07 Ağustos 2026 - Cuma

Şu anda buradasınız: / / İslâm Eğitim Tarihinde İcâzet Geleneği
İslâm Eğitim Tarihinde İcâzet Geleneği

İslâm Eğitim Tarihinde İcâzet Geleneği Doç. Dr. Talip Ayar

İslâm ilim geleneğinde bilginin kaynağı, sahih kaynaklardan doğru bilginin elde edilmesi, elde edilen bilgilerin sağlam ve güçlü silsile halinde sonraki kuşaklara aktarılması önem arz etmektedir. Belirli ilkeler, kurallar ve yöntemler çerçevesinde gerçekleşen nakil sürecinin mühim bir aşamasını oluşturan hoca-talebe ilişkisinde, özellikle ilmi nakleden âlim ile ilmi alan talebe arasında ne tür bir birikimin ve yetkinliğin devredildiği öteden beri araştırmalara konu olmuştur.

Bu bağlamda ilmin kaynağını, hiyerarşisini, mensubiyetini ve sonuçta ortaya çıkan müktesebatı öğrenmeye zemin hazırlayacak bilgi ve belgeler dikkat çekici bulunmuştur. Nitekim sözü edilen süreçlere ve konulara dair merakların giderilmesine icâzetnâmeler büyük ölçüde imkân sağlamıştır. O yüzden İslâm dünyasında bilginin aktarımına ışık tutan icâzet geleneğinin ne zaman, nasıl ve ne şekilde teşekkül ettiği, tarihî açıdan eğitim-öğretim hayatına ne türden zenginlikler kattığı bu yazıda ele alınacaktır.           

İcâzet Kelimesinin Anlamı ve İlgili Kavramlar

Arapça c-v-z kökünden türeyen icâzet kelimesi sözlükte “izin vermek, yetki sahibi kılmak, onaylamak, ruhsat vermek” gibi anlamlara gelmektedir.[1] Kelimenin terim anlamı ise yükseköğretim kurumundaki/medresedeki bir hocanın/müderrisin talebesine okuttuğu kitab(lar)ı ve ders(ler)i kendisinden okuyup başarıyla tamamladığını, aynı zamanda talebesinin bu birikimi başkalarına aktarmasına müsaade ettiğini gösteren belgeyi ifade etmektedir.[2] Diğer taraftan icâzet sözcüğünün terimleşmesinde, kelimenin su akıtmak anlamıyla ilişkilendirildiği görülmektedir.

Hayvanların ve tarlaların susuzluğunu gidermek için suyun akması sözlüklerde icâzet kelimesiyle tanımlanırken, bir hocanın ilmini talebesine aktarması da icâzet terimiyle ifadelendirilmiştir. Dolayısıyla bir anlamda icâzet, hocanın talebesine ilmini akıttığını/aktardığını göstermektedir.[3]

İcâzet belgesi olarak düzenlenen vesikalara “icâzetnâme” adı verilmiştir. Yukarıda belirtildiği gibi Arapça izin, yetki gibi anlamlara gelen “icâzet” kelimesiyle Farsça mektup, yazı, kitap demek olan “nâme” sözcüğünün birleşmesinden meydana gelen icâzetnâme tabiri,[4] Osmanlı coğrafyasında ve doğudaki İslâm ülkelerinde eğitim-öğretimlerini tamamlayanlara hocalarının verdiği yazılı belge için kullanılmıştır.[5] Bu bilgiler çerçevesinde icâzeti meydana getiren ana unsurlar; icâzeti veren hoca (el-mücîz), kendisine icâzet verilen talebe (el-mücâz leh), icâzeti verilen kitap vs. (el-mücâz bih) ve icâzet lafzından/metninden oluşmuştur.[6]

İcâzet Geleneğinin Ortaya Çıkışı ve Gelişimi

İslâmî ilimlerde icâzet teriminin ilk defa hadis alanında kullanılması bu geleneğin başlangıcı kabul edilmiştir. Hadis rivayetine sözlü ya da yazılı olarak izin verilmesi, rivayet hakkının devredilmesi icâzet kelimesiyle tanımlanmıştır.

Bir hadis âliminin, bir hadisi veya haberi rivayet etme iznini talebesine vermesi, ona icâzet verdiği anlamına gelmiştir. Bu bağlamda sistemli bir eğitim-öğretim süreci neticesinde elde edilen bilgileri, rivayetleri ve bunların yazılı kaynaklarını aktarma yetkisini veren belgenin/icâzetin ilk örneğine III. (IX.) yüzyılın sonlarına doğru rastlanmaktadır.[7]

Hadis alanında ilk örneklerine rastlanan icâzet uygulaması, zaman içerisinde diğer ilim dallarını kapsayacak şekilde genişlemiştir. Dinî ilimler, riyâzî ilimler, tabiî ilimler gibi disiplinlerin yanı sıra bilgiyle birlikte belirli bir beceri sahibi olmayı gerektiren sanat ve meslek alanlarında da icâzetler verilmiş; alanlarına ve konularına göre icâzet türleri ortaya çıkmıştır.

İcâzet türleri umumiyetle genel icâzet ve özel icâzet olmak üzere iki başlık altında tasnif edilmiştir. Bir öğrencinin hocasından tahsil ettiği bütün ilimleri başkalarına okutma yetkisini aldığı icâzetnâmelere genel icâzet (icâzet-i ‘âmme); belirli bir ilim dalıyla veya kitapla sınırlı olarak okutma yetkisini içeren icâzetnâmelere de özel icâzet (icâzet-i hâssa) denilmiştir.[8] Ayrıca icâzet türlerinin farklı isimlerle ve farklı sayılarla sınıflandırıldığını da görmek mümkündür.[9]

Genel icâzetlerde, icâzetnâmenin içeriği bazen tafsilatlı tutulmuş; bazen de oldukça genel ifadelere yer verilmiştir. Buradan hareketle genel icâzetlerin birinci grubunda; öğrenciye hangi derslerin okutulduğu, aklî ve naklî ilimlerden bitirdiği kitaplar, icâzeti veren müderrisin kendisinin okuduğu dersler ve ders aldığı hocaların isimleri, şöhretleri, bazen de silsile halinde geriye doğru müderrisin hocalarının okuduğu derslere yer verilirdi. Genel icâzetlerin ikinci grubunda ise çok fazla ayrıntı bulunmamakta, sadece aklî ve naklî ilimler, âlet ilimleri, yüksek ilimler gibi ifadeler kullanılarak bu tür ilimlerde talebeye icâzet verildiği belirtilmektedir.[10]

Genel icâzet türlerinin birinci grubuna Osmanlı dönemi müderrislerinden Şerefeddin Şaban Efendi’nin 15 Cemâziyelâhir 1319/29 Eylül 1901 tarihli icâzetnâmesi örnek verilebilir. Şerefeddin Efendi medrese tahsilini tamamladıktan sonra hocası Tokatlı Mehmed Nuri Efendi’den icâzetnâme almıştır. Mehmed Nuri Efendi, elde ettiği şer‘î, fer’î (pratik dinî bilgiler), naklî ve aklî ilimlerde talebesine icâzet verdiğini, bu ilimleri kimlerden ve nasıl tahsil ettiğini belirtmiştir. Ayrıca kendi hocasından geriye doğru silsile halinde kimin kimden icâzet aldığını, hangi derslerin ve kitapların okunduğunu ifade etmiştir.

Örneğin Şerefeddin Efendi’nin tefsirden Begavî, Zemahşerî, Beyzâvî ve Ebussuûd Efendi gibi isimlerin eserlerini, hadisten Kütüb-i Sitte olarak bilinen külliyatı, fıkıhtan ise Ebû Hanîfe’nin büyük imamlarından muttasıl senetle gelen kitapları okuduğu ve icâzet aldığı anlaşılmaktadır. Bahsi geçen icâzetnâmedeki bilgiler sadece burada belirtilen hususlarla sınırlı olmayıp, genel icâzet türünün birinci grubuna giren unsurları içermektedir.[11]

Diğerine nazaran çok ayrıntılı bilgilerin yer almadığı genel icâzetin ikinci grubuna ise Ahmed Hamdi Efendi’nin icâzetnâmesi örnek gösterilebilir. Hocası Tavaslı Hafız Hasan Efendi’nin talebesi Ahmed Hamdi Efendi’ye verdiği icâzette, aklî ve naklî ilimlerin isimlerine, hangi kitapların okunduğuna değinilmemiş ve genel ifadeler kullanılarak icâzetnâme kaleme alınmıştır.[12]

Belirli bir ilim dalı veya kitap ismi esas alınarak verilen özel icâzetler, icâzetnâme külliyatı içerisinde önemli yer tutmaktadır. Naklî/şer‘î ilimlerin dışında, aklî ilimlerin astronomi ve tıp gibi alanlarında, bilgiyle birlikte beceriye dayalı sanat ve meslek gruplarında icâzetler verilmiştir. Örneğin Çölemerikli Mehmed Emin Efendi, Musul’daki eğitiminin ardından Ağustos 1312/1896 yılında Harput’a gelmiştir. Burada bulunan Merkez Medresesi’nde Ebü’l-Kemal Hacı Abdülhamid Hamdi Efendi’nin ders halkasına dâhil olarak tefsir ve felekiyyât/astronomi ilimlerinde tahsilini tamamlamış ve icâzetnâme almıştır.[13]

Aklî ilimlerin bir diğer disiplini olan tıp alanında da icâzet uygulamasına rastlanmaktadır. Dârüşşifâların tıp medreselerinde eğitimini tamamlayıp tabip olan bir öğrenci, diğer medreselerde olduğu gibi mesleğini icrâ etme hakkını ve yeterliliğini hekimlik diploması yani tabiplik icâzetiyle elde ediyordu. Ancak 17. yüzyıl sonlarında icâzeti olmayan sahte tabiplerin çoğalması, tıp eğitimini bitirdikten sonra imtihan yapılmasını ve başarı gösterenlere tabiplik icâzeti verilmesini beraberinde getirmişti.[14] Nitekim bu usul, ilerleyen dönemlerde devam ettirilmiş, yapılan yeni düzenlemelerle tıp alanında yeterli bilgisi bulunmayan kişilerin mesleğe girmesi engellenmeye çalışılmıştı. Bu bağlamda örneğin Erzincanlı Mehmed Nuri Mahmud Efendi, 11 Receb 1320/14 Ekim 1902 tarihinde Mekteb-i Tıbbiyye-i Şâhâne Tıp ve Cerrahi icâzetnâmesi almayı hak kazanmıştı.[15]

Hat ve ahîlik gibi sanat ve meslek gruplarına yönelik icâzetnâmeler de icâzet geleneğinin içerisinde yerini almıştır. Söz gelimi hat sanatını öğrenmek isteyen talebe, bu hususta icâzet sahibi bir üstada gider ve ondan meşk olarak bilinen dersi alırdı. Meşkin merhalelerini kabiliyetine göre ortalama 5-6 senede tamamlayan talebe, hat sanatının bütün inceliklerini öğrendiğine dair hocasında bir kanaat oluşturursa yazılarının altına imza koyma yetkisini yani icâzetnâmesini alırdı. Zira hat sanatında bir hattat adayı icâzetnâme almadan yazılarının altına imza koyamazdı. Nitekim Ahmed Şevki Efendi sözü edilen aşamaları tamamlayarak 1297/1862 tarihinde hat icâzetnâmesi almıştı.[16] Hat sanatında olduğu gibi dinî-sosyal bir oluşum olan ahîlik teşkilatında da ahîliğin esaslarını, ahlâkî ve ticarî kurallarını benimseyen kimselere icâzetnâme verildiği görülmekteydi.[17]

             İcâzet uygulaması, burada örnekleri verilen ilim dalları dışında daha birçok alanda hayata geçirilmiş, İslâm eğitim-öğretim hayatına özgü ve müslüman ülkelerde icrâ edilen bir gelenek haline dönüşmüştür. Hatta bu geleneğin İslâm coğrafyasının dışındaki bazı eğitim sistemlerine etki ettiği söylenmektedir.[18] Ancak İslâm ülkelerinde verilen icâzetlerin muhtevasında yeknesaklıktan söz edilememektedir. Kaldı ki Osmanlı Devleti’ne bağlı Irak ve Arabistan’da verilen icâzetlerle özellikle Fatih döneminde yapılan düzenleme sonrası Anadolu ve Rumeli’deki Osmanlı medreselerinde verilen icâzetler arasında farklılıklar bulunmaktadır. Zira Anadolu ve Rumeli medreselerinde verilen icâzetnâmeler daha kapsamlı bilgiler sunmakta ve geniş bir muhtevaya sahip bulunmaktadır.[19] Bu sebeple söz konusu icâzetnâmelerin muhtevasına genel hatlarıyla değinmek yerinde olacaktır.

            İcâzetlerin Muhtevası

            İcâzetnâmeler genel olarak bir plan dâhilinde hazırlanırdı. Öncelikle icâzetin başında besmeleye yer verilir, ardından Allah’a hamd, Resûlü’ne salât-selam, âilesi ve ashâbına dua edilirdi. Hamdele ve salvele cümleleri, icâzetnâme geleneğine uygun düşecek şekilde övgü ifadeleriyle zenginleştirilirdi. Örneğin Allah’a atıfta bulunarak, “Hamd, âlimlerin sadırlarında/sinelerinde ilim şeceresini bitiren ve meyvelerini şeriat-i garrânın/İslâm dininin hükümleri kılan Allah’adır.”[20] denildiği; Hz. Peygamber’e işaret ederek de “İnsanları cehaletin karanlığından ilmin aydınlığına çıkaran…”[21] vurgusunun yapıldığı görülmekteydi. Ayrıca Hz. Peygamber’in ashâbı yıldızlara benzetilip[22] kısa ve etkili dua cümlelerinden sonra konunun önemine dikkat çekilen kısma geçilirdi.

            Bilginin, öğretme ve öğrenmenin öne çıkarıldığı bu kısımda, ayetlerden ve hadislerden örneklerle ilim övülür ve ilim elde etmenin önemi açıklanırdı. Söz gelimi “Allah, Âdem’e bütün isimleri öğretti”,[23] “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu ancak akıl sahipleri öğüt alır”[24] ayetlerine; “Kim ilim için yola çıkarsa, Allah ona cennetin yolunu kolaylaştırır. Melekler ilim talep edenlerden hoşlandıkları için onlara kanat gererler. Göktekiler, yerdekiler ve hatta sudaki yılanlar bile onlar için istiğfarda bulunur”,[25] “Âlimler peygamberlerin vârisleridir. Peygamberler altın ve gümüşü miras bırakmazlar. Sadece ilmi miras bırakırlar. O mirası alan kimse bol nasip ve kısmet almış olur”[26] gibi ilmin önemiyle bağlantılı hadislere temas edilirdi.[27]

            İcâzetnâmelerin muhtevasında öne çıkan bir diğer nokta isnad/sened kısmıdır. Burada genellikle isnada ilişkin önde gelen âlimlerin sözlerine yer verilerek ilmin aktarılmasında senedin öneminden bahsedilirdi. Hem icâzet veren hocanın hem de icâzet verilen talebenin ismi yazılırdı. Talebenin ahlakî niteliklerinden ve aynı zamanda akademik başarılarından söz edilirdi. Ayrıca icâzet veren kişi, yeri gelmişken kendi hocalarını minnetle anardı. Talebesine okuttuğu kitapların ve derslerin isimlerini sayardı. Bunları kimlerden ve hangi yollarla aldığını belirtir, isnad silsilesini ortaya koyardı.[28] Bu şekilde icâzetnâmelerde hoca silsilesi, okunan dersler ve derslerde takip edilen kitaplara yer verilirdi. Çünkü icâzetnâmelerin temel kurgusu, ilmin kaynağını tespit etmek ve onun sağlamlık derecesini ortaya koymaktı. Eğer icâzetnâme genel olarak ilim dallarını ya da özelde fıkıh, hadis gibi belirli bir alanı ihtiva ediyorsa sened zinciri yukarıya doğru Allah’a kadar ulaşırdı. Bir eser hakkında verilen icâzetnâmelerde silsile kitabın müellifine, yeni ortaya çıkan ilim dallarında ise icâzetnâmedeki silsile o ilmin ilk kurucusuna kadar giderdi.[29]  

            Daha sonra icâzetnâmenin sonuç bölümü olarak değerlendirilebilecek kısmına geçilirdi. Bu kısım, Allah’tan sakınmayı ve ilimle meşgul olmaktan geri durmamayı telkin eden nasihat cümleleriyle başlardı. Hatta çoğunlukla “Ey iman edenler! Allah’tan gereği gibi sakının”,[30] “Allah katında en değerli olanınız, O’ndan en çok sakınanızdır”[31] mealindeki ayetlerle yapılan tavsiyelerle pekiştirilirdi. Daha sonra hocası talebesine devrettiği hakkı nasıl kullanacağına dair yol gösterir, kendisini unutmamasını ve dualarında yer vermesini isterdi. İcâzetnâmeler dua, veriliş tarihi, hocanın imzası ya da mührüyle tamamlanırdı.[32]  

Sivil İcâzetlerden Resmî İcâzetlere

İcâzet uygulamasının başlangıcı kabul edilen III. (IX.) yüzyıldan itibaren bu belgeyi verme yetkisi yalnızca ilmî birikimiyle öne çıkan hocaların uhdesindeydi. Resmî otoritenin icâzet konusunda herhangi bir etkisi bulunmaz, hiçbir kişi veya kurum onları icâzet vermeye mecbur kılamazdı. Bilim veya sanat alanında otorite kabul edilen üstatların verdiği icâzetnâmeler resmî ve idarî kurumlarca kabul edilmekle birlikte bu uygulama kurumsal ve resmî değil şahsî ve sivil girişimin tezahürüydü. Ancak ilk defa 1872’de Mısır’da, 1914 yılında ise Osmanlı Devleti’nde icâzetnâme verilme koşullarının kanunî metinlerde yer alması, icâzetlerin resmîleştiğini göstermekteydi.[33]

Osmanlı Devleti’nde medreselerin ıslahına yönelik 1914 yılında yapılan düzenlemeyle icâzetnâme, Dârü’l-Hilâfeti’l-Aliyye Medresesi’nin âlî (yükseköğretim) kısmından mezun olanlara verilecekti. Daha alt kademedeki tâlî kısm-ı evvel ve tâlî kısm-ı sânîden mezun olanlar ise şehâdetnâme alacaklardı. İcâzetnâme, medresenin tâlî ve âlî kısımlarında talebenin ders aldığı hocaların ve silsile halinde bunların da hocalarının isimlerini ihtiva edecek, Ders Vekâleti tarafından tetkik edildikten sonra Meşihat’te tasdik olunacaktı.[34]

Medreselerdeki 1917 tarihli düzenlemeyle birlikte artık icâzetnâme uzman yetiştirilmesi amaçlanan Medrese-i Süleymâniye (Medresetü’l-Mütehassisîn/lisansüstü eğitimi) mezunlarına verilecekti. Mezun olanlar icâzetnâme ile birlikte İstanbul rüûsu payesini alacaklar ve müderris unvanına sahip olacaklardı. Daha sonraki düzenlemelerde icâzetnâme alacak öğrenciye risale (tez) hazırlama yükümlülüğü getirilmişti ve tezi kabul edilen öğrenci ancak mezun olabilecekti. Yine icâzetnâmeler Ders Vekâleti’nin incelemesinden sonra Meşihat makamının onayıyla geçerlilik kazanacaktı.[35]    

Kısmî değişikliklerle birlikte Osmanlı medreselerinde kurulan bu yapı 1924 yılına kadar varlığını sürdürdü. Konumuz açısından bakılacak olursa yukarıda bahsedilen şartları yerine getirenler Meşihat makamının onayıyla kabul gören icâzetnâmelerini almaya devam etti. Ancak 1924 yılında medreselerin kapatılması, bu kurumlar tarafından verilen resmî icâzetnâme uygulamasını da sona erdirmişti. Cumhuriyet dönemine geçişle birlikte, 1924 öncesi verilen icâzetnâmeler dört senelik yüksek tahsile eş değer kabul edilmişti. [36]

Sonuç

III. (IX.) yüzyılın sonlarına doğru hadis alanında ilk örnekleri görülen icâzet uygulaması, ilerleyen dönemlerde aklî ve naklî ilimlerin diğer alanlarını da kapsayacak şekilde gelişim göstermiş, İslâm eğitim-öğretim sistemine özgü bir yapı haline dönüşmüştür. İslâmî gelenekte ilimle meşgul olan kimseler, eğitim-öğretim hayatının sonunda yeterliliğini yüzyıllar boyu icâzetnâmelerle belgelendirmiştir. Ancak modern dönemin etkisiyle İslâm ülkelerinin eğitim sisteminde ve kurumlarında ortaya çıkan değişim, kaçınılmaz olarak icâzetnâme geleneğine de tesir etmiş ve bu geleneğin büyük oranda son bulmasına zemin hazırlamıştır. Diğer taraftan bazı İslâm ülkelerinde icâzetnâme geleneğinin sürdürüldüğü ifade edilse bile mevcut durumun kuşaktan kuşağa aktarılan bu mirası ne ölçüde kapsadığı ayrı bir araştırma konusudur.    

İcâzetnâmeler birçok yönüyle kaleme alındığı döneme tanıklık eden tarihî vesikalardır. Örneğin, belgeyi veren hocanın ve onu alan talebenin ilim yolculuğundaki hayat hikâyesi, okunan dersler ve kitaplar açısından bir müfredat kaynağı, ilmin nesilden nesile aktarıldığını göstermesi bakımından ilim ve kültür haritası, şayet bir medresedeki tahsil sürecinin sonucunda verilmişse o kurumun hafızası icâzetnâmelerden tespit edilebilmektedir. Bu bakımdan icâzetnâmeler, türleriyle, muhtevasıyla, işleviyle kısacası bütün unsurlarıyla İslâm eğitim tarihi açısından kaynak değeri olan belgelerdir.         

 

 

 


* Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi İslam Tarihi Anabilim Dalı. e-posta: talip.ayar@hbv.edu.tr

[1] Esasında icâzet kelimesinin menşei durumunda bulunan c-v-z sözcüğü, diğer birçok kelime gibi oldukça geniş bir anlam dünyasına sahiptir. Bkz. İbn Manzûr, Lisânü’l-ʿArab, Dâru Sâdır, Beyrut, ts., 5/326-330; Zebîdî, Tâcü’l-ʿarûs min cevâhiri’l-Kāmûs, thk. Abdüssettâr Ahmed Ferrâc vd., Matbaʿatu Hükûmeti’l-Kuveyt, Kuveyt 1975, 15/75-89.

[2] Hüseyin Atay, Osmanlılarda Yüksek Din Eğitimi, Atayy Yayınları, Ankara 2018, s. 131; Mesut Idriz, “İslâm Eğitim Yaşamında İcazet Geleneği”, Değerler Eğitimi Dergisi, çev. İbrahim Kapaklıkaya, 1/3, s. 169.

[3] Süyûtî, Tedrîbü’r-râvî fî şerh-i Takrîbi’n-Nevevî, thk. Ebû Kuteybe Nazar Muhammed el-Fâryâbî, Mektebetü’l-Kevser, Beyrut 1995, 1/465; Cemil Akpınar, “İcâzet”, DİA., İstanbul 2000, 21/393.

[4] Mehmet Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, MEB Yayınları, İstanbul 2004, 2/19.

[5] Akpınar, “İcâzet”, 21/393.

[6] Süyûtî, Tedrîbü’r-râvî, 1/467.

[7] Akpınar, “İcâzet”, 21/393-394.

[8] Cevat İzgi, Osmanlı Medreselerinde İlim, İz Yayıncılık, İstanbul 1997, 1/203.

[9] Örnek için bkz. Idriz, “İslâm Eğitim Yaşamında İcazet Geleneği”, s. 178-179.

[10] Atay, Osmanlılarda Yüksek Din Eğitimi, s. 136.

[11] İstanbul Müftülüğü Meşîhat Arşivi (MŞH), Sicill-i Ahvâl İdaresi Dosyaları (SAİD), nr: 121/13.

[12] Ebül‘ulâ Mardin, Huzur Dersleri, İsmail Akgün Matbaası, İstanbul 1966, 2-3/646-660; Atay, Osmanlılarda Yüksek Din Eğitimi, s. 136.

[13] Sadık Albayrak, Son Devir Osmanlı Uleması, Zafer Matbaası, İstanbul 1980, 3/163-164.

[14] İzgi, Osmanlı Medreselerinde İlim, 2/28.

[15] Turhan Baytop, “İstanbul Tıbbiye Mektepleri Tarafından Verilen Tastikname, Mezuniyet Tezkiresi ve İcazetnameler”, IV. Türk Eczacılık Tarihi Toplantısı Bildirileri, ed. Emre Dölen, Marmara Üniversitesi Yayınları, İstanbul 1998, s. 23-27, 40.

[16] Hasan Akdağ, “İcâzetnâmeler ve Erzurum’da Ahmet Şevki Efendi’ye Verilen Bir Hat İcâzetnâmesi”, EKEV Akademi Dergisi, Erzurum 2008,  sy. 35, s. 102-104, 108-110.

[17] Nazmi Tombuş, “Ahiler: İcazetname ve Fütüvvet Şeceresi”, Çorumlu, Çorum 1943, sy. 38, s. 6-9.

[18] Idriz, “İslâm Eğitim Yaşamında İcazet Geleneği”, s. 169, 183-184.

[19] Atay, Osmanlılarda Yüksek Din Eğitimi, s. 132.

[20] MŞH, SAİD, nr: 30/14, vr. 1b.

[21] MŞH, SAİD, nr: 121/13, vr. 1b.

[22] MŞH, SAİD, nr: 168/8.

[23] Bakara Sûresi 2/31.

[24] Zümer Sûresi 39/9.

[25] Tirmizî, İlim, 19.

[26] Ebû Dâvud, İlim, 1.

[27] MŞH, SAİD, nr: 121/13, vr. 1b.

[28] Idriz, “İslâm Eğitim Yaşamında İcazet Geleneği”, s. 182.

[29] Atay, Osmanlılarda Yüksek Din Eğitimi, s. 147.

[30] Âl-i İmrân Sûresi 3/102.

[31] Hucurât Sûresi 49/13.

[32] Akpınar, “İcâzet”, 21/398; Idriz, “İslâm Eğitim Yaşamında İcazet Geleneği”, s. 182.

[33] Atay, Osmanlılarda Yüksek Din Eğitimi, s. 163; Akpınar, “İcâzet”, 21/397-398.

[34] Düstur, “Islâh-ı Medâris Nizamnâmesi”, Matbaa-i Âmire, Dersaâdet 1334, 2/6, s. 1327

[35] Dârü’l-hilâfeti’l-aliyye Medresesi; İhzârî, İbtidâ-i Hâric (Tâlî Kısm-ı Evvel), İbtidâ-i Dâhil (Tâlî Kısm-ı Sânî), Sahn (Kısm-ı Âlî) ve Medrese-i Süleymâniye (Medresetü’l-Mütehassisîn) şeklinde beş kısma ayrılmıştı. Medrese-i Süleymâniye’de uzman yetiştirilmesi amaçlanmıştı. Bu medrese; tefsir ve hadis, fıkıh, kelam ve hikmet, edebiyat olmak üzere dört şubeden meydana gelmekte ve eğitim süresi üç sene devam etmekteydi [“Dârü’l-Hilâfeti’l-Aliyye Medresesi”, Dârü’l-Hilâfeti’l-Aliyye Medresesi ve Medresetü’l-Kuzât Nizamnâmesi (Ders Programları-Müderrisîn Kadrosu-Medâris Kanunu ve Nizamnâmesi), Evkâf-ı İslâmiye Matbaası, Şehzâdebaşı 1338/1340, s. 3-4, 20-21, 28].

[36] Atay, Osmanlılarda Yüksek Din Eğitimi, s. 141, 163-165.

logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

vuslatdergisi@gmail.com

Ihlamurkuyu Mahallesi Çakırlar Sokak No:11
Ümraniye / İstanbul