23 Şubat 2024 - Cuma

Şu anda buradasınız: / KUR’AN’DA KASDU’S-SEBIL KAVRAMI
KUR’AN’DA KASDU’S-SEBIL KAVRAMI

KUR’AN’DA KASDU’S-SEBIL KAVRAMI HÜSEYİN KERİM ECE

 

Kur’an’da sebîl (yol) kelimesi, bir de doğru-dosdoğru anlamındaki ‘kasd’ ile tamlama ‘kasdu’s-sebîl’ şeklinde geçiyor.

«Kasd’ın aslı ‘ka-sa-de’ fiili, bir şeye teveccüh etmek, azmetmek, yönelmek. Hükmetmede adâletli olmak, yürüyüşte veya nafaka vermekte mu’tedil olmak demektir.

Bu kökten gelen ‘ıktesade-iktisad’; işinde ifrat ve tefride düşmemek, israf etmemek, aşırıya kaçmamak anlamındadır.

Bu da iki türlü olur :

1. Mutlak anlamda övülmeye değerdir. Bunun yeri ifrat ile tefrit arasındadır. Cömertlik (cûd) gibi. Çünkü cömertlik israf ile cimrilik arasındadır. (Bkz: Furkan 25/67) Şeçaat de buna benzer. Sonucunu düşünmeden, pervasızca bir işe saldırmakla korkaklık arasındadır.

2. Bununla kinâyeli olarak «övülmeye değer olanla ve yerilecek olan arasında gidip gelen» demektir. Mesela, adâletle zulüm arasında yer alan gibi. Fâtır 34/32’de bu anlamdadır. (R. el-Isfehânî, el-Müfredât, s: 610)

Aynı kökten gelen ‘maksıt (Türkçe’de maksat)’, kasdolunan şey demektir. (İbni Manzur, Lisânu’l-Arab, 12/113)

Yine aynı kökten gelen ‘muktesıd’ orta yolu izleyen, mu’tedil olan demektir. Kur’an’da üç yerde geçiyor. Mesela;

«Sana vahyettiğimiz kitap kendinden öncekileri doğrulayıcı bir hakikattir. Kuşkusuz Allah kullarından haberdardır, her şeyi görmektedir.

Sonra Kitab'ı, kullarımız arasından seçtiklerimize verdik. Onlardan (insanlardan) kimi kendisine zulmeder, kimi ortadadır (muktesıd’tır), kimi de Allah'ın izniyle hayırlarda öne geçmek için yarışır (sâbiku’l-hayrat’tır). İşte büyük fazilet budur.» (Fâtır 35/31-32)

Kitaptan maksat Kur’an’dır. Bu Kitab’a mirascı kılınanlar da, âyette geçen üç grup insan da mü’minler olmalı…

Bilinen bir gerçek ki Kitaba varis olanların hepsi aynı derece de ondan faydalanmazlar. Ya da Kitaba varis olmanın şartlarına uymazlar. Herkes kendi kabı kadar alır, herkes kendi ihlası ölçüsünde Kitab’ın ölçülerine uyar, herkes bilinci kadar onu hayatı inşa eden özne yapar.

F. Râzî’ye göre birinci gruptakiler Allah’ın emrilerine uymayıp yasaklarını işleyenlerdir. Böyleleri «bir işi yerli yerinde yapmayan» anlamında âyette kendine kötülük (zalimlik) yapan şeklinde yer aldı.

İkinciler «muktesıd-orta durumdadır» diye nitelenenler. Bunlar, sonuç almada başarılı olmasalar da ilâhi emirlere karşı gelmemek için çaba harcarlar.

Üçüncüler de Allah’ın izniyle hayır işlerde yarışanlardır. Bunlar hem hayır için çaba harcarlar, hem de bunda başarılı olurlar. (Komisyon, Kur’an Yolu (DİB), 4/416. Ayrıca bkz : Taberî, İbni Cerir. Câmiu’l-Beyan, 10/412-413. Şevkânî, Fethu’l-Kadir, s : 1418)

"Şayet Ehl-i kitap iman edip günahtan sakınma çabası göstermiş olsalardı, şüphesiz Biz de kötülüklerini yüzlerine vurmaz ve onları nimeti bol cennetelere koyardık.

Eğer onlar Tevrat’ı, İncil’i ve Rableri tarafından kendilerine indirileni (Kur’an’ı) gereğince uygulasalardı, elbette üstlerinden ve ayaklarının altından (bol bol rızık) yiyeceklerdi. Onlardan orta yolu tutan (muktesıd) bir zümre vardır. Ama onların birçoğunun yaptığı ne kötüdür.» (Mâide 5/65-66)

Tarihte ve günümüzde başta iman konuları olmak üzere İsa’nın (as) tebliğ ettiği İslâmı farklı anlayan var. Bunlardan bir kısmı İsa’nın (as) tanrı oğlu değil bir peygamber olduğuna, son elçinin de Muhammed (sav) olduğuna inanırlar.

Kur’an bunlara ‘muktesıd’ diyor. Demek ki Ehl-i kitaptan bu mu’tedil olanlar ile diğerlerini bir tutmamak gerekir. Bu incelik onlarla ilişkilerde yapıcı olabilir.

Din, vahiy, ilâhi kitap konusunda kendilerine sunulan delilleri bağnazlığa düşmeden aklederek düşünenler doğruyu bulabilirler.

Ancak âyetin sonunda işaret edildiği gibi Ehl-i kitabın çoğu hakikat karşısında hiç de olumlu yaklaşım sergilemezler.

«Dağlar gibi dalgalar insanları kuşattığı zaman, dini tamamen Allah'a has kılarak O'na yalvarırlar; onları karaya çıkararak kurtardığında, içlerinden bir kısmı doğru yolda (muktesıd olarak) kalır. Âyetlerimizi bilerek ancak hain nankörler inkâr eder.» (Lukman 31/32)

Tefsircilerden bazıları buradaki ‘muktesıd’ı «tehlike zamanında sahip olduğu inancını, ondan kurtulduğu zaman da sürdürür » şeklinde olumlu bir tutum olarak,

bir kısmı da « sözü dengeli, ölçüye uygun yani doğru inancı ifade etmekle birlikte inkârını içinde saklar» şeklinde olumsuz bir anlamda yorumlamışlar. (Taberî, İbni Cerir. Câmiu’l-Beyân, 10/224. İbni Atıyye, Muharriru’l-Veciz, s : 1491. Şevkânî, Fethu’l-Kadîr, s : 1342)

R. el-Isfehânî’nin Fâtır 35/32. âyetindeki muktesıd’a getirdiği açıklama dikkate alınırsa âyetin bağlamına «inkâr etmekle inanmak arasında tereddüte düşer, ortada kalır » şeklindeki yorum daha uygun görülüyor. (Komisyon, Kur’an Yolu (DİB), 4/315)

Aynı kökten gelen bir başka kelime de kolay, arzuya uygun anlamına gelen ‘kâsıden’ bir âyette geçiyor.

«Eğer yakın bir dünya menfaati ve kolay (kâsiden) bir yolculuk olsaydı, (sefere katılmayan münafıklar da) mutlaka sana uyarlardı…» (Tevbe 9/42)

Burada; «kâsiden-uzak olmayan orta derecede bir yolculuk (olsaydı)…», yakın kelimesiyle tefsir edilmiş. (R. el-Isfehânî, el-Müfredât, s : 610)

Kasd bir âyette emir olarak ‘aksıd’ şeklinde geçiyor :

“Yürüyüşünde mu’tedil (ölçülü ve dengeli) ol. Sesini alçalt. Çünkü seslerin en çirkini, şüphesiz eşeklerin sesidir!” (Lukman 31/19)

 

-Kasdu’s-Sebîl Ne Demektir ?

İsim olarak ‘kasd’ doğru, düz veya düzgün yol. Niyet. Gaye. Amaç demektir. (İbni Manzur, Lisânu’l-Arab, 12/113)

Kasd yürüyüşle birlikte kullanıldığı zaman ölçülü, dengeli olmak; ne gururlu, ne de sünepe şeklinde anlamına geldiğini hatırlayalım. Bu öyle bir yürüyüş olmalı ki kişiyi maksadına ulaştırmalı…

Kasd; yolun doğru, müstakim olmasını da ifade eder. «Onun yönüne, onun tarafına doğru yöneldim» anlamında «kasedtü kasdehu» denir.

Buna göre «kasdu’s-sebîl»; doğru, düzgün, kişiyi maksadına ulaştıran yol demektir. (R. el-Isfehânî, el-Müfredât, s : 610)

“İşte (O tek yaratıcı olduğu için) doğru yolu (kasdu’s-sebîl’i) göstermek Allah’a düşer. Zira bazı yollar saptırıcıdır (ya da bu doğru yoldan sapanlar da vardır). Allah dileseydi, hepinizi doğru yola iletirdi.” (Nahl 16/9) 

Âyette saptırıcı yoldan söz ediliyor. Bunu şöyle de anlamak mümkün: “Saptıran yolda yürümeye devam etmek”, “sapan yolcu olmak”.

Burada deniyor ki “Ey insanlar sizin için hak yolunu beyan etmek Allah’a aittir. Kim hidâyete gelirse kendi lehine gelmiş olur. Kim de sapıtırsa (dalâlete düşerse) kendi aleyhine sapıtmış olur. (Bkz: Yûnus 10/108. İsrâ 17/15)

Sebil (yol); tarîk-bilinen yol anlamında. Tarîk’ten kasıt da kendisinde eğrilik olmayan dosdoğru yol demektir. (İbni Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 7/564)

Buradaki ‘kasdu’s-sebîl’i tefsirciler bir kaç şekilde açıkladılar.

Abdullah b. Abbas’a göre “doğru yol Allah’ın üzerindedir”, yani “onu açıklamak, beyan etmek Allah’a aittir.” Ki O, hidâyeti ve dalâleti çok net bir şekilde açıklamıştır.

Bazılarına göre “hak yol Allah’a aittir.”

Kimilerine göre “hakkı beyan etmek, yani helâlı ve haramı, taati ve isyanın ne olduğunu açıklamak Allah’a aittir.

Burada sebîl, hidâyet yoludur. (İbni Cerir et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 7/564-565)

«Allah (c.c.) varlığın hepsinin yaratıcısı olduğu için insanı doğru hedefe götüren doğru yolu gösterecek, doğru yolun nasıl olduğunu beyan etmek ve bildirecek olan da O’dur. Velâkin, Allah’ın doğru yoluna rağmen, yolun eğrisi ve doğru yoldan sapanlar da var.” (Elmalılı, H. Yazır, Hak Dini Kur’an Dili (sad.), 5/231)

Buradan şu gerçeğe ulaşmak mümkün: Bir aleti yapan usta veya fabrika, onun yapılış amacını da, ne işe yaradığını da nasıl kullanılacağını da belirler.

Buna göre Yaratıcı da yarattığı şeyin amacını ve görevini belirleme yetkisine sahiptir. İnsanı yaratan Allah (c.c.) onun doğru yoldan ayrılıp sapık yollara gideceğini de bilir. Bundan dolayı insanın “kasdu’s-sebîl’i-doğru yolu” bulması ve o yolda hayatını sürdürmesi için iç ve dış donanımını yapmak, aklî ve naklî (kitap ve elçi gibi) delilleri göndermek, imkanları yaratmak da O’na aittir.

“Varacağı yeri göstermek Allah’a düşer.” Yani kasdu’s-sebîl ile kasdedilen manevi ve ahlâki hedeflerin tayini Allah’a aittir, ya da O’na düşer.

Âyette geçen ‘alallah’ ifadesi O kendisi için rahmeti ilke edinmiştir” (En’am 6/12, 54) ifadesine benziyor. Sonuçta Allah (c.c.) istisna gözetmeden, onu izlemeye niyetli ve onda gayretli herkese doğru yolu gösterir.” (M. Esed, Kur’an Mesajı, 2/529)

Eğer insana cüz’i irade, seçim hakkı verilmemiş olsaydı Allah (c.c.) herkese hidâyet verirdi. Ya da kimsenin hidâyetten ayrılmasına izin verilmezdi. O hidâyeti dileyene onun yollarını kolaylaştırır. Hidâyeti istemeyeni de zorla gittiği yoldan geri çevirmez.

Hidâyet ve sapıklık konusunda insanın özgür iradesi belirleyicidir. Bu da denemenin bir gereğidir.

“Ahlâk kavramı, Allah'ın insana bahşettiği iyiyle kötü arasında seçim yapma serbestisiyle doğrudan bağlantılı olduğu için, Allah hidâyet bulmak konusunda insanı zorlamaz. Gösterir ve uyarır ama onu benimsemeyi ya da reddetmeyi insana bırakır. “ (M. Esed, Kur’an Mesajı, 2/530)

“Doğru yolu göstermek Allah’a aittir” Evet o Allah (c.c.) lütuf ve keremiyle kullarına doğru yolu mutlaka gösterir.

İnsanların, bildikleri ve bilmedikleri bütün varlıkları yoktan yaratan, onların bir kısmından insanların yararlanmasını sağlayan O olduğu gibi doğru yolu gösteren de O’dur. Gösterilen doğru yolu izleyen insan da yaratılış şerefine uygun bir hayat tarzı benimser.

Bundan önceki âyetlerde sıralanan delilleri aklederek derinlemesine tefekkür eden insan doğru yolu bulur. Ama ne yazık ki insanların çoğu İslâm’ın dalâlet dediği eğri, yanlış, sapık yollara giderler. Allah (c.c.) bu konuda insanı serbest bıraktı ama tercihlerinden dolayı onu sorumlu tuttu.

Öyleyse insan kendisine bahşedilen bu sorumluluğun ve özgürlüğün bir imtihan sebebi olduğunu bilmeli. (Komisyon, Kur’an Yolu (DİB), 3/341)

İnsanlardan bir kısmı da iman ile küfür arasında bir yol (sebîl) tutarlar:

Şüphesiz, Allah’ı ve peygamberlerini inkâr edenler, Allah’a inanıp peygamberlerine inanmayarak ayrım yapmak isteyenler, “(Peygamberlerin) kimine inanırız, kimini inkâr ederiz” diyenler ve böylece bu ikisinin (imanla küfrün) arasında bir yol tutmak isteyenler var ya; işte onlar gerçekten kâfirlerdir.

Biz de kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır.” (Nisâ 4/150)

Buna göre kafirler üç grup: Birisi; Allah’a ve O’nun elçisine iman etmeyenler.

İkincisi; Allah’a inandığını söyleyip peygamberlere inanmayanlar.

Üçüncüsü de; Kur’an’da bildirilen peygamberlerin bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr edenler.

Demek ki iman ile inkâr arasında “orta bir sınıf, orta bir inanç” yoktur. Allah’ın gönderdiği kitaplardan ve peygamberlerden bir tanesi kabul etmemek, inkâr etmek Allah’ı inkâr etmek anlamına gelir.

 

 

logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul