17 Nisan 2024 - Çarşamba

Şu anda buradasınız: / İSLÂM AKÎDESİNİN MAHİYETİ VE ÖZELLİKLERİ
İSLÂM AKÎDESİNİN MAHİYETİ VE ÖZELLİKLERİ

İSLÂM AKÎDESİNİN MAHİYETİ VE ÖZELLİKLERİ Mahmut Varhan

Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamd eder; bütün peygamberlerin seyyidi olan ve tevhid akîdesini yeryüzünde kıyamete kadar kalacak şekilde hâkim kılan Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e, bu büyük vazifede onun yardımcıları olan âline, ashabına ve tevhid akîdesinin bekâsını sağlamak uğrunda mücadele eden bütün mü’minlere salat ve selam ederiz.

İmdi; bu makalede İslâm akidesinin mahiyetini ve bazı özelliklerini beyan etmeye çalışacağız. Allah azze ve celle’den dileğimiz, hakkı hak olarak bilip ona tabi olmaya ve batılı da batıl olarak bilip ondan sakınmaya bizleri muvaffak kılmasıdır.

1) İslâm Akîdesi Rabbani Olup, Vahye Dayanmaktadır

İslâm akidesini, yeryüzü kaynaklı beşerî düşünce ve inançlardan ayıran en temel özelliği semavi olup vahye dayanmasıdır. İslâm akidesi, herhangi bir insanın zihninin ürünü değildir. Peygamberlerin vazifesi, sadece bu akîdeyi Allah’tan alarak insanlığa ve cinlere tebliğ etmektir. Allah’tan almaksızın kendilerinin hak dine herhangi bir şey katmaları veya ondan herhangi bir şeyi eksiltmeleri ya da değiştirmeleri söz konusu değildir. Böyle bir şey peygamberlerin ismet sıfatına ve peygamberlik makamına aykırıdır. İslâm akîdesinin bu özelliği, bütün insanların ve cinlerin bu akide karşısında eşit bir konumda olmalarını ifade etmesi açısından çok önemlidir. Bundan dolayıdır ki Rabbimiz celle celaluhu, kitap ehlini tevhid akîdesine davet ederken şöyle buyurmaktadır: “De ki: “Ey ehl-i kitab! Bizimle sizin aranızda eşit olan bir kelimeye gelin! Şöyle ki: 'Allah'tan başkasına ibadet etmeyelim, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve Allah'ı bırakıp da bazımız bazımızı rabler edinmesin!” Buna rağmen (onlar yine de) yüz çevirirlerse artık: “Şâhit olun ki gerçekten biz Müslümanlarız” deyin!”[1] Biz Müslümanların da kitap ehlinin de eşit derecede kabul etmekle mükellef kılındığımız ve kabul etmemiz takdirinde eşit derecede karşısında sorumlu olacağımız en âdil söz, işte burada özetlenen İslâm akidesidir. Bu da onun herhangi bir kişinin veya kavmin ürünü olmayıp, semâvî olmasından kaynaklanmaktadır; zira eğer bu akîde vahye dayanmayıp, filozofların düşünce ve inanç sistemlerinde olduğu gibi herhangi bir kişi veya millete ait olsaydı, bütün insanlığın onun karşısında eşit derecede sorumlu olması mümkün olmazdı.

Yine İslâm akidesinin bu özelliği şu ayet-i kerimede de açık bir şekilde belirtilmiştir: “De ki: “Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Fakat bana ilâhınızın yalnızca bir tek ilâh olduğu vahyediliyor. Artık O’na yönelin ve O’ndan bağışlanma dileyin. Allah’a ortak koşanların vay hâline!” [2] Görüldüğü gibi Rasûlullah Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in bir beşer olduğu özellikle vurgulandıktan sonra bu akîdenin Allah tarafından ona vahyedildiği belirtilmiştir. Böylece bu akîdenin bütün insanları bağlayıcı olduğu, bunun Hz. Muhammed’in şahsından kaynaklanmadığı, onun sadece bunu tebliğ etmekle mükellef olduğu belirtilmiştir. Hz. Peygamberin bu hususta herhangi bir tasarrufunun bulunmadığı şu ayet-i kerimede de açık bir şekilde ifade edilmiştir: “Âyetlerimiz kendilerine apaçık birer delil olarak okunduğunda, (öldükten sonra) bize kavuşmayı ummayanlar, “Ya (bize) bundan başka bir Kur’an getir veya onu değiştir” dediler. De ki: “Onu kendiliğimden değiştirmem benim için olacak şey değildir. Ben ancak bana vahyolunana uyarım. Eğer Rabbime isyan edecek olursam, elbette büyük bir günün azabından korkarım.”[3]

2) İslam Akîdesinin Delilleri Yakînidir

Vahiy kaynaklı olan İslâm akîdesi, yakîni delillere ve kesin ilim ifade eden kanıtlara dayanmaktadır. Akîdenin temel esaslarında zan ifade eden deliller kabul edilmez. Yakîn ifade eden delillerin başında peygamberlerin mucizeleri gelmektedir. Kur’an-ı Kerim, Rasûlullah Efendimizin kıyamete kadar bâki mucizesi olduğundan dolayı İslâm akîdesinin temelini oluşturmaktadır. Yine Kur’an-ı Kerim’i beyan eden ve bu özelliği ile vahiy olan sahih sünnet-i seniyye de akidenin temelini oluşturan en önemli kaynaktır. Kur’an-ı kerim ve Sünnet-i Seniyye’de akîdenin temeli olarak ortaya konan deliller kevnî, fıtrî, aklî ve vicdanî delillerdir. Âdeta bütün kâinat tarassut edilerek zerrelerden kürelere, ferşten arşa kadar bütün varlıklar konuşturularak İslâm akidesine şahit olarak gösterilmiştir. Bütün varlıklar şahitlik makamında konuşturulurken de insanın aklına ve vicdanına hitap edilerek ikna olması talep edilmektedir. Tevhid akîdesinin delilleri fıtrî olunca, insaf ile üzerinde tefekkür edenin kabul etmemesi ve ikna olmaması mümkün değildir. Ancak bile bile inat eden veya dünyevi şehvetlere gark olup hayatî derecede önemli olan bu husus üzerinde tefekkür etmeyen gafiller inkâr edebilirler. İslâm akidesinin yakînî delillere dayandığını ifade eden bazı ayet-i kerimeleri kaydetmemiz yerinde olacaktır:

“Allah’a ortak koşanlar diyecekler ki: “Allah dileseydi ne biz ortak koşardık ne de atalarımız. Hiçbir şeyi de haram saymazdık.” Onlardan öncekiler de aynı şekilde yalanladılar ve sonunda azabımızı tattılar. De ki: “Yanınızda bize açıklayacağınız bir bilgi mi var? Siz zandan başka bir şeye uymuyorsunuz ve siz sadece temelsiz bir tahminde bulunuyorsunuz. De ki: “En üstün delil yalnızca Allah’ındır. O, dileseydi elbette sizin hepinizi doğru yola iletirdi.”[4]

Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka ilâhlar olsaydı, kesinlikle ikisinin de düzeni bozulurdu. Demek ki, Arş’ın Rabbi Allah, onların nitelemelerinden uzaktır, yücedir.”[5]

“De ki: “Eğer O'nun ile berâber, söyleyip durdukları gibi ilâhlar olsaydı, o takdirde (onlar) arşın sâhibine (üstün gelmek için) bir yol ararlardı. Allah onların söylediği şeylerden münezzehtir, çok çok yücedir. Yedi gök, yer ve bunların içinde bulunanlar Allah’ı tespih ederler. Her şey O’nu hamd ile tespih eder. Ancak, siz onların tespihlerini anlamazsınız. O, halîm’dir (hemen cezalandırmaz, mühlet verir), çok bağışlayandır.”[6]

“Sen öğüt vermeye devam et; rabbinin lütfu sayesinde sen asla ne bir kâhinsin ne de bir mecnun. Demek onlar, “O bir şairdir; zamanın sillesini yiyeceği günü bekliyoruz” diyorlar öyle mi? De ki: “Bekleyin bakalım, ben de sizinle birlikte beklemekteyim!” Bunu onlara akılları mı emrediyor yoksa onlar azmış bir topluluk mu? “Onu kendisi uydurmuştur” diyorlar öyle mi? Hayır hayır; inanmıyorlar.  Eğer doğru sözlü iseler onun benzeri bir söz getirsinler. Acaba onlar bir yaratıcı bulunmadan mı yaratıldılar, yoksa yaratıcı kendileri midir? Yoksa gökleri ve yeri onlar mı yaratmışlar? Hayır hayır! Onlar bir türlü idrak edip inanmıyorlar. Yoksa rabbinin hazineleri onların yanında mıdır? Yoksa her şeye egemen olan onlar mı? Yoksa onların, üstüne çıkıp gizli şeyleri dinleyecekleri bir merdivenleri mi var? Eğer öyleyse, içlerinden dinleyen biri açık bir kanıt getirsin. Kızlar O’na, erkek çocuklar da size öyle mi? (Resulüm!) Yoksa sen onlardan bir ücret istiyorsun da onlar bunun ağırlığı altında mı eziliyorlar? Ya da gayb bilgisi kendilerinin yanında da onlar (buradan alıp) mı yazıyorlar?  Yoksa bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Ama asıl tuzağa düşecek olanlar inkârcıların kendileridir! Yoksa onların Allah’tan başka bir tanrıları mı var? Allah onların yakıştırdıkları ortaklardan tamamıyla münezzehtir.”[7]

Kur’an-ı Kerim baştan sona bu tür ayetlerle dopdoludur. Bu ayetleri açıklamak sayfalarca yazmayı gerektirdiği için örnek kabilinden bu ayetleri vermekle yetinelim.

3) İslâm Akidesinin Özelliklerinden Biri de Sade ve Anlaşılır Olmasıdır

Tevhid akidesinin muhatapları bütün insanlar, cinler hatta bütün varlıklar olduğu için bu akide gayet açık, anlaşılır ve sade bir akidedir. En büyük bilim adamı kendi derecesine göre bu akideyi anladığı gibi dağ başındaki avamdan bir çoban dahi kendi derecesine göre bu akideyi anlar. Tevhid inancını ders veren Hz. Peygamber’in meclisinde alim sahabilerle bedeviler birlikte oturur, herkes kendi derecesine göre tevhid akîdesini fehm ederdi. Kıyamete kadar Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye aynı açıklıkta ve sadelikte bu akideyi öğretmeye devam etmektedirler. Diğer taraftan bu akîdenin delilleri fıtrî, aklî, kevnî ve vicdanî olduğu için aklı başında olan, fıtratı bozulmamış ve vicdanı fesada uğramamış herkes derecesine göre idrak eder. Tevhid akidesinin sadeliğine ve açıklığına örnek olması için şu ayeti kerimeleri kaydetmemiz yerinde olacaktır:

“De ki: “O, Allah’tır, tektir. Allah Samet’tir (hiçbir şeye muhtaç olmayıp, her şey O’na muhtaçtır). O doğurmamış ve doğmamıştır. O’nun hiçbir dengi yoktur.”[8]

“Allah, O’ndan başka ilah yoktur; O Hayy’dır (diridir), her şeyin varlığı O’na bağlı ve dayalıdır. Ne uykusu gelir ne de uyur. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. O’nun izni olmadıkça katında hiçbir kimse şefaat edemez. Onların önlerinde ve arkalarında olanları O bilir. O’nun ilminden hiçbir şeyi -dilediği müstesna- hiç kimse kuşatamaz. O’nun kürsüsü gökleri ve yeri içine almıştır. Onları korumak kendisine zor gelmez. O yücedir, mutlak büyüktür.

 Dinde zorlama yoktur. Doğru eğriden açıkça ayrılmıştır. Artık kim tağutları reddeder de

Allah’a iman ederse kopmayan sağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah her şeyi işitir ve bilir.

Allah iman edenlerin velîsidir; onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkâr edenlerin velileri ise tağutlardır; onları aydınlıktan çıkarıp karanlıklara sokarlar. İşte bunlar ateşliklerdir, bunlar orada devamlı kalıcıdırlar.

Allah’ın kendisine verdiği iktidara dayanarak rabbi hakkında İbrâhim ile tartışmaya giren kimseyi görmedin mi? İbrâhim “Rabbim hayat veren ve öldürendir” deyince o, “Hayat veren ve öldüren benim” dedi. İbrâhim “Allah güneşi doğudan getirmektedir, hadi sen de onu batıdan getir” dedi. Bunun üzerine inkârcı ne diyeceğini bilemedi. Allah zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.”[9]

Abbasiler döneminde felsefe kitaplarının tercüme edilmesi neticesinde bazı kimseler akîde konularını delillendirmek hususunda felsefî nazariyelerden destek almaya kalkışmış ve böylece İslâm akidesinin sadeliğini ve anlaşılırlığını bozmuşlardır. Bunun sonucunda çeşitli bidat fırkaları ortaya çıkmıştır. Bunlar felsefe ile yakınlıkları oranında İslâm akidesinin sadeliğinden uzaklaşmışlardır. Bu durum öyle bir hal almış ki, halkın çoğunluğu akideyi açıklamak için yazılan bidat ehline ait kelam kitaplarını anlamaz olmuştur. İslâm ümmetinin maruz kaldığı büyük felaketlerden biri de hiç şüphesiz ki budur. Ehli sünnet alimleri ilk dönemde felsefe ile karışık olan bidat ehlinin bu kelamından şiddetle sakındırmışlardır. Fakat zamanın ilerlemesi ve halkın da bozulmasını göz önünde bulundurarak felsefeden arındırılmış mantık ilminin kurallarına göre istidlâl yöntemlerine başvurmayı bir zaruret olarak telakki etmişlerdir. Bunu da bidat ehlinin kelamcılarını ilzam etmek için kabul etmekle birlikte zararlı bir yöntem olduğunu ve bu hususta ehliyet ve liyakati sabit olanlardan başkalarının sakınmaları gerektiğini belirtmişlerdir. Zira kelâmî istidlâl yöntemleri sadece belirli bir sınıfa hitap etmekte olup, Müslümanların cumhuruna kapalıdır. İslâm tarihinin belirli dönemlerinde kelam ilmine ihtiyaç duyulmuş olsa da günümüzde bu ilmin tecdid edilmesi gerektiği genel kabul görmüştür. Bununla birlikte tevhid akidesini delillendirmek için en doğru yöntem, Kur’an ve sünnetin ortaya koyduğu yöntemdir. 

4) İslam Akidesi Kapsamlıdır/Kuşatıcıdır

İslâm akidesinde ezel ve ebed, gayb ve şehadet alemleri, arz ve semavat, dünya ve ahiret, melekler, insanlar ve cinlerle ilgili nasıl inanılması/düşünülmesi gerektiği beyan edilmiştir. Allah, kâinat, insan ve hayat hakkında hak olan tasavvur/düşünce ortaya konmuştur. Vahdaniyyet, risalet, şeriat ve ahiretle ilgili tafsilatlı açıklamalarda bulunulmuştur. Mükellefin düşünce sisteminde boşluk bırakmayacak şekilde itikadi bütün konularda yeterli derecede beyanatta bulunulmuştur. Bu yönüyle İslam akidesi kapsamlı ve mükellefin itikad ile ilgili bütün yönlerini kuşatıcıdır. 

Sahabe-i Kiram ve Selef-i Salihin İslam akidesini bu şekilde kapsamlı ve kuşatıcı olarak benimsediklerinden dolayı itikad ve amel konusunda Kur’an ve Sünnet ile yetinmiş, diğer toplumlara ait dini metinlerden veya felsefi görüşlerden etkilenmemişlerdir. Böylece itikad ve amel hususunda müstakil bir şahsiyete sahip olmuş, diğer dünya milletleri karşısında her açıdan bağımsız bir ümmet oluşturmuşlardır. Kur’an ve Sünnetten öğrenip hayatlarına tatbik ettikleri İslam akidesine ve salih amellere bütün insanlığı davet etmiş ve toplumlar üzerinde büyük bir tesir meydana getirmişlerdir. Bu gayretleri neticesinde insanlığın tarihi seyrinde batıldan hakka doğru bir değişim meydana gelmiştir.

Fakat Abbasiler döneminde felsefe kitaplarının Arapçaya tercüme edilmesinden itibaren yavaş yavaş Kur’an ve Sünnet ile yetinme olgusundan uzaklaşılıp, diğer milletlere ait düşünce ve felsefelerden etkilenen bidat fırkaları İslam toplumunda etkili olmaya başlamıştır. Bu olumsuz tesir son asırlarda iyice artarak Müslüman toplumlar içinde Batılılaşma hareketleri meydana çıkmıştır. Bu hareketlerin yıkıcı faaliyetleri neticesinde kapsamlı, kuşatıcı ve yeterli olan İslam akidesinin Müslüman toplumlar üzerindeki yönlendirici etkisinde zedelenmeler meydana gelmiş ve toplum içerisinde Batı kaynaklı düşünceler yayılmıştır. Böylece batının İslam alemine yönelik gerçekleştirdiği iktisadi, siyasi ve askeri işgallerinden önce fikri ve kültürel olarak İslam alemini işgal etmiştir. Diğer işgaller ancak bu temel atıldıktan sonra meydana gelebilmiştir. Dolayısıyla iktisadi, siyasi ve askeri işgallerden kurtulmak isteyen İslam aleminin öncelikli olarak fikri/itikadi ve kültürel işgalden kurtularak öz dinamiklerine dönmesi, Selef-i Salihinde olduğu gibi itikad ve amel olarak şeriat-ı ğarra ile yetinmesi gerekir.

Cabir b. Abdullah’ın rivayet ettiğine göre Ömer b. Hattab radıyallahu anh elinde Tevrat’tan bir parça ile Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme gelince, Hz. Peygamber öfkelenip şöyle buyurdu: “Ey Hattab’ın oğlu! Bu ne şaşkınlık? Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki, ben size bembeyaz, dupduru, tertemiz bir hakikatle geldim. Ehl-i kitaptan bir şey sormayın. Çünkü size söyleyecekleri bir gerçeği yalanlayabilir veya yanlış bir şeyi tasdik edebilirsiniz. Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki, eğer Musa şimdi aranızda yaşamış olsaydı, bana tabi olmaktan başka bir şey yapamazdı.”[10]

Abdullah b. Abbas (r.a) şöyle demiştir: “Sizler ehl-i kitaba herhangi bir şeyi nasıl soruyorsunuz? Halbuki Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem'e indirilmiş olan kitabınız, kitapların en yenisidir. Sizler onu halis olarak ve (içine başka hiçbir şey) karışmamış olduğu halde okumaktasınız. (Bu kitap,) ehl-i kitabın Allah'ın kitabını tebdil edip, değiştirdiklerini, kitabı kendi elleriyle yazdıklarını ve onu verip az bir bedeli almak için 'Bu Allah katındandır' dediklerini sizlere söylemiştir. Dikkat edin! Size gelmiş olan ilim, onlara sorma yasağı getirmiyor mu? Vallahi biz onlardan hiçbir kimseyi, size indirilmiş olan kitap hakkında size soru sorarken görmüş değiliz!”[11]

Ebû Saîd el-Hudrî"den nakledildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Ey Ebû Saîd! Kim Rab olarak Allah"tan, din olarak İslâm"dan ve peygamber olarak Muhammed"den razı olursa ona cennet vacip olur.”[12]

5) İslam Akîdesi Evrenseldir

Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyyeden açık bir şekilde anlaşıldığı üzere bütün insanlar ve cinler iman esaslarına bağlanmakla mükelleftirler. Bu yönüyle İslam akidesi bütün dünyayı ve insanlık aleminin tümünü kuşatmaktadır. İnsanlar bu akide karşısındaki tavırlarına/duruşlarına göre taksim edilirler. Buna göre tevhid akidesinin muhatapları ya bu akideye bağlanan mümin veya açık bir şekilde tevhid akidesini reddeden kafir/müşrik ya da menfaat ve çıkarlarını korumak için kalbinde küfür ve şirki barındırsa da diliyle iman esaslarını ikrar eden münafıktır. Yeryüzündeki insanların çeşitli sınıflara taksim edilmesi ve mensup oldukları sınıfa göre hukuklarının belirlenmesi hususunda en adil taksim, bütün kâinatın sahibi ve bütün insanların rabbi olan Allah Teala’nın yapmış olduğu bu taksimdir. Bu taksime göre şekillenen toplumların tarih boyunca merhamet ve adalet gölgesi altında yaşadıkları sabittir. Örneğin yüzyıllarca İslam hakimiyeti altında kalan Kudüs’te hem Müslümanlar hem de gayri müslimler emniyet ve adaletin gölgesi altında komşu olarak birlikte yaşamışlardır. İslam’ın tatbik edildiği diğer bütün şehir ve memleketlerde de merhamet ve adaletin gölgesinde bütün sınıfların hukukunun muhafaza edildiğini ve emniyet içerisinde birlikte yaşadıklarını İslam düşmanları dahi itiraf etmektedirler.

Toplumların evrensel olan İslam akidesine göre şekillenmediği modern dönemlerde ise, insanlık alemi ulusal parçacıklara bölünmüş ve her bir ulus kendi ulusal çıkarlarını korumak için diğer ulusların hukukuna tecavüz etmeyi ve onlara saldırmayı tabii bir hakkı olarak addetmiştir. Böylece tevhid akidesinden uzaklaşan insanlık alemi yüzyıl içerisinde iki cihan harbi yaşamış ve üçüncü bir cihan harbinin eşiğine gelmiştir. Yeryüzünde merhamet ve adalet kaybolmuş, haklı olanlar mazlum duruma düşmüş, güçlü olanlar haklı olarak kabul edilmişlerdir. Toplumların tevhid akidesinden uzaklaşarak ırk temeli üzere bölünmelerinin ne kadar büyük bir felaket olduğunu görmek için, şu anda Filistin’de cereyan eden olaylara bakmak yeterlidir.   

İnsanların akidelerine göre tasnif edilerek, hukuklarının buna göre belirlenmesi hikmet ve adalete muvafıktır; zira insan kendi hür iradesiyle akidesini seçmektedir. Ancak insanların seçmediği ve herhangi bir tesirlerinin bulunmadığı uluslara/ırklara göre tasnif edilmeleri, ırkçılık/faşizm hastalığının ortaya çıkmasına ve her bir ırkın diğerlerine zulmetmesine yol açmaktadır. Bugün dünyanın içinde bulunduğu hal bunun en sadık şahididir.

6) Tevhid Akidesi, Salih Amelin Temelidir

Allah azze ve celle bu hakikati bir misal vererek şöyle ifade etmektedir: “Allah’ın nasıl bir misal getirdiğini görmedin mi? Güzel sözü, kökü sabit, dalları gökte olan güzel bir ağaca benzetti. O ağaç, Rabbinin izniyle her zaman meyvesini verir. Öğüt alsınlar diye Allah insanlara böyle misaller getirmektedir.”[13] Buradaki kökü yerde sabit, dalları gökte olan güzel bir ağaca benzetilen “Kelime-i Tayyibe”den maksat, tevhid kelimesidir. Böylece iman meyvedar köklü bir ağaca benzetilmiştir ki, Allah’ın izniyle bu ağaç yaz-kış sürekli yemişlerini vermektedir. İmanın kalbinde kök saldığı mü’minin hâli de böyledir; sürekli olarak onun salih amelleri göğe yükselmektedir. Mü’minin salih amellerinin kıvamı ve çeşitliliği, imanının kuvvetine göre değişmektedir.

Diğer taraftan tevhid akidesinin bozularak şirke düşülmesi durumunda bütün amellerin heba olacağı haber verilerek şöyle buyurulmuştur: “Andolsun, sana ve senden öncekilere vahyolundu ki: “Eğer şirk koşacak olursan, şüphesiz amellerin boşa çıkacak ve elbette sen, hüsrana uğrayanlardan olacaksın.”[14] Burada peygamberlere hitap edilmiş olsa da ümmetleri kastedilmiştir. Zira peygamberler şirk koşmaktan masumdurlar. Bununla birlikte direk peygamberlere hitap edilmiş olması, durumun vehametini ortaya koyması açısından dikkat çekicidir. Buna göre herkim şirk koşacak olursa, bütün amelleri zayi olup hüsrana uğrayanlardan olacaktır. Nitekim Allah teala müşriklerin işledikleri ameller hakkında şöyle buyurmaktadır: “Onların yaptıkları her bir (iyi) işi ele alırız, onu saçılmış zerreler haline getiririz (değersiz kılarız).”[15] Yine tevhid akidesinden uzaklaşmış, Allah’ın ayetlerini/kanunlarını ve peygamberlerini alaya alarak inkâr etmiş olan kafirlerin amelleri hakkında şöyle buyurulmaktadır: “De ki: “Size, iş ve davranışları bakımından en çok ziyana uğrayanları bildirelim mi? Onlar, iyi yaptıklarını sandıkları halde, dünya hayatında çabaları boşa giden kimselerdir. İşte onlar, Rablerinin âyetlerini ve O’na kavuşmayı inkâr eden, bu yüzden amelleri boşa gitmiş olanlardır. Bu sebeple biz kıyamet gününde onların (dünyadaki) amellerine değer vermeyiz. İnkâr etmeleri, âyetlerimi ve resullerimi alaya almaları sebebiyle işte onların cezası cehennemdir.”[16]

İman ile salih amel arasındaki bu kuvvetli bağdan dolayıdır ki alimlerin çoğunluğu, ameli imanın bir cüz’ü olarak kabul etmiş; diğer bazı alimler de amelin imanın bir cüz’ü olmadığını söyleseler dahi imanı kuvvetlendiren ve kemale erdiren bir unsur olarak kabul etmişlerdir.

İbn Ebî’l-izz diyor ki: “Lâ ilahe illallah'ın nuru, bunu söyleyenlerin kalbinde o kadar farklıdır ki, bu­nun derecelerini ancak Allah bilir. Bunun nuru bazılarının kalbinde güneş gibi, bazılarının kalbinde parlak bir yıldız gibi, bazılarının kalbinde büyük bir meşale gibi, bazılarının kalbinde aydınlatan bir kandil gibi, bazılarının kalbinde ise, zayıf bir kandil gibidir. Bu nedenle, mü'minlerin kalplerinde, İslâm'ı bilmelerinden ve sâlih ameller işlemelerinden meydana gelen iman ve tevhid nuru, kıyamet gü­nünde kalplerindeki miktara göre sağ taraflarında ve önlerinde görülecektir. Lâ ilahe illallah'ın nuru, ne kadar kuvvetlenir ve büyürse, o derecede kalbe gelen şüpheleri ve şehevî arzuları yakıp imha eder. Hatta öyle bir dereceye ulaşır ki, herhangi bir şüphe veya şehvetle yahut günahla karşılaşırsa, onu yakar. Evet, tevhide sadık olanın durumu da böyledir. Onun imanının seması, her türlü hır­sızdan, yıldızların yakması ile korunur.”[17]

7) Sahih Akîde Dünyada da Ahirette de Saadetin Sebebidir

            İnsanın dünya hayatında huzura kavuşabilmesi ve ahirette saadete nail olabilmesi sahih bir akîdeye sahip olmasına bağlıdır. Zira insan ile çevresinde bulunan kâinatın ilişkisini doğru bir şekilde düzenleyen, insanda ruh ile bedenin gereksinimlerini dengeli bir şekilde düzene koyan ancak tevhid akidesidir. Tevhid akidesine sahip olmayan kimseler, çevrelerinde bulunan kâinata düşmanca bakmakta ve çevrelerindeki diğer varlıkları tahakküm altına almak için mücadele vermektedirler. Sahih tevhid akidesinden sapanlar ya Hristiyan ve Budist rahipleri gibi bedenlerini tamamen ihmal edip ruhlarının gereksinimlerine önem vermekte veya Yahudi din adamları ve modern çağlardaki insanların çoğunluğu gibi ruhlarını tamamen ihmal edip bedenlerinin gereksinimlerine önem vermektedirler. Böylece dengeyi bozdukları için hayatlarındaki huzuru da kaçırmış olurlar. Günümüzde insanlığın hayatında bulunan huzursuzluk, doyumsuzluk ve nankörlüğün en önemli sebebi bu olsa gerektir. Dünyada huzur ve saadetten mahrum kalan kafirler/müşrikler, ahirette de ebedi cehenneme mahkûm olacaklardır. Allah teala bu hakikati şu ayet-i kerimelerde ifade etmektedir: 

             “Allah buyurdu ki: “Birbirinize düşman olarak hepiniz cennetten inin. Size benden doğru yolu gösteren bir rehber geldiği zaman, kim o rehberime uyarsa artık o, dünyada asla yolunu şaşırmayacak, âhirette de sıkıntı çekmeyecektir. Kim de benim kitabıma sırt döner ve beni anmaktan uzak durursa, şüphesiz dünyada onun için sıkıntılı, dar bir geçim vardır; kıyâmet günü de onu kör olarak diriltip huzurumuza getireceğiz. O: “Rabbim! Beni niçin kör olarak dirilttin? Oysa ben dünyada gözleri gören biriydim” diye itiraz edecek; Allah şöyle buyuracak: “Evet, böyle! Âyetlerimiz sana geldiğinde sen onları nasıl unutup bir kenara attıysan, bugün de sen işte öylece unutulur, bir kenara atılırsın!” İşte biz kendilerine verilen her türlü kabiliyeti ve ömürlerini israf edip haddi aşan ve Rabbinin âyetlerine inanmayanları böyle cezalandırırız. Âhiret azabı, elbette daha şiddetli ve çok daha devamlıdır.”[18]

            İmanın dünya-ahiret saadetine sebep olacağını, küfrün de dünya-ahiret şekavetine/bedbahtlığına sebep olacağını ifade eden Said Nursi’nin şu sözü ne kadar da güzeldir: "İman, insanı insan eder. Belki insanı sultan eder. Öyle ise, insanın vazife-i asliyesi, iman ve duadır. Küfür, insanı gayet âciz bir canavar hayvan eder."[19]

8) İslam Akîdesinin En Temel Özelliği Allah’ın Ulûhiyeti, Bütün Mahlûkatın Ubûdiyeti Esasını Vâzetmesidir

            İslam akidesini, diğer tüm inanç ve düşüncelerden ayıran en temel özelliği Allah’ın tek ilâh olduğunu ve O’nun dışındaki tüm varlıkların kul olduklarını beyan etmesidir. Tevhid akidesinde melekler, insanlar ve cinler Allah’ın kullarıdır. Bütün varlıklar Allah’ı tesbih etmekte ve ona hamdetmektedirler. Allah teala bu hakikati şu ayetlerde ifade etmektedir:

         “Yedi gök, yer ve bunların içinde bulunanlar Allah’ı tespih ederler. Her şey O’nu hamd ile tespih eder. Ancak, siz onların tespihlerini anlamazsınız. O, halîm’dir (hemen cezalandırmaz, mühlet verir), çok bağışlayandır.”[20]

          “Görmedin mi, göklerdeki kimseler, yerdeki kimseler, güneş, ay ve yıldızlar, dağlar, ağaçlar, bütün hayvanlar ve insanlardan birçoğu hep Allah'a secde ediyor. Birçoğunun üzerine de azap hak olmuştur. Allah kimi hor ve hakir kılarsa artık ona ikram edecek yoktur. Şüphesiz Allah dilediği şeyi yapar.”[21]

         “Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım. Onlardan bir rızık istemiyorum, beni doyurmalarını da istiyor değilim. Şüphesiz rızkı veren, kuvvet ve gücün sahibi olan yalnızca Allah’tır.”[22]

         “Allah’ın, kendisine Kitab’ı, hükmü (hikmeti) ve peygamberliği verdiği hiçbir insanın, “Allah’ı bırakıp bana kullar olun” demesi düşünülemez. Fakat (şöyle öğüt verir:) “Öğretmekte ve derinlemesine incelemekte olduğunuz Kitap uyarınca rabbânîler (Allah’ın istediği örnek ve dindar kullar) olun. Onun size, “Melekleri ve peygamberleri ilâhlar edinin.” diye emretmesi de düşünülemez. Siz müslüman olduktan sonra, o size hiç küfrü emreder mi?”[23]

9) Akîdenin Toplum Hayatına Yansıması, Teşrî/Kanun Koyma Hakkının Sadece Allah’a Ait Olması ve Tağutlardan Sakınılması Şartına Bağlıdır

             Bütün peygamberler, gönderildikleri toplumlarına sadece Allah’a kulluk etmelerini ve tağutlardan sakınmalarını tebliğ etmekle görevlendirilmişlerdir. Bu ilahi mesajın gereği olarak toplumun hayatını düzene koyan kanunların ve toplumdaki bireylerin ilişkilerini düzenleyen değer yargılarının Allah’tan gelen vahye uygun olması zorunludur. Aksi takdirde tağutların hükmüne uyulmuş olur ki, onlar kendilerine uyanları küfür ve şirk karanlıklarına sürükleyip cehenneme götüreceklerdir. İnsanlık tarihi boyunca ve özellikle günümüzde toplumların maruz kaldığı en büyük felaket Allah’ın nizamını terkederek, yasama hakkını tağutlara vermeleridir. Modern çağlarda beşerî sistemler, insanlığı rablerinden kopararak tağutların hükmüne mahkûm etmişlerdir. 

            Allah azze ve celle bu hakikati şu ayet-i kerimelerde ifade etmektedir: “Andolsun ki biz her ümmete, “Allah’a kulluk edin, Tağuttan uzak durun” diyen bir elçi gönderdik. Onlardan kimini Allah doğru yola iletti, kimileri de saptırılmayı hak ettiler. Yeryüzünü dolaşın da hak dini yalanlayanların âkıbetinin ne olduğunu görün.”[24]

            “Dinde zorlama yoktur. Artık doğrulukla eğrilik birbirinden ayrılmıştır. O halde kim tâğutu reddedip Allah'a inanırsa, kopmayan sağlam kulpa yapışmıştır. Allah işitir ve bilir. Allah, iman edenlerin dostudur. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Kâfirlerin velileri ise tâğûttur. (O da) onları aydınlıktan karanlıklara (sürükleyip) çıkarır. Onlar cehennemliklerdir. Orada ebedî kalırlar.”[25]

            Bu konuyu Hasan Karakaya “Hakimiyet ve Kanun koyma” isimli makalesinde çok güzel bir şekilde izah ederek şöyle demektedir:

             Cahilî toplumlarda, hâkimiyetin insanlara ait olduğu düşüncesi egemen olduğundan, kişilerin yaşam sistemlerini belirleyen kanunları ya bir diktatör tağut ya da halkın temsilcileri sayılan parlamenter tağutlar tayin ederler.

            İslâm’da ise kanun koyma yetkisi sadece Allah Teâlâ’ya aittir. Çünkü İslâm hukuku, dinî bir hukuktur ve ilahî vahye dayanır. Bu dine göre, hâkimiyet (egemenlik) kayıtsız şartsız Allah’ındır. Egemenlik Allah’ın dışında herhangi bir yaratığa ne tümüyle ne de kısmen devredilebilir. Bu husus İslâm’da ittifak konusudur. Bütün Müslümanlar, gerçekte hâkimiyetin yalnız Allah’a ait olduğu ve Allah’ın dışında herhangi aciz bir yaratığın Allah’a has olan bu sıfata sahip olmadığı, bu itibarla kanun koyma yetkisinin de yalnız Allah’a ait olduğu hususunda icma etmişlerdir. Bu mesele Kur’ân’da açık ve net bir şekilde zikredilmektedir. Konuları veciz bir şekilde ifade eden Kur’ân, bu meselenin önemine binaen üç âyetinde “Hüküm, ancak Allah’ındır”[26] buyurmuştur. İki âyetinde de “Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet, onların heva ve heveslerine uyma. Allah’ın sana indirdiğinin bir kısmından seni saptırmalarından sakın. Eğer Allah’ın hükmünden yüz çevirirlerse, bil ki Allah, bir kısım günahları sebebiyle onları musibete uğratmak ister. Muhakkak ki, insanların çoğu fasıktır. Yoksa onlar cahiliye hükmünü mü istiyorlar? Kesin olarak bilen bir topluluk için Allah’tan daha güzel hüküm veren kim vardır?”[27] buyurmuştur. Ayrıca üç âyette de “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.”[28] “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.”[29] “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler, işte onlar fasıkların ta kendileridir”[30] buyurulmuştur.

            Evet, yükümlü olan kullar, kendileri için neyin gerekli, neyin gereksiz, neyin serbest ve neyin yasak olduğuna karar veremezler. Buna karar verecek merci, onları yaratan, denetimi altında bulunduran, bütün ihtiyaçlarını karşılayan, annelerinden daha merhametli davranan ve kendilerine şah damarlarından daha yakın olan yüce Allah’tır. Kulların hayat sistemlerini belirlemek Allah’a aittir. Bu, akşam verdiği karardan sabahleyin dönebilecek kadar tutarsız olan, beşerî hırs, kin ve arzularından uzak olamayan aciz insanın hakkı ve yetkisi değildir. İslâm’ın simgesi olan “La ilahe illallah Muhammedun Rasûlullah” kelime-i tevhidinin “Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur” kısmı, hüküm koymanın Allah’a ait olduğunu, kulluğun yalnız Allah’a yapılacağını, boyun eğmenin sadece ona olacağını ifade etmektedir. “Muhammed O’nun peygamberidir” bölümü ise, Allah’a kulluğun yapılma şeklinin Peygamber’den öğrenilmesi gerektiğini beyan etmektedir. Bu nedenle, İslâmî bir topluluk “egemenliğin yalnız Allah’a ait olduğunu ve her hususta Allah’a boyun eğileceğini” baştan kabullenen topluluktur. Zaten “İslâm” kelimesi, teslim olmak ve verilen ilahî emre boyun eğmek anlamına gelmektedir. “Şeriatın kestiği parmak acımaz” vecizesi de bunu ifade etmektedir.

            Görüldüğü gibi kişi itikadında, ibadetinde ve hayat sisteminde Allah’ın mutlak hâkimiyetini ve yalnız O’na boyun eğileceğini kabul etmek zorundadır

             Hayat sistemini, Allah’ın bizlere Peygamberi aracılığıyla öğrettiği ilahî nizamdan (İslâm Şeriatı’ndan) almayan kişi, Allah’a boyun eğmiş ve Müslüman olmuş sayılmaz. Böyle bir insan ya cahilî bir hayat yaşayan kâfir ve zalimdir ya da en hafifinden Allah’ın nizamından ayrılan bir fasık ve asidir. “Yoksa onların Allah’ın kendilerine izin vermediği bir dini kendilerine meşru kılan ortakları mı var?”[31] Ne yazık ki günümüzde, nüfus sayımlarına ve hüviyet kayıtlarına göre Müslüman sayılan milletlerin oluşturdukları topluluklar, ilahî nizam olan İslâm’dan hayat sistemi olarak tamamen kopmuşlardır. Bu gibi topluluklar, İslâmî değil, cahilî topluluklardır. Çünkü bunlar, ulûhiyetin en özgün sıfatlarından biri olan “egemenliği” Allah’tan koparıp kanun koyan parlamenterlere ve onları seçen avam halka verirler. Bunların hukuk sistemlerini, kanunlarını, değer ölçülerini, davranış biçimlerini ve bütün yaşantı sistemlerini, seçip millet meclisine gönderdikleri aciz kullar belirlerler.

            Bu cahilî topluluklardan bazıları o kadar ileri gitmiştir ki, açıkça laik olduklarını ve dinin kendilerini bağlamadığını söyleme ve tescil etme cesaretini kendilerinde bulmuşlardır. Müslüman olanları aldatmak için de yeri geldiğinde Müslüman kesilmiş, “ezan, bayrak” sloganları atmış ve mitinglerde Kur’ân-ı Kerîm’i temiz olmayan elleriyle tutmaya ve necis ağızlarıyla öpmeye kalkışmışlardır.

            İslâmî görünümlü bu cahilî topluluklardan bazıları ise, “devletin resmî dininin İslâm olduğunu” anayasalarının ilk maddesi olarak yazmışlar ve dine saygılı olduklarını iddia etmişlerdir. Fakat fiiliyatta İslâm nizamını yürürlükten kaldırmışlar, yerine ya heva ve heveslerinden kaynaklanan düşüncelerini ya da Frenklerin hukukunu koymuşlardır. Artık bunların İslâm’la ne alakaları vardır?

            İslâm bu gibi toplulukların Müslüman toplum olmalarını reddeder ve bunlara “cahilî topluluklar” damgasını vurur. Bu gibi toplulukları yönetenlere “Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyenler, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir”[32] diye seslenir. Bu yöneticilere kendi iradeleriyle boyun eğenlere de “Sana indirilene ve senden önce indirilen kitaplara iman ettiklerini iddia edenleri görmüyor musun? Onlar tağutun önünde muhakeme olunmak istiyorlar. Hâlbuki o tağutu inkâr etmekle emrolunmuşlardı.”[33] “Rabbine yemin olsun ki, aralarındaki anlaşmazlıklarda seni hakem seçip sonra da verdiğin hükme içlerinde bir sıkıntı duymadan, tamamen boyun eğmedikçe iman etmiş olamazlar”[34] diye seslenmektedir.

            Bu naslar karşısında İslâm’da egemenliğin kime ait olduğunu anlamamak mümkün değildir. Hangi aklıselim sahibi kabul eder ki, Allah Teâlâ, bütün kâinatın yaratıcısı, sahip ve idare edeni olsun, insanları yeryüzünü imar ettirmek için orada halifeler olarak yaratsın ve onlara sadece kendisinin emirlerine uymalarını, başka varlıkları dinlememelerini emretsin; bununla birlikte egemenlik, halife olarak gönderdiği insanlara ait olsun. Böyle çarpık bir mantığı, ancak Allah’ın varlığına, kâinatı yarattığına ve bütün yaratıkları sevk ve idare ettiğine inanmayan kâfirler kabullenebilir. Allah’ın varlığına, birliğine, mülkün sahibi olduğuna ve bu mülkü sevk ve idare eden tek güç olduğuna inanan aklıselim sahibi insanlar ise, yoktan var etmede, kâinatı sevk ve idarede egemenlik ve hâkimiyetin sadece Allah’a ait olmasında olduğu gibi; yeryüzünde halifeler olarak yarattığı insanların hayat sistemlerinin nasıl olacağını belirtmede de egemenliğin yalnızca Allah’a ait olduğuna iman ederler ve O’nun gönderdiği ilahî nizamla sevk ve idare edilmek isterler.

            Evet, hâkimiyet sıfatı yalnız kendisine ait olan Allah Teâlâ, bize hayat sistemi ve hukuk nizamı olarak Hz. Muhammed’e indirdiği Kur’ân’ı göndermiştir. Bundan başka bir sistem aramak cehalettir, gaflettir ve İslâm’ın dışına çıkmaktır. Bu konuda suskun kalmak veya tavizkârane konuşmak ya da kulları ilah edinenlere yaranmak için gerçekleri saptırmak Müslümana yakışmayan hâllerdir.

            Özetle; istenilse de istenilmese de İslâm’da egemenlik Allah’ındır. Hiçbir zaman milletin veya belirli bir ferdin veya kitlenin değildir. Otorite kaynağı yüce Mevla olduğu için kanun koyma hakkı da O’na aittir. Kullar, ancak O’nun koyduğu kurallar ışığında fikir beyan edebilir, O’nun serbest bıraktığı sahalarda ictihad yapabilirler. Zira “Nas varken ictihada yol yoktur.”

İşte İslâm’ın bu esprisini kavrayamayan ve İslâm’dan yeterince nasibini alamayanlar, 4 Nisan 1926 tarihinde İslâm hukukunu yürürlükten kaldırıp yerine hayranı oldukları İsviçre Medenî Kanunu’nu koymuşlardır

10) İnsanlığın İçinde Bulunduğu Çıkmazın Sebebi Tevhid Akîdesinden Sapmasıdır

            Tevhid akidesinden sapan ve ilahi şeriatı terkeden insanlık alemi büyük bir çıkmazın içinde bulunmaktadır. İnsanlığın karşı karşıya kaldığı büyük sorunların ve felaketlerin temel sebebi, insanlığın mahkum edildiği beşeri sistemler ve bugün söylediğini yarın inkar eden, heva ve hevesinin mahkumu bulunan insan aklının/hevasının ürünü olan kanunlardır. Bu beşeri sistemler ve onların ürünü olan bu kanunların tatbik edilmesi neticesinde her türlü fazilet unutulmuş ve her türlü rezalet toplumlara hakim olmuştur. Zulüm bütün dünyada yaygınlaşmış, zulme uğrayan mazlumların haklarının çiğnenmesi güçlü olan zalimlerin tabii bir hakkı gibi kabul edilmiştir. Güçlü olanların haklı kabul edildiği modern dünyada, devlet yöneticilerinden sokaktaki pazarcılara varıncaya kadar toplumun çoğunluğu bu zalim prensibe uygun hareket ederek birbirlerinin hakkını yemeyi doğal bir hak gibi kabul etmektedirler. Bu da zulüm ve haksızlığın toplumun bütün tabakalarına yayılmasına sebep olmuştur.

            Abdullah Azzam, “Akideyi Terk Etmenin Doğurduğu Neticeler” başlığı altında şöyle demektedir: Dinden kendini soyutlayan, sabit bir akideye boyun eğmeyen insanlığın ulaştığı nokta nedir? Ahlakın, dinlerin, düşüncenin, örf ve adetlerin devamlı bir gelişme süreci içinde olduğunu söyleyen, maddi ve teknolojik açıdan ileri seviyeye ulaşmış ülkelerde sahih akidenin terk edilmesinin doğurduğu neticeler şöylece sıralanabilir:

1. Sosyal adaletin olmayışı, servet dağılımındaki çarpıklıklar, bir tarafta aşırı derecede servet sahibi zenginler, diğer tarafta korkunç derecede fakirler… Bu da bir tabakanın diğer tabaka üzerine çöreklenmesiyle fakir halkın kalbinde düşmanlık ve kin duygularını kabartmış, toplumu adeta bir uçurumun, bir yanardağın kenarına atmıştır.

2. İdarecilerinin adalet, eşitlik ve dengeli servet dağılımı sloganları attıkları ülkelerin halkını korku, kin, nefret ve düşmanlık duyguları kaplamıştır. Yollara mezbahalar, darağaçları kurulmuştur. (Yöneticiler, yönetimlerini sağlama almak için katliamlar yapmayı doğal hakları olarak görmüşlerdir. Bu son yüzyılda haksız yere en az yüz milyon insan öldürülmüştür.)

3. Maddi hayatı helâka götüren ahlâki çözülmeler yayılmıştır. Tüm toplumlarda medeniyetleri koruyan birtakım müeyyideler olması gerekir. Bir toplum cinsel sapıklıklar, kokuşmuş arzular içinde boğulduğu zaman yok olmaya mahkûm olur. Tarih bunun en doğru şahididir. İşte "Atina" Şehevi arzulara tapmaya başlayınca yerin derinliklerine gömüldü. Bin sene devam eden "Roma imparatorluğu" vahşi "Hun" ve "Vandal" kabilelerinin eli ile yıkıldı. Bütün bunlar, azgın Romanın fahişe Feynusu güzellik tanrıçası, sarhoş Bahos'u şarap tanrıçası kabul etmesi, uydurma efsanelerine göre aşk ve güzellik tanrıçası olan Afrodit'in üç tanrı ile zina etmesiyle sevgi tanrısı Kiyabid’in meydana geldiğini iddia ederek düştükleri sapkınlıklardan sonra vuku bulmuştur. (Günümüzde de azgın Roma’nın varisi olan modern Batıda her türlü cinsel sapıklık toplumun bütün tabakalarına yayılmış, özellikle yönetici tabaka arasında rağbet görmektedir.)

4. Maddi açıdan müreffeh hayat süren toplumlarda sinirsel hastalıklar, iç ve dış hastalıklar, mide rahatsızlıkları gibi hastalıklara, sinema ve tiyatroların yoğun olduğu bölgelerde intihar hadiselerine çokça rastlanılmaktadır. Fuhşun yayılması sebebiyle zührevi hastalıklar yaygın bir hâl almış, bu hastalıklar için yüzlerce klinik kurulmuştur. Amerikan halkının %90'ı bu gibi hastalıklara yakalanmış bulunmaktadır.

5. Dünyayi tehdit eden unsurlar, korkunç harp karaltıları tüm insanlığı korkutmakta, insanların sinirlerini germekte ve uykularını kaçırmaktadır.

6. Bazı milletlerin yok olmaya (nesillerinin tükenmeye) doğru gitmesi.(Genel olarak Avrupa milletleri bu tehlike ile karşı karşıyadır; bundan dolayıdır ki doğuma teşvik etmek için yüksek miktarlarda bütçe harcamaktadırlar.)

7. Avrupa ve Amerika'da sosyal hayatı, cemiyeti terkedenler, toplumdan ürkerek ayrılanlar büyük bir yekün teşkil etmekteler ve Amerika ve Avrupa'nın emniyeti için büyük bir tehlike arz etmektedirler. Toplumun her tabakasından milyonlarca insan hayatlarını sokaklarda idame ettirmektedir. Bunların yemeleri, içmeleri, kazai hacetleri, cinsel ilişkileri aynı yerde, yol ortasında vuku bulmaktadır.

             Şehit Seyyid Kutub, en olgun eserlerinden olan "İslam Düşüncesinin Özellikleri" adlı eserinin bir bölümünde şöyle der:

            "Bugün insanlığın yakalandığı baş dönmesine yakalanmayan akıllı kimse, bozulmuş insanlığa baktığında insanlığı düşünce, nizam, örf, adet ve tüm hareketlerinde acı bir çırpınış içinde, özdeğerlerini çıkarıp atmış, bütün hayatı felce uğramış, çarpılmışçasına şaşkın, düşünce ve inancını elbiselerini değiştirir gibi değiştirmiş olarak görür. İnsanlık çektiği sıkıntılardan dolayı çığlık atıyor. Hezimete uğramışçasına kaçıyor, mecnun gibi gülüyor, sarhoş gibi nârâlar atıyor, beyhude ve abes şeyleri araştırıyor, hayallerin peşinde koşuyor, sahip olduğu en kıymetli şeyleri sokağa atarak elinde bulunan en basit ve kıymetsiz şeylere sahip çıkıyor. Yazık olsun! Yazık!... Tıpkı efsanelerdeki gibi… İnsan öldürülüyor, üretimi çoğaltmak için insan makine şekline sokuluyor...

            İnsanlığın manevi değerlerine, ahlak, cemal gibi yüce değerlerine bir avuç azınlığın, şehvet pazarlayıcılarının, film yapımcılarının kazancı için son veriliyor. Evet insanların yüzüne, bakışlarına, giyimine, hareketlerine, fikir ve görüşlerine baktığında onları bir kaçış, bir arayış içinde görürsün. Sabit bir eksen etrafında dönmeyip şaşkın, ne yaptığını bilmez bir şekilde görürsün. Ne yaptığını bilmeyen bu insanların etrafını azgın, pragmatist hayat felsefesine sahip kan emici, sömürgeci, faizciler, sinema yapımcıları, gazeteciler, yazarlar vb. leri sarmıştır. Gelişme, ilerleme, hürriyet, sınırsız yenilikler diye haykırıyorlar. İşte gerçek suç budur. İnsanlığın ifsat edilmesi hususunda da gerçek suçlular bunlardır."[35]

11) Allah’ın Nizamına Razı Olmamanın Sebepleri

            Allah tarafından yaratılan, bütün hacetleri tedarik edilen, karşılıksız bir şekilde rızkı temin edilen ve çevresinde bulunan sayısız tehlikelerden korunan ademoğlunun ilâhi nizamı reddetmesinin ve rabbinin hükmüne rıza göstermemesinin sebepleri nelerdir?!

Acaba ademoğlu, mutlak adalet olan Allah’ın yasalarını terkederek dehşetli bir zulüm olan İblis’in  ve onun taraftarları olan tâğûtların yasalarını nasıl olur da kabul etmektedir?! Allah azze ve celle Kur’an-ı Kerim’de bu dehşetli hâlin sebeplerini beyan ederek biz ademoğullarını uyarmıştır.

Özetle insanoğlunun bu nankörlüğünün, küfür ve şirk gibi en büyük zulme rıza gösterip kabul etmesinin temel sebebi hevasını, arzularını, ihtiraslarını ve dünyevî çıkarlarını ilahlaştırmasıdır.

Diğer taraftan Allah’a kulluk etmeyi ve O’nun peygamberlerine itaat etmeyi kibir ve gururuna yedirememesidir. Ne yazık ki kibirlenerek rabbine kulluk etmekten kaçınan insanoğlu, en büyük düşmanı olan İblis’e ve azgın tağutlara kulluk etme zilletine maruz kalmaktadır.

Yine insanlık âleminin övünç kaynağı ve dost düşman herkesin ittifakıyla her türlü faziletin zirvesinde bulunan peygamberlere itaat etmekten kaçınan insan, insanlık âleminin maskarası olan en zalim ve en rezil kimselere itaat etme zilletine maruz kalmaktadır. Aynı şekilde mutlak adalet olan ve her türlü faziletin kaynağı bulunan ilahî şeriatı hayatına tatbik etmekten kaçınan insan, mutlak zulüm ve her türlü rezaletin kaynağı olan beşerî kanunları hayatına tatbik etme rezaletine maruz kalmaktadır. İnsanoğlunun bu zilletinin sebeplerini beyan eden pek çok ayet-i kerime bulunmaktadır. Bunlardan birkaçını kaydetmekle yetinelim:

            “Ey insanlar! Muhakkak ki Allah'ın va'di haktır. Öyle ise dünya hayâtı sakın sizi aldatmasın! Ve sakın o çok aldatıcı (şeytan), sizi (isyâna sürüklerken) Allah('ın affına güvendirmek) ile kandırmasın!”[36]

            “Kendileri de bunların hak olduklarını kesin olarak bildikleri hâlde, sırf zalimliklerinden ve büyüklük taslamalarından ötürü onları inkâr ettiler. Ama bozguncuların sonunun nasıl olduğuna bir bak!”[37]

            “Allah’ın âyetleri hakkında, kendilerine gelmiş bir delilleri olmaksızın tartışanlar var ya, onların kalplerinde ancak bir büyüklük taslama vardır. Onlar, tasladıkları büyüklüğe asla ulaşacak değillerdir. Sen Allah’a sığın. Şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.”[38]

            “İnkâr edenler, “Biz bu Kur’an’a da ondan önceki kitaplara da asla inanmayız” dediler. Zalimler, Rablerinin huzurunda durduruldukları zaman hâllerini bir görsen! Birbirlerine laf çevirip dururlar. Zayıf ve güçsüz görülenler, büyüklük taslayanlara, “Siz olmasaydınız, biz mutlaka iman eden kimseler olurduk” derler. (O gün) büyüklük taslayanlar, o zayıf düşürülenlere der ki: “Size geldikten sonra sizi hidâyetten biz mi çevirdik? Bilakis (siz kendiniz) günahkâr kimseler idiniz. Zayıf düşürülenler de büyüklenenlere: "Hayır, gece gündüz hileler kuruyor; bize Allah'ı inkâr etmemizi ve O'na eşler koşmamızı emrediyordunuz" derler. Azabı gördüklerinde pişmanlıklarını açığa vururlar. Biz de inkâr edenlerin boyunlarına halkalar dolarız. İşlediklerinden başka bir şeyle mi cezalandırılıyorlar?”[39]

            “Arzularını kendine ilah edinmiş ve Allah'ın kendisini bir bilgi üzere saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözünün üstüne de bir perde çektiği kimseyi gördün mü? Artık onu Allah'tan sonra kim doğru yola iletebilir? Yine de düşünmüyor musunuz?”[40]

12) Allah’ın Şeriatını Terketmenin Sonuçları

 a) Tevhid akîdesinden uzaklaşan ve Allah’ın şeriatını terkeden toplumlar, refah içerisinde bir hayat sürseler dahi huzursuz toplumlardır. Bu tür toplumlarda insanlar birbirlerine düşmanlık eder, güçlü olanlar zayıfları ezer ve kuvvetli olanlar her zaman haklı görülürler. Böyle toplumlarda orman kanunları geçerli olup, insanlar vahşi canavarlar gibi birbirlerinin haklarına tecavüz ederler. Nitekim bu hakikat şu ayeti kerimelerde ifade edilmiştir:

            “Kim de benim kitabıma sırt döner ve beni anmaktan uzak durursa, şüphesiz dünyada onun için sıkıntılı, dar bir geçim vardır”[41]

            “Biz hıristiyanlarız» diyenlerden de kesin sözlerini almıştık ama onlar da kendilerine zikredilen (verilen öğütlerin veya Kitab'ın) önemli bir bölümünü unuttular. Bu sebeple kıyamete kadar aralarına düşmanlık ve kin saldık. Yakında Allah onlara yaptıklarını haber verecektir.” [42]

b) Tevhid akîdesinden uzaklaşarak şirk düzenlerine teslim olan toplumlarda faziletler terk edilerek, rezaletler yayılır. Zina, içki, kumar, faiz, bencillik, pintilik, insan bedeninin teşhir edilmesi, hayasızlık, namus duygusundan sıyrılmak, ihanet, yalan vb. rezillikler böyle toplumlarda fazilet kabul edilmektedir. Öyle ki insanoğlu her türlü faziletten sıyrılıp vahşi hayvanlardan daha aşağı bir derekeye yuvarlanır. Nitekim yüce Mevla şöyle buyurmaktadır:

            “Biz insanı en güzel biçimde yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına indirdik.”[43] 

            “Arzularını kendine ilah edinmiş olanı gördün mü? Şimdi ona sen mi vekil olacaksın? Yoksa sen onların çoğunun duyduklarını veya akıl ettiklerini mi sanıyorsun? Onlar ancak hayvanlar gibidirler belki yolca daha sapıktırlar.”[44]

            “Andolsun biz, cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yarattık. Bunların kalpleri vardır ama onlarla kavrayamazlar; gözleri vardır ama onlarla göremezler, kulakları vardır ama onlarla işitemezler. Onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller onlardır.”[45]

            “İnkâr edenler ise dünyada zevk edip geçinirler. Hayvanların yediği gibi yerler. Onların varacakları yer ateştir.”[46]

logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul