17 Nisan 2024 - Çarşamba

Şu anda buradasınız: / RASULULLAH (S.A.S.)’İN İCTİHADLARI!
RASULULLAH (S.A.S.)’İN İCTİHADLARI!

RASULULLAH (S.A.S.)’İN İCTİHADLARI! İlhami Pınar

 

Müslüman şunu kesinlikle bilmelidir ki. Bütün Peygamberler (Allah’ın salâtve selâmı üzerlerine olsun), Allah'ın yarattığı birer kul ve birer insandırlar. Rasulullah (s.a.s) de her şeyden önce bir insandır, bir kuldur. İcmâlî imanı içinde toplayan, İslâm’ın ilk şartı olan, “Kelime-i Şehadet” bu gerçeği ifade etmektedir. Kelime-i Şehadet’te: "Şehadet ederim ki. Allah'tan başka ilâh yoktur. Yine şehadet ederim ki Hz. Muhammed, Allah’ın kulu ye Rasulüdür" demektir. Görüldüğü gibi önce kul, sonra elçi.

Kur'ân-ı Kerim de Allah (c.c.) zaman zaman ve yeri geldikçe Rasulullah’dan “kulumuz” diye bahsetmektedir. Nitekim Bakara Sûresinde:

“Eğer kulumuza indirdiğimiz (Kur'ân)'dan şüphedeyseniz, bu durumda, siz de bunun benzeri bir sûre getirin. Ve eğer doğru sözlüyseniz, Allah'tan başka şahidlerinizi (kendilerine güvendiğiniz yardımcılarınızı) çağırın.” (Bakara, 2/23) buyurur ve İsra Sûresi’nde de:

“Bir kısım ayetlerimizi kendisine göstermek için, kulunu bir gece Mescid-i Haram'dan, çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksa'ya götüren O, (Allah) yücedir. Gerçekten O, işitendir, görendir.” (İsra. 7/1) buyurmaktadır.

Yani Rasululah (s.a.s.), her şeyden önce bir kuldur ve bir insandır. O da diğer insanlar gibi bir anadan doğmuştur. O’nun da bir babası vardır. O da bir çocuk olmuş, arkadaşlarıyla oynamış, gençlik çağını yaşamış, ticaretle iştigal etmiş, evlenmiş, çocuk sahibi olmuş, aile kurmuş ve nihayet her insan gibi o da vefat etmiştir. O’ da her insan gibi yer, içer, uyku uyur, çarşılarda ve sokaklarda yürür, sevinir, üzülür, ağlar, güler, hülasa beşerî faaliyetlerin hepsine katılır ve insanî özelliklerin hepsi O’nda vardır.

Risâlet kurumunu yeterince anlayamayan bazı insanlar, Rasulullah’ın makam ve mevkisini çok abartılı oluşturmak isterler. O’nu bir melek gibi düşünürler. Hattâ onun da ötesinde O’nu ilâhlaştırmak isterler. Rasulullah (s.a.s.), bunların hiçbirisine, böyle bir inanç ve düşünceye asla razı olmamıştır. Böyle bir düşünceyi, Kur'ân-ı Kerim kesinlikle reddeder ve şöyle buyrulur!

“Muhammed bir peygamberden başka (bir şey) değildir…” (Âl-i İmrân, 3/144)

Hristiyanlar, İsa (a.s.) Peygamberlik makamının üstünde düşündüklerinden dolayı doğru yoldan sapmışlar ve Hz. İsa'ya (hâşâ) Allah'ın oğlu demek gafletinde bıılunmuşlardır. Rasulullah (s.a.s.), İslâm’ın Hristiyanlığın durumuna düşmesinden ve kendisinin de Hz. İsa'nın akibetine uğramasından endişe etmektedir. İslâm’da böyle bir gedik açıldığında, ümmetin bu gedikten girerek şirke düşeceğinden korkmaktadır. Rasulullah (s.a.s.), bu tehlike üzerinde tizlikle durmuştur.

Ebu Mes’ud (r.a.) anlatıyor: Bir (gün bir) adam, Rasulullah (s.a.s.)’in yanına geldi ve O’nunla konuştu. Konuşma esnasında (korkusundan) farisaları (omurları ile yanları arası) titremeye başladı.

Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s.), adama: “(Görüşmeyi) kendine kolaylaştır (korkma, sakin ol). Çünkü ben şübhesiz, bir kral değilim. Şübhesiz ben, tuzlanıp güneşte kurutulan et yiyen bir kadının oğluyum.” buyurdu. (İbn-i Mace, Et’ime, B. 30, Hds. 3312)

 

 

Hz. Ömer (r.a.)’ın rivayet ettiği bir hadiste: "Nebi (s.a.s.)'in şöyle dediğini, işittim demiştir.

“Nasranîler Meryem'in oğlunu aşırı derecede methettikleri gibi, siz de beni aşırı derecede methetmeyin. Ben ancak Allah'ın kuluyum. Siz, Allah'ın kulu ve Rasulü deyin buyurmuştur.” (Buhârî, Enbiya, 48)

Bu gerçeği, Kur'ân-ı Kerim birçok ayetlerinde ifade edilmiştir:

“De ki: "Şüphesiz ben, ancak sizin benzeriniz olan bir beşerim, yalnızca bana sizin ilahınızın tek bir ilah olduğu vahyolunuyor. Kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, artık salih bir amelde bulunsun ve Rabbine ibadette hiç kimseyi ortak tutmasın.” (Kehf, 18/110)

Risâlet ve Peygamber olma yönüyle elbette O, insanlardan çok farklıdır. O, her şeyden önce vahye mazhar olan bir Rasul’dur. Allah (c.c.) dilediği her şeyi, doğrudan veya bir melek (Cebrail) vasıtasıyla onun kalbine indiriyordu. Yukarıdaki ayetler bu gerçeği ifade eder.

İbn Mes’ud (r.a.) Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Cebrail, hiç kimsenin rızkını tam olarak almadan ölmeyeceğini kalbime üfledi (bana vahyetti).” (Hennâd b. es-Seri, Katabüz-Zühd, çev. Dr. Musa Akpınar, vdğ. İst. 2017, Sh. 257, Hds. 494)

Görüldüğü gibi Rasulullah (s.a.s.) meleklerle, cinlerle konuşuyordu büyük mu'cizeler gösteriyor, semalara yükseliyor, kimsenin ulaşamadığı İlâhî makamlara, Sidratu'I-Muhtaha'ya ulaşıyor, (Necm, 53/14) uzak mesafeleri çok kısa zamanda kat'ediyor, Bir işaretiyle ayı iki parçaya ayırıyordu. (Kamer, 54/1): Müslümanlar, Rasulullah’ın (s.a.s.) hayatından bu şekilde anlaması kafasında, zihninde bu gerçeği canlandırması gerekir. Rasulullah (s.a.s.), bir insan olarak dünya işleri karşısında suskun kalmaz kararlar verir, verdiği kararlarda isâbet edebilir, etmeyebilirdi de. İsabet etmezse, Allah (c.c.) tarafından düzeltilirdi. İşte Rasulullah (s.a.s.)’in normal bir müctehidten farkı buradadır. Rasulullahın ictahadı kattî, diğer müctehidlerin ictahadı zannî durumundadır.

RASULULLAH (S.A.S.)’İN İCTİHADI

Şu hususu belirtelim ki. Rasulullah’ın hayatı, O’nun mübarek sözlerini, filileri ve davranışlarını inceleyen ve araştıran bir kişi, Rasulullah'dan sudur eden bir fiil, söz veya davranışın kaynağı acaba vahiy midir? yoksa ictihad mıdır? Bunu ayırmada zorluk çeker. Çünkü ikisinin arasında sıkı bir bağ vardır. Bu mesele vahy-i gayr-i metlüv içerisinde bir meseledir.

Rasulullah'dan meydana gelen fiillerde, vahiyle ictihadı birbirinden ayıran husus, ilerdeki örneklerde görüleceği gibi, vahyin kendisine has bazı belirtileri vardır. Bu belirtiler, Rasulullah'ta görüldüğünde O’nun vahyi telakki ettiği anlaşılır. Mesela mübarek yüzlerinin renginde değişiklikler olur, vücudunda terleme ve titreme görülür. Nitekim Hz. Âişe (r.anha) rivayetinde: “Gayet soğuk bir günde vahiy inerken baktım. Rasulullah bu hâlden açılırken alnından ter boşalıyordu.” Yine Veda Hacc'ında Arafat'ta Gadba adındaki devesinin üzerinde iken vahiy gelince, ağırlıktan deve çökmüştü. Bütün bunlar kendisine vahiy geldiğinin alâmetidir.

Hakkında vahiy inmemiş meselelerde Rasulullah’ın ictihadı konusu İslâm âlimleri arasında tartışma konusu olmuştur. Nitekim İmam Serahsî Hanefîlerin görüşünü şu şekilde açıklar: Rasulullah, hakkında indirilmiş bir vahyin olmadığı olaylarla karşılaştığında, bekleme müddeti geçinceye kadar vahyi bekliyordu. Bekleme müddetinin geçmesinden sonra rey ve ictihad ile amel ediyordu ve onunla hükmü açıklıyordu. Bu sabit kalınca, hüküm için kesin bir hüccetti. (Usulü Serahsi. C. 2, s.146)

“O, hevâdan (kendi istek, düşünce ve tutkularına göre) konuşmaz. O (söyledikleri), yalnızca vahyolunmakta olan bir vahiydir.” (Necm. 53/3-4)

Rasulullahın (s.a.s.) döneminde ictihadın hüküm koyma yetkisi açısından mı, yoksa nasları anlama zaviyesinden mi beşer aklına yer verilebileceği tartışmasına dayanmaktadır. Serahsî gibi sonraki dönem Hanefî usûlcülerinin, Hz. Peygamber’in re’y ve ictihad yoluyla hüküm istinbâtında bulunmasını vahiy kavramı çerçevesine alarak, bu yolla ulaşılan hükümleri de vahiy kapsamına dâhil ettikleri, Hz. Peygamber, hatâsı üzerine bırakılmayacağı için ictihadını kesin isabetli ve ictihadla ulaştığı hükmü, vahiyle sabit hüküm gibi hüccet saydıkları görülmektedir.

Serahsî şöyle der: Rasulullah (s.a.s.) bazan Allah'ın rızasını arzu ederek ve ona yaklaşmak maksadıyla bir şey yapmak isterler de bu şey, Allah (c.c.) muradına ters düşer. Bu iki hâlde de Allah onları bu şey üzerinde bırakmaz. Bilakis onları bu konuda uyarır ve onlardan meydana gelen bu işin hemen düzeltir. Allah Teala bunları, kullarına açıklar ve Rasulüne beyân eder. Rasulullah namaz kılarken sehven iki rekâtta selam vermesi ve yine sehven ikinci rekâtın sonunda oturmayıp, üçüncü rekâta kalkması bunlardandır. Rasulullah’ın yargılama, devlet yönetimi, ordunun sevk ve idaresi gibi doğrudan peygamberliğin alanına girmeyen konularda, ayrıca meyve ağaçlarının aşılanması gibi dünya işlerinde İlâhî bir bildirim almaksızın kendi inisiyatifiyle, bilgi ve tecrübesiyle karar vermesinin câiz olduğu İslâm âlimlerince genel kabul görmüştür. (TDV. İslâm Ansiklopedisi, H. Yunus Apaydın. İctahad maddesi, c. 21, s. 432. Cessâs, el-Fuṣûl fi’l-uṣûl, III, 239-244’den)

“Şübhesiz ben de ancak bir insanım. Sizler bana da dâvâlarınızı arzediyorsunuz. Belki bazınızın hücceti diğerinden daha güzel ifade etmiş olabilir. Ben de ondan işitmekte olduğuma göre hükmederim…” (Buhari, Ahkam, 20, H. 31.)

Hayatın akışı içerisinde, Rasulullah (s.a.s.) ictihadını açıklamak suretiyle bu konuda ümmetine örneklik etmiş ve nasları anlamada beşer aklına yer verileceğini göstermiştir. Nasları yorumlamada rey’in kullanılmasını câiz görülmesi, Resulullah’ın (s.a.s.)’in açıklamalarının, “(Onları) Apaçık deliller ve kitaplarla (gönderdik). Sana da zikri (Kur'an'ı) indirdik ki, insanlara kendileri için indirileni açıklayasın ve onlar da iyice düşünsünler, diye.” (Nahl, 16/44) ayetinden hareketle onun ictihad ettiği malumdur. Resulullah’ın huzurunda sahabenin ictihadını mümkün görülmesi, sahabenin içtihadı, Rasulün onayından geçtikten sonra kesinlik kazanır. Resulullah’ın ictihad etmesinin mümkün olması, diğer icihadlarla arasındaki fark, yukarda ifade edildiği gibi Rasulün ictihadı kesin, diğer müctehitlerinkinin zannî olmasıdır. Rasulullah’ın (s.a.s.) hangi alanlarda ictihad ettiği, ictihadının mahiyeti, vahiyle ve Risâlet göreviyle ilgisi gibi konularda ihtilâf edilmiştir.

RASULULAHIN İCTAHADINA ÖRNEKLER

“Rasulullah (s.a.s.) fetihten sonra, Mekke’yi haram (kutsal) bölge ilan ederken, amcası Abbâs’ın talebi üzerine, “izhir” otunu dokunulması (koparılması) yasak olan şeylerden istisnâ etmesi.” (Müslim, Hacc, 445) Rasulullah’ın hükmü, o esnada üzerinde vahiy geldiğine dair bir belirtinin olmaması sebebiyle, vahye değil, kendi ictihadına dayalı verdiği hükümlerden biri olarak kabul edilmiştir. Ayrıca bu örnek, Rasulullah (s.a.s.)’in ahkâm konularında ictihad ettiğinin ve bu konuda Allah’ın O’na hüküm beyân etme yetkisi verdiğinin delili olarak görülmüştür.

Rasulullah (s.a.s.)’in kıyasa dayalı olarak verdiği hükümlerden bazıları, O’nun ictihadının meşruluğuna delil olarak zikredilir. Örnek olarak: Hz. Ömer

 

“Ey Allah'ın Rasûlü, fenâ bir iş yaptım. Oruçlu olduğum halde eşimi öptüm, demişti.

 Hz. Peygamber de ona:

“Oruçluyken ağzını su ile çalkalasan bir şey olur mu?” diye sorunca Ömer:

“Bunda bir sakınca olmaz” cevabını verdi. İşte o zaman Rasulullah:

“Öyleyse bunda da bir sakınca yoktur” buyurdu.” (Ebu Davud, Kitabûs-Savm, 34)

 

Ölen babası adına hac yapıp yapamayacağını soran bir kişiye:

 “Eğer babanın bir borcu olsaydı ve onu ödeseydin, bu yeterli olmazmıydı ne dersin? diye sorması ve sahsın evet cevabına:

“Allah’a olan borç ödenmeye en lâyık olandır” (Nesâî, Eymân ve’n-Nüzûr, 26) şeklindeki karşılığı, yine üzerinde oruç borcu olduğu hâlde ölen annesi adına oruçları kaza edip edemeyeceğini soran bir kadına aynı şekilde verdiği cevap (Buhârî, Savm, 41), Rasulullah’ın kıyasa dayalı pek çok sözleri, O’nun dinî konuda kıyas ve ictihadı kullandığına deliller olarak görülmüştür.

 

Fakihlerin eserlerinde, konuyla ilgili bazı rivâyet malzemeleri de konunun ispatı için delil olarak kullanılmıştır. Mesela, Hz. Peygamber’den nakledilen “Muhakkak ben, hakkında vahiy nazil olmayan konularda, aranızda kendi re’yimle hüküm veriyorum” (Ebû Dâvûd, h. 3585) sözü, Muâz (r.a.) Yemen’e göndereceğinde yakın arkadaşlarıyla istişare ederken, Hz. Ebû Bekir’in eğer istişare etmeseydiniz, bu konuda fikir beyan etmezdik” sözü üzerine “vahiy inmeyen konularda ben de sizin gibiyim” şeklinde cevap vermesi. (Heysemî, Mecme‘u’z-Zevâid, Kitabûl-İlim, 836)

Şa‘bî’den rivayet edilen: “Hz. Peygamber bir mesele hakkında yargıda bulunurdu, daha sonra Kur’ân onun hükmünün tersine nâzil olur ve bunun üzerine Hz. Peygamber kendi hükmünü bırakıp derhal Kur’ân’ın hükmüne dönerdi…” (Suyûtî, Sünnetin İslâm’daki Yeri, s. 35) Bu rivayetler, hadis usulü açısından tenkid görmekle birlikte, vahiy gelmeyen konularda Hz. Peygamber’in kendi rey ve ictihadına göre hareket ettiği fikrinin varlığını gösteren delillerdir. Genel mânada bu rivayetler, kazâî uygulama ve dünyevî işlerde istişare vb. konularla alâkalı olmakta.

“….. İbn Ömer (r.a.)’den. Rasululah (s.a.s.) su içirme sahiblerine Minâ’da gecelerinde Mekke’de geceleme hususunda ruhsat vermiştir.” (Buhari, Hacc, 134) Rasulullah (s.a.s.):

“Ey nâs! Allah Tealâ üzerinize haccı farz kıldı. Hac ediniz.” buyurdu.

Bir kimse: Yâ Rasûlallah! Her sene mi? diye sordu.

Rasûlullah sükût etti. O zât da suâli üç defa tekrarladı. Bunun üzerine Rasûlullah

“Eğer ben (bu suâle cevâben) evet deseydim, her sene hac etmek muhakkak vâcib olurdu buyurdu.” (Müslim, Hacc, 412)

Bu son örnek ayrıca Hz. Peygamber’in, O’nun kendi re’y ve ictihadı ile dinî teşrî vazedebileceğine delil olarak gösterilmiştir. Allah Teâlâ’nın Peygamberine, kendi ictihadına dayalı Sünnetler (teşrî‘ler) koyma ve konu hakkında vahiy gelmeksizin Peygamberin kendi ihtiyarı ile farzlar koyma yetkisi vermesinin Ehl-i Sünnet’in kahir ekseriyetine göre câiz olduğu bilinmektedir. Yukarıdaki “izhir” örneğinde olduğu gibi, Haccın her yıl olmayacağı hükmünü de kendi ihtiyarı ile vermiş olduğunu ifade edilebilinir.

Rasulullah’ın emir ve nehiylerinin bağlayıcılığı, vefatından sonra, söz ve uygulamalarının nasıl algılanacağı ulema tarafından tartışılmış olmakla birlikte. Bu tartışmanın, temelde şer’i nasları anlama ve yorumlama yetkisinin kime ait olduğu, yani Rasûlullah’ın vefatından sonra onun siyâsî ve teşrî‘î otoritesinin sonrakiler için anlamı ve bu görevin kimler tarafından ne şekilde devam ettirileceği ilişkili bulunduğu siyâsî otorite yerine geçen halifeler tarafından devam ettirilirken, yasamanın ve yasayı yorumlamanın kimlerce ve ne şekilde yapılacağı tartışılmakla birlikte, Rasulullah’ın otoritesi ulema tarafından kabul görmüştür.

Rasulullah (s.a.s.)’in tasarrufları konusunda yapılan yorumlar, İslâm ilimlerinin gelişiminde bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır. Rasulullah (s.a.s.)’in mirası olan Kur’ân ve Sünnet’ten sadır olan otoritesini isâbetli bir şekilde anlama, Sünnet verilerini de tutarlı bir şekilde yorumlama ihtiyacından doğan tabiî bir süreç olarak algılanmalıdır. Bu açıdan, Rasulullah’ın gerek dinî, gerek dünyevî konularda kendisine verilen hüküm vazetme ve uygulama yetkilerini, ictihadı vasıtasıyla kullandığı hususu delilleriyle ortadır. Rasulullah’ın ictihad’da bulunmuş olması yanında, kendisine verilen beyân görev ve yetkisinin varlığı, hakkında ictihadın câiz olduğunun en kuvvetli delilleri olarak görülmektedir.

İslâm âlimlerinin çoğunluğuna göre Rasulullah’ın ictihad yetkisinin bulunduğu görüşü, O’nun beşeriyeti ile uygunluk arz eden tutarlı bir yaklaşım olduğu kadar, sağlam ve güçlü delillere dayalı bir hakikat olması bakımından da önemlidir.

Ayrıca O’nun, vahyi alıp aktardıktan sonra, nasıl davranacağını bilmeyen, her ân vahiy bekleyen biri- değil, vahyin gelmediği durumlarda mevcut verilere ve de Allah’ın eğitiminden geçmiş bulunan özel statüsüne bağlı olarak inisiyatif kullanabilen biri olduğu, ancak dinî sahadaki tüm hükümleri kendi ictihadı ile koyduğunun da iddia edilemeyeceği açıktır.

 

logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul