17 Nisan 2024 - Çarşamba

Şu anda buradasınız: / ULÛ’L-EMR’E İTAAT
ULÛ’L-EMR’E İTAAT

ULÛ’L-EMR’E İTAAT Melikşah SEZEN

Din-i mübin-i İslâm’ın tebliğinde insanlar arasında nizam, uhuvvet ve vahdet tesisi pek mühim bir yer tutar. Yeryüzünde bir “din” olarak mevcut bulunan tüm davetlerin de müntesipleri arasında aynı zemini tesis etmek, fikirde ve fiilde yekvücut bir cemaat inşa etmek noktasında müşterek bulundukları bilinen bir husustur. Her dinî davet, muhataplarından asgarî paydada birlik ve beraberlik bekler. Eğer ki belli ölçü ve uygulamalar etrafında bir mutabakat olmazsa, bir cemaati aynı mefkure etrafında kümelemek, onları bir ülkü istikametinde sevk ve idare etmek asla mümkün olmazdı. Bu manzara ise, dinin varlık sebebine mugayir olurdu.

Dünyada din nâmına ne varsa ve şimdiye değin ne vardıysa her biri, istisnasız olarak, ortak kabuller etrafında örgütlenmiş bir topluluk meydana getirme arzusundadır. Din-i İslâm da Müslümanları amentü esasları başta olmak üzere bir kısım aslî esaslar çevresinde müttefik kılarak, ümmet-i Muhammed’i ahlâkta, ahkâmda, akaidde bir ve bütün kılmak teklifindedir. Fakat insan dindar dahi olsa imtihandan azade değildir. Çünkü âlemin mevcudiyeti, imtihan sırrına bağlanmıştır. Her insan doğumundan vefatına değin imtihan âleminde nefes alır verir. Lakin imtihanın tahakkuku için insanlara bazı meziyet ve nâkısalar verilmiştir. İşbu nâkısalar onu hata ve günaha, meziyetler ise güzele ve hayra sevk eden birer sebep/vesile olur.

İnsanın kendisini hata ve cürme sevk eden nâkısaları yalnızca ferdî günahlara sebebiyet vermekle kalmaz; aynı zamanda dinin cemiyette tesis etmeyi murad ettiği vahdeti de zedeleyen bir problem olarak belirir. Çünkü her bir günah zarara uğramış insan ya da insanlar doğurur. Günahlar çoğaldıkça birbirinden zarar gören, birbirine itimadı azalmış, birbirinden fiilen ve kalben uzaklaşmaya başlamış bir topluluk büyüyor demektir. Müslümanların birbirlerini bir vücudun âzâsı, birer kardeş gibi görmelerinin önüne geçen bu arıza en çok insanları kitlesel olarak karşı karşıya getirip aralarına mesafe koyan siyasî çekişmelerde kendisini hissettirir. Çünkü siyasî güç, insanî zaafların tamamına hitap eden bir kapı aralar. Bu güç ile makam, mevki, şöhret, maddî imkân, taltif, nüfuz… gibi birçok gönül-çelen insanın avucuna gelmiş olur. Öte yandan bu siyasî kudret insanın hayra meyline de hizmet eden en büyük nimetlerdendir. Çünkü bu yolla sosyal yardım, adalet, fırsat eşitliği, israfın engellenmesi, insanlığa hizmet gibi imkânlar kişinin ayağına kadar gelmiş olur. Dolayısıyla iyi niyetlisi yani dünyasını ve âhiretini imar etmek isteyenin de kötü niyetlisi yani dünyasını ve âhiretini bedbaht kılmak isteyenin de en kestirme yolu siyasî güçtür.

Ümmette vahdeti tesis etmek için en kolay yol siyasî iktidara sahip olmak ve oranın imkânlarını kullanmak olduğu gibi, ümmette tefrikayı tesis etmek için en kolay yol da yine siyasî çekişmelerdir. Müslümanlar siyaset makamının hem artılarını hem de eksilerini devr-i risâlet günlerinden beri görmekte, yaşamaktalar. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) “hilafet, imamet, emirlik” olarak nitelenen bu gücün artılarından, ümmeti birleştirici imkânından istifade edilmesi için Müslümanları daima siyasî hırslardan arındırmak istemiştir. Fakat insan nisyan ile malûldür. Müslüman dahi olsa şu imtihan âleminde nefes soluyan her kimse, dünya-âhiret dengesinde zaman zaman sendeleyebilir; ağırlığı dönem dönem dünya ve dünyalıklar lehine verebilir.

İslâm’ın hem âyet-i kerîme hem de hadîs-i nebevîler vasıtasıyla ulû’l-emre itaati emreden buyruklarının ardında evvel Müslümanların tefrikine mâni olma niyeti bulunur. “Başınızda Habeşli bir köle dahi olsa ona itaat edin”, “Kolları kesik bir köle dahi olsa emirinize ittiba edin” meâlindeki gibi hadîsler, Müslümanların vahdetini zedeleyip onları birbirine düşürecek hâdiselerden sakındırmak üzere irad olunmuştur. Lakin evvelce temas ettiğimiz üzere insanın olduğu yerde menfaat kaygısı, mal hırsı, kibir, alkış arzusu gibi menfî hasletler de daima olacağı için tâ Habib-i Zişân’ın sağlığında dahi bu siyasî hırsın izlerini görebilmekteyiz.

Bir kısım rivayetlere göre kabilesinin heyeti içerisinde Nebiyy-i Zîşân’ı ziyarete gelerek İslâm’ı ikrar eden fakat bir müddet sonra nübüvvet ilan ederek Hz. Peygamber’den yönetim ve mülk talep eden Müseylimetü’l-Kezzâb (Mesleme b. Sümâme), Müslümanların arasına sokulan belki de ilk siyasî tefrikadır. Resûl-i Ekrem’in son gönlerinde zuhur eden bu mütenebbî (sahte peygamber), ne yazık ki daire-i İslâm’a girmiş bazı kimseleri kendi yanına çekerek hem ayrılık hareketinin öncüsü olmuş hem de bu kimselerle beraber Müslümanlarla harp ederek ne elim kayıplara sebebiyet vermiştir. Onu müteakip olarak Esved el-Ansî, Tuleyha b. Huveylid, Secâh gibi mütenebbîler de aynı yolu takip ederek risâletin son günlerinde ve risâlet sonrası ilk zamanlarda Müslümanların birliğine kastetmişlerdir.

Resûl-i Kibriya’nın sağlığında İslâm dairesine giren, bunu ikrar eden ve biatta bulunan pek çok kişi yine Fahr-i Kâinat Efendimizin âhirete irtihaliyle birlikte maalesef ki ya onun makamına göz koyarak dünyevî bir hırsla İslâm’dan çıkmış ya da İslâmî mükellefiyetlerden kurtulmak düşüncesiyle dinden huruç etmişlerdir. Hulefâ-i râşidîn döneminin ilk iki halifesi, söz konusu ihtilafı bitirip Arap Yarımadası’nda yeniden nizamı ve birliği tesis edebilmek için ciddi mesai sarf ettiler.

Hz. Ebû Bekir (r.a.) hem mütenebbîlerle hem de ridde hâdiseleriyle meşgul olurken İslâm devletinin ve dahi dininin çözülüp dağılmasını engelleyen en önemli saik, Hatemü’l-Enbiyâ’nın Müslümanların vahdeti ve başlarındaki imama bağlılığı ihtarını merkeze alan ashabının fedakârane mücadeleleri olmuştur. Hz. Ömer (r.a.)’ın hilafeti döneminde başlayan yoğun cihad mesaisinde Müslümanları yekvücut kılan da yine bu bağlılıktır.  İşbu bağlılıktır ki, Müslümanlara çok kısa bir zaman zarfında günün süper gücü olan Bizans ve Sasanî gibi devletlerini yenme, üç kıtaya erişme yolunu açmıştır.

Fakat Hz. Osman (r.a.)’ın hilafetinin bilhassa son yarısına gelindiğinde, daha da öte onun katli işine girişildiğinde Müslümanlar arasındaki vahdet büyük bir yara aldı. Ümeyyeoğulları ile Hâşimoğulları arasındaki kadim rekabet yeniden ve daha güçlü hortladı, Resûl-i Ekrem’in Veda Hutbesi’nde menettiği kan davası ve asabiyet ne hazin ki yeniden görünür oldu. Peki neydi bu büyük problemlerin kaynağı? Hiç şüphesiz ki, Hz. Peygamber’in “başınızdaki yöneticiye sadakat gösterin” emrine icabet edilmemesiydi.

Hz. Ali’nin hilafet günleri artık bir şekilde tefrika zehrini vücuda almış olan âlem-i İslâm’ı toparlama gayretiyle geçse de bu hiç kolay olmadı. Cemel Vak’ası Müslümanların birbirine kılıç çektiği mihnetli bir hâdise olarak hafızamıza kazındı. Ardından Sıffîn Muharebesi, Müslümanlar arasındaki savaşın devam örneği oldu. Bu muharebe bilindiği üzere Tahkim Hâdisesi’yle sonuçlandı. Hz. Hasan’ın zehirlenmesi, Hz. Hüseyin’in katli, Muaviye b. Ebî Süfyan (r.a.)’ın hilafeti dönemindeki iç kargaşalar ve Yezîd b. Muaviye’nin hilafet makamına geçmesi ile artan baskı süreci… hepsi Müslümanların başlarındaki yöneticiye ittibadan uzaklaşmasıyla başlayıp büyüyen ve çığa dönüşen olaylardır.

Müslümanların başlarındaki yöneticiye itaatsizliği, Resûl-i Ekrem’in vefatını müteakip çeyrek asırda Şia, Hâriciyye, Mürcie ve Mu’tezile gibi farklı siyasî davaların teşekkülüne zemin hazırladı. Söz konusu siyasî hareketler kısa zamanda teolojik bir muhtevayla büyüyerek ve onlara Cebriye ve Kaderiye gibi başkaca fırkalar da eklenerek tefrika alanı sürekli genişledi.

Tabi burada hatıra şu sual de gelebilir: Erken dönem bu Müslümanlar, Habib-i Zîşân’ın “baştaki yöneticiye bağlılık” konusundaki ikaz ve ihtarlarını hiç bilmiyorlar mıydı? Şüphesiz ki biliyorlardı ve fakat bu hadîsleri kendi davaları istikametinde tevile tabi tuttular. Bu nedenle kendilerinden sonraki döneme yalnızca yaşadıkları ihtilaf ve mücadeleleri değil, söz konusu hadîslere yönelik anlam kaydırmalarını da miras bıraktılar.

Meselâ Haricîler, “başınızda Habeşli (siyahî) bir köle de olsa ona itaat edin” buyruğunu, hadîs-i şerifin aslî mesajını ortadan kaldırırcasına başka bir alana taşıdılar. Halifenin taşıması gereken vasıflar konusunda bir ihtilafın merkezine söz konusu muhtevadaki hadîsleri getirip; halifenin köle, siyahî, kolsuz vs. olabileceğini, Resûlullah’ın hadîslerinin bunu bildirdiğini tartışarak hadîsleri bağlamından dolayısıyla da maksadından uzaklaştırdılar. Hâlbuki mezkûr hadîslerin sebeb-i vürûdu, Müslümanlara halife olan/olacak kişinin vasıflarını öğretmek değil; halife/emir/imam olan kimseye bağlılık öğretmekti. “Olmaz ama olursa”, “farz-ı muhal” kabilinden söylenmiş bir misali, mânâsını tepe taklak ederek aslî anlamından uzaklaştırmak zaten ancak ulû’l-emre itaat emrini ihlal etmiş kimselerin yapabileceği bir iş, onların sığınacağı kolay bir kaçış rampasıdır.

İslâm tarihinin siyasî hâdiselerini, çok büyük oranda, “şeriata bağlı kaldığı müddetçe baştaki yöneticiye itaat” konusundaki nebevî ihtarların dikkate alınmaması tarihi olarak değerlendirebiliriz. Hilafetin saltanat usûlüyle devam ettiği dönemde dahi Müslümanlar arasındaki pek çok iktidar kavgasının yine aynı zâfiyete mebni olduğu, binlerce Müslümanın da işbu zaaflar ve hırs uğruna kaybedildiği izahtan varestedir. Bu savaşlarda başa gelmesini tercih ettiği, ondan bir menfaat uman, hayır uman ve kendince layık gören ordular sırf bu sebeple binlerce insanın kanının akmasına sözde hayır adına şerrin zuhuruna sebep olabilmişlerdir.

Tabi temas ettiğimiz tüm bu menfî durumlar, şer’î ahkâma bağlı İslâm devletlerinin ve Müslüman tebaanın ahvalidir. Yakın zamanlarda, artık devlet düzleminde şeriata bağlılığın kalmadığı; gayr-i müslim unsurların Müslümanların yönetiminde söz sahibi ve hatta oldukça etkin olduğu, yönetimin yalnızca siyasî makamlara sahip olmaktan ziyade iktisat ve medya gücüne sahip olmakla şekillendiği, yani gitgide kompleks ve girift hâl aldığı modern zamanlarda bir devlet başkanına itaatin mânâsı da oldukça ihtilaflı bir mahiyet arz eder duruma gelmiştir.

Seküler dünya, medenî hukuk vasıtasıyla “sahih bir Müslüman” değil, “muteber bir vatandaş” inşa etmek istemektedir. İslâmî taleplerle, davalarla ve kavgalarla işi kalmamış, tabir caizse ehlileştirilmiş bir mü’min topluluk seküler düzenin hayalini süslemektedir. Bu noktada da aslında oldukça yol kat edilmiştir. Fakat Resûl-i Ekrem’in buyruğu bir taraftan “yöneticiye itaat” cephesine sahip olduğu gibi diğer taraftan da “yöneticinin şeriata bağlılığı” cephesine sahiptir. Yani bu itaat koşulsuz, sorgusuz, hesapsız bir itaat değildir. Şeriata bağlılık aslî bir referans noktasıdır.

 

logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul