ALLAH KUL İLİŞKİSİ BAĞLAMINDA YÜCE ALLAH’IN KULU ZİKRİ[1]
Prof. Dr. SAMİ KILINÇLI
Kur’an’da insanın anlam arayışı ve hakikat üzere yaşaması için gerekli olan varlık, bilgi, değerler ve bunların tecrübesine dair tüm bilgiler peygamberler ve onlara tabi olanların yaşanmışlıkları üzerinden anlatılmaktadır. Bütün bu konuların odağında Allah-âlem, Allah-insan ilişkisi, insanın kemâle ve esfel-i sâfilîne yolculuğu bulunmaktadır.
Allah-kul ilişkisi âyet ve hadislerde canlı, dinamik ve kesintisiz bir ilişki olarak anlatılmaktadır. Bu canlı ve dinamik ilişkinin kurularak ilahi kurbiyetin kesb edilmesinde bütün ibadet ve salih amellerin ayrı bir önemi olmakla birlikte çok yapılması emredilen[2] ve yapılmasında belli zaman ve mekânının gözetilmediği[3] zikrin daha özel ve farklı bir yerinin olduğu anlaşılmaktadır.
Âyetlerde kulun Allah’ı zikretmesi, bu konuda gevşeklik göstermemesi emredilmekte, ayaktayken, otururken, yanları üzeri yatarken zikredenler övülmekte ve kalplerin sadece Allah’ı zikirle mutmain olacağı anlatılmaktadır.[4] Hadislerde ise zâkir kulunu Allah Teâlâ’nın da zikredeceği, kulun zikirle Allah’a yaklaşacağı;[5] Allah’ı zikreden cemaati Allah’ın rahmetinin ve meleklerin kuşattığı, Allah’ın yanında olan varlıklara onlardan bahsettiği;[6] zikreden kuluyla beraber olduğu;[7] farz ve nafilelerle kurbiyet kesb eden kulunun velisi, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olduğu[8] gibi hususlar açıklanmaktadır.
Zikir kişinin durumuna göre bir hatırlama, unutmama, Cenâb-ı Hakk’a seslenme ve yakınlık hali olduğu için karşılıklı ilişki içerisinde gerçekleşmektedir. Bu ilişkinin Yüce Allah’ın kulunu zikri boyutu el-Bakara 152. âyette “Beni zikredin ki ben de sizi zikredeyim…” ve el-Ankebût 45. âyette “…Allah’ın zikri ise her şeyden önemlidir. Allah yaptıklarınızı bilir.” şeklinde beyan edilmektedir. Tefsirlerde Allah’ın kulunu zikrinin nasıl anlaşılması gerektiği konusunda farklı izahlar yapılmaktadır. Bu çalışmada klasik ve modern tefsir kaynakları temelinde Allah’ın kulunu zikrinin nasıl anlaşıldığı, serdedilen farklı yorumların sebepleri ve sonuçları gibi konular üzerinde durulacaktır.
1. el-Bakara Sûresi 152. Âyette Allah’ın Kulunu Zikri
el-Bakara Sûresi 152. âyette “فَاذْكُرُون۪يۤ اَذْكُرْكُمْ وَاشْكُرُوا ل۪ي وَلَا تَكْفُرُونِ/ Siz beni zikredin ki ben de sizi zikredeyim. Bana şükredin, nankörlük etmeyin!” buyrulmaktadır. Âyette Yüce Allah’ın zâkir kulunu zikredeceği açıkça beyan edilmekle birlikte müfessirlerin bu konuda farklı görüşlere sahip oldukları görülmektedir.
Bazı müfessirler bu ayette bahsi geçen Allah’ın zikrini O’nun kulunu muhatap kabul ederek kurbiyetine nâil kılması ve manevi ikramlarda bulunması bağlamında açıklamaktadır. İbn Abbas’ın (öl. 68/687-88) “Allah’ın sizi zikri, sizin Allah’ı zikrinizden daha önemlidir” dediği nakledilmektedir.[9] Kuşeyrî’ye (öl. 465/1072) göre “Zikir, zâkirin mezkûrun şuhûdunda istiğrak halini yaşaması, mezkûrun varlığında yok olarak herhangi bir şekilde kendi varlığını hissetmemesidir. Bu âyette ‘Siz bizi varlığımızda yok olacak şekilde zikredin ki, biz de sizi zikredelim.’ mesajı verilmektedir. Ehl-i ibare/sûfî olmayan âlimlere göre âyetin anlamı ‘Beni itaat ederek zikredin, ben de sizi ikramlarla zikredeyim’ şeklindedir. Ehl-i işaret/sûfîlere göre ise âyet, ‘Her türlü hazzı terk ederek beni zikredin ki, ben de sizi kendinizden fani olduktan sonra kendi hakikatimde ikame edeyim’ gibi anlamlara gelmektedir. Bu durum “Kim beni bir toplulukta zikrederse…” hadisinde[10] anlatılan haldir.[11]
Rûzbihân el-Baklî’ye (öl. 606/1209) göre âyette insanlar Allah’ı sırlarıyla, Allah’ı Allah olduğu için tevhidle zikrettiklerinde O da mü’minleri nurların keşfi, rahmetinin inzali ve kendisine kavuşturmakla zikredeceği anlatılmaktadır.[12] Kurtubî’ye göre (öl. 671/1273) “Zikrin aslı zikredilen konusunda kalbin uyanık ve dikkatli olmasıdır. Hadis-i kutsîde ise ‘Kulum beni zikrettiğinde, zikretmek için dudağını kıpırdattığında onunla birlikteyim’ buyrulduğu[13] açıklanmaktadır.[14] İbn Cüzey’e (öl. 741/1340) göre, “Hadislerde de vârid olduğu üzere Allah’a en fazla yakınlık, mücâlese ve beraberlik zikirde bulunmaktadır. Zikirden genel maksad sevab kazanmak olmakla birlikte özel maksat kurbiyet ve huzurdur.[15] Âlûsî (öl. 1270/1854) ve Elmalılı’nın da naklettiğimiz görüşlere yakın izahlarda bulunduğu[16]; Seyyid Kutub’un ise izahlarında zikrin Müslümanın kalb ve hayatında oluşturmak istediği sonuçları dikkate aldığı anlaşılmaktadır. [17]
Burada görüşlerini naklettiğimiz müfessirlerin zikir konusunu manevi makamların kazanılması, ilahi beraberlik ve Yüce Allah’a kurbiyet kesb etmek temelinde izah ettikleri; kul zikirde istenilen kıvamı yakaladığında Yüce Allah’ın zikrine, ilahi kurbiyet ve beraberliğe nâil olduğu anlaşılmaktadır.
Kuşeyrî’nin âyeti “Beni itaat ederek zikredin, ben de sizi ikramlarla zikredeyim.” şeklinde lafzından farklı yorumlayan müfessirleri eleştirmesi bu tür izahların zikrin gerçek anlam ve hâlini izah etmekten uzak olduğunu düşündüğünü göstermektedir. Kuşeyrî’nin zikri “Zâkirin mezkûrun şuhûdunda istiğrak halini yaşaması…” şeklinde tanımlaması ulaşılması zor bir tecrübe olarak anlaşılabilir. Ancak Allah Teâlâ’nın müşriklere karşı sahabileri överken kalplerinin Allah’ın zikriyle mutmain olduğunu açıkladığı[18] düşündüğümüzde ancak Kuşeyrî’nin izah ettiği şekildeki zikrin kalpleri mutmain kılacağı ve girişte işaret edilen hadislerde anlatılan hallerin yaşanmasına sebep olacağı anlaşılmaktadır.
Bazı müfessirlerin ise farklı sebeplerden dolayı kulun zikrini onun Allah’a itaati; Allah’ın zikrini ise kuluna rahmet ve affı ile karşılık vermesi olarak açıkladıkları görülmektedir. Mukâtil b. Süleyman’a (öl. 150/767) göre âyet “Beni itaatle hatırlayın/zikredin ki ben de sizi hayırla zikredeyim”;[19] Taberî (öl. 310/923), İbn Ebû Zemenîn (öl. 399/1008) ve Vâhidî’ye (öl. 468/1076) göre “Beni taat, emir ve yasaklarda zikredin ki ben de sizi rahmet ve mağfiretimle zikredeyim”;[20] Zemahşerî’ye (öl. 538/1144) göre ise “Ben sizi peygamber göndererek hatırladığım gibi sizde beni taatimle zikredin ki ben de sizi sevapla zikredeyim” anlamına gelmektedir.[21] Râzî (öl. 606/1210) ise kalbin zikrini tefekkür merkezli, Allah’ın zikrini ise vereceği mükâfatlar çerçevesinde izah etmektedir.[22]
Görüşlerini naklettiğimiz müfessirlerinin izahlarında kulun zikrinin bilinen anlamda belli lafızlarla yapılan zikirden ziyade, ibadet ve taatler bağlamında açıklandığı; Allah’ın kulunu zikrinin ise O’nun kulunu mağfiret ve sevapla hatırlaması şeklinde açıklandığı görülmektedir. Bu izahlarda zikrin kalb âlemindeki etkisi, sonuçları, ilahi kurbiyet ve beraberliğe vesile olması gibi hususlara değinilmediği anlaşılmaktadır. Söz konusu te’villerin zikir kavramının hem kula hem de Allah’a bakan yönünde anlam kaybı ve değişimine uğradığı görülmektedir.
Âyeti ve zikir konusunu tenzih temelli değerlendiren ve naklettiğimiz görüşlere benzer izahlarda bulunan İbn Âşûr’a (1909-1970) göre “Âyetteki ‘Ben de sizi zikredeyim’ anlamındaki ‘اَذْكُرْكُمْ’ mecazî bir ifadedir ve ‘Sizi dünyada nimetlerimi ziyadeleştirme, yardım, destek olarak; ahirette ise sevap ve dereceleri yükselterek zikredeyim’ anlamına gelir. Hakikî anlamıyla zikir Allah için muhaldir. Zikirden murat zatların ve sıfatların zikri değil, lütufların ve kendilerine gelen iyiliklerin zikridir.[23] İbn Âşûr’un tenzih merkezli kelâmî kaygılarla yaptığı anlaşılan yorumların âyette anlatılan sıcak Allah-kul ilişkisini yeteri kadar izah etmediği görülmektedir.
İbn Âşûr’un haricinde açıkça beyan etmeseler de müfessirlerin Allah’ın kulunu zikrini farklı şekillerde te’vil etmelerinin asıl sebebi, Yüce Allah’la ilgili teşbih içeren ifadeleri tenzih merkezli yorumlama çabasıdır. Bu anlayışa göre aşkın olan ve hiçbir şekilde teşbih içeren lafızlarla tavsif edilmesi mümkün olmayan Cenâb-ı Hakk’ın kulunu zikretmesi kabul edilebilecek bir durum değildir. Bu şekildeki kelâmi kabuller te’vilin merkezine yerleştirildiğinde doğal olarak Allah’ın kulunu zikrinin de teşbihden arındırılarak izahı gerekmekte, bir şekilde teşbih içeren ve hissettiren te’viller ise yanlışa dönüşmektedir.
2. el-Ankebût Sûresi 45. Âyette Allah’ın Zikri
el-Ankebût Sûresi 45. âyette “اُتْلُ مَٓا اُو۫حِيَ اِلَيْكَ مِنَ الْكِتَابِ وَاَقِمِ الصَّلٰوةَؕ اِنَّ الصَّلٰوةَ تَنْهٰى عَنِ الْفَحْشَٓاءِ وَالْمُنْكَرِؕ وَلَذِكْرُ اللّٰهِ اَكْبَرُؕ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ مَا تَصْنَعُونَ / Kitaptan sana vahyedilenleri oku, namazı özenle kıl. Kuşkusuz namaz hayâsızlıktan ve kötülükten meneder. Allah’ın zikri ise her şeyden önemlidir. Allah yaptıklarınızı bilir.” buyrulmaktadır. Âyetteki “وَلَذِكْرُ اللّٰهِ اَكْبَرُۜ /Allah’ın zikri ise her şeyden önemlidir.” ifadesi tefsirlerde farklı şekillerde yorumlanmıştır.
Bazı müfessirler zikrullâh ifadesini “Allah’ın Kulunu Zikretmesi” olarak yorumlanmaktadır. Mukâtil’e göre bu ifade “Namaz kıldığında ve Allah’ı zikrettiğinde Allah da seni daha hayırlı bir şekilde zikreder. O’nun seni zikretmesi senin onu namazda zikretmenden daha hayırlıdır.” anlamına gelmektedir.[24] Taberî, âyetin beş farklı şekilde izah edildiğini naklettikten sonra “Allah’ın sizi zikri, sizin O’nu zikrinizden daha üstündür.” görüşünü tercih ettiğini belirtmektedir.[25]
İbn Ebû Zemenîn’in nakline göre Hasan Basrî (öl. 110/728) bu âyeti el-Bakara 152. âyeti okuyarak açıklamıştır.[26] Sülemî (öl. 412/1021) âyeti şu şeklide açıklamaktadır: “Allah’ın kulu zikrinde herhangi bir açıdan eksiklik yoktur. Hâlbuki kulun zikri istek ve beklentileriyle lekelidir. Senin zikrin menfaat amaçlıdır. Allah’ın zikri ise ikram ve lütuftur. Bundan dolayı da daha üstündür.[27] Kuşeyri’ye göre Allah’ın zikri kadîm, insanların zikri muhdes olduğu için Allah’ın zikri daha büyük ve önemlidir.[28]
Seâlibî (öl. 875/1471) sahabe ve tabiin müfessirlerine dayanarak önce Allah’ın kulunu zikriyle ilgili görüşü kaydetmektedir.[29] Bikâî’ye (öl. 885/1480) göre namazın ruhu ve en büyük maksadı Allah’ı görüyormuş gibi ibadet etmektir. Allah Teâlâ’nın zikrinin büyülüğü el-Bakara 152’de anlatılmaktadır. Kul Allah’ı zikrederek namazda Allah’a yöneldiğinde, Rabbi onun en yakını olur, kulunu tavsif edilemeyecek derecelere yükseltir ve tavsif edilemeyecek şekilde kendi nurundan elbiseler giydirir.[30] Bursevî (öl. 1137/1725) ise “Zikrin en faziletli amel olduğunu açıkladıktan sonra “Zikrin karşılığı el-Bakara 152’de beyan edildiği gibi Allah’ın kulunu zikridir.”[31] demektedir.
Görüşlerini naklettiğimiz müfessirlerin âyeti tenzihe gitmeden açıkladıkları, izahlarında zikrin önemi, kula kazandırdıkları ve Bâkî olanın fânî olanı zikrinin her hâlükârda en üstün durum olduğunu anlattıkları görülmektedir.
Bazı müfessirlerin ise zikrullah ifadesini Allah’ın kulunu zikri olarak değil, kulun Allah’ı zikri olarak anladıkları ve buna göre izah ettikleri görülmektedir. Ferrâ’ya (öl. 207/822) göre cümle “Allah’ın sizi sevabla zikretmesi sizin zikrinizden daha önemlidir.”;[32] Zemahşerî’ye göre ise “Namaz diğer taatlerden daha üstündür.” anlamına gelmektedir.[33] Râzî, Baklî (öl. 606/1209) ve İbn Cüzey âyeti Allah’ın kulunu zikrinden bahsetmeden zikrin önemi üzerinden izah etmektedir.[34] İbn Âdil (VIII./XIV. yüzyıl) zikirle ilgili hadislerden sonra kîle diyerek Allah’ın kulunu zikriyle ilgili görüşü vermektedir.[35] Bu ifade onun Allah’ın kulunu zikri düşüncesini çok da doğru bulmadığını göstermektedir.
Habenneke (öl. 1978), İbn Âşûr ve Seyyid Kutup Allah’ın kulunu zikrinden bahsetmeden namaz ve zikrin önemini açıklamaktadır.[36] Elmalılı ve Ö. Nasuhi Bilmen ise ana görüş olarak kulun zikrinin önemi anlatmaktadır.[37] Merâgî (1883-1952) Allah Teâlâ’nın sizi rahmetiyle zikretmesi sizin onu itaatinizle zikretmenizden daha önemlidir.[38] demekte Mevdûdî (1903-1979) ise farklı görüşleri nakletmekle birlikte zikri hayattaki tüm iyilikleri yapma ve kötülüklerden kaçınma olarak izah etmektedir.[39] Kur’an Yolu tefsirinde de Allah’ın zikrinden maksadın namaz olduğu açıklanmaktadır.[40]
el-Ankebût 45. ayette namazın önemi ve insanı kötülüklerden arındırdığı anlatıldıktan sonra “وَلَذِكْرُ اللّٰهِ اَكْبَرُۜ” buyrulmaktadır. Burada iki durum arasında yani kulun namaz ve ibadeti ile Allah’ın kulu zikri arasında bir kıyaslama yapıldığı için en önemli olan husus ism-i tafdil kalıbındaki “اَكْبَرُۜ” lafzıyla vurgulanmaktadır. Bu ifade ile Allah Teâlâ “Ey kullarım! Sizin benim rızam için namaz kılıp ibadet etmeniz önemli ve değerli olmakla birlikte asıl benim size değer vermem, kendi katımda sizi zikretmem daha değerlidir.” buyurmuş olmaktadır. Bu anlamı ilk anlam olarak vermeyen müfessirlerin âyetteki bu hususa yeteri kadar dikkat etmemekten ziyade el-Bakara 152. âyette olduğu gibi tenzih merkezli düşünmenin etkili olduğu anlaşılmaktadır.
Sonuç
Mü’min tüm kalbiyle mâsivadan arınarak Yüce Allah’ı zikrettiğinde Allah’ın şanı, şeref ve değerini ilan edip yüceltirken, kendisi de Allah katında şan, şeref, makam, rahmet, beraberlik ve kurbiyete nâil olmaktadır. Bütün bu kazanımların hakikat ve marifetullaha dair idrak ve tecrübeye vesile olduğu da anlaşılmaktadır.
Allah’ın kulunu zikri el-Bakara Sûresi 152. âyette birçok müfessir tarafından Allah’ın kulunu bizzat zikri, ilahi yakınlık ve manevi kazanımlar bağlamında açıklanırken, bazı müfessirlerce Allah’ın kulunu rahmeti, affı ve sevabı ile yâd etmesi şeklinde izah edilmiştir. İkinci yorum Allah’ın kulunu zikrinin sonuçları kapsamına girmekle birlikte âyette vurgulanan sıcak ve yakın ilişkiyi; zikrin değeri, işlevi, kula kazandırdığı itminan, ilahi beraberlik ve kurbiyet gibi kazanımları göz ardı ettiği görülmektedir. Bu ikinci yaklaşım ana kabul haline geldiğinde naslardaki ifadeler müfessiri bağlayıcı olmaktan çıkmakta, tecrübe edilen asıl anlam göz ardı edilmekte ve hatta yanlış olduğu iddia edilebilmektedir.
el-Ankebût Sûresi 45. âyetteki “Allah’ın zikri en büyüktür.” ifadesi bazı müfessirler tarafından “kulun Allah’ı zikri” şeklinde açıklanmıştır. Bu açıklamanın hem âyetin lafzıyla hem de hadislerde anlatılan bilgilerle uyumlu olmadığı görülmektedir. Bazı müfessirlerin zikri, ibadet, taat ve namaz olarak izahlarının zikir kavramında anlam daralma ve değişmesinin yaşandığını da göstermektedir.
Teşbih ve tenzihe dair kelamî tartışmaları ve mezhebi kabulleri düşündüğümüzde bu yaklaşım doğru ve tutarlı gibi gelse de söz konusu izahların âyet ve hadislerde tecrübe üzerinden anlatılan ve kurulması istenen sıcak ve canlı Allah-kul ilişkini yansıtmadığı, aksine mesafeli bir Allah-kul ilişkini inşa ettiği görülmektedir. Buradan hareketle tenzih konusunu sadece gerekliliği üzerinden değil sonuçları üzerinden de değerlendirmenin gerektiği anlaşılmaktadır.
İşârî tefsirler ve bu yorumları nakleden kaynaklarda diğer tefsirlere göre Allah-kul ilişkisi ve zikre dair daha derinlikli açıklamaların yer aldığı ve söz konusu yorumların nasların lafız ve mefhûmuyla uyumlu oldukları görülmektedir. İslamî ilimlerin ve tefsirin kendi içinde farklı ekollere ayrışması bir yönüyle gereklilik ve doğal bir durum olmakla birlikte bu ayrışmanın Kur’an’ın tefsir ve te’vilinde yer yer fakirleşmeye sebep olduğu da anlaşılmaktadır. Bu yönüyle ilimlerin ayrışmasıyla hakikatin parçalanması arasındaki ilişki ve sonuçların değerlendirilmesi de bir gereklilik olarak önümüzde durmaktadır.
Bu çalışmada naklettiğimiz bilgi ve yorumlar Kur’an’ın anlam dünyasına girmede sadece dil, tarih, rivayet ve mezhebî tartışmaları bilmenin yeterli olmadığını, nümûne-i imtisal gösterilen Hz. Peygamber ve sahabilerin yaşadıkları manevî/dini tecrübeye sahip olunmasının, bu hedefe ulaşılmadığında ise en azından o bilgileri nakleden kaynakların dikkate alınması gerektiğini göstermektedir.
[1] Bu çalışma daha önce Şırnak Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi’nin XII. cilt, 26. sayı, 286-311. sayfalarında “Allah-Kul İlişkisi Bağlamında Yüce Allah’ın Kulu Zikri” başlığıyla yayımlanmış olan makalenin gözden geçirilmiş ve kısaltmış halidir.
[2] el-Ahzâb 33/41.
[3] Âl-i İmrân 3/191.
[4] Bk. Tâhâ, 42; Âl-i İmrân 3/191. el-A’raf, 205; el-Enfâl, 45; Nûr, 37; el-Ahzâb, 21; el-Cum’a 10; el-Müzzemmil, 8.
[5] Ebû Abdillah Muhammed b. İsmail el-Buhârî. Sahîhu’l-Buhârî. nşr. Bedreddin Çetiner. (İstanbul: Çağrı Yayınları, 1992), “Tevhîd” 15; Müslim, “Tevbe” 1; “Zikr” 2.
[6] Müslim, “Zikr” 11.
[7] Ebû Abdillâh Muhammed b. Yezîd Mâce el-Kazvînî. es-Sünen. nşr. Muhammed Fuâd Abdülbâkî. (İstanbul: Çağrı Yayınları, 1413/1992), “Edeb”, 53.
[8] Buhârî, “Rikak” 38.
[9] İbn Ebû Hâtim, Muhammed b. İdrîs b. Münzir er-Râzî. Tefsîru’l-Kur’âni’l-‘azîm. thk. Es’ad Muhammed et-Tayyib. 10 Cilt. (Mekke: Mektebetü Nezâri’l-Bâz, 1417/1997), 2/260-261.
[10] Buhârî. “Tevhîd” 15; Müslim, “Tevbe” 1; “Zikr” 2.
[11] Kuşeyrî. Letâifu’l-işârât. 1/77-78.
[12] Ebû Muhammed Sadrüddîn Rûzbihân b. Ebî Nasr el-Baklî.ʿArâʾisü’l-beyân fî hakâikı’l-Kurʾân. thk. Ahmed Ferîd el-Mezîdî, (Beyrût: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1429/2008), 1/68.
[13] İbn Mâce, “Edeb”, 53.
[14] Abdullah b. Muhammed b. Ahmed el-Kurtubî. el-Câmi‘u li ahkâmi’l-Kur’ân. thk. Abdullah b. Abdu’l-Hasen et-Türkî. (Beyrut: Müessetu’r-Risale, 1427/2006), 2/459-461.
[15] Muhammed b. Ahmed b. Cüzey Kelbî. et-Teshîl li ulûmi’t-tenzîl. 2 Cilt. (Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1415/1995), 1/87-89; Kâsımî, Muhammed Cemâleddîn. Mehâsinu’t-te’vîl. tsh. Muhammed Fuad Abdulbâkî, 17 Cilt. (B.y: Dâru İhyâi Kütübi’l-Arabiyye, 1376/1957), 1/310-316.
[16] Şihâbuddîn es-Seyyîd Mahmûd el-Âlûsî, Rûhu’l-meânî, (Beyrût: Dâruİhyâi’t-Turâsi’l-Arabî, ts.), 2/19; M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili. (İstanbul: Yenda Yayın-Dağıtım, 2000), 1/440-442.
[17] Seyyid Kutup. Fî Zilâli’l-Kur’ân, çev. Salih Uçan-Vahdettin İnce, (İstanbul: Dünya Yayıncılık, 1989), 1/213-214.
[18] er-Ra‘d 13/28.
[19] Ebu’l-Hasen Mukâtil b. Süleyman, Tefsîru Mukâtil b. Süleyman, thk. Ahmed Ferid, (Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 2003), 1/87.
[20] Ebû Ca’fer Muhammed b. Cerîr et-Taberî, Câmi‘u’l-beyân ‘an te’vîli âyi’l-Kur’an. thk. Abdullah b. Abdulmuhsin et-Türkî. (Beyrut: Dâru Hicr, ts.), 2/693-696; Ebu Abdullah Muhammed b. Abdullah b. Ebî Zemenîn. Tefsîru’l-Kur’âni’l-azîz. thk. Hüseyin b. Ukkâşe-Muhammed b. Mustafa el-Kenz. (Kâhire: el-Fâzûku’l-Hadîsiyyeli’l-Libâti ve’n-Neşr, 1423/2002), 1/188. Ebu’l-Hasen Ali b. Ahmed el-Vâhidî. el-Vecîz fî tefsîri’l-kitâbi’l-‘azîz. 2 Cilt. (Beyrut: ed-Dâru’ş-Şâmiyye, 1415/1995), 1/139.
[21] Ebu’l-Kâsım Mahmûd b. Ömer ez-Zemahşerî. el-Keşşâf ‘an hakâiki’t-tenzîl. (Beyrut: Dâru’l-Ma‘rife, 2008), 1/347.
[22] Fahruddîn İbn Ziyâuddîn b. Ömer Muhammed er-Râzî. Mefâtihu’l-gayb. (Beyrut: Dâru’l-Fikr, 1401/1981), 4/158-159. ayrıca bk. EbûHafs Ömer b. Ali b. Âdil. el-Lübâb fî ‘ulûmu’l-kitâb. thk. Adil Ahmet Abdulmevcûd vd. 20 Cilt. (Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1419/1998), 3/75-76.
[23] Muhammed b. Tâhir b. Âşûr, Tefsiru’t-tahrîr ve’t-tenvîr. (Tunus: Dâru Sahnûn li’n-Neşr ve’t-Tevzi’, 1984), 2/50-51.
[24] Mukâtil, Tefsîr, 1/520.
[25] Taberî, Câmiu’l-beyân, 10/145-148. Ayrıca bk.İbn EbîHâtim, Tefsiru’l-Kur’âni’l-azîm, 9/3067-3068;Ebû’l-Hasan Ali b. Muhammed b. Habib el-Mâverdî. en-Nüket ve’l-uyûn, thk. Abdulmansur b. Abdurrahman, (Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye-Müessetu’l-Kütübi’s-Sekâfi, ts.) , 4/285; Suyûtî, ed-Durru’l-Mensûr, 11/553-557; Ebü’l-Ferec Cemâlüddîn Abdurrahmân b. Alî İbnü’l-Cevzî. Zâdü’l-mesîr fî ʿilmi’t-tefsîr. thk. Abdurrezzak el-Mecdî. (Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-Arabî, 1431/2010), 3/409.Vâhidî, Ebu’l-Hasen Ali b. Ahmed. el-Vasît fî tefsîri’l-Kur’âni’l-mecîd. thk. Adil Ahmet Abdulmevcûd vd. 3 Cilt. (Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1415/1994), 3/421-422.
[26] İbn Ebû Zemenin. Tefsîru’l-Kur’âni’l-azîz, 3/348.
[27] Ebû Abdirrahmân Muhammed b. el-Hüseyn b. Mûsâ el-Ezdî es-Sülemî. Hakâiku’t-Tefsîr, thk. Seyyid İmrân. (Beyrût: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1421/2001), 2/117.
[28] Kuşeyrî, Letâifu’l-İşârât, 2/458-459.
[29] Seâlibî, el-Cevâhiru’l-Hisân. 4/296-297.
[30] Ebü’l-Hasen Burhânüddîn İbrâhîm b. Ömer el-Bikâî, Nazmu’d-dürer fî tenâsubi’l-âyâti ve’s-suver, (Kâhire, Dâru’l-Kütübi’l-İslâmî, ts.) 14/446-447.
[31] İsmail Hakkı Bursevî. Ruhu’l-beyân, 10 Cilt. (Beyrut: Dâru İhyâi’t-Turâsi’l-Arabî, ts.), 6/506. Ayrıca bk. Âlûsî, Ruhu’l-meânî, 20/164.
[32] Ebu Zekeriyyâ Yahyâ b. Ziyâd el-Ferrâ, Meâni’l-Kur’ân, 3 Cilt (Beyrut: Âlemu’l-Kütüb, 1403/1983), 2/317.
[33] Zemahşerî, Keşşâf, 3/461; Kâsımî, Mehâsinu’t-te’vîl, 13/4753.
[34] Fahruddîn İbn Ziyâuddîn b. Ömer Muhammed er-Râzî. Mefâtihu’l-gayb. (Beyrut: Dâru’l-Fikr, 1401/1981), 25/75; Baklî, Arâis, 3/105; İbn Cüzey, et-Teshîl, 2/160.
[35] İbn Âdil, el-Lübâb, 15/360-361.
[36] Abdurrahman Habenneke el-Meydânî, Meâricu’t-tefekkür ve dekâiku’t-tedebbur, (Dımaşk: Dâru’l-Kalem,1423/2002), 15/274-275; İbn Âşûr, et-Tahrîr ve’t-Tenvîr, 20/261; Seyyid Kutup, Fî Zilâli’l-Kur’ân, 8/167.
[37] Elmalılı, Hak Dini Kur’ân Dili, 6/242; Ömer Nasuhi Bilmen. Kur’anı Kerim’in Türkçe Meâli Âlisi ve Tefsiri. (İstanbul: Bilmen Yayınevi, 1990), 5/2668
[38] Ahmed Mustafa el-Merâğî, Tefsîru’l-Merâğî, 30 Cilt. (Mısır: Mektebetu ve Matbaatu Mustafa el-Bâbî el Halebî ve Evlâdihî, 1365/1946), 20/146.
[39] Ebu’l-A’lâ. el-Mevdûdî, Tefhîmu’l-Kur’ân. trc. Muhammed Han Kayanî vd. 7 Cilt. (İstanbul: İnsan Yayınları, 1991), 4/258.
[40] Karaman, Hayreddin vd. Kur’an Yolu, (Ankara: Diyanet İleri başkanlığı Yayınları, 2006), 4/ 273-275.


