10 Mayıs 2026 - Pazar

Şu anda buradasınız: / / İkinci Va’de Yaklaşan İsrail
İkinci Va’de Yaklaşan İsrail

İkinci Va’de Yaklaşan İsrail Ali Bulaç

  1. Trajik Durum

Hiç gündemdeki yeri değişmeyen Filistin-İsrail konusu can yakmaya devam ediyor. Bölge ülkelerinin çoğuna göre İsrail artık bölgenin kalıcı devleti, çünkü tutunmuş bulunuyor. Peki, öyle mi?

İsrail, yasal bir dayanaktan mahrum olduğu halde bölgede nasıl tutundu? Tutunmakla kalmadı, Filistin topraklarının yüzde 78’ni işgal etmiş bulunuyor. BM veya başka uluslararası hiçbir sözleşmenin hükümlerine uymayı reddediyor, her gün hak ihlali yapmayı devlet felsefesinin parçası haline getirmiş bulunuyor.

Peki, bütün bunların açıklaması ne?

Bu soruların cevabı aslında yaşanmış ve el’an yaşanmakta dramatik olaylarda saklı. Teorik analizlerin ötesinde İsrail’in ne yapıp ettiğini anlamak için mesela en son yaşanan olaylara bakmak yeterli.

Bu sene de (1444/2023) Ramazan ayında, İsrail Filistinlilere hayatı dar etti, dünyanın gözü önünde İsrail askerleri Mescid-i Aksa’ya girip ibadet mekanını kirletti, namaz kılanları darbetti, plastik ve gerçek mermi kullandı, göz yaşartıcı gaz sıktı; bununla da yetinmedi, açık temerküz kampına çevirdiği Gazze’ye ve Lübnan’a saldırdı.

İsrail her Ramazan ayında bunu yapar. Ramazan’da yapar, çünkü bununla Müslümanları aşağılar, beş para etmediklerini göstermek ister, bir avuç Yahudinin 1,5 milyar Müslümandan daha güçlü olduğunu anlatmaya çalışır.

Vakıa şu ki, mevcut reel durumda hiçbir İslam ülkesi İsrail’i durdurabilecek konumda değildir. 1,5 milyar insan 20 milyon insana boyun eğmiş durumda. Bunun bir dizi sebebi yanında, bir sebebi de Müslümanların içinde bulunduğu acıklı durumdur.

Birçok İslam ülkesi Filistin için ağlar ama İsrail ile işbirliği yapar; bu Hüseyin için ağlayıp Yezid’le iş tutma esasına dayanan kadim kurnazca bir politikadır. İsrail, Müslüman ülkelerden kendisine ciddi bir tehdit gelmeyeceğini biliyor; Filistin için en yüksek perdeden konuşan İslam ülkelerinin liderleri samimiyetsiz, ikiyüzlü ve palavracıdır. Birer mahalle kabadayısı gibi ülkelerinde dünya lideri olarak atıp tutarlar, dış güçler karşısında süt dökmüş kediye dönerler. Ne karşı koyacak güçleri vardır ne de niyetleri.

Bugün İsrail tarihinin altın çağını yaşıyor; çevresinde onu ciddi manada tehdit edecek ülke kalmadı; ne Irak ve Suriye, ne Libya veya başkası. 2006 yılına kadar İsrail kaygılıydı; Temmuz savaşında ağır bir yenilgi aldı ama ondan sonra Temmuz 2006 yenilgisinin feci şekilde intikamını aldı.

Hatırlayalım, 2010 yılında büyük bir tantana ile Gazze’ye doğru yola çıkan Mavi Marmara gemisini İsrail askerleri uluslararası sularda vurdu, 10 Müslümanı öldürüldü, Türkiye’nin onurunu kırdı, propogandanın ötesine geçmeyen İsrail aleyhtarlığının ne kadar boş olduğunu gösterdi. İsrail’e hiçbir şey olmadı, öldürülmüş olan 10 müslümanın kanı geminin güvertesinde kaldı, bu organizasyonu düzenleyenler olup biteni yalayıp yuttu, hesap vermedi. Halen hiçbir şey olmamış gibi palavra atmalara, mazlum Filistin halkını sömürmeye devam edip duruyorlar. Müslüman ülkelerdeki yönetimler ve onların işbirlikçisi örgütlerin, kuruluşların, grupların tek bir meziyetleri var: “Allah katında büyük bir günah olmasına rağmen, yapmayacakları şeyleri söylüyorlar” (61/Saf, 2), söylem ve retoriklerini afyon gibi kullanıp halkı uyuşturuyorlar. Yüce Allah Müslümanlara “Sanki birbirlerine kenetlenmiş bir bina gibi saf tutup Allah yolunda savaşmalarını emrederken” (61/4), onlar kavmiyetçilik, milliyetçilik, mezhepçilik hastalığına yakalanmış olarak birbirlerinin kuyularını kazımakla meşguller. Böyle olunca bir avuç siyonist devasa bir kitleyi zelil duruma düşürebiliyor.

Filistin için ağlamayan İslam ülkesi yok, sadece ağlamıyor mali/parasal yardım da yapıyor. Ama yardımlar Filistin halkını işgal ve istila sürecinin devamını sağlamak amacıyla bir avuç yöneticiye rüşvet olarak veriliyor. İslam ülkelerinin Filistin için döktükleri timsah gözyaşlarının, attıkları nutukların ve harcadıkları paranın Filistin ülkesine ve mazlum halkına hiçbir faydası yok! İsrail ve İslam ülkelerinin üzerinde anlaştığı bu düzen sayesinde işgal ve istila, cinayet ve Müslümanların haremine tecavüz sürüp gitmektedir.

  1. İkinci Vaid Yakın

Mevcut durumda İsrail cinayetlerine devam edecektir ama bu uzun de sürmeyecektir. Kur’an bakış açısından bu fütursuz, zalimane saldırı ve cinayetler, İsrailoğullarının “Allah’ın haber verdiği ikinci vaadin” yakınlaştığını gösteriyor. Bu konunun aktüel vechesini anlamak için derin tarihi ve kelami boyutlarına yakından bakmak lazım. Kur’an perspektifinden konu şöyle:

4. Kitapta İsrailoğullarına şu hükmü verdik: "Muhakkak siz yer(yüzün)de iki defa bozgunculuk çıkaracaksınız ve muhakkak büyük bir kibirleniş-yükselişle kibirlenecek-yükseleceksiniz.

5. Nitekim o ikiden ilk-vaid geldiği zaman, oldukça zorlu olan kullarımızı üzerine gönderdik de (sizi) evlerin aralarına kadar girip araştırdılar. Bu yerine getirilmesi gereken bir sözdü.

6. Sonra onlara karşı size tekrar 'güç ve kuvvet verdik', size mallar ve çocuklarla yardım ettik ve topluluk olarak sizi sayıca çok kıldık.

7. Eğer iyilik ederseniz kendinize iyilik etmiş olursunuz ve eğer kötülük ederseniz o da (kendi) aleyhinizedir. Sonunda vaad geldiği zaman, (yine öyle kullar göndeririz ki) yüzlerinizi 'kötü duruma soksunlar', birincisinde ona girdikleri gibi mescit (Kudüs)e girsinler ve ele geçirdiklerini 'darmadağın edip mahvetsinler.'

8. Umulur ki, Rabbiniz size merhamet eder, fakat siz (bozgunculuğa) dönerseniz biz de (sizi aşağılık kılmaya ve cezalandırmaya) döneriz. Biz, cehennemi kâfirler için bir kuşatma yeri kıldık. (17/İsra, 4-8)

Sûrenin ilk ayetiyle ilişkisi düşünüldüğünde, bu ayetler kümesi kendilerine son peygamber olarak gönderilen Hz. Muhammed (s.a.)’e çıkardıkları zorluklar çerçevesinde Mekkelilere hatırlatmada bulunmaktadır. Başka bir açıdan ise ayetler, İsrailoğullarının gelecekleriyle ilgili gaybi haberler vermektedirler.

