İnsanlık âlemi için ortaya çıkarılmış hayırlı bir ümmetin hayırlı örnek ve önderleri olur. İslâm ümmetinin örnek ve önder ulemaya olan ihtiyacı, yemeğe, içmeye olan ihtiyacı gibidir. Kur'ân-ı Kerim'de hem halen hem de kavlen İslam’ın inanç ve güzel ahlak esaslarını diğer insanlara göstermesi gerektiği emrediliyor.
“Sizden, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (1)
"Onlar ki, Allah'ın risaletlerini (mesajlarını) tebliğ eder ve O'ndan korkarlar; Allah'tan başka kimseden korkmazlardı. Hesap görücü olarak da Allah yeter!" (2)
Bu ve buna benzer birçok ayette, hüsnü misal olmak insanın reyine bırakılmış bir durum değildir. Mümin her haliyle her tavrı ile hüsnü misal olmak zorundadır. Ulema, ümmetin beyaz sayfasıdır; asla ve kat’a leke kaldırmaz. Ulemada milimlik bir sapma, ümmette kilometrelere tekabül eder. “Âlim düşerse, âlem düşer!”
İmam-ı Azam Ebu Hanife bir gün yolda yürürken bir çocuğun çamura düştüğünü gördü. İmam-ı Azam ona: ‘Bundan sonra düşmemek için daha dikkatli ol’ dedi. Çocuk ardından İmam Ebu Hanife’nin tesiri altında kalacağı şu muhteşem cevabı verir: ‘Ey İmam! Benim düşmem çok mühim bir iş değildir. Tekrar ayağa kalkmam da kolaydır. Hem ben düştüğüm zaman yalnız başıma düşmüş olurum. Ancak senin düşmenle bütün âlem düşmüş olur. Sakın siz düşmeyin.’
Şayet herkes ya riyaya kapılırım korkusu ile hüsnü misal olmayı terk ederse ya da gizlenmeye kalkışırsa, o zaman çocuklara, gençlere kim örnek olacak. En etkili ve en tesirli tebliğ, nasihat, ikaz ve öğüt, haliyle tavrı ile ahlakı ile hüsnü misal olmaktır.
Halifeli günler, İslâm dinin kuvvetli ve güçlü olduğu zamanlardır. Güçlü olduğu zaman herkesin dini konuda bilgi sahibi olduğu, âlim konuşunca dinlenildiği ve itibar edildiği, cahil konuşunca susturulduğu zamandır. Zayıf olduğu zaman ise herkesin dini konuda cahil olduğu, âlim konuşunca dinlenilmediği, cahil konuşunca dinlenildiği ve itibar edildiği zamandır. Bunun için dinin ihyası ilimle, zaafı da cehaletledir. Dinde esasa cühelanın değil ulemanın otoritesidir. Rasûlüllah (sav) buyuruyor:
“Kim bir yola ilim aramak üzere giderse Allah (c.c.) onun için cennete giden yollardan bir yolu kolaylaştırır. Şüphesiz melekler, ilim öğrencisinden razı oldukları için kanatlarını indirirler. Yine şüphesiz göktekiler ve yerdekiler, hatta sudaki balıklar bile ilim talibi için istiğfar ederler. Şüphesiz âlim adamın âbid kişiden üstünlüğü, ayın diğer yıldızlardan üstünlüğü gibidir. Muhakkak, âlimler peygamberlerin vârisleridir. Şüphesiz peygamberler ne altın ne de gümüş miras bırakırlar. Peygamberler miras olarak ancak ilim bırakırlar. Bu itibarla kim peygamberlerin mirası olan ilmi elde ederse tam bir hisse almış olur.” (3)
Hadis kaynaklarımızda bazı sahâbîlerin, halifeler tarafından, İslam dinini tebliğ etmek üzere farklı ülkelere gönderildiği nakledilmiştir. Örneğin; Hatîb el-Bağdâdî (rh.a) incelemeye çalıştığımız “Âlimler, Peygamberlerin vârisleridir” ibaresinin yer aldığı hadisin râvisi Ebû'd-Derdâ’nın (ra)’in bu amaçla Şam'a gittiğini rivayet etmiştir. (4)
İlim olmayınca şeriatın ahkâmının nitelikleri ve nasıl olacağı bilinemeyeceğinden, ulemadan murad ilmiyle amel edenler demek olduğu anlaşılır. Enbiyaya varis olmak için ilim kadar amelin lüzumu kati surette şarttır. Amel nedir? Hak yolunda hiçbir zahmet ve meşakkatten hata icap ederse fedakârlıktan çekinmeyip kavlen ve fiilen hayır olanı yaymak ve şer olanı da ortadan kaldırmaktan ibarettir. İşte enbiya varisi olmak budur.
Ulema kendisine, ‘Niçin enbiya gibi olamıyorsunuz’ denilerek yöneltilen eleştirilere, ‘Biz onun gibi nasıl olalım ki? O mucize sahibidir’ diyerek kendilerini savunmaya çalışırlar. Kimse ulemadan enbiya gibi olmasını, mucizeler ortaya koymasını beklemiyor. Beklenen davranışlar ise, taklit edilmeye güç yetirilebilenlerdir. Ümmet ulemadan semaya çıkmasını, parmaklarının arasından su akıtmasını, ayı ikiye yarmasını beklemiyor.
Beklenenler; zalime karşı ümmetin hukukunu müdafaa etmeleri, daima ümmet tarafında olmaları, iyiliği emir ederek kötülükleri engellemeye, ümmetin bozulan ahlakını düzeltmeye çalışmalarıdır. Ulema sınıfının iktidarla olan ilişkisini dinin çerçevesinde tutması şarttır. Müslüman kardeşlerine tepeden bakarak, onları miskinlikle ve cahillikle suçlar iken, zalim idarecilerin faziletlerinden bahsetmek, dünyalık için iktidar kapılarından medet ummak, enbiya varisi olacak ulemanın vasfı değildir. Varis-i enbiya olacak ulema böyle yapmamalıdır. Onlar zalimlerle olan ilişkilerine dikkat etmeli, zalim kim olursa olsun, mazlumun yanında olmalı, mazlumun hakkını korumalı, zalimi aşağılamalıdır.
Tarih boyunca ‘Ulema’nın rehberliğine ihtiyaç duymayan ‘Umera’nın akıbeti hep hüsran olmuştur. Varis-i enbiya olan âlim, kendisini hiç kimsenin ne papağanı ve ne de muhabbet kuşu durumuna düşürmez. Peygamber varisi hiçbir zaman kula kulluk etmez. Makam sahiplerine, zenginlere “müdahanede” bulunmaz. Hak etmediği halde yalandan kimseyi meth etmez. Varis-i enbiya âlimlerde âlimlerde insanları bugün vaaz ve irşatları ile talebe yetiştirmekle Rasûlüllah Efendimizin (sav) varisleri olarak Allah’a (cc) dâvet ederler… Bu dâveti yaparken asla madde, para peşinde koşmazlar. Peygamber varisliğini dünyanın süfliyatı ile karıştırmazlar. İlmin vakarını korurlar. Din kardeşinin aleyhine olmaz, bölücülük yapmaz, fitne çıkartmaz, birbirlerine kardeş gibi davranırlar.
Âlim, Allah Teâla tarafından gönderilen peygamberlerin kimliğiyle özdeşleşen niteliklerle şahsiyet bulan, bunları dış dünyada müşahhas kılarak onları hayata dönüştürme görevinin farkında olan ve böyle bir teşebbüsün getireceği riskleri omuzlama cesaretini gösterebilen kişidir. Yani Nuh (as) ile gelen yasayı, Musa (as) ile tecelli eden önderliği, İbrahim (as) ile öne çıkan mâverayı/metafiziği, İsa (as) ile kanunun katı egemenliğine başkaldırıyı ve Hz. Muhammed (sav) ile bütün bunların hayata aktarılışını, gidişata dur deyip İslâm devletini hedefleyen kişi gerçek anlamda ulema kapsamı içerisinde değerlendirilme hakkına sahiptir.
Ulema, toplumda başa, toplumda gövdeye benzetilmiştir. Gövdenin başsız olması mümkün olmadığı gibi, başın da gövdesiz kalması mümkün değildir. Ulemanın en önemli misyonu, İslam’ı gerçek anlamıyla kitlelere ulaştırmaktır. Ulema, hekimler gibidir. Ulemanın misyonu hayata uymak değil, hayatı imkânları nispetinde Allah’tan gelmiş olan şeriata gerçek manada uydurmaktır. Âlimler, Müslümanları uyandırmaya, Batı’nın her istediğine evet dememeye, zilletten izzete, ümitsizlikten ümide, taklit ve taassuptan tahkik ve araştırmaya, hurafe ve bid’atlardan sahih akideye davet etmiyorlarsa, varis-i enbiya vasfını kaybetmişler demektir.
Varis-i enbiya olan ulema; faydalı ilim, salih amel, güçlü irade, mu’tedil fikir, yüce ahlak ile donanmış, ilim ile vakıayı birleştiren, ufku açık, toplumla iç içe olan nesillerin inşasını hedef edinmiş olan ulemadır.
Varis-i enbiya; İslâm dünyasının ahlaki örnekleri, kültürel hafızası, dirayeti, feraseti, ilmin öncüsü olan âlimlerdir. Ulema, her meselede ince düşünen, ince çizgide yürüyen ve hesabını tutturandır. Dahası, ulema, peygamberlerin mirasını insanlara götüren hamiller ve muallimler mesabesindedir.
Selçuklu Sultanı Atabek Tağtekin ulemadan birini ihtisab yani iyiliği emredip, kötülükten sakındırma görevine tayin eder. Âlim, “O halde bu işe senden başlayalım. Şu üzerinde oturduğun minder ile yaslandığın yastığın ikisi de ipektendir, yüzüğün de altındandır. Peygamberimiz ikisini de erkeklere haram kılmıştır. Derhal bunları bırak” Bunun üzerine Sultan peki deyip yerinden kalkarak âlimin bu ikazına itaat etmiştir.
İslam dünyasında, ulema kesimleri, sahip oldukları dini bilgiden dolayı halk katmanları arasından oldukça saygın bir konuma sahip olmuşlardır. İktidarların siyasi ve askeri gücü kitleleri devlet aygıtına itaat etmeye zorlarken ulemanın saygınlığı büyük ölçüde İslam dünyasında halk kesimlerinin ulemayı dini bilginin aktarıcısı, dini ve itikadi alanın koruyucusu olarak görmesinden kaynaklanmaktaydı. Bu bahsi Sezai Karakoç (rh.a)’in şu tespitiyle bitirelim:
“Onlar sanıyorlar ki, biz sussak mesele kalmayacak. Hâlbuki biz sussak, tarih susmayacak.
Tarih sussa, hakikat susmayacak. Onlar sanıyorlar ki, bizden kurtulsalar mesele kalmayacak.
Hâlbuki bizden kurtulsalar, vicdan azabından kurtulmayacaklar.
Vicdan azabından kurtulsalar, tarihin azabından kurtulmayacaklar.
Tarihin azabından kurtulsalar, Allah’ın gazabından kurtulmayacaklar.”
Ulemanın yaşam tarzı, insanlar için nümune-i imtisaldir. Yine insanlar vardır, ulu çınarlar misali, ona yaklaşmaya başladığınızda ne kadar heybetli olduğunu görürsünüz. Bu heybeti sadece boyundan posundan değil duruşundan, vakarından, ilmi ile amil yaşayışından, her şart altında hak ve hakikatin savunucusu oluşundan müstesna ahlâk ve karakterinden kaynaklanmaktadır. İnsanlar fakru zaruret içindeyken dinden geçinen bir kısım zevatın sırça saraylardan hitap etmesi, ilme ve âlimliğe ihanettir.
İnsanlar vardır ay gibi parlar, güneş olur dünyanızı aydınlatırlar, karanlık gecelerde parlak yıldızlar misali pusula gibi yol gösterirler. İnsanlar o yıldızlara bakarak yollarını, istikametlerini bulurlar. Onlarla yolunuz kesişince çerçevenizi bulur, bu insanların yolunda yürürseniz aydınlığa çıkarsınız. Rahle-i tedrislerinden geçerseniz kendinizi tamamlarsınız. İşte bunlar, Kur’ân ve sünnete üzere şahsiyet sahibi olan varis-i enbiya âlimlerdir.
Âlimler, dine, ümmete sahip çıkmak için hiçbir şeyden çekinmeden hayatını bu yolda amade kılmış “abide şahsiyet”lerdir. Şahsiyet sahibi olmak, ahlâk ile kazanılan bir mücadeledir. Ahlâklı olmak ise her şeyden önce ‘cesaret’ ve ‘dirayet’ de gerektiren, oldukça muhataralı bir inşa sürecidir. Çünkü bir ahlak içinde bir şahsiyet inşa etmek ve icapları hususunda kararlı olmak dünyanın her yerinde, tarihin her devrinde ‘mütehakkim statüko’ mensupları tarafından bir ‘tehdit’ olarak algılanmıştır. Dolaysıyla varis-i enbiya olan ulema, cahili statüko ile daima kavgalı olan iman insanlarıdır.
Varis-i enbiya olan ulema cahili statüko ile mücadele ederken ömrü boyunca hep dik durmuş, sadece alemlerin Rabbine kulluk şuuruyla hareket etmiştir. Hiçbir dünyalık için, mevki-makam için, hiçbir faninin önünde eğilmemiştir. İnsanlar vardır, şafak vakti doğup, akşam ezânında ölürler… Kendilerine tahsis edilen ömrü tamamladıktan sonra, bu fânî dünyadan göç edip, bâkî âleme vâsıl olurlar… Bu insanların büyük çoğunluğu, hayata ve topluma dâir önemli izler bırak/a/madıkları için geceye misafir olan akşamla birlikte unutulup giderler. Bir kısım insan da vardır ki; yaptıkları, yaşadıkları, yaşattıkları ve yazdıklarıyla tarihe, topluma ve insanlığın hafızasına derin izler bırakır; geceye karışıp gitmez, nisyana terk edilmez, geceleri yırtan müjdeli bir şafak gibi hayatiyetini devam ettirir, hatırlanır, aranır ve yâd edilirler… İşte bunlar varis-i enbiya olan şahsiyet sahibi olan âlimlerdir. Onlar, mukaddes inançların, büyük davaların, ulvî hedeflerin ve soylu gayelerin müntesibi olup, bu yüce değerlerin gölgesinde şekillenen eşsiz bir mücadelenin, tâvizsiz bir tavrın ve şahikalarmış bir şahsiyetin sahibi olan müstesna kimselerdir. Onlar, hayatlarını Hakk’a göre tanzim eden, çizgilerinde aslâ kırıklık olmayan, etrafı birer meşâle gibi aydınlatan, yollara ışık serpen, toplumlara hedef ve istikâmet veren, pek çok nesle örnek olabilmeyi başarabilen âbide şahsiyetlerdir… Ulema toplumsal değerleri temsil eder ve bu yönüyle toplumun sigortası gibidir. Ulemanın rehberi ilimdir, kaygısı hakikattir, amacı adalettir.
Varis-i enbiya olan âlimler, ücretin değil ecrin taliblileridir. Onu bir tek Allah’tan beklerler. İslâm’ın öğretisi, “âlimleri peygamberin varisleri” olarak nitelendirmiş ve ilimle uğraşanların iktidara mesafeli olması konusunda pek çok zaman uyarıda bulunmuştur. Emeviler döneminde en başta İmam Ebu Hanife (ra.) ve İmam Hanbel (rh.a) olmak üzere pek çok ulema devlet erkinin bir parçası olmayı, özellikle kadılık görevini kabul etmemişlerdir. İlk dönem ulemanın iktidarın bir parçası olmasını önleyen önemli etmenlerden bir diğeri ise, İslâm’ın ilk dönemlerinden itibaren dini görevlerin, özellikle eğitim ve öğretimin maddi bir karşılık beklenerek yapılamayacağına yönelik bir anlayışın yerleşik hale gelmesidir. Ulemayı güçlü ve diri kılan şey, onun her türlü minnetten uzak oluşudur. Bu nedenle İslam geleneğinde ulemanın, yöneticilerin masasından da sofrasından da uzak durması özellikle vurgulanmıştır.
Tarihte Peygamberler toplum hayatı içinde hangi misyonu üstlenmişlerse, ulemanın da onları takip ederek aynı misyonu üstlenmesi dinen elzemdir. Ulema ideolojilerden değil, Kur’an ve Sahih Sünnetten beslenir. Ulemanın karşısında dikilen ideolojilerden beslenen aydınlar, buğday tarlalarını istila eden çekirgelere benzerler. Çekirgeler buğday tarlasını istila ettikten sonra yumurtalarını bırakırlar. İslam dünyasının yüzde sekseni sömürgeydi, sömürgeciler çekildiklerinde geride aydınları ve bu akademisyenleri bıraktılar. Ulema ise Kur’an ve Sahih Sünnetten beslenir. Bilgi kaynağı vahiydir. Amel için ilim öğrenir yani eğer ilim öğrenecekse o ilim hayatında bir işe yaramalıdır. Ve âlem ve ilim ve alamet bir olduğundan gökten gelirler. Bu ilim bizi Allah’a ve marifete götürür. Bugün İslâm dünyasına baktığımız zaman toplumsal önderlikte Türkiye’de önderliği aydınlar tutuyor. Daha çok laik aydınlar fikir, sanat, edebiyat ve inisiyatifi ellerinde tutuyorlar.
Dinde istenen ve beşeriyet tarafından özlenen ulema profili şu şekildir: Kur’an ve Sünneti referans alan, ulema geleneğini kritik eden ama geleneği tümüyle inkar etmeyip devam ettiren, sivil alanı ıslah eden, siyasi iktidarları dönüştürme yolunu tutan, sadece bölgesel değil küresel bir dil kullanan, modern ve post modern bir dünyayı tevhid ve vahiy temelinde tanımlayacak, dönüştürecek, zihni geniş, ufku geniş, Batı’dan marufu alabilen, bir ayağı pergel gibi şeriat üzerinde olan, diğer ayağıyla dünyayı dolaşabilen bir ulemaya ihtiyacımız var. Ulema aynı zamanda bu modern ve postmodern dünyada İslam vahyinden hareketle, Rasûlüllah sallallahu aleyhi ve sellemin sahih sünnetinden hareketle yeni bir insan, yeni bir toplum, yeni bir iktidar ve yeni bir dünya tasavvuru geliştirmek zorundadır. Sosyal ve siyasal örgütlenmede toplumun mühendisi ulemadır.
-----------------
- Âl-i İmrân Sûresi/104
- Ahzab Sûresi/39
- Sünen-i Ebu Davud, İlim: 1; Tirmizi, Kitab’ul: İlim 19; İbn Mace, Mukaddime: 17 (223)
- Ebû Bekr Ahmed b. Ali b. Sâbit Hatîb el-Bağdâdî, er-Rihle fî talebi’l-hadîs, (thk. Nurettin Itr) Sh: 18, Beyrut: Dâru’l- Kütübi’l- İlmiyye, 1395/1975


