17 Nisan 2024 - Çarşamba

Şu anda buradasınız: / Kur’an’da Nefh-i Sûr: Sûr’a Üflenilmedi
Kur’an’da Nefh-i Sûr: Sûr’a Üflenilmedi

Kur’an’da Nefh-i Sûr: Sûr’a Üflenilmedi MURAT KAYA

Doç. Dr. Murat KAYA[1]

 

Kur’ân-ı Kerîm’de muhkem (anlam yönünden başka bir ihtimal taşımayan açık mânalı) âyetlerin yanında müteşâbih (mâna yönünden birden fazla ihtimal taşıması sebebiyle anlaşılmasında güçlük bulunan) âyetler de geniş yer tutar.[2] Bunlardan biri de kıyametin kopması ve insanların yeniden diriltilmesiyle alâkalı olarak sıkça kullanılan “Nefh-i Sûr” tabiridir. Sûr, tahakkukunun katʻiyeti itibariyle muhkem olmakla birlikte nasıl ve ne kadar olacağı, kimin üfleyeceği, kimlere tesir etmeyeceği ve arada ne kadar zaman geçeceği gibi konular açısından müteşâbihtir. Âlimlerimizin konuyla ilgili görüşlerine geçmeden önce mühim birkaç ıstılahı târif edelim:

Sûr: Lügatte “seslenmek, ses çıkarmak; eğmek” mânasındaki صور kökünden türeyen sûr, “ses çıkaran eğri boynuz” demektir. Rasûlullah (s.a.v) “Sûr bir boynuzdur, ona üflenir”[3] “Vazifeli melek Sûr’u eline almış, üfleme emri gelir gelmez hemen üflemek üzere izin beklerken ben nasıl sevinç duyar ve nîmetlerden zevk alabilirim?”[4] buyurmuştur. Fahreddin er-Râzî, nassın zâhirinin ses çıkaran bir boynuza delâlet ettiğini ve bu mânaya engel olacak herhangi bir mâninin olmadığını söyler.[5] Râgıb el-Isfahânî, Allah teâlâ’nın sûru, sûretlerin ve ruhların cisimlerine geri dönmesine sebep kıldığını ifade eder.[6] Kurtubî de sûrun “nurdan bir boynuz” olduğunu söyler.[7]

Nefh: نفخ kelimesi “Bir şeyin içine hava üflemek” diye tarif edilmiştir.[8] Bunun masdarı olan nefha, Kur’an’da “kıyametin kopması, ayrıca ölülerin yeniden diriltilmesi için sûra yapılacak üfleyiş” anlamında geçen bir kavramdır.[9]

Nefha-i Feza‘: فزع korkmak, ürkmek, dehşete düşmek demektir.[10] Nefha-i Fezaʻ, sûra ilk üfürülüşe verilen isimdir. Son derece şiddetli sesiyle bütün canlıları korkutup dehşete düşürdüğü ve öldürdüğü için bu isim verilmiştir.[11]

Nefha-i Sa‘k: صعق insanın çok şiddetli bir ses duyarak bayılması ve aklının gitmesi demektir.[12] Kur’ân’da “ölmek” mânasına da kullanılmıştır.[13] Bu ölüm ya sesin şiddetinden veya yanmadan dolayı olur.[14] Nefha-i Saʻk da sûra ilk üfürülüşe verilen bir isimdir. Daha evvel ölümü tatmayan bütün canlılar bu sûr ile ölecektir. Daha önce ölmüş olanlar ile Allah’ın istisnâ ettiği ve kendilerine ölüm yazmadığı canlılar bunun hâricindedir.[15]

Nefha-i Kıyâm: قيام kalkmak demektir.[16] Nefha-i Kıyâm, ölülerin yeniden dirilecekleri zaman vuku bulan ikinci üfleyişe verilen isimdir.[17] Bu sûr ile birlikte yeniden dirilen ölüler ayağa kalkıp büyük bir şaşkınlıkla etrafa bakmaya başlarlar.

 

Sûra Üfürmenin Keyfiyeti

Sûrun ve ona üfürmenin mâna ve mahiyeti konusunda âlimler farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Büyük çoğunluğu oluşturan gruba göre “sûr”, gerçek anlamda bir boynuz, boru veya borazan; “üfürme” de ona üflenince korkunç, sarsıcı ve kulakları sağır edici bir sesin çıkmasıdır. Sûrun yerle gök arası genişliğinde olduğu[18] ve hac için toplanan Mina ehlinin bile onu kaldıramayacağı rivayet edilmiştir.[19] Sûrun nurdan veya kristal saflığında beyaz inciden yapılmış, ruhlar adedince deliği bulunan bir tür boru olduğu[20] ve ruhların da içinde bulunduğu[21] söylenmiştir. Râgıb el-Isfahânî, “Sûrun içinde bütün insanların sûretleri vardır” diye bir habere yer vermiştir.[22] Hasan Basrî (r.a) “Sûr boynuzdur” demiştir. Bazıları onun bu sözünü “Ruhlar boynuzun içinde toplanır, ona üflenince cesetlerine gider ve bedenler canlanır” diye tevil etmişlerdir.[23] Râzî ise Cenâb-ı Hakk’ın âhirete dâir halleri, insanların dünyada şâhit oldukları şeyleri misal vererek anlattığını ifade eder. Buna göre insanlar orduları sevkederken boru çalmayı âdet edinmişlerdir, bu sebeple de kâinatın harap olmasının ve ölülerin yeniden diriltilmesinin alameti olan şey, insanların meseleyi kavrayabilmesi için boruya benzetilmiştir.[24] Bu konudaki rivayetlerin zayıf oluşunu ve Râzî’nin yerinde hatırlatmasını düşündüğümüzde sûrun şekli ve yapısıyla ilgili hususları fazla irdelemenin gereksiz olduğu anlaşılmaktadır.

Sûra nasıl üfleneceği konusuna gelince İmâm Mâtürîdî bu hususta şu görüşleri sıralar:

1. Bazıları “Bu hakiki mânada bir üfleme değildir, kıyameti koparmanın Allah teâlâ’ya ne kadar hafif geleceğini haber vermek için kullanılmış bir ifadedir, zira insanlara en hafif ve en kolay gelen şey üflemedir” demiş ve şu âyeti görüşlerine delil olarak getirmişlerdir: “Kıyametin kopması ise göz açıp kapama gibi veya daha az bir zamandan ibarettir.”[25]

2. Âyetlerde “nefh”in zikredilmesi kıyametin kopmasının ne kadar süratli olduğunu ifade etmek içindir. Çünkü insan için “üflemek” kadar hızlı yapılan başka bir iş yoktur. Âyetlerdeki “tek bir sayha”[26], “tek bir sarsıntı”[27] ifadeleri de aynı şekilde sürati ifade eder.

3. Hakiki mânasıyla üflemedir.[28]

4. Ebû Hayyân’ın temrîz sîgasıyla zayıf olduğuna işaret ettiği diğer bir görüşe göre “nefh-i sûr” kıyametin kopacağını ve dünyanın sona ereceğini ifade etmek için kullanılan bir tabirdir ve burada istiare yapılmıştır.[29]

5. Yine Ebû Hayyân, nefhin ölüleri çağırmayı ifade eden bir temsil olabileceği görüşünü de nakleder. Bu durumda ölülerin kabirlerinden çıkışı, mecazen askerlerin boru sesini işitince yerlerinden çıkışına benzetilmiştir. Bu görüşleri nakleden Ebû Hayyân, Kur’ân’da ve sahih hadislerde sûra üfürmenin çok geçmesi sebebiyle çoğunluğun kabul ettiği hakiki mânadaki nefhin doğru olduğunu söyler.[30]

Müfessirler umumiyetle sûr ile alâkalı sahih hadislere itimat ederek “nefh”in hakiki mânasını kabul etmişler, meleğin boruya benzer bir âlete üfleyeceğini ve bunun kıyametin kopmasına bir alâmet[31] olacağını söylemişlerdir.

 

Sûr’a Kaç Defa Üflenecek?

Sûra kaç defa üfleneceği konusunda da çeşitli görüşler vardır:

1. Sadece Mâtürîdî’nin, sahibini zikretmeden yer verdiği, Kur’ân’da bir tek sesten söz edilmesine[32] dayanan görüş sûra yalnızca bir defa üfleneceği şeklindedir.[33]

2. Dahhâk, Hasan Basrî, Katâde, Taberî, Âlûsî gibi âlimler sûra iki defa üfleneceğini söylemişlerdir. Bu, cumhurun görüşüdür.[34] Kurtubî’ye göre sahih olan nefh-i sûrun iki defa gerçekleşeceğidir. Bunun üç olmadığını üzerine basa basa ve tekrar tekrar ifade eder. Nefhatü’l-Feza‘ın Nefhatü’s-Sa‘k’a râcî olduğunu, çünkü ikisi için ayrı ayrı zamanın olmadığını, insanların sûrun üflenişiyle şiddetli bir korkuya kapılacaklarını ve bu sebeple hemen öleceklerini söyler.[35] Bu görüşte olanlara göre, Nefha-i Feza‘ ile Nefha-i Sa‘k’tan bahseden ayetlerdeki istisnanın aynı olması da bu iki nefhanın aynı olduğunu göstermektedir.[36] Kurtubî, Kuşeyrî ve benzerlerinin kabul ettiği gibi Nefhatü’l-Feza‘ın, Nefhatü’l-Ba’s’e de râcî olabileceğini ifade eder. Buna göre insanlar ikinci sûr ile büyük bir dehşet ve korku içinde dirilirler.[37]

Sûra iki defa üfleneceğini söyleyen âlimlerin Yâsîn Sûresi’nde önce kıyametin kopmasını ifade eden korkunç bir ses, ardından yeniden diriltme ve inşâ için sûra üfleneceğinin bildirilmesi[38], Zümer Sûresi’nde sûra üflenmesiyle bazı istisnalar hariç bütün canlıların öleceği, ardından yeniden dirilişi sağlayacak ikinci bir üfürmeden bahsedilmesi[39] ve Nâziât Sûresi’nde kâinatı sarsan bir şeyi ikincinin takip edeceğinden söz edilmesi[40] ile istidlâl etmiş, ayrıca muteber hadis kaynaklarında iki üflemeden bahsedilmiş olmasını da göz önünde bulundurmuşlardır.[41]

3. Sûra üç defa üfleneceğini iddia edenler çeşitli sûrelerde yer alan nefh-i sûr âyetlerini birleştirmişler ve Ebû Hüreyre’den rivayet edilen uzun bir hadiste üç üfleyişten söz edilmesine[42] dayanmışlardır.[43] Bunlara göre birincisi kulları korkutan Nefhatü’l-Feza‘, ikincisi bütün canlıların öldüğü Nefhatü’s-Sa‘k, üçüncüsü de ölülerin yeniden dirildiği Nefhatü’l-Kıyâm li-Rabbi’l-Âlemîn veya Nefhatü’l-Baʻs’tir. Diğer bir anlayışa göre bunların üçü de ölümden sonra olacaktır. Birincisi kabirde olacak, ikinci sûr ile kabirdekiler dirilecek, üçüncüsüyle kabirlerden çıkıp mahşere toplanacaklardır. Bu durumda kabir azabı ikinci ile üçüncü sûr arasında olacaktır. Bu konuda rivayetlerin nakledildiğini söyleyen Mâtürîdî, “Eğer rivayetler sabitse böyle olacaktır, değilse tevakkuf ederiz” der.[44]

Taberî ve İbn Kesîr Yâ-sîn 36/51 âyetinin üçüncü sûrdan bahsediyor olabileceğine işaret ederler.[45] İbn Atıyye, en-Neml 27/87 âyetinin tefsirinde sûra üç defa üfleneceğini söyleyenlerin görüşünün daha sahih olduğunu ifade eder.[46] Gaznevî iki ile üçü zikreder, sonra üç defa olduğunu söyleyenlerin görüşünün daha sahih olduğunu söyler.[47] Râzî ise ez-Zümer 39/68’deki صعق kelimesinin “bayılma” mânasına geldiğini kabul edenlere göre nefh-i sûrun ancak iki defa olabileceğini, “ölüm” mânasını verenlere göre de üç defa olacağını söyler. Bunlara göre canlılar Nefha-i Feza‘da sesin şiddetinden ölürler. Kabirlerinde tekrar dirilip Berzah hayatını yaşadıktan sonra Nefha-i Sa‘k ile tekrar ölürler. Sonunda Nefha-i Kıyâm ile baʻsolunurlar.[48]

Bu görüşte olanlar Hac Sûresi’nin başında haber verilen “Kıyâmet Zelzelesi”nin kıyametten önce olacağını, kıyamete çok yakın olduğu için “Kıyâmet Zelzelesi” diye isimlendirildiğini, bunun kıyamet alâmetlerinden biri olacağını ve birinci sûrun akabinde meydana geleceğini söylerler. Sûra iki defa üfleneceğini kabul edenler ise bu zelzelenin kıyamet günü ölüler kabirlerinden kalktıktan sonra Arasât’ta olacağını ifade ederler. Taberî de bunu tercih etmiş, önceki görüşe mesnet teşkil eden hadisin zayıf olduğunu söyleyerek ikinci görüşü destekleyen pek çok sahih hadis zikretmiştir.[49]

4. İbn Hazm ile Kadı İyâz’a nisbet edilen ve sûra dört defa üfleneceğini ileri süren görüşün Kur’ân ve Sünnet’te böyle bir beyan bulunmamakla birlikte aksine de işaret edilmediği, kıyametin kopmasından huzur-ı ilâhîye varıncaya kadar birçok kozmik olayın vuku bulabileceği şeklinde bir akıl yürütmeye dayandığı söylenebilir.[50] Onlara göre birinci nefhada bütün canlılar ölür, Cenâb-ı Hak “Bugün mülk kimindir?”[51] buyurur ama kimse cevap vermez. Yine “O’nun zâtından başka her şey yok olacaktır”[52] diye nidâ eder. İkincisi Nefha-i Baʻs’tir ki “Nihayet Sûr’a üflenecek, bir de bakarsın ki onlar kabirlerinden kalkıp koşarak Rablerine giderler”[53] âyetinde buna işaret edilir. Üçüncüsü Nefha-i Sa‘k’tır ki bu Nefha-i Feza‘ ile aynıdır. Bunda bütün canlılar bayılır. Şu âyetlerde buna işaret edilir: “Sûra üflenince Allah’ın diledikleri müstesna olmak üzere göklerde ve yerde ne varsa hepsi çarpılıp yıkılmıştır”[54], “Sûra üfürüldüğü gün -Allah’ın diledikleri müstesna- göklerde ve yerde bulunanlar hep dehşete kapılır, hepsi boyunları bükük olarak O’na gelirler.”[55] Dördüncü nefha, ifâka yani baygınlıktan ayılmak içindir. Buna da Cenâb-ı Hak Nefha-i Sa‘k’ı zikrettikten sonra şöyle temas eder: “Sonra ona bir daha üflenince bir de ne göresin onlar ayağa kalkmış bakıyorlar!”[56] Bu görüş, Nefha-i Sa‘k’ı, Nefha-i Ba’s’tan sonra göstermesi sebebiyle tenkit edilmiş, bunun naslara uymadığı söylenmiştir.[57]

Bu ihtilafları zikreden Mâtürîdî, “Nefh ve sûrun şöyle veya böyle olduğuna dâir herhangi bir tefsir yapmayız, herhangi bir işarette bulunmayız. Ancak Rasûlullah (s.a.v)’den bu hususta bir açıklama sâbit olursa o kabul edilir. Bu konu ameli gerektiren bir şey değildir ki yapılan tefsirlerin doğru veya yanlış olduğunu ortaya koymak için tekellüfe girilsin. Bunları sadece tasdik etmek gerekir. Biz de nefh ve sûr’u bize geldiği şekilde tasdik ederiz, tefsirine girmeyiz” der.[58] Âncak âlimlerin çoğunluğu sûra iki defa üfleneceğini kabul etmişlerdir.

 

İki Üfleyiş Arasında Ne Kadar Zaman Vardır?

Ebû Hüreyre (r.a) Allah Rasûlü’ne (s.a.v) sûra iki üfleniş arasında ne kadar zaman geçeceğini sormuş, o da “kırk” diye cevap vermiş, bu rakamla yıl mı, ay mı yoksa gün mü kastedildiği tek tek sorulduğunda her birine ısrarla “bir şey diyemem” diye karşılık vermiştir.[59]

Onun yaşlılık sebebiyle bu kelimede tereddüt etmiş ve hadis naklindeki titizliği sebebiyle sükût ederek ısrarla cevap vermemiş olması muhtemeldir. Zira yine ondan ve İbn Abbâs’tan gelen diğer rivayetlerde bu sürenin kırk sene olduğu açıkça ifade edilmiş[60] ve bu genel kabul görmüştür.[61]

 

Sûra Üflendiğinde Ölümden İstisna Edilenler Kimlerdir?

Kıyametin kopuşu esnasında herkesin öleceği ancak Allah’ın dilediği bazı kimselerin bundan istisnâ edileceği bildirilir.[62] Bunların Allah’ın arşını taşıyan sekiz melek, Cebrâil, Mîkâil, İsrâfil, Azrâil, şehitler, Hz. Musa,[63] huriler,[64] Cehennem’in vazifelileri olan Mâlik ve zebâniler ile Cehennem’in akrep ve yılanları,[65] peygamberler ve “Kim iyilikle (ilâhî huzura) gelirse ona daha iyisi verilir ve onlar o gün korkudan emin kalırlar”[66] âyetinde bahsedilenler[67] olabileceği söylenmiştir. Bunlar arasında en kuvvetli görünen şehitler ile Hz. Musa’nın istisna edilecek olmasıdır. Hz. Musa ile ilgili hadislerde ihtimalli bir ifade kullanılıp kesin bir bilgi verilmediği için ilk sûr ile ölmekten istisna edilenlerin şehitler olması kuvvet kazanmaktadır. Müfessirlerin çoğu da bu görüşe meyillidir.

 

Sûr’a Kim Üfleyecek?

Kur’ân-ı Kerim’de sûra üfleneceği hep meçhul sığa ile haber verilmiş, kimin üfleyeceği tasrih edilmemiştir. Taberî, İbn Abbâs’tan “Sûra, gayb ve şehadet âlemlerini bilen yani Allah Teâlâ üfleyecektir” şeklinde bir görüş nakleder ancak onu tercih etmez.[68] İslâm âlimleri, sûra üfleyecek ve insanları hesap meydanına çağıracak olan davetçinin[69] bir melek olduğu ve kendisine “İsrâfil”[70] ismi verildiği hususunda ittifak etmişlerdir.[71] İsrâfil ismi Kur’ân-ı Kerîm’de geçmemekle birlikte hadislerde açıkça zikredilir.[72] İsrâfil (a.s) bu rivayetlerde kıyamet gününde yapacağı vazife açısından tanımlanarak “melekü’s-sûr”[73], “sâhibü’s-sûr”[74] ve “sâhibü’l-karn”[75] diye tavsif edilir. Bu rivayetlere göre o hazır vaziyette Allah’ın “üfle” emrini beklemektedir.[76]

 

 

 


[1] İstanbul Medeniyet Üniversitesi, İslami İlimler Fakültesi, Temel İslam Bilimleri Anabilim Dalı / Associate Professor, İstanbul Medeniyet University, Faculty of Islamic Sciences, Department of Basic Islamic sciences, İstanbul, Turkey, murat.kaya@medeniyet.edu.tr, orcid.org/0000-0001-5544-8548.

[2] Âl-i İmrân 3/7; Zümer 39/23.

[3] Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, II, 162, 192; Dârimî, “Rikâk”, 79/2801; Ebû Dâvûd, “Sünnet”, 24/4742; Tirmizî, “Kıyamet”, 8/2430; “Tefsîr”, 39/3244. Tirmizî “hasen sahih”, Zehebî ve Şuayb Arnaût “sahih” olduğunu söylemişlerdir.

[4] Tirmizî, “Kıyâmet”, 8/2431. Krş. İbn Ebî Şeybe, el-Musannef, thk. Kemâl Yûsuf el-Hût, Riyâd: Rüşd, 1409, VI, 76/29587; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, I, 326; III, 7; IV, 374; Hâkim, el-Müstedrek, thk. Mustafa Abdülkâdir Atâ, Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1411/1990, IV, 603/8678; Beyhakî, Şuabu’l-iman, I, 532/346. Tirmizî bu hadisin “hasen”, Elbânî ise, “sahîh” olduğunu söylemiştir.

[5] Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-ğayb, Beyrut: Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî, 1420, XXIV, 574.

[6] Râgıb el-Isfahânî, el-Müfredât, thk. Safvân Adnân ed-Dâvudî, Dımeşk: Dâru’l-Kalem, 1412, s. 498.

[7] Kurtubî, el-Câmi‘ li-ahkâmi’l-Kur’ân, thk. Ahmed el-Berdûnî - İbrahim Itfeyyiş, Kâhire: Dâru’l-Kütübi’l-Mısrıyye, 1384/1964, XIII, 239. Krş. İbn Atıyye, el-Muharraru’l-vecîz, thk. Abdüsselam Abdüşşâfî Muhammed, Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1422, V, 358.

[8] Râgıb, s. 816.

[9] “Nefha” md., Diyanet İslâm Ansiklopedisi (DİA), yıl: 2006, XXXII, 523.

[10] Halil b. Ahmed, Kitâbu’l-Ayn, thk. Mehdî el-Mahzûmî - İbrahim es-Sâmirrâî, Dâru’l-Hilâl, ts., I, 360.

[11] Zemahşerî, el-Keşşâf, Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-Arabî, 1407, III, 386.

[12] İbn Düreyd, Cemheretü’l-lüğa, thk. Remzî Münir Ba‘lebekî, Beyrut: Dâru’l-İlm li’l-Melâyîn, 1987, II, 885.

[13] Ebû Hayyân, Tuhfetü’l-erîb, thk. Semîr el-Meczûb, el-Mektebetü’l-İslâmî, 1403/1983, s. 201.

[14] Zemahşerî, I, 85, 142, 142.

[15] Sâlihî, Şerhu’l-Akidedi’t-Tahâviyye, thk. Şuayb Arnaût, Beyrut: Risâle, 1417, II, 571. Bkz. Taberî, Câmiu’l-beyân fî te’vîli’l-Kur’ân, thk. Ahmed Muhammed Şâkir, Mekketü’l-Mükerreme: Dâru’t-Terbiye ve’t-Türâs, ts., XXI, 329-330.

[16] Ferâhîdî, Kitâbu’l-Ayn, V, 232.

[17] Taberî, XXI, 333.

[18] İbn Ebî Hâtim, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, thk. Es’ad Muhammed et-Tîb, Mektebetü Nizâr Mustafa el-Bâz, 1419, IX, 2928; Kurtubî, XIII, 239-240. Bu rivayet “mürsel”dir.

[19] İbn Ebî Hâtim, IX, 2928.

[20] Bkz. İbn Atıyye, V, 358; VI, 160; Kurtubî, VII, 20; XIII, 239; amlf., et-Tezkire, thk. es-Sâdık b. Muhammed, Riyad: Minhâc, 1425, s. 478; Süyûtî, el-Büdûrü’s-sâfire, thk. Muhammed Hasan, Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1416, s. 85; Âlûsî, Rûhu’l-me‘ânî, thk. Ali Abdülbârî Atıyye, Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1415, X, 240.

[21] Râzî, XXX, 702; Abdüsselâm b. İbrâhim el-Lekânî (v. 1078), Şerhu Cevhereti’t-tevhid, Kahire: el-Mektebetü’t-Ticareti’l-Kübra, 1955/1375, s. 214; Bebek, “Sûr” md., DİA, XXXVII, 533-534.

[22] Râgıb, s. 498.

[23] Beğavî, Meâlimü’t-Tenzîl, thk. Muhammed Abdullah en-Nemr vd., Dâru’t-Taybe, 1417/1997, VI, 181.

[24] Râzî, XXII, 98.

[25] en-Nahl 16/77.

[26] Yâ-sîn 36/49, 53; Sâd 38/15. Krş. el-Kamer 54/50.

[27] es-Sâffât 37/19; en-Nâziât 79/13.

[28] Mâturîdî, Te’vîlâtü Ehli’s-sünne, thk. Mecdî Bâslûm, Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1426, VIII, 139-140, 706; X, 406.

[29] Ebû Hayyân, el-Bahru’l-muhît, thk. Sıdkî Muhammed Cemîl, Beyrût: Dâru’l-Fikr, 1420, IV, 557. Krş. Râzî, XXIII, 294.

[30] Ebû Hayyân, VIII, 272.

[31] Mâtürîdî, X, 405; Râzî, XXVI, 326.

[32] Yâ-sîn 36/49, 53.

[33] Mâtürîdî, VIII, 140.

[34] Bkz. Taberî, XIX, 71; XXIV, 191-192; Zemahşerî, IV, 601; Kurtubî, XIII, 240; XV, 39; Ebû Hayyân, IX, 221; Âlûsî, X, 242.

[35] Kurtubî, XIII, 240; XV, 279. Bkz. İbn Atıyye, IV, 272; Ebû Hayyân, VII, 382; VIII, 271; IX, 221.

[36] en-Neml 27/87; ez-Zümer 39/68; Kurtubî, et-Tezkire, s. 491; Süyûtî, el-Büdûrü’s-sâfire, s. 90; Âlûsî, X, 241.

[37] Kurtubî, XIII, 240. 

[38] Yâ-sîn, 36/49, 51.

[39] ez-Zümer 39/68. Taberî, XI, 462.

[40] en-Nâziât 79/6-7.

[41] Buhârî, “Tefsîr”, 39/4; 78/1; Müslim, “Fiten”, 116, 141; “Fedâil”, 159.

[42] İbn Râheveyh, Müsned, thk. Abdülğafûr b. Abdilhak el-Belûşî, el-Medînetü’l-Münevvera: Mektebetü’l-İman, 1412/1991, I, 84; Taberî, XVIII, 122, 558; Beyhakî, el-Ba’s ve’n-nüşûr, thk. Şeyh Âmir Ahmed Haydar, Beyrut: Merkezü’l-Hıdemât, 1406/1986, s. 336. Çok uzun olan bu hadisin “mürsel” olduğu, sahih olmadığı söylenmiştir (Ukaylî, ed-Duafâü’l-kebîr, thk. Abdülmu’tî Emîn Kal’acî, Beyrut: Mektebeti’l-İlmiyye, 1404/1984, IV, 146-147). Ebû Bekir b. Arabî, Kurtubî ve Moğoltay bu hadisin sahih olduğunu söylerken Beyhakî ve Abdülhak zayıf olduğunu söylemiş, İbn Hacer de bu ikisini tasdik etmiştir (Süyûtî, el-Büdûrü’s-sâfire, s. 71-72).

[43] Taberî, XVIII, 122, 558; İbn Atiyye, III, 544; Kurtubî, XIII, 240; İbn Kesîr, III, 282; V, 389.

[44] Mâtürîdî, VIII, 140, 706; X, 406.

[45] Taberî, XX, 533; İbn Kesîr, VI, 581.

[46] İbn Atıyye, IV, 272.

[47] Gaznevî, Kitabu Usûli’d-dîn, thk. Ömer Vefîk ed-Dâûk, Beyrut: Dâru’l-Beşâiri’l-İslâmiye, 1419, s. 220-221.

[48] Râzî, XXVII, 476.

[49] Taberî, XVIII, 557-562; İbn Kesîr, V, 389-390.

[50] Süyûtî, el-Büdûrü’s-sâfire, s. 90; Âlûsî, X, 241; Bebek, “Sûr” md., DİA, XXXVII, 534.

[51] el-Mü’min 40/16.

[52] el-Kasas 28/88.

[53] Yâsîn 36/51.

[54] ez-Zümer 39/68.

[55] en-Neml 27/87, 89. Krş. el-Enbiyâ 21/103; Sebe’ 34/51.

[56] ez-Zümer 39/68.

[57] Âlûsî, X, 241-242.

[58] Mâtürîdî, VIII, 140-141.

[59] Buhârî, “Tefsîr”, 39/3, 78/1; Müslim, “Fiten”, 28; Beyhakî, Şuabü’l-iman, I, 539/348.

[60] İbn Mende, el-Îmân, thk. Ali b. Muhammed, Beyrut: Risâle, 1406, II, 794; Beyhakî, Şuabü’l-iman, I, 541.

[61] Gazâlî, ed-Dürretü’l-fâhire, Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1409, s. 118; Beğavî, VII, 132; Kurtubî, et-Tezkire, I, 287; Süyûtî, el-Büdûrü’s-sâfire, s. 86-88; Bebek, “Sûr” md., DİA, XXXVII, 534.

[62] en-Neml 27/87; ez-Zümer 39/68.

[63] Beyhakî, Şuabü’l-iman, I, 532-533/346.

[64] el-Lekânî, Şerhu Cevhereti’t-tevhid, s. 214-215; Bebek, “Sûr” md., DİA, XXXVII, 534. Krş. İbn Kayyım el-Cevziyye, er-Rûh, Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, ts., s. 35.

[65] Beğavî, VI, 181-183; Âlûsî, X, 243; Süyûtî, el-Büdûrü’s-sâfire, s. 81.

[66] en-Neml 27/89.

[67] Mâtürîdî, VIII, 141, 707; X, 177. Krş. Taberî, XXI, 330-332; Zemahşerî, III, 386.

[68] Taberî, XI, 464.

[69] Tâ-hâ 20/108; Rûm 30/25; Kāf 50/41; el-Kamer 54/6-8.

[70] Cebeci, Lütfullah, “İsrâfil” md., Diyanet İslâm Ansiklopedisi (DİA), yıl: 2001, XXIII, 180.

[71] Bkz. Taberî, XI, 463; XVIII, 369; İbn Ebî Hâtim, IX, 2928; Beğavî, V, 295; VI, 181; Zemahşerî, III, 87, 88; IV, 393; İbn Atıyye, IV, 63; Râzî, XXII, 98; Kurtubî, XV, 279; et-Tezkire, s. 488; İbn Kesîr, I, 342; III, 281; V, 200, 315; VI, 216; VIII, 314; Süyûtî, el-Büdûrü’s-sâfire, s. 84.

[72] Müslim, “Salâtü’l-Müsâfirîn”, 200; İbn Mâce, “İķâme”, 180; Tirmizî, “Deavât”, 31; Nesâî, “Sehiv”, 88, “Kıyâmü’l-Leyl”, 12, “İstiâze”, 56. Kaynaklarda “İsrâfil” kelimesinin menşeine dair kesin bilgi bulunmamakla birlikte İbrânîce’den Arapça’ya girdiği kabul edilir. İsrâfîl’in “Allah’ın kulu” (abdullah) veya “Rahmân’ın kulu” (abdurrahman) mânalarına geldiğini bildiren bazı rivayetler bulunmaktadır (Buhârî, “Tefsîr”, 2/6. Krş. Süyûtî, el-Habâik fî ahbâri’l-melâik, s. 33).

[73] Süyûtî, el-Habâik fî ahbâri’l-melâik, thk. Muhammed Saîd b. Besyûnî Zağlûl, Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1405, s. 33-35.

[74] Ahmed, III, 9; İbn Mâce, “Zühd”, 33; Ebû Dâvûd, “Hurûf”, 1/3999; Hâkim, II, 291/3048.

[75] İbn Ebî Şeybe, el-Musannef, VI, 76/29587; Ahmed, I, 326; III, 7; IV, 374; Tirmizî, “Kıyâmet”, 8/2431; Hâkim, IV, 603/8678; Beyhakî, Şuabu’l-iman, thk. Abdülalî Abdülhamid Hâmid - Muhtâr Ahmed en-Nedvî, Riyâd: Mektebetü’r-Rüşd, 1423/2003, I, 532/346.

[76] Ahmed, III, 73; Hâkim, IV, 603/8677; Beyhakî, Şuabü’l-iman, I, 532/346.

logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul