17 Nisan 2024 - Çarşamba

Şu anda buradasınız: / İslam Akidesinin Önemi ve Hayata Yansıması
İslam Akidesinin Önemi ve Hayata Yansıması

İslam Akidesinin Önemi ve Hayata Yansıması Doç. Salih Aydın

Niyetin bir taraftan imanla diğer taraftan amelle ilişkisi önemle irdelenecek hususlardandır. Zira iman olmadan niyetin ve amelin bir değeri olmayacağı gibi, bu imana münasip niyet olmadan da amelin bir itibarı yoktur. İnsanı nihayetinde ve ahirette emniyete almayan hiçbir akait hakiki iman değildir.

Özsel ikrardan ibaret olan fıtri iman ile tekil manada bir fiile yönelik niyet arasında köprü vicdandır. Vicdan, kâlû belâ olarak maruf olan, özsel inşadaki fıtrî yapıya uygun çağrı yapan bir ilahi bir muvazenedir. Bu muvazene ve denge her insanın yaratılışında fıtri olarak vardır. Bu denge bozulmadığı sürece herhangi bir tekil olay ve olgu karşısında, özsel kurulumun ve kodlamanın gereği olan bir çağrı insanın içinde yankılanmaya devam edecektir. Bu çağrı ve hatırlatma onda o özel olgu ve olaya karşı bir niyete köprü olacaktır. Bu nedenle niyetin fiiller üzerindeki etki alanının belirlenmesi ve bunun imanla ve vicdanla ilişkisinin açıklanması gerekmektedir.

Niyet olmadan amelin iman olmadan da niyetin bir değerinin olmayacağı hususu güzel ahlak ile İslam Ahlakının farklılaştığı en önemli husustur. Ahlaki bir fiil güzel de olsa, Allah katında ahlaki ve uhrevi değerinin olabilmesi niyete, niyetin değeri de imana bağlanmıştır. Bu husus İslam ahlakının faziletidir. Zira ahlak denilen olgu nefsin ifrat tefritten uzak orta ve dengeli davranışıdır. Orta oluşuna göre üç veya dört temel faziletten bahsedildiği gibi etraf açısından da altı veya sekiz reziletten söz edilmektedir. Bu tamamen nicelik açısından böyledir. Aşırılığa kaçmadan yapılan davranışlar, tabii de olsa iradi de olsa güzel ahlaktır. Bu hangi iman ve hangi niyetle yapıldığı keyfiyetinden azade bir tespit ve tariftir. Oysa hakikaten bir faziletten ve İslami bir erdemden bahsedilebilmek için onun temel iki niteliğe sahip olması gerekir: Bu orta davranışın maksat ve garazının adi ve deni bir şey yani dünya olmaması gerekir. Bir de bizzat hayır ve kemal olduğu için düşünmeksizin içtenlikle yapılmış olması istenir. Bizzat ve mahza hayır olan Allah Teâlâ’dır. Gösteriş için, işitsinler diye, makam ve ganimet için şecaat arz etmek vasat bir davranıştır fakat hakikatte fazilet değildir. Bizzat hayır ve kemal olan rıza-yı Bârî için değil de cennet arzusuyla ve cehennem korkusuyla dünya lezzetlerinden vazgeçmek orta bir davranıştır fakat hakiki bir iffet değildir. Ulemadan görünmek/sayılmak veya süfeha ile tartışmak için ilim elde etmek de alimliktir fakat hikmet ve bilgelik değildir. Öyleyse orta olan davranış durumları bizzat hayır ve kemal olmaz ve inanıp bizzat murat edilmezlerse hakikatte fazâil sayılmazlar.

Bu nedenle İslam ahlakına sadece mekârim-i ahlak değil, “mütemmem mekârim-i ahlak,” veya İslam Ahlakı demek gerekir. Güzel ahlak ve mekârim-i ahlak kavramı, İslam Ahlâkını ifade etmekte yeterli değildir. Zira mekârim-i ahlak Hazreti Peygamber ve peygamberlerimiz tarafından tamam edilmiştir. İşte buradaki temel soru, Peygamber Efendimiz mekârim-i ahlaka neyi ilave ederek güzel ahlakı tamamlamıştır, sorusudur. Bu soru önemlidir ve güzel ahlak üzerinden diyaneti ve maneviyatı yani dindarlığı anlamsızlaştıran hile ve tuzakları yıkacak bir meseledir. Asıl olan güzel ahlaktır; maneviyat, diyanet, ibadet bütün bunlar bu gayeyle vardır, demek diyanet ve maneviyatı yıkmak içindir. Güzel ahlakçılık, masum ve cazip olduğu kadar sinsi ve tehlikeli bir tuzaktır. Güzel ahlak üzerinden kurulan bu tuzağın bir benzeri medeniyet kavramı üzerinden de kurulmuş, böylece Ortadoğu’da Bağdat’ta ve Gazze’de yüzbinlerce çocuğu ve kadını gözünü kırpmadan katleden vahşi Batı, medeniyetin beşiği ve diyarı olarak kabul ettirilmiştir.

Güzel ahlak her halükârda insan nefsini tatmin edebilir, bu inkâr edilemez fakat gerçek manada ateşten kurtarıcı kalp tatmini ancak Allah azze ve celle’yi tanımakla, hatırlamakla ve O’nun rızasını maksut edinmekle olacaktır. Zira hikmet ve bilgelik güzel ahlakın en baş erdemlerinden (ruûsu’l-fedâil) biridir. Hikmet ise Allah’ı ve ahireti tanımakla ve kabul etmekle mümkün olan bir bilgelik halidir. Çünkü cahillik de cahilliğin cahilliği de nice rezaletlerin altında yatan ana sebeptir. Sehl Tüsterî, şöyle demiştir: “Allah’ın kendisine cahillikten daha büyük bir şeyle isyan edilmemiştir.” Cahillikten daha büyük bir rezalet var mıdır, denilecek olursa cehalet üzere olduğundan cahil olmaktır, denilmelidir. Şöyle ki olay ve olguların yakın nedenlerini ve yakın sonuçlarını bilmek ilim, bu olay ve olguların yakın neden ve sonuçlarının kaynaklandığı gerçek ilk nedenini (Mebde-Allah) ve varacağı nihai sonucunu (Meâd-Allah) bilmek ise bilgeliktir. Eşyaya dair bilgiler edinmek bilginlik olsa da bilgelik, birçok hayrın beraberinde verildiği ilahî bir vergidir. Adalet fazileti de arzu gücünün, öfke gücünün ve düşünme güzünün, hepsinin tam bir uyumuyla hasıl olan ana erdemdir. Dolayısıyla adalet erdemden bir parça değil, adalet tüm erdemler bütünüdür. Bu nedenle şirk en büyük zulümdür ve gavurun adaleti olmaz ve onda bu umulmaz. Zıddı olan zulüm de bütün erdemsizliklerin basit toplamıdır. Böyle olunca demek istediğim, gavurlukta, her nevi erdem bulunsa da “hikmet ve adalet” erdemleri bulunmaz. Gavurun aklı ve adli olmaz düşüncesi, bir hakaret ve kınama değil aksine hakikati çıplaklığıyla ifade etmektir. Allah’ı tanımadan O’na iman etmeden, onu zikretmeden ve O’nun hakkı olan tazim ve ibadeti teslim etmeden asla bu bilgelik erdemi ve nihayetinde bütün erdemlerin itidali olan adalet fazileti hasıl olmayacaktır. Maneviyatı ve diyaneti dışlayıp salih ameli ve güzel ahlakı asıl alanlar dün Moğolların Anadolu’yu işgaline ses çıkarmadıkları gibi aynı zihniyet bugün de Batıdan adalet ummaktadırlar.

Bu nedenle gavur için güzel ahlak hep sözde ve nakıs kalacaktır. İşte güzel ahlakın tetmimi ve nefs-i mutmainnenin râziye, merziyye, sâfiye ve kâmile olması ancak hakiki iman ve iyi niyet ile mümkün olacaktır. Hakk’a iman edip O’na münasip amelleri bilinçli bir iradeyle (niyet) işlemek ile nefs-i mutmainne nefs-i kâmile ve tâmme olacaktır. Netice olarak deistlerin, ateistlerin, agnostiklerin vs. ahlakı bir nevi güzel ahlak olabilir fakat hikmet ve adalet faziletlerine sahip olmadıkları için asla “tâmm ve kâmil” manada güzel ahlak söz konusu edilemez.

Allah’ın varlığına, birliğine, iyiliğine, lütfuna ve adaletine iman, O’nun rızasına muvafık şeylere değer veren bir ahlak anlayışından önce gelmelidir. Ahlak bu iman üzerine oturduğu vakit İslâm ahlakıdır. Güzel ahlakı değerli ve mütemmem kılan şey onun bu toplu imana ve ona atıfta bulunan tekil niyete oturmuş olmasıdır. Peygamberimiz, “Ben ancak ve ancak güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.” buyurarak bu tamamlamayı sağlamak için gönderildiğini ifade etmiştir. Yoksa güzel ahlak kendiliği açısından en azından uhrevi anlamda pek matah bir şey değildir. İnsan mizacına yerleştirilmiş melekelerin ve yerleşik huyların kendi doğallığıyla akışından meydana gelen ahlak, güzel ve sevimli olması durumunda dünya hayatında bir anlam ifade edecek ve övgüye layık olacaktır. Kötü olması durumunda da tabi ki yerilecektir. Fakat güzel ahlakın ahiret hayatında ve Allah katında anlamının ve faydasının olması, bu doğallığı üzere davranışların sadır olması değil, onların rıza-yı Bâri’ye yönelik bir iman ve niyet ile yapılmış olması gerekir. Dindarlık bilincinin ve iradesinin eşlik etmediği ameller güzel de olsalar, dünyada geçer akçe de olsalar, Allah indinde değeri olmayacaktır; onun orada değerli oluşu, imana ve niyetlere bağlanmıştır. Güzel ahlakı (mekârim-i ahlak/sâlih-i ahlak) tamamlayan onu dini ve uhrevi anlamda geçerli kılan bu iman ve cüzi iradesinin aktif tezahürü olan imana yönelik niyettir. Doğası gereği cömert bir insanın cömertliği güzel bir huydur, bu dünyada iş görür, kazancına vesile olur övgüyle şerefyab olur fakat bunun bu haliyle akibette ve ahirette geçerliliği yoktur. İşte bunun tamamlanması gerekmektedir ki onu itmam eden şey bizim külli niyet dediğimiz iman ve cüzi iman dediğimiz niyettir. Bütün peygamberler yapılan güzel şeylerin Allah için yapılmasını öğretmek ve salık vermek için gönderilmişlerdir.

Beğenilmiş ahlak, daima münasip bir takım özsel kabul, iç tutum, sağlam niyet, ona uygun bir söylem ve davranışlarla hayatını sürdürür. Nitekim beğenilmiş ahlak aynı şekilde imanın kalıcı ve sağlam olmasında yardımcı olmaktadır. Örneğin gururlu, bencil ve kendisini beğenmiş birisinin Allah’a inanması ve O’nun makamı karşısında mütevazı olması beklenemez. Ömrü boyunca insaf, merhamet ve adaletin ne olduğunu bilmeyen bir kimsenin, yeniden diriliş ve sorguya çekilme gününe inanması ve bu inancı tutarlılıkla koruması beklenemez. Allah (cc.) sağlam bir iman ile beğenilmiş ahlaklar arasındaki ilişki hususunda şöyle buyurmaktadır: Hoş ve güzel kelime O’na yükselir, onu (kelimeyi) da yararlı iş yükseltir. Kelime içteki söz ve kabuldür; yani inanç ve imandır. Devamlı işlenen iyi işler ise insanın yaratılışını ve huyunu oluşturur. Bu demektir ki kişinin imanı münasip birtakım amellere sevk eder. Bu ameller yerleşik hal almak suretiyle sağlam bir bina oluşturur ve kişinin imanını korur.

logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul