17 Nisan 2024 - Çarşamba

Şu anda buradasınız: / YAKLAŞAN SÂATİN ÖN GÖSTERGELERİ
YAKLAŞAN SÂATİN ÖN GÖSTERGELERİ

YAKLAŞAN SÂATİN ÖN GÖSTERGELERİ MUSTAFA KAYHAN

Doç. Dr. Mustafa Kayhan*

 

Kur’ân, bir gayb olarak sâatten, ansızın geleceğinden ve bütün evrenin yer ile yeksan olacağından söz etmiştir.  Bu bağlamda Kurân’da en büyük gayb olarak sâatin ne zaman gerçekleşeceğinin bildirilmemesi olmuştur. Burada gerçekleşeceği bildirilen sâatten önceki belirtiler üzerinde durulmuş veya eşrâtın ne olduğunu açıklamayı hedeflemiştir. Bu işaretler, âyette eşrât, hadislerde ve İslâm geleneğinde ahir zaman alâmetleri olarak tanımlanmıştır. Hz. Nebi (s.a.s) ahir zaman alâmetleri bağlamında sâatten evvel gerçekleşecek ön izlerle ilgili açıklamalar yapmıştır. Kurân’da فَهَلْ يَنْظُرُونَ إِلَّا السَّاعَةَ أَنْ تَأْتِيَهُمْ بَغْتَةً فَقَدْ جَاءَ أَشْرَاطُهَا فَأَنَّى لَهُمْ إِذَا جَاءَتْهُمْ ذِكْرَاهُمْ âyetinde sâatten evvelki işaretlerde bahsedilmiştir. Bu âyete “Sâatin onlara ancak ansızın gelmesini bekliyorlar. Oysa sâatin şartları çoktan gelmiştir. Sâat gelip çattığında onların anımsamasının bir anlamı kalmayacaktır.[1] anlamı verilmiştir. Bizzat âyette eşrâtü’s-sâat anlamına gelen “أَشْرَاطُهَا” eşrâtühâ ifadesi kullanılmıştır.

Kurân, sâatten sonraki süreci kıyâmet, ardındakileri ise ahiret olarak anmıştır. Fakat ulema, çoğunlukla kıyâmet, ahiret, sâat ve eşrâtı birbirinin yerine kullanmıştır. İndiği dönemde müşrikler, vaat edilen sâatin ne zaman gerçekleşeceğini Hz. Nebiden sual etmiştir. Allah, son elçiye sorulan bu sorulara vahiyle yanıt vermiştir. Mesela يَسْأَلُكَ النَّاسُ عَنِ السَّاعَةِ قُلْ إِنَّمَا عِلْمُهَا عِنْدَ اللَّهِ وَمَا يُدْرِيكَ لَعَلَّ السَّاعَةَ تَكُونُ قَرِيبًا âyetinde[2] sâatten sual edildiği, onunla ilgili bilginin Allah indinde olduğu ve Hz. Nebinin sâatin yakın olup olmadığını bilemeyeceği ifade edilmiştir. Kurân, ölülerin dirileceği kıyâmetten de söz etmiştir. Bunun sura ikinci defa üfürülmesiyle oluşacağını vurgulamıştır. İşte sâatin kopuşunun başlaması için İsrafil’in (a.s) ilk defa surâ üflenmesiyle sâat süreci başlatılmış olacaktır. İkinci üfürüşten sonra insanlar, bedenleriyle mezarlarından kaldırılacaktır.

Taberî, eşrâtuhâ terkibiyle eşrâtü’s-sâat’in kastedildiğini, hatta eşrât ile sâatin alâmetlerinin belirdiğini ifade etmiştir.[3] İbn Kesîr ise sâatin emarelerinin çok yaklaştığını beyan etmiştir. Müfessir, Hz. Nebinin insanlığı hidâyete götürmekle görevlendirilmesinin sâatin alametlerinden yani eşrâttan olduğunu ifade etmiştir.[4] Müellif, bu anlamın bazı âyetlerde de görülebileceğine dikkat çekmiştir.[5]  Bu anlamda Buhârî’de yer alan bir hadiste Hz. Nebi, kendisiyle sâatin arasını işaret ve orta parmak arasındaki fazlalığı göstererek anlatmıştır.[6] Buna göre hem Kurân’ın indirilmesi hem de Hz. Muhammed’in nebi ve resul olarak tüm insanlığa tayin edilmesi, eşrâtın geçmiş işaretlerinden sayılmıştır. Yine Kurân, eşrâtla ilgili en net bilgileri ve malumatı vermiştir. Bu konuda Kurân’dan başka hiçbir kitapta, hiçbir bilgi ve belgede ya da dinde, Kurân’daki kadar açık ve güvenilir bilgi, asla verilmemiştir.

Hadis kitaplarında kıyâmet alametleri olarak anlatılan şeylerin aslında sâatin ön belirtileri olduğu düşünülmüştür. Zira hadislerin çok sonra yazılması, bu alâmetlerin arasına başka şeylerin girmesine neden olmuştur. Bu nedenle bu araştırmada hadislerden daha ziyade ayetlerdeki tümel olaylar üzerinde durulmuştur.

Kurân’a dair bir araştırmada şimdiye kadar gerçekleşmiş, gelecekte gerçekleşecek ve ansızın gelecek olan sâatin öncesinde oluşacak olan bazı alametler olduğu tespit edilmiştir. Bunlar arasında Hz. Muhammed’in son nebi ve resul olarak gönderilmesi, son kitap olarak Kurân’ın verilmesi ve bütün eşrât, sâat, kıyâmet ve ahiret süreçleriyle ilgili bilgilerin Kurân’da açıklanmasının olduğu tespit edilmiştir. Yine iki deniz arasına bir engelin konulması, oraya gömülmüş firavunun bedeninin bir âyet olarak ortaya çıkarılması, bu ön belirtiler arasında tadat edilmiştir. Bir de sâatin ön belirtileri arasında yerden bir dâbbenin çıkması, ye’cüc ve me’cüc’ün dünyayı fesada boğması, gökten bir dumanın yayılması ve Zülkarneyn’in güneşin battığı yere ulaşması, ansızın gelecek olan kıyâmetin ön göstergeleri arasında sayılmıştır.         

1. Hz. Muhammed’e Kurân’ın İndirilmesi

Allah, Kurân’ı Hz. Muhammed’e indirdiğini birçok âyette açıklamıştır. Hatta onun elçilerin sonuncusu olduğunu da beyan etmiştir. Bunlardan birinde مَا كَانَ مُحَمَّدٌ أَبَا أَحَدٍ مِنْ رِجَالِكُمْ وَلَكِنْ رَسُولَ اللَّهِ وَخَاتَمَ النَّبِيِّينَ وَكَانَ اللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمًا buyrulmuştur.[7] Bu âyette Hz. Muhammed’in Allah’ın elçisi olduğu ve nebilerin de sonuncusu olarak tayin edildiği beyan edilmiştir. Son elçi olması, yerleşmiş olumsuz gelenekleri ortadan kaldıracak yeni bir elçi gelmeyeceğinden ötürü, bu toplumda kök salmış olumsuz gelenekleri bizzat ortadan kaldırmakla görevlendirilmiştir.[8] Allah, Hz. Muhammed’i son elçi olarak tayin etmiş ve sâatin kopuşuna dek insanlığın ihtiyacı olan veya olacak tüm hususları onunla tamamlamıştır. Hz. Muhammed’e vahiy yoluyla Kurân’ın verilmesi, sâatin en net ön belirtilerinden olmuştur. Önceki din mensuplarından yahûdîler ve nasrânîlerin elçileri, kitaplarında Hz. Muhammed’in son elçi olacağına dair bilgiyi ümmetlerine bildirmiş ve ona uyacaklarına dair de onlardan söz almışlardır. Onlar, ona verilen son kitabın da Kurân olduğunu yine toplumlarına ilan etmiştir. Böylece Kurân’ın son elçiye verilmesi, sâatin ön belirtilerinden olmuştur. Bu nedenle Kurân’ın sâatin ön belirtileri konusunda dile getirdikleri yanında sâatin gerçekleşmesine dair açıklamaları her şeyden üstün tutulmuştur.

2. İki Denizin Kavuştuğu Yerin Bulunması

Kurân’da iki denizin arasına bir engel konulduğu birkaç ayette açıklanmıştır. Bunun ansızın gelecek sâatin öncesinde gerçekleşecek eşrâttan biri olarak düşünülmüştür. Bunun ve diğer işaretlerin, insanlığın gafletleriyle sâate yakalanmaması için Kurân’da açıklanmış ön göstergelerden biri addedilmiştir. İki denizin birleştiğinden ve karışmadığından ilk defa Hz. Musa söz etmiştir. Çünkü Hz. Musa, bütün araçları kullanmasına rağmen toplumunun kurtarılması ve firavunun davet edilmesi konusunda arzuladığı neticeye ulaşamamıştır. Allah, bunun neden böyle olduğunu anlaması için Hz. Musa’nın iki denizin birleştiği yere yolculuğa çıkması emretmiştir. İki denizin arasına Allah’ın bir engel koyduğu, bizzat âyette[9] açıklanmıştır. Anlaşıldığına göre iki denizin buluştuğu ve karışmadığı yere bir mucize yerleştirilmiştir. Allah, iki denizin bir olmadığını, birinin tatlı, içimi kolay ve susuzluğu giderici, diğerinin ise tuzlu ve acı olduğunu, hatta içiminin güzel olmadığını haber vermiştir. Bir diğer âyette ise iki denizi salıverdiğine, aralarına bir berzah koyduğuna ve karışmalarına engellediğine yer vermiştir. Bu berzah ifadesi, iki şeyin birbirlerine karışmasını engelleyen duvar veya engel olarak anlaşılmıştır.

Hz. Musa, bir sözünde mecme’a-l-bahreyn[10] ifadesini kullanmıştır. Akabe körfezindeki deniz suyunun özellikleri, nitelikleri ve bileşimlerinin Kızıldeniz’in suyundan çok farklı olduğu, Mısır üniversitesiyle bir İngiliz üniversitesinin birlikte yaptığı bir araştırmada tespit edilmiştir.[11] Buna Hz. Musa kıssasında değinilmesi ve dahası bir âyette[12] denizin açık bırakılmasının emredilmesi, olayı daha da cazibeli kılmıştır. Denizden kuru bir yol açılarak ben-i israilin karşıya geçirilmesi de büyük olasılıkla bu iki denizin kavuştuğu ama karışmadığı yerde gerçekleşmiştir. İki deniz arasındaki berzah’ın, Mücahid’in yorumuna göre, gözle görülmeyen ve tatlı suyla tuzlu suyun karışmasına engel olan bir perde olduğu anlayışı, modern araştırmalar tarafından da kısmen doğrulanabilir bir görüş olmuştur.[13] Mecmau’l-bahreynin Akabe Süveyş körfezlerinin birleştiği yer olduğu kuvvetli bir ihtimal olarak ileri sürülmüştür. Buranın, iki denizin hem birleştiği hem de ayrıldığı nokta olduğu beyan edilmiştir.[14] Hz. Musa kıssasında balık figürüne ve kaya nesnesine yer verilmesi, iki denizden inci ve mercanın çıktığının beyan edilmesi, bu manada çok önemli görülmüştür.

Allah, denizin kapatılması konusunda Hz. Musa’ya “Denizi durgun ve açık bırak…”[15] emrini vermiştir. Buradan geriye bırakılan işarete ise “…iki deniz arasına engel koyan mı?...”[16] âyetinde temas edilmiştir. Bu âyetler, rabbimizin her iki denizin arasına perde koyduğunu ve iki denizin karışmasını engellediğini dile getirmiştir. Bazı âyetlerde karışmayan bu iki denizin her birinden inci ve mercanın çıktığının beyan edilmesi, ikisinin aynı coğrafi şartlarda ve aynı özelliklerde olduğunun delili kabul edilmiştir. Yine Hz. Musa’nın salih kulla buluşması ve yaptığı yolculuğun anlatılması, iki deniz arasıyla yakın ilişkili olarak değerlendirilmiştir.[17] Bütün bunların ardından iki denizin buluşması ve aralarındaki engel veya berzah sebebiyle karışmaması, bir âyet veya bir mucize olarak geriye bırakılmıştır. Sâatten önce insanlığın son çıkışında bu yerin keşfinin, insanlığa bir mucize olabileceği ve gaflet denizinde yüzen insanlığın tuttuğu yoldan döneceği veya rablerine yöneleceği sonucu çıkarılmıştır. Cebel-i tarık’taki olayın, Kurân’ın bahsettiği karışmayan iki denizle ilgili olmadığı açıklanmıştır.

3. Firavun’un Bedeninin Kurtarılması

Kurân’da firavunun bedeninin kurtarılacağına işaret edilmiştir. Bu durum Kurân’da sonrakilere bir âyet veya mucize olması gerekçesine dayandırılmıştır. Burada beden ile cesed arasındaki farka dikkat edilmediği özellikle belirtilmiştir. Zira Allah, bedeninin kurtarılacağını beyan etmiştir. Bu durum ilgili âyette[18]  فَالْيَوْمَ نُنَجِّيكَ بِبَدَنِكَ لِتَكُونَ لِمَنْ خَلْفَكَ آيَةً وَإِنَّ كَثِيرًا مِنَ النَّاسِ عَنْ آيَاتِنَا لَغَافِلُونَ izah edilmiştir. Bu bedenin bulunması, sâatin evvelindeki ön belirtilerinden kabul edilmiştir. Cesed sözcüğüne Sâmirî’nin ben-i israile icl-i cesed[19] çıkarması bağlamında temas edilmiştir. Yine bir başka âyette Hz. Süleyman’ın kürsüsüne atılan bir cesedden de söz edilmiştir.[20] Buna göre beden ile cesed arasında bir farkın olduğu Kurân anlaşılmıştır.

Firavun’un bedeniyle kurtarılacağı ve bunun bir âyet olacağı âyette ifade edilmiştir. Firavun’un bedeni, bozulmamış, çürümemiş ve o boğulduğu günkü gibi korunacağı âyetten anlaşılmıştır. Zira onlar, firavunların bedenlerini mumyalamayı adet edinmiştir. Bunu da Allah, uyanmaları ve uyarılmaları için toplumlara mucize olarak geriye bırakmıştır. Buradan hareketle Akdeniz’de bulunduğu söylenen, İngiliz müzesinde saklanan ve firavunun cesedi olduğu ifade edilen şeyin, Kurân’da bahsedilen firavunun bedeniyle kurtarılmasıyla ilgili olmadığı net olarak ifade edilmiştir.

Mevdudi, âyeti tarihi bir belge ve ibret, bedenle kurtarmayı ise cesedinin herkese gösterilmesi olarak açıklamıştır.[21] Bazı müellifler, insanlık tarihindeki ilk helakın, suda boğulan Hz. Nuh kavmi olduğunu, son helakın da firavunun denizde boğulması olduğunu dile getirmiştir. Her iki yok oluştan gelecek nesillere âyetler bırakıldığını da sözlerine eklemiştir. Her iki olayın da suda gerçekleştiği ve bundan geriye iki âyet bırakıldığı, Kurân’da açıklanmıştır.[22] O bedenin, boğulduğu andaki tazeliğini koruduğu ve gözlerinde, boğulduğu anın dehşetini taşıdığı, bu korumanın gerekçesi olmuştur. Bu açıdan denizin hangi noktadan yarıldığını ve Firavunun hangi bölgede boğulduğunu bilmek gerekli olmuştur.[23] Ayetteki beden ve sonrakilere âyet olarak bırakma ifadelerinin, asla görmezden gelinmemesi gerektiği ifade edilmiştir. Bunun sâatin ansızın kopmasından önceki zamanlarda yine onun ön belirtilerden biri olacağı anlaşılmıştır.

4. Dâbbe Mine’l-Arz’ın Çıkması

Neml suresinde dâbbe mine’l-arz’dan[24] bahsedilmiştir. Bu varlığın, sâatin öncesinde yerden çıkacağını ve gelecekte gerçekleşeceğini[25] Kurân beyan etmiştir. Bu terkib, birçok açıklamada dâbbetü’l-arz şeklinde belirlenmiş, oysa Kurân onu dâbbe mine’l-arz şeklinde ifade etmiştir.[26] Bazı ulema, dâbbe mine’l-arz’ın çıkışını, sâatin eşrâtından veya onun habercilerinden biri saymıştır.[27] Bu ön belirtilerden bazılarının gelecekte olacağı ve sâatten önce gerçekleşeceği beyan edilmiştir. Dâbbe mine’l-arz, yer canlısı veya yerden çıkarılacak canlı anlamında kullanılmıştır. Buna göre ilahi hüküm gerçekleşince insanların karşısına dâbbe mine’l-arz’ın çıkarılacağı ve bu varlığın insanlara, Allah’ın âyetlerine inanmadıklarını söyleyeceği ifade edilmiştir. Bunun, sâatin kopma sürecinde veya biraz evvelinde gerçekleşeceği ifade edilmiştir.[28]

Kutub, yerden dâbbe mine’l-arz’ın çıkmasını, sâatin öncesindeki en net ön belirtilerden olduğunu belirtmiştir. Bunun çıkışından evvel iman edenlerin kurtulacağı açıklamıştır. İşte tam bu sırada dâbbe mine’l-arz’ın çıkarılacağını ve inkârcılara Allah’ın âyetlerine iman etmediklerini haykıracağını dile getirmiştir.[29] Kurân, buna وَاِذَا وَقَعَ الْقَوْلُ عَلَيْهِمْ اَخْرَجْنَا لَهُمْ دَٓابَّةً مِنَ الْاَرْضِ تُكَلِّمُهُمْ اَنَّ النَّاسَ كَانُوا بِاٰيَاتِنَا لَا يُوقِنُونَ ayetinde yer vermiştir. Hz. Nebi, bunun Allah’a olan saygısı sebebiyle büyük mescitlerden birinden yani Mescid-i Haram’dan çıkacağını ifade etmiştir.[30] Zemahşerî, bunu cessâse olarak nitelemiş ise de bunun ondan çok farklı olduğu beyan edilmiştir.[31]

Bu sözcük, Kurân’da on dört yerde tekil olarak dâbbe, dört yerde de devâb şeklinde çoğul olarak kullanılmıştır. Ayetteki كلم kökü, teklimü ve tükellimü ve ان   maddesi ise inne ve enne şeklinde kırâat edilmiştir.[32] Buna göre dâbbenin çıkışına insanların inanmayacakları ve kendisinin bir hakikat olduğunu söylemesini kabul etmeyecekleriyle tefsir edilmiştir. İnne okuyuşta ise insanların dâbbe dahil Allah’ın diğer âyetlerine inanmadıklarını haber vereceği ifade edilmiştir.[33] Bir âyetteki “…rabbinin bazı veya bir âyetinin gelmesi…[34] şeklinde ifadeyle dâbbe mine’l-arz’ın ilişkilendirilmesi doğru olmuştur.[35] Bu varlığın çıkış anının ve öğütlerinin, insanlara apaçık bir tebliğin yapıldığı, onların da bunu reddetttiği, mühletlerinin sona erdiği ve artık azabın başlarına geçirileceği sünnetullahın dördüncü aşamasıyla ilgili olduğu anlaşılmıştır. Dâbbe mine’l-arz meselesiyle ilgili yeni çalışmalarda kimi itibarlarla çok farklı görüşler ileri sürülmüştür.[36]

Yerden var edilecek olan dâbbe mine’l-arz’ın bir örneğinin, Hz. Salih toplumunda kayadan çıkarılan deve olduğu beyan edilmiştir. Kurân, insanlarla konuşacak bu canlının topraktan yaratacağını beyan etmiş ve sâatin ön belirtisi olacağı değerlendirmiştir. Bu dâbbenin, insanlığın iyice bozulduğu, ilahi emirlerin terk edildiği ve hakiki dinin ortadan kalktığı ahir zamanda çıkacağı beyan edilmiştir. Hadislerde[37] bu varlığın çıkışıyla hemen iman edeceklerin imanının, tıpkı kabul edilmeyen firavunun imanı gibi olacağı açıklanmıştır.[38] Buhârî, dâbbe mine’l-arz ile ilgili hadislerin ya senetlerinde veya metinlerinde bazı sıkıntılar olduğu gerekçesiyle hiçbirini doğru bulmamıştır. Hz. Nebinin dâbbe mine’l-arz’ın çıkışından söz ettiği kaynaklarda yer almıştır.[39]

Kurân, Allah’ın bu varlığı yerden çıkaracağına değinmiştir. Yani âyette, azaba uğramak üzere olan bir kavimden, onlara iman etmediklerini söyleyen bir canlıdan ve bunu onlara çıkaran rabbimizden söz edilmiştir. Kutub, Allah’ın yerden o canlıyı yaratacağını ve onu, sâatin alametlerinden biri olarak zamanın orasına yerleştirdiğini belirtmiştir.[40] Bazı bilginler, dâbbe mine’l-arz’ı, bütün insanları kapsamayan, belli bir yerde neşet eden sosyal sarsıntıyı gösteren ve belli olumsuz şartlarla ilintili olan bir durum olarak yorumlamıştır.[41] Esed, bunun, sâatin hemen öncesinde yaşayan insanları ruhen yoksullaştıran ve onları maddeci bir karaktere büründüren temsili bir anlatım olduğunu söylemiştir.[42] Yazır, dâbbe mine’l-arz’ın insan olacağını ve delilinin insanlara konuşmasının olacağını söylemiştir.[43] Bu durumda dâbbe mine’l-arz, sâatin ön belirtilerinden addedilmiştir.

5. Yecüc ve Mecüc’ün Sedden Kurtulması

Kurân, sâatin ön belirtiler içersinde Yecüc ve Mecüc meselesinden söz etmiştir.[44] Bu iki şeyin çıkışı, sâatin ön işaretlerinden sayılmıştır.[45] Bu konuda “(Zülkarneyn) ‘Bana demir kütleleri getirin.’ dedi. İki dağın arasını doldurunca ‘Ateş yakıp (körükleyin).’ dedi. Onu kor haline getirince de ‘Bana bir miktar erimiş bakır getirin de üzerine dökeyim.’ dedi.” buyrulmuştur. Ayrıca “(Onlar) ‘Ey Zülkarneyn! Geçekten Yecüc ve Mecüc, burada kargaşa çıkartıyorlar. Sana bir miktar mal versek onlar ile aramıza bir set yapar mısın?’ dediler.[46] bilgisi de verilmiştir. Bazı ulema, bu olayda geçmişte yaşamış bir topluluktan söz ettiğini, bunların civarında yaşayanlara zarar verdiklerini ve Zülkarneyn’in yaptığı büyük bir set sayesinde bu zararlarından kurtulduklarını beyan etmiştir.[47]

Bunların, Zülkarneyn döneminde ortaya çıktığı ve sâatin kopmasına yakın bir dönemde zuhur edeceği belirtilmiştir. Bu anlamda Kitab-ı Mukaddes’te Gog ve Magog konusu sadece gelecekle ilişkilendirilmiştir. Buna karşın Kurân’da ye’cüc ve me’cüc, biri geçmişte gerçekleşmiş ve diğeri ise gelecekte olan iki hadise olarak değerlendirilmiştir.[48] Bu konuya Neml suresinde de değinilmiştir. Buradaki ye’cüc ve me’cüc olayının, gelecekte gerçekleşeceği ifade edilmiştir. Gerçek vaadin yaklaşmasıyla onların ortaya çıkacağı ve önlerindeki engeli aşacakları dile getirilmiştir. Müfessirler, gerçek vaadin, sâatin kopması olduğuna ve bunların ortaya çıkışının onun yaklaştığının ön belirtisi olduğuna işaret etmiştir.[49]

Bazıları ayete dayanarak onların şimdiye kadar bu setleri geçmediklerini ifade etmiştir. Bunun sâatin öncesinde ön işaret olarak gerçekleşeceğini ve dünya tarihinde bir ilk olacağını vurgulamıştır. Bu engelin sâatin ansızın geldiği zamanda yerle bir olacağı âyette dile getirilmiştir. Kehf suresinde bu olay yaşanmış, buna karşın Rahman suresinde[50] olacak olarak açıklanmıştır.[51] Bir hadisinde Hz. Nebi ليُحجَنَّ البيتُ وليُعتَمرَنَّ بعدَ خروج يأجوجَ ومأجوجَ yani “Ye’cüc ve me’cüc’ün çıkışından sonra bile Kâbe’de haccedilecek ve umre yapılacaktır.”[52] buyurmuştur. Alagaş, ye’cüc ve me’cüc’ün seddi aşmasının, aslında insanların yaptığı bir olumsuzlukla gerçekleşeceğini ileri sürmüştür. Bunun için bir âyeti[53] delil getirmiş, göklerin ve yerin bucaklarını aşarak insanlığı fesada boğan bu güruhun üzerine bir başka âyette beyan edildiği gibi duman ve erimiş bakırın atılacağını beyan etmiştir. Bunun için de âyette belirtildiği üzere Zülkarneyn’in onlara yardım edeceği ve seddi inşa edeceği[54] belirtmiştir. Üzerlerine kor ateşten bir alev ve erimiş bakırdan bir duman salıverileceği âyette[55] beyan edilmiştir. Bütün bu olayların, sâatin gerçekleşmesinden evvel olacağı ve insanlığın kendine bu andan itibaren evrensel bazda bir çekidüzen vereceği yapılan açıklamalar ve verilen âyetler ile hadislerden çıkarılmıştır.

6. Göğün Duman Getirmesi

Kurân’da göğün apaçık bir duman getireceğinden ve bunun, insanları kaplayacağından söz edilmiştir. Bu dumanın gelmesi, sâatin kesin bir ön belirtisi olduğunda ihtilaf edilmiştir. Kur’ân’ın diğer âyetlerinde gerçek sâatin ansızın kopacağı ve bunun, çok hızlı olacağı açıklandığı için göğün bir duman getirmesi, sâatin öncesindeki işaretlerden addedilmiştir. Kur’ân, sadece iki âyete bu konuya temas etmiştir.[56] Hz. Nebi, bunu sâat öncesi gerçekleşecek on alametten biri saymıştır. Göğün getireceği dumanın, sâat öncesindeki belirtilerden biri olduğu düşünülmüştür.[57]

Duhân sözcüğüne alevle birlikte olan şey anlamı verilmiştir.[58] Göğün ilk halinin dumandan oluşması, sonunda böyle bir dumanın ondan gelebileceğine delil sayılmıştır.[59] Sâat anında göğün ne olacağı bu manada önem kazanmıştır. Bazı âyetlerde göğün hâsıb göndereceğinden, bir duman getireceğinden, iki yerde gökten bir ricz’in ineceğinden, üç yerde göğün kısf gibi bir şey düşüreceğinden, göğün gamam ile yarılacağından, gökten bir hicâre ve husban’ın belireceğinden söz edilmiştir.

Bazı ulema, sâatin kopuşundan önce bu dumanın çıkaracağını ifade etmiştir. Sâatin gerçekleşeceği günde insanlara elem veren bir dumanın yukarıdan aşağıya doğru ineceği ve bütün varlığı bürüyeceği dile getirilmiştir. Buna göre öncesinde iman etmeyen ama duman azabını görenlerin, iman ettiklerini söyleyecekleri ve bu duman azabından kurtulmaları için Allah’a dua etmesini o kişiden isteyecekleri açıklanmıştır.[60] Buna göre sâatin ön belirtilerinden birinin duman olduğu düşünülmüştür. İnsanların bu azabın kaldırmasını istemeleri, dumanın, sâatin öncesindeki ön işaretlerden biri olduğunu düşünmeye sevk etmiştir.

Göğün apaçık bir duman getireceğine bazı ayetlerde temas edilmiştir.[61] Kurtubî, göğün apaçık bir duman getireceğine dair bildirimin, henüz gerçekleşmediğini ve sâatin ön işaretlerinden olduğunu dile getirmiştir.[62] Hz. Nebinin bazı sözlerinde sâatin alametleri içerisinde göğün getireceği dumanı da saydığı rivâyet edilmiştir.[63] Bazı anlayışlarda batşe-i kübra’nın jeolojik ve ekolojik düzeni temelden bozacak değişiklikler olarak anlaşıldığı ifade edilmiştir.[64] İbn Ömer ve İbn Abbas, dumanın sâatin kopmasına yakın bir zamanda gerçekleşeceğini belirtmiştir. İbn Kesîr, duhân-i mübin ile sâatin hemen öncesinde veya yaklaştığında ortaya çıkan dumanın kastedildiğini söylemiştir.[65]

Genel kozmik değişime Kitab-ı Mukaddes’te[66] de yer verilmiştir. Bu duman olayın, büyük kozmik değişime çok yakın bir zamanda gerçekleşecek olağanüstü olaylardan biri olarak kabul edilmiştir. İnkârcıların azabın kaldırılmasına rağmen sözlerinde durmayacakları âyette ifade edilmiştir.[67] Dumanın gökyüzünü kaplayacağı ve böylece sâatin ön belirtilerinden olduğu beyan edilmiştir.[68]

Keşşâf’ta azabın biraz kaldırılmasını beyan eden kısım ile dumanın sâatin öncesinde gerçekleşecek bir ön belirti olmasının nasıl bağdaştırılabileceği sorgulanmıştır. Ancak insanların Allah’tan bu azabı kaldırmasını istemeleri ve iman edeceklerini söylemeleri, bunun sâatin öncesinde olacağına ve imanın yarar sağlayacağına delil sayılmıştır.[69] Kurân’da özellikle Hz. Musa döneminde azaba duçar edilenlerin müracaatları sonucu üzerindeki azabın giderildiği aktarılmıştır. Burada göğün bir duman getireceğinden söz eden âyetin devamında da insanların azabın kaldırılması isteyecekleri, çünkü iman ettiklerini dile getirecekleri beyan edilmiştir. Bu açıdan daha önce gerçekleşmiş böyle bir hadiseden söz edilmesi, dumanın insanların kapladığı zaman yeniden gerçekleşeceğinin delili olmuştur. Zaten Kurân’da bu dile getirilmiştir.

7. Zülkarneyn’in Güneşin Battığı Yere Gitmesi

Kurân’dan anlaşıldığına göre sâatin ön belirtileriyle ilgili net bilginin, Zülkarneyn kıssasında anlatıldığı düşünülmüştür. Zira kıssada bu elçinin güneşin battığı yere gittiğinden ve zamanda bir yolculuk yaptığından ve son sâatte sura üflenmeden evvel oradaki kavmi hidâyete davet ettiğinden bahsedilmiştir. Zülkarneyn’in güneşin 24 saat esasına göre gelecekteki son batımdaki akşama gidişinden söz edilmiştir.

Bir çalışmada Hz. Süleyman’ın Zülkarneyn olma ihtimaline temas edilmiştir.[70] Zira Hz. Yunus’a nasıl zennûn denilmiş ise aynı şekilde buna da Zülkarneyn denilmiştir. Zülkarneyn maddesinde Allah tarafından kendisine büyük bir güç ve geniş imkanlar verildiği âyetten mülhem olarak ifade edilmiş ve bu seferlerin mekânsal olduğu düşünülmüştür.[71] Aksine yolculuklarının zamansal düzlemde olduğu akla getirilmemiştir. Mesela Belkıs’ın tahtını Yemen’den veya Güney Amerika’dan göz açıp kapayıncaya kadar Kudüs’e getirmiştir. Geleceğe yaptığı yolculukta ise güneşin dürüleceği zamandaki mekâna gitmiştir.

Ayette geçen mağribe’ş-şems[72] ifadesi, “Güneş köreltildiği (dürülüp, sönmeye başladığı) zaman.”[73] âyetiyle açıklanmıştır. Bu durumda güneşin battığı zamanın ve yerin, artık güneşin bir daha doğmayacağı ve ayla cem edileceği son güneş batımındaki yer ve zaman olarak tefsir edilmiştir. Oraya vardığında güneşin hangi halde olduğunu rabbimiz, Zülkarneyn’in gözüyle eşsiz bir anekdotla insanlığın zihnine kazımıştır. Âdeta Kur’ân, o zamandan, o yerden, güneşin durumundan ve oradaki insanların vaziyetinde bir fragman yayınlamıştır.[74]

Kurân, ümmetlerin elçilerle aralarında gerçekleşen olayların bütününü sünnetullah olarak açıklamıştır. Yani sünnetullahta bir değişikliğin veya bir dönüşümün olmayacağı ifade edilmiştir.[75] Sünnetullahın son aşamasında elçiyle birlikte inananların kurtulduğu, buna karşın inkâr edenlerin helak edildiğini açıklanmıştır.[76] Bu bilgilerden hareketle dünyamızın ansızın gelecek olan sâatin öncesinde gerçekleşecek olan Zülkarneyn’in güneşin battığı son akşama gitmesi, sâatin önündeki ön alametlerden sayılmıştır. Önceki din mensupları, bu olayın kendi kitaplarında anlatıldığını ya da efsanelerinde yer aldığını biliyor olmaları hasebiyle Hz. Muhammed’e bu soruyu yöneltmişlerdir. Neticede güneşin son akşam batışıyla ilgili bu haberde sâatin ön işaretlerinden birine temas edilmiştir.

 


[1] Muhammed 47/18.

[2] el-Ahzâb 33/63.

[3] Taberî, Câmiu’l-Beyân, 21/207.

[4] İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kurâni’l-Azîm, 7/315.

[5] en-Necm 53/56-57, el-Kamer 54/1, en-Nahl 16/1, el-Enbiya 21/1, el-A’râf 7/187.

[6] el-Buhârî, el-Câmiu’s-Sahîh, Tefsîr, Bab 79 (hadis no: 4936), 705.

[7] el-Ahzâb 3/40. Diğer âyetler için bk. Âl-i İmrân 3/14, Kıtâl 47/2, el-Feth 48/29.

[8] el-Mevdûdî, Tefhîmü’l-Kurân, 4/427.

[9] en-Neml 27/61. Benzer âyetler için bk. Fâtır 35/12, el-Furkân 25/53, er-Rahmân 55/19-23.

[10] el-Kehf 18/60-61.

[11] Habenneke el-Meydânî, Meâricu’t-Tefekkür, 6/654.

[12] Âyet için bk. ed-Duhân 44/24.

[13] Kırca, Bahreyn, TDV İslâm Ansiklopedisi, 4/491-492.

[14] Kırca, Mecmau’l-Bahreyn, TDV İslâm Ansiklopedisi, 28/256.

[15] ed-Duhân 44/24.

[16] en-Neml 27/61. Benzer bir âyet için bk. er-Rahmân 55/19-23.

[17] Alagaş, Sona Son Kala, 168-172.

[18] Yûnus 10/92.

[19] İlgili âyetler için bk. el-A’râf 7/148, Tâhâ 20/88.

[20] Sâd 38/34.

[21] Mevdûdî, Tefhîmü’l-Kurân, 2/362

[22] Alagaş, Sona Son Kala, 162-163.

[23] Alagaş, Sona Son Kala, 165-166. Ayrıca bk. Alagaş, 2012 ve İki Deniz Arası, 88-90.

[24] en-Neml 27/82.

[25] Veli, Kıyâmet Alâmetleri, 196.

[26] Koç, Kıyâmet Alâmetleri ve Ölüm, 33-34.

[27] Yavuz, Kıyâmet Alâmetleri, 25/522-525; Ünal, Kurân-ı Kerim’de Dâbbe, 158-179.  

[28] Yavuz, Kıyâmet Alâmetleri, 25/522-525.  

[29] Kutub, Fî Zılâli’l-Kurân, 8/61.

[30] Yakut, İ’râbu’l-Kurân, 8/3444-3446.

[31] Zemahşerî, Keşşâf, 4/1140-1146.

[32] et-Taberî, Câmiu’l-Beyân, 18/127-128.

[33] Hocaoğlu, Dâbbetü’l-Arz: İnsanın Yeniden Diriliş, 1048.

[34] el-En’âm 6/158.

[35] Çelik, Kurân’da Dâbbetü’l-Arz,1/41. 

[36] Hocaoğlu, İnsanın Yeniden Diriliş, 1041.

[37] Müslim, Muhtasaru Müslim, 2138.

[38] Ali, Fekad Câe Eşrâtuhâ, 432-434.

[39] Ünal, Kurân-ı Kerim’de Dâbbe, XXXI, 185.

[40] Kutub, Fî Zılâli’l-Kurân, 1732 27/82.âyet

[41] Karaman vd., Kurân Yolu, 4/203. Ayrıca bk. Çelebi, Uzak ve Yakın Gelecekle İlgili Haberler, 132-142; Sarıtoprak, Dâbbetü'l-Arz, 8/393.

[42] Esed, Kurân Mesajı, 27/81.

[43] Ünal, Kurân-ı Kerim’de Dâbbe, 186.

[44] Âyetler için bkz. el-Kehf 18/94, el-Enbiyâ 21/96. 

[45] Veli, Kıyâmet Alâmetleri, 189. Ayrıca bkz. Koç, Kıyâmet Alâmetleri ve Ölüm, 41. 

[46] Allâh’ın Kelâmı, Çev. Mehmet Türk, el-Kehf, 18/94.

[47] Çelebi, Ye’cûc ve Me’cûc, 43/373-375.

[48] Çelebi, Ye’cûc ve Me’cûc, 43/373-375.

[49] Çelebi, Ye’cûc ve Me’cûc, 43/373-375.

[50] Ayetler için bk. er-Rahmân 555/33, 35.

[51] https://www.insandergisi.com/yecuc-ve-mecuc-seddi-107h.html

[52] el-Buhârî, Hac 47, hn: 1593.

[53] Âyet için bk. eş-Şûrâ 42/30.

[54] Âyet için bk. el-Kehf 18/94.

[55] Âyet için bk. er-Rahmân 55/35.

[56] ed-Duhân 44/10-11.

[57] Koç, Kıyâmet Alâmetleri ve Ölüm, 31.

[58] Rağıb el-İsfehânî, Müfredât, 353.

[59] Koçyiğit, Kurân-ı Kerim Meâl ve Tefsiri, 6/239.

[60] Yavuz, Kıyâmet Alâmetleri, 25/522-525.  

[61] Âyet için bkz. ed-Duhân 44/10-11.

[62] Ali, Fekad Câe Eşrâtuhâ, 82. Ayrıca bkz. Kurtubî, Câmiu’l-Beyân, 16/130-131.

[63] Mevdûdî, Tefhîmü’l-Kurân, 5/301-302.

[64] Yurdagür, Duhân, TDV İslâm Ansiklopedisi, 9/546-548.

[65] Topaloğlu, Batşe-i Kübrâ, 5/203-204.

[66] Bilgi için bkz. Matta 24/30, Masson, s. 692’den nakleden Yurdagür, Duhân, 9/546-548.

[67] Yurdagür, Duhân, TDV İslâm Ansiklopedisi, 9/546-548.

[68] Koçyiğit, Kurân-ı Kerim Meâl ve Tefsiri, 6/341.

[69] Zemahşeri, Keşşâf, 6/94.

[70] Alagaş, 2012 ve İki Deniz Arası, 37.

[71] Öztürk, Zülkarneyn, TDV İslâm Ansiklopedisi, 44/564-567.

[72] el-Kehf 18/83-88.

[73] et-Tekvîr 81/1.

[74] Alagaş, 2012 ve İki Deniz Arası, 24.

[75] İlgili âyetler için bk el-Ahzâb 33/62, el-Feth 48/23, Fâtır 35/43, el-İsrâ 17/77.

[76] Alagaş, Sona Son Kala, 148-149.

logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul