23 Şubat 2024 - Cuma

Şu anda buradasınız: / ÇOCUK EĞİTİMİNDE EBEVEYN TUTUMU
ÇOCUK EĞİTİMİNDE EBEVEYN TUTUMU

ÇOCUK EĞİTİMİNDE EBEVEYN TUTUMU ŞEYDA KIRCAL

   “Mallarınız ve evlatlarınız bir sınav konusudur. Büyük mükâfat ise Allah katındadır. O halde gücünüz yettiği kadar Allah’tan korkun. Dinleyin, itaat edin, kendi iyiliğinize olarak mallarınızı Allah yolunda harcayın. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar kurtuluşa erenlerdir.”[1]

    Abdullah b. Büreyde, babası Büreyde (r.a.)‘ın şöyle dediğini nakleder:     

    Bir gün Peygamber Efendimiz (s.a.s.), minberde halka hitap ediyordu. O sırada torunları Hasan ve Hüseyin (r.anhuma) geldiler. Al gömlekler giyinmişlerdi. Düşe kalka yürüyorlardı. Peygamberimiz, minberden indi ve ikisini kucaklayıp önünde bir yere oturttu. Sonra şöyle buyurdu:

   “Allah ve Peygamberi doğru söylerler. Kuşkusuz mallarınız ve evlatlarınız sizin için birer sınav konusudur. Şu iki yavrumun düşe kalka yürüdüklerini görünce dayanamadım. Konuşmamı yarıda kesip onları ayağa kaldırdım.”[2]

   Ehl-i Sünnet imamları, İbn Vakid kanalıyla rivayet ederler. Bu Rasûlullah’tır, bunlar da kızının oğulları. Şu halde mesele çok ciddidir ve tehlikelidir. Bu konu Allah tarafından uyarılmayı, sakındırılmayı gerektirecek kadar önemlidir. Kalpleri yaratan ve bu duyguları o kalplere yerleştiren Allah, kendilerini aşırı düzeyde bu duygulara kapılmaktan alıkoymalarını istiyor. Bu yüzden ayet-i kerime, mal ve evlat sınavında uyanık bulunulması gerektiğini vurguladıktan ve bazı eşler ve evlatların şahsında somutlaşan düşmanlığa dikkat çektikten sonra Allah katındaki kalıcı nimetlere, güzelliklere işaret ediyor.[3] 

   Örneğimiz ve önderimiz olan Allah Rasûlü (s.a.s.), hayatımızın her alanında yolumuzu aydınlattığı gibi, çocuk eğitimine dair de bizlere pek çok örneklik teşkil etmiştir. Rasûlullah, Rabbimizin emirlerini bize bildiren aracı ve aynı zamanda emirlerin uygulanışı noktasında en güzel rol modeldir. O ki Allah’ın Rasûlü… Hutbesine ara veriyor, iki küçük yavruyu kucaklayıp önünde bir yere oturtuyor. Bu küçük yavruları annesine geri göndermiyor ya da hutbe bitene kadar gözdağı verip sükûneti sağlamaya çalışmıyor. Onlara en iyi anlayacakları dil ile, yani merhameti ile yakınlaşıyor.

   Günümüzde, bir türlü işi bitmeyen ve yaptığı yemeğe çocuğu için ara veremeyen tezgâh başındaki annelerimize ve annesinin kucağına çıkabilmek için hüngür hüngür ağlayan yavrulara bakmak ve düşünmek gerekir. Öte yanda yavrusunun her istediğini yapan, hâli hazırda evladının emrine âmâde ebeveynler… Ebeveynler olarak bazen Rasûlullah’tan gördüğümüz merhameti uygulamaya çalışırken, fark etmeden merhamet çizgisinin dışına çıkabiliyoruz. Rasûlullah’a yakışır ümmet yetiştirmek hayaliyle, günümüz pedogojik yaklaşımlarını da işin içine katınca, kaş yapayım derken, göz çıkarabiliyoruz.

   Her konuda olduğu gibi çocuk yetiştirme hususunda da günümüzün araç ve gereçlerini kullanmamız elzemdir. Ancak unutulmamalıdır ki eğitim binasının temeli, İslâm ile atılmalıdır. Günümüz araç-gereç ve teknikleri, belli bir noktada nâkıs kalacaktır. Bunları, İslâm’a uyduğu müddetçe alıp kullanmak ve faydalanmak gerekir. İnsanı ve onun soyunu, yüce bir ahlâk sahibi yapacak olan ancak İslâm’dır.

   Prof. Dr. Muhammed Fevzî Feydullah konuyla ilgili olarak der ki:

   “Eski şeref ve izzetini yitiren ve gerileyen İslâm ümmeti, bunu tekrar kazanabilmek için tüm modern ilerleme ve kalkınma yollarını denedi ama bir şey göremeyince artık kesinlikle bu ümmetin ilkleri (olan Sahabe nesli)nin düzeldiği şeyle düzeleceğini anladı. Önceki Araplar ve Müslümanlar, şüphesiz Kitap ve Sünnet’le düzelmişler ve yücelmişlerdir.”[4]

   “Mallarınız ve evlatlarınız bir sınav konusudur. Büyük mükâfat ise Allah katındadır. O halde gücünüz yettiği kadar Allah’tan korkun. Dinleyin, itaat edin…”[5] Şimdi ise tüm ebeveyn ve çocuk eğitimiyle hemhâl olan herkese düşen ilk görev, “itaat” emrini idrak etmektir. Evlat yetiştirme hususunda en büyük itaati sağlayan şey de, onun bir sınav/imtihan olduğunu idrak etmektir. İmtihan boyutu çeşit çeşit olup, belli başlı maddelerle sınırlandırılamayacak kadar geniştir. Çocukluğun ilk dönemleri en kritik dönemlerdir. Hem fiziksel, hem zihinsel, hem de ahlâkî boyutta temelin büyüğü, 0-6 yaş arasında atılmaktadır. Sonrası ise, büyük ölçüde atılan temelin sağlam oluşuna göre şekillenecektir. “Meşguliyetler çoğalmadan önce çocukların eğitim ve öğretimi hususunda acele ediniz. Zira ileriki yaşlarda çocuk aklen daha olgun olmakla birlikte, kalben daha meşguldür.”[6]

   Çocukların büyüyüp serpilmeye başlamasıyla birlikte gelen sosyalleşme de anne ve babalar için oldukça büyük imtihan sorunlarını ortaya çıkarabilmektedir. Çocuklarımız hakkında itidalli davranabilmenin yegâne yolu, onları çok iyi şekilde gözlemlemektir. Çok iyi şekilde gözlemlemek ve çocuğun kişisel ihtiyaçları noktasında “en orta” yolu bulmak, her ebeveynin görevidir.

   “İşte böylece, siz insanlara şahit olasınız, Peygamber de size şahit olsun diye sizi aşırılıklardan uzak bir ümmet (vasat ümmet) yaptık…”[7]

  Vasat ümmet, aynı şekilde “ifrat ve tefritlerden korunarak inancında, ahlâkında, her türlü tutum ve davranışlarında doğruluk, dürüstlük ve adalet çizgisinde kalmayı başaran dengeli, sağduyulu, ölçülü, insaflı ve uyumlu nesil, toplum” anlamına gelir.”[8]

   Vasat ümmet olmayı imânî bir anahtar olarak kabul edersek, çocuk eğitiminde bu anahtarı boynumuzda taşımamız gerekmektedir. Ancak i’tidalli ebeveynler, ifrat ve tefritten uzak çocuklar yetiştirebilir ki, bu özellikler çocukluk çağında ahlâki davranışlar olarak gün yüzüne çıkmaktadır.

   Çocuk, temel ahlâkî tutumlarını ebeveynlerinden görerek öğrenme yoluyla alacaktır. İlerleyen zamanlarda ise çocukta bu durum anlam kazanacaktır. Tıpkı yalan söylemek, öfkelenmek, utanmak gibi. Bu durum, hâliyle ebeveynlerin çok daha dikkatli olmasını gerektiriyor ve kendisini her fırsatta daha çok geliştirmeye çaba sarf etmesi mecbûrî bir hâl alıyor. Bu yüzden ebeveynlerin insanî ilişkilerindeki olgunluk, zamanla yetiştirilmek için çaba sarf edilen çocuğun da insanî ilişkilerine yön verecektir. Ebeveynlerin çocuk yetiştirme hususunda en çok dikkat etmesi gereken bir konu da başka çocuklarla olan arkadaşlıklarıdır.

   Her çocuğun ihtiyaçları kişisel olarak farklılık arz edebileceği gibi, genel olarak bazı ortak noktalar mevcuttur. Aslında bir çocuğun temel ihtiyaçları, tıpkı bir yetişkinin ihtiyaçları gibidir. Yeme ve içme, giyim, barınma ve sosyalleşme. Her bir canlı, iletişimi rahatlıkla kurabileceği bir başka canlıya ihtiyaç duyar. Çocuklar da böyledir. Hâl böyle olunca ebeveynlere, çocuklarının arkadaşlıkları konusunda erdemler kazandırması bir zorunluluktur. Elbette ki, bir ebeveyn olarak çocuğumuzun arkadaş edinmesi hususunda nasıl bir tutum sergileyeceğimiz de çok önemlidir.

   Bizler, başkalarının eksik ve kusurlarını görmede oldukça mahir olduğumuz için, zaman zaman çocuklarımızın etrafını mükemmellikler kuşatsın istiyoruz. Bunu yaparken de başkasının kusurlu (!) gördüğümüz yavrusunu, pek kıymetli kendi evladımıza kusur bulaştırmasın diye uzak tutuyoruz. Kendi çocuğumuzun hataları gelişimin bir parçası olabiliyorken, aynı hakkı komşunun çocuğuna tanımayabiliyoruz. Buradaki asıl problem, zaman zaman çocuklarımızı terbiye edeceğiz diye sınır çizmeye çalışırken, aşırıya kaçıp duvar örmemizden kaynaklanabiliyor.

   Kimi ebeveynler vardır ki, çocuğu bir yerlerden kötü bir söz duyar da başkasının yanında kullanıp anne yahut babasını mahcup eder diye çocuğunu mahalledeki çocuklarla oynatmaz, parkalara götürmez. Deyim yerinde ise kardeş, kardeşe aynı zamanda arkadaş olmaya mecbur bırakılır. Bazı tehlikeli görülen durumların aslında ebeveynin doğru tutumuyla, çocuğun hayatına ışık tutacak bir fener olabileceği unutulmamalıdır.

   Evladımız, bir yerlerden bir argo ya da küfür duysa hemen bunu kullanmak ve vereceğimiz tepkiyi görmek isteyecektir. Bu vesile ile çocuğumuza bu ve benzeri kelimelerin kötü anlamlara geldiğini ve söylememesi gerektiğini ifade edeceğiz. Bu, çocuğumuza kazandırdığımız yeni bir terbiyedir ve uygulamaya geçip geçmediğini gözlemlemeye başlarız. Bu, oldukça normal bir ebeveyn tutumudur. Ancak bununla yetinmeyip, çocuğumuzun bu olumsuz davranışını kimden görüp aldığını tespit ettikten sonra, bir başka çocuğa çocuk olduğunu unutup dil uzatmaya yeltenirsek, ebeveynler olarak çocuklarımızın seviyesine indiğimizin göstergesidir. Artık kendi çocuğumuzun terbiyesini bir kenara bırakmış ve başkasının sorumluluk alanına, sınır ihlali yapmış oluruz.

      Çocuklarımızı parklardan, piknik alanlarından uzak tutmamalı, kardeşleriyle arkadaş olup onlarla yetinmesini asla beklememeliyiz. Çocuklar için kardeş, elbette ki büyük bir nimettir, ancak her çocuğun sosyal deneyim ve becerilerini paylaşabileceği bir arkadaşa mutlaka ihtiyacı vardır. Bir çocuğun öncelikli ihtiyaçlarından biri de elbette ki, bir başka çocuktur.

   Yaşadığımız bu dönem, bizim çocukluğumuzdan çok farklı olup, her ne kadar avantajları olsa da bir o kadar çocuklar için dezavantajlı olduğu durumların varlığı inkâr edilemez bir gerçektir. Bazı kıyaslamalar yaparak aslında yaşadığımız dönemin çocuklarımızın, çocukluğuna ters birçok şey barındırdığını rahatlıkla görebiliriz. Bizler, ayağımız toprağa basarak büyümüş iken, evlatlarımız kilometrelerce yol yapmadan toprağa ulaşamamaktadırlar. Bizler, çamurdan kurabiyeler, çanak-çömlekler yaparak büyümüşken bizim çocuklarımız, türlü isimler takılmış, kapitalizm pazarlaması olan ev tipi oyun kumlarıyla, dört duvar arasında kendisine biçilen çocukluk kostümünü giymiş ve üzerine düşeni yerine getirmeye çalışmaktadır. Bu ayrıntı, çocuğun eline telefon verip saksıdaki çiçek muamelesi görmeyenler içindir ki, şu duruma ehven-i şer desek yanlış sayılmayacaktır.

   Değişen zaman ve gelişen dünya düzeniyle birlikte çocuk yetiştirmek de oldukça zorlaşmış bulunmaktadır. Dehşet verici düzeyde şehirleşmenin, çocuk yetiştirme üzerine olumsuz etkileri de hayli fazladır. Enerjisini atamayan çocuklara türlü türlü damgalar vurulmakta ve çocuğun fıtratına çok da uygun olmayan şehir hayatına uyum sağlaması için bazı yöntemlere başvurulmaktadır. Bizi bazı damgalama işlemlerine iten haller vardır ki, esasında geniş perspektifle bakıldığında normal olanın çocuk, sıkıntılı olanın ebeveyn tutumu olduğu görülecektir. Dört duvar arasında büyüyüp serpilmek, hiçbir çocuk için “doğal olan” değildir. Gittikçe daha da dar alanlara çekiliyor oluşumuz elbette ki, doğadan yoksun çocuğumuzu hırçınlaştıracaktır.

   Jane Clark adında bir hareket bilimci, günümüz çocuklarını “kutulanmış çocuklar” olarak nitelendirir:

   “Bu kutulanmış çocuklar, giderek daha fazla araba oturaklarında, mama sandalyelerinde ve hatta televizyon izlemek için yapılmış bebek oturaklarında zaman geçiriyorlar. Küçük çocuklar dışarı çıktığında genellikle, yine bir çeşit kutu olan pusetlere konuyor ve yürüyen ya da koşu yapan anne ve babalar tarafından itilerek hareket ettiriliyor. Çocuk kutulama işlemleri, büyük ölçüde güvenlik amacıyla yapılıyor olsa da, çocukların uzun süredeki sağlıkları riske atılıyor.”[9]  

   Burada riske atılan şey, sadece fiziksel sağlık olmayıp, zihinsel sağlıktan da bahsedilmektedir. Rabbimiz Allah, yarattıklarının ihtiyaçlarını en iyi bilen ve yaşam alanımızı ihtiyaçlarımıza göre en iyi şekillendirendir. Bugünün bilimi, doğadaki yeşilin insanı dinlendirdiğini söyler ve zihinsel rahatlama için bol bol yürüyüşü tavsiye eder. İşte tam da bu yüzden çocuklarımız doğal şekilde büyüyüp gelişebilsin diye her fırsatta etrafındaki duvarları açmalı, hatalar yapmasına müsaade ederek, ancak elimizi üzerinden çekmeyerek olabildiğince sosyalleşmesini sağlamak biz ebeveynlerin sorumluluklarındandır. Ve maalesef bizler çocuklarımızı, sosyalleşmekten geri tutarak uyaran teknolojilere bir adım daha yaklaştırmaktayız. Çocuklarımızın büyüme esnasında karşılaşacakları olumsuzlukları, başka çocuklardan uzak tutarak törpülemeye çalışmak doğru bir hareket değildir.

    Bu söylediklerimiz genele hitaptır. Yoksa özelde farklı davranış ve tutumları gerektiren durumların söz konusu olması muhtemeldir. Çocuklarımızı akranlarından uzak tutmadan büyütmeyi tavsiye ediyor olmamız, kontrol altında tutmamak gibi bir durumun söz konusu olabileceği anlamına gelmemektedir.

   Bizler, Rasulullah (s.a.s.)’in ümmeti olarak öyle çocuklar yetiştirmeliyiz ki, çocuklarımızın bastığı kuru toprak yeşermelidir. Çocuğumuz kendisine “yanlış” ya da “kötü” olarak ifade edileni, o kadar iyi anlamaya ve yaşamaya çalışmalıdır ki, şahit olduğu olumsuzlukları eliyle ya da diliyle düzeltmek için çaba göstermelidir. Gördüğü her olumsuzlukları mıknatıs gibi üzerine çekmektense, kendisinde olan olumlu davranışlarla örnek olmalıdır. Elbette ki bunlar bir – iki uyarı ile gerçekleşecek şeyler değildir, ancak çaba gösterilip pes edilmez ise mutlaka meyvesi yenecektir. Ve eğer süreç hassas yönetilir ve ebeveynler arası iş birliği söz konusu olursa, akran çocuklarla beraber çok daha hızlı olumlu karşılık vereceklerdir. Unutulmamalıdır ki, çocuklarımızın temel ihtiyaçları (ebeveynin ilgisi ve sevgisi dâhil) peşine akran arkadaşlığı gelecektir.

   Çocuklarımızın olumsuzlukları kapmaya müsait olduğu kadar da sergilemeye de müsait olduğu unutulmamalıdır. Günün birinde bizim çocuğumuz bir başka çocuktan, bir olumsuzluk kapabileceği gibi, bir başka çocuğun da bizim çocuğumuzdan alabileceği bir olumsuzluk ansızın devreye girebilir. Biz yetişkinlerin şahit olduğu şeylere verdiği tepki, daima kendi çocuğumuza verildiğinde razı geleceğimiz tepkiler olmalıdır. Herhangi bir durumda bir çocuğa müdahale etmek zorunda kaldığımızda da (kendi çocuğu ya da başkasının çocuğu fark etmez) tepkimiz aşırıdan uzak, daima net ve kısa ifadeler içermelidir. Çocukların birincil örneğinin biz ebeveynleri olduğumuz unutulmamalıdır. Bu yüzden bizim onlara verdiğimiz tepkiler, onların olaylara vereceği tepkilerin temelini atacaktır.

   Yaptığımız en büyük yanlışlardan biri de, çocuklara uyarı aldıkları hususta, kendini toparlama fırsatı vermeden, o hata ile etiketlemek olabilmektedir. Ebeveynlerin, çocukları kaç yaşında olursa olsun yönlendirme eğiliminin olduğu bir gerçektir. Bu, yapılması muhtemel hataları en aza indirgemek için başvurulan bir yöntemdir. Burada dikkat edilmesi gereken husus, yaşına uygun olan davranışın tercih edilmesidir. Hz. Ali (r.a.)’a nispet edilen bir nakil vardır ki bu konuda çok şey ifade etmektedir:

   “Yedi yaşına kadar çocuğunuzla oynayınız, on beş yaşına kadar arkadaş olunuz, on beş yaşından sonra onunla istişare ediniz.”[10]

   Bugün, çocuğumuzda bir sıkıntı hâsıl olduğunu düşünecek olursak, kapısını çalacağımız yer: “Oyun Terapisti”dir. Özellikle çocukların oyun oynamaya başlama yaşı kabul edilen 2 yaştan 11 yaşa kadar uygulanabilen bir yöntemdir.  Çocuklara oyun ile terapi yapılmasının sebebi, özellikle 0-7 yaş grubunun oyun oynarken içinde olup biteni dışarı aktarmasıdır. Oyun, bir çocuğun beden ve hâl dilidir. Hem Peygamberî metodda hem de modern uygulamalarda çocuklarla oyun oynanmasının önemine dikkat çekiliyor olması boşuna değildir. Peygamberimiz (s.a.s.) bizlere, torunları ile oyunlar oynayarak bu konuda örneklik teşkil etmiştir.

   Ebû Eyyûb el-Ensârî anlatıyor: Rasûlullah (s.a.s.)’in yanına girmiştim. Hasan ile Hüseyin Hz. Peygamber’in (s.a.s.) önünde ya da kucağında oynuyorlardı. Ben: “Onları seviyor musun ya Rasûlallah?” dedim. Bunun üzerine O: “Nasıl sevmem onları? Onlar benim dünya fesleğenlerimdir; onları koklarım.” buyurdu.[11]

   Ömer b. Hattab diyor ki: Hasan ile Hüseyin’i Peygamber’in (s.a.s.) iki omuzunda gördüm. Ben: “Altınızdaki binek ne güzel!” dedim. Bunun üzerine Peygamber (s.a.s.): “Ne güzel binicidir onlar!” buyurdu. [12]

   Çocuklar ile oyun oynamak, en az midesi kadar, aklını, kalbini ve ruhunu doyurmak, her ebeveynin görevidir. Bu dönem sağlıklı bir şekilde atlatılır ise yahut çocukluğun ilk evresindeki sıkıntılı haller tespit edilip onarılabilirse, bir sonraki evreye yani 7-15 yaş evresine daha sağlıklı geçilebilecektir.

   Bir sonraki evre ise, bireyselleşme yolculuğunda kaliteli arkadaşlık kurduğumuz evladımızı ayrı bir birey olarak görme evresidir. Hayatımızda görülecek bazı bilinçli değişkenlikler, hâliyle artık onu da etkileyeceği için ya da kendisinin bilgisine değer verdiğimizi göstermek veya güven duyduğumuzu hissettirmek için istişâreli bir orta yol bulmaya gidilmelidir. Bu, belki bütçe bazında alınabilecek bir araba olabileceği gibi, taşınma ihtimali söz konusu olduğunda belirlenecek yeni rota için dahi olabilmelidir. Unutulmamalıdır ki, hayatın bazı evreleri sadece o ân da kalmayıp bütün hayatımıza gölge olabilmektedir.

 


[1] Teğâbun Sûresi 15-16.

[2] Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’s-Salât, B. 225-227, Hds. 1109.

Sünen-i İbn Mâce, Kitabu’l-Libâs, B. 20, Hds. 3600.

[3] Prof. Seyyid Kutub, Fî Zılâl-il Kur’ân, c. 10, Sh. 32-33. (Dünya Yayıncılık.)

[4] Muhammed Nûr Süveyd, Peygamberimizin Sünnetinde Çocuk Eğitimi, Uysal Yayınevi s.5.

[5] Teğâbun, 64/15-16

[6] Muhammed Nûr Süveyd, Age, Uysal Yayınevi, s.14.

[7] Bakara, 2/143

[8] Kur'ân Yolu Tefsiri, c.1 s.229.

[9] Richard Louv, Doğadaki Son Çocuk, Tübitak Yayınları, s.42.

[10] Nevzat Tarhan, Sen Ben ve Çocuklarımız, Timaş Yayınları, s.5.

[11] Muhammed Nûr Süveyd, Age, Uysal Yayınevi, s.199.

[12] Muhammed Nûr Süveyd, Age, Uysal Yayınevi, s.199.

logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul