene iman etti ve müminlerde. …” (Bakara, 285) Rasullerin sorumlu olduğu her bir emir ve yasaklardan, her bir müminde sorumludur.
Sonuç olarak, mü’min ve müslüman olduk mu, bulduk mu? Din, mezheb, cemaat ve atalar yolu hazır olarak bulunmuştu. Bilgisiz ve şuursuzca takliden yapılan itaatler de takva, ihlas, ihsan, tevekkül ve sabır olmaz. “Ameller niyetlere göre” ise, herkes niyetinin derecesini sorgulamalıdır. Ahiretteki karşılık bu niyetlere göre verilecektir. Körü körüne taklit ve tabi olmadan samimiyet ve çaba zor çıkar. Sonsuz ahiretin kazanımı hakka istenildiği gibi tabi olanların olacaktır.