Konu Hz. Musa ve kavmi arasında süren ilişki ve olaylardır. Musa aleyhisselam İsrailoğullarına, Allah’tan başka kimseyi vekil, kefil dayanak edinmemelerini ve onları ahidlerine bağlı kalmalarını hatırlatması için gönderilmişti, onların lideri-yol göstericileriydi. (2/Bakara, 53; 32/Secde, 23.) Hidayet rehberinin Tevrat olduğunu söyleyenler de vardır. Mücahid’e göre buradaki "vekil" kelimesi "ortak" manasındadır, buna göre ifadenin takdiri şöyle olur: "Bana başkasını ortak etmeyin, ortak edinmeyin." Fakat 4-8 arası ayetlerde anlatılacağı üzere onlar söz dinlemediler, bu yüzden tarihte başlarına büyük musibetler geldi. Mekke halkı bundan gerekli dersleri çıkarmalı, Allah’ın Elçisi’ne kulak vermelidirler. Onlardan beklenen nankörlük yapmayıp, ataları Nuh gibi Allah’a çokça şükreden kullar olmalarıdır (19/Meryem, 58). Kısaca diğer insan toplumlarından istenen şey Mekkelilerden de istenmektedir. Nihayetinde Mekkeliler, bugün bizler veya başkaları olsun, kısaca hepimiz Âdem’den sonra Nuh aleyhisselam’ın soyundan geliyoruz. Kopan tufanda bizim tür olarak zürriyetimiz Nuh’un gemisinde korundu. Bizlerden istenen "şükretmek"tir. Bu, Nuh aleyhisselam’dan beri tekrarlanan çağrıdır, nitekim bu emri tebliğ eden Nuh da çokça şükreden bir kuldu. Şükrün ifadesi ve gereği:

a) Yeryüzünde sahip olunan bütün nimetlerin, maddi ve manevi faydaların, güvenlik ve özgürlüklerin, sağlık, güç ve kuvvetin, gıda ve beslenme kaynaklarının, servet ve refahın hakiki sahibi Allah’tır, mülk O’nundur (3/Al-i İmran, 26. Tirmizi, Deavat, 82); insan bunun bilincinde olmalıdır.

b) Gerek tek tek insanlar gerekse toplumlar, nimeti kurallara, peygamberlerin öğrettiği Şeriat hükümlerine göre kullanmalıdır.

c) Nimetlerde yoksulun ve ihtiyacı olanların hakkını –zekâtsa zekât, ilave infak ise ilave infakta bulunarak- vermelidir (14/İbrahim, 7).

d) Her yemeğe ve içecek suya besmele ile başlayıp sonunda "Allah’a hamdolsun (Elhamdu lillah)" demek gerekir. Allah’a hamdetmek "Şükr"ün namütenahi versiyonları ve şekillerinden biridir: "Yüce Allah, kulunun yemek yedikten veya su içtikten sonra Allah’a hamdedilmesinden hoşnut olur." (Müslim, Zikr, 89; Tirmizi, Et’ıme, 18.) Selman-ı Farisi’ye göre Hz. Nuh’a "şekûr" sıfatının verilmesinin sebebi budur. Şükreden kul, dünya hayatını, dünyevi zevk ve çıkarları mutlaklaştırmaz, tabiata ve canlı hayata zarar vermez; infak etmek sûretiyle çatışma ve toplumsal husumetlerin önüne geçer, adaletin ve barışın tesisine hizmet eder.

İsrailoğulları, Hz. İbrahim’in oğlu Hz. İshak’ın soyundan gelir. Onlara bu ismin verilmesi Hz. İshak’ın oğlu Hz. Yakub dolayısıyladır, onun diğer ismi "İsrail" idi. Hz. Yusuf’un Mısır’a gitmesiyle Yakub’un 12 oğlu, çocukları ve torunları da Mısır’a gitti, orada yaklaşık 400 –veya 430- sene yaşadı. Zaman içinde köle durumuna düştüler, sonunda Hz. Musa, onları Mısır’dan çıkararak özgürlüklerine kavuşturdu. Kudüs’e girdiler, Hz. Davud ve Hz. Süleyman zamanında büyük krallıklar kurdular, çevre ülke ve bölgeleri nüfuzları altına aldılar. Hz. Süleyman zamanında Beyt-i Makdis adını verdiğimiz mabedin inşaatı tamamlandı. Fakat sonraları bozuldular, ilahi hükümleri çiğnediler, birbirlerine düşüp hem kendilerine hem başkalarına büyük haksızlıklar yaptılar.

Kurtubi "fesad"ın Tevrat’ın hükümlerine aykırı hayat sürmenin sonucu bozgunculuk olduğunu, bunun da Bilad-ı Şam bölgesini (Filistin, Suriye, Ürdün ve Lübnan’ı) içine aldığını söyler. İsrailoğullarının tarihine bakıldığında Tevrat’a muhalefetle çıkardıkları bozgunculuğun onların asli tutumları haline geldiği görülür, bu yüzden öne çıkan özellikleri peygamberleriyle sürekli didişmek, onlara muhalefet etmek, emirlere karşı çıkmak olarak şekillenmiştir. Kavmin belirgin özelliği haline gelen "fesat" çeşitli şekillerde tezahür eder:

1) Ahdi bozmak (2/Bakara, 84).

2) Kitabı gerek lafız gerek yorum ve ahkâm itibariyle tahrifata uğratmak, Şeriat’ı çiğnemek (4/Nisa, 160-161); dini alay ve eğlence konusu yapmak (5/Maide, 57).

3) Onları Allah’a itaat etmeye, Şeriat’e uymaya davet eden peygamberlere zorluk çıkarmak, öldürmeye kalkışmak (2/Bakara, 61; 3/Al-i İmran, 112; 4/Nisa, 155.)

5) Zulmetmek, haksızlığı ve hukuk ihlalini kavmin hakkı ve imtiyazı kabul etmek (2/Bakara, 60)

6) Nefret objesi haline gelip harici düşmanların jenosidine veya sürgünlerine maruz kalmak,

7) Savaş ateşini yakmak, savaş kışkırtıcılığı yapmak (5/Maide, 64)

Kavmin bu durumları Tevrat’ta da uzun uzadıya anlatılmaktadır. (Bkz. Hâkimler, 2: 11-13; Levililer, 26. Bap.)

Ayette "iki yükseliş"ten bahsedilir. Bazı tefsircilere göre burada geçen "merrateyn", birden fazlayı ifade eder. Yani fırsatını bulduklarında kibirlenip bozgunculuk yapacak ve her defasında ağır cezaya maruz kalacaklardır. Kibirlendikçe bozgunculuk çıkaracak, bozgunculuk çıkardıkça kibirleri artacak, sonunda şu veya bu toplum tarafından cezalandırılacaklardır.

Yukarıda sıralanan yedi maddedeki tutum ve davranışları İsrailoğullarının tarihte içine düştükleri hatalara işaret etmektedir. Haklarında verilen hüküm her kibirli yükseliş ve bozgunculuktan sonra uğrayacakları cezayı ifade etmekte, bir tür bilgi, haber ve hükmü açığa vurmaktadır. Ancak bu İsrailoğullarının değişmez kaderi değildir; kibir, bozgunculuk ve isyandan vazgeçecek olurlarsa Allah onlara merhamet eder. 8. ayette "Umulur ki Allah size merhamet eder, fakat siz kibre ve bozgunculuğa dönerseniz, biz de sizi cezalandırmak üzere döneriz" ifadesi, "iki yükseliş (merrateyn)’in" birden fazlayı, çokluğu anlamına gelebileceği fikrini kuvvetlendirmektedir.

Birinci yükseliş ve beraberinde gelen azgınlıklara çeşitli örnekler verilmiştir. Söz gelimi İşa’ya peygamberi öldürüp Yeremya’yı hapse atmaları. İsrailoğullarının Hz. Zekeriya’yı ve Hz. Yahya’yı öldürttükleri, Hz. İsa’yı Romalılarla işbirliği yaparak öldürmeye teşebbüs ettikleri sabittir. Genel ifadelerden başka peygamberlere de benzer eziyet ve zulümlerde bulundukları anlaşılmaktadır. Bütün bunlara ilk ağır ceza olarak iki olaya işaret edilir: Bunlardan biri M.Ö. 8. yüzyılda Asurluların, diğeri M.Ö. 6. yüzyılın ikinci yarısında Babil Kralı Nabukodanasır (Buhtunnasr)’ın Yahudi devletini yıkıp başkentini darmadağın etmesidir. Bu trajik olayda Süleyman Mabedi yıkılır, Tevrat’ın nüshaları yakılıp yok edilir, kitap sadece hafızalarda korunmaya başlar. Bu olaydan sonra uzun süren Babil sürgünü başlar. Daha sonraları M.Ö. 539’da Babil devletini yıkan Pers Kralı Kuruş (Kryos), İsrailoğullarını ülkelerine gönderir, özgürlüklerine kavuşturur. Miladi tarihin başlangıcına yakın zamanlara kadar yeniden toparlanma dönemi başlar. M.Ö. 63’te Romalılar Kudüs’e girer, yine şehri yerle bir eder, on binlerce Yahudi’yi acımasızca kılıçtan geçirir; ikinci defa inşa edilmiş Mabed’i yıkarlar (M.S.70’te); böylece 20. yüzyılın ikinci yarısına kadar sürecek (1948) olan hayli zikzaklı ve acılı iki bin yıllık sürgün (diaspora) hayatı başlar.

İsrailoğullarıyla ilgili hükmün verildiği kitabın "Tevrat" olduğu söylenmişse de, bunun Levh-i Mahfuz olması ihtimali daha kuvvetlidir. Onların tarihinde vuku bulan ve vuku bulacak trajik olaylar ilahi ilim dâhilindedir. İsrailoğullarının başlarına gelen musibet ve felaketlerde onların yeryüzünde çıkardıkları bozgunculuğun ve belli bir güce eriştiklerinde sergiledikleri küstah, aldırışsız, zalimane ve hukuk tanımaz tutumlarının payı görmezlikten gelinemez. 4. ayet buna yol açan sebepler arasında "yeryüzünde bozgunculuk (fesat) çıkarmayı ve kibirli yükselişi" zikretmektedir.

"Fesat", beşeri hayatta ve yeryüzünde tabii, ahlaki dengeyi bozan her türlü yıkıcı, kışkırtıcı, gayrimeşru ve zararlı tutum, davranış, fiil, düşünce, öğreti, politika ve eylem biçimidir. "Uluvv" ise kibir, üstten bakış, beğenmemek, kendinden başkasını küçük, hakir, değersiz görmektir. Bu zihni tutum içinde olan kendini sıradan insanlarla aynı seviyede görmez, kendine mahsus imtiyazlar tayin eder, herkesin uyduğu hukuk kurallarından ve ahlaki normlardan şahsını muaf tutar, haksız ve gayrı meşru yollarla elde ettiği güç ve desteği kendini-kavmini, ulusunu merkeze alarak yüceltir; başkalarının hak ve hukukuna, inancına, topraklarına, mülk ve emeğine saygı göstermez; ülke işgal eder, masum insanların bağ-bahçesine el koyar; kendisine karşı konulduğunda orantısız güç kullanır, çocuk ve kadınları katletmekten çekinmez ve bütün bunları yaparken hakkı olduğunu düşünür. Söz konusu denetimsiz kibirli yükselişin sonucu karşı zorbalık ve orantısız cezalandırma biçimidir. İster Asurluların, ister Babillilerin veya Yunanlıların, Romalıların ve Avrupalıların tarihte İsrailoğullarına reva gördükleri zulüm ve haksızlıklar bu türden fiillerdir. Bunun yakın tarihteki trajik olayı ikinci ayette geçen "fi’l-arz" kelimesi "yeryüzü" manasına gelebileceği gibi "Filistin/Kudüs" manasına da gelebilir. İlk manada ele aldığımızda, İsrailoğullarının herkesi küçük ve aşağı kavim gören tutumlarının temellendirdiği politika ve bakış açısının yol açtığı uluslararası, küresel sorunlara atıf olur. Bugün Filistin sorunu "Sorunların anası" sıfatını almaya hak kazanmaktadır. Sorunun merkezinde dünyanın çeşitli yerlerinden bölgeye akın eden Yahudilerin Filistinlilerin topraklarını işgal etmeleri; onları evlerinden yurtlarından kovmaları; beş milyondan fazla Filistinli mülteciyi sürgüne mahkûm etmeleri; Kudüs’ün tamamına el koyup İsrail devletinin ebedi başkenti ilan etmek istemeleri ve Mabedi yeniden inşa etmek amacıyla Mescd-i Aksa’yı yıkmaya ilişkin niyet ve planlarını açıkça dile getirip artık sıkça eyleme geçmiş olmalarıdır. Bugün Filistin topraklarını yüzde 78’i Siyonist İsrail tarafından işgal edilmiş bulunmaktadır; geri kalan yüzde 18’lik toprak da paramparçadır.

Bu sorun sadece Arap dünyasında değil, bütün bölgede ve dünyada istikrarsızlığın, çatışmaların, şiddet, terör ve ihtilafların, toplumsal patlamaların ana sebebidir. Amerikan ve batı karşıtlığının en önemli sebeplerinden biri re Filistin’de yaşanan dramdır.

İşgali sürekli eylem halinde tutmak amacıyla güçlü Yahudi lobileri ve Siyonist güç odakları uluslararası siyaseti, medyayı, diplomasiyi, borsaları, piyasaları, üniversiteleri, sinemayı, akademik ve sanat etkinliklerini yönlendirmekte, manipüle etmekte, bir tür temellük ederek tek bir noktada, İsrail Devleti’nin çıkarları ve haksız politikaları yönünde şekillendirmektedirler. Yeryüzünde bozgunculuğun en önemli beslenme kaynaklarından biri Filistin sorunudur.

"Arz" kelimesini "semanın karşıtı olmayan" manada bölgeye atıf olarak düşündüğümüzde, bununla Filistin-Kudüs kastedildiği açıktır, zamanımızın en büyük sorunu İsrail’in işgal ettiği Filistin toprakları ve bu yüzden ortaya çıkan temel sorundur.

"İlk va’d" ve arkasından gelen cezalandırmanın Asurlular, Babilliler veya Romalılar eliyle yerine getirildiğine ilişkin görüşler var. İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanya’da Nazilerin Yahudilere reva gördükleri soykırım da olabilir.

Ancak "ikinci va’d"in geleceğe atıf olduğunu söyleyebiliriz. Bu durumda, İsrailoğullarının "ikinci kibirli yükselişleri"ne bakmak icap eder ki, -Allah-u a’lem- bu da 20. yüzyılın ikinci yarısından sonra başlayan sürece işaret etmektedir.

Belirgin özellikleri ortada:

İsrail’i 1948 yılında Birleşmiş Milletler kurdu, ama İsrail, BM’nin aldığı hiçbir karara uymadı; 1967 öncesi sınırlara dönüşünü öngören BM Güvenlik Konseyi’nin 242. sayılı kararını ve başka nice kararın hiçbirini tanımadı. BM’ye kayıtlı her ülke milli sınırlarını deklare etmek zorunda, İsrail kuruluşundan başlamak üzere kesin sınırlarını belirlemedi, çünkü sürekli genişleyen bir "işgal devleti" özelliğini korumak istedi. Halen BM’ye kayıtlı 200 küsur devlet içinde sınırları belli olmayan, sınır tayin ve deklare etmeyen yegane devlet İsrail’dir.

İsrail hiçbir uluslararası hukuk ve norma uymadı, nükleer silah bulundurdu, başkaları elinde bulundurma ihtimali var diye gerektiğinde ortadan kaldırılmasını istedi.

Kurucularının ezici çoğunluğu terör ve suikast suçlarına karıştıklarını açıkça beyan etmekten çekinmedi, kimsenin bunu sorgulamasına izin vermedi. Batılı ülkelerin anayasalarına sadece İsrail’e ve Yahudilere mahsus anayasal yasaklar koydurdu, Siyonist-ırkçı, ayrımcı politikaları eleştirme cesaretini gösteren en yüksek düzeydeki siyasetçilere, diplomat, iş insanı, yazar ve sanatçılara özür diletti. Filistinlilere en ağır zulümleri reva gördü, taş atan çocukları, bebekleri katletti; yaralı taşıyan ambulansları, okulları bombaladı, şehirlerin üstüne fosfor bombaları yağdırdı; 4 km. içinde yüzbinlerin yaşamaya mahkum edildiği  Gazze’yi açık hapishane, Nazi türü temerküz kampına çevirdi, yine de dünyanın küresel güçleri, özellikle ABD ve Batı ülkeleri tarafından hoşgörüyle karşılandı. Her ne yaptıysa "İsrail’in savunma hakkıdır” dendi.

Siyonizm bakış açısından Filistin yurdu-Yahudi ilişkisi "İnsansız vatan, vatansız ulus" şeklinde özetlenebilir. Siyonistlere göre binlerce senedir bu topraklarda yaşayan Filistinliler toprak üzerinde siyasi birlik kurmaya ehil insanlar sayılmaz, Yahudiler ise vatansız bir ulustur, onların gelip bu boş topraklara yerleşmeleri eşyanın tabiatına uygun olandır (!) Siyonistlere göre tarihi Filistin toprakları üzerinde yaşayanlar insan değil, Tanrı’nın “seçilmiş kavmi”nin “kendilerine va’id edilen topraklar” üzerindeki haşarat cinsinden varlıklardır.

İlk büyük fesada cevap olarak verilen bozgunda, güçlü bir topluluk İsrailoğullarının üzerine yürür, yerleşim birimlerine girer, sokak sokak, ev ev baskınlar düzenler, gizlenenleri yakalar, cezalandırır. İsrailoğullarının sebep olabileceği ikinci bozgunculuk (fesad) da aynı akıbetle karşılaşacaktır. Allah-u a’lem, bu "ikinci vai’d"tir.

 

Yahudi alemi iki gücün kendi içindeki derin çatışması sonucunda hangisinin duruma hakim olmasına bağlı şekil alacaktır. Salih Yahudiler ve katil Siyonistler arasındaki çatışma:

 

Onların hepsi bir değildir. Kitap Ehli’nden bir topluluk vardır ki, gece vaktinde ayakta durup Allah’ın ayetlerini okuyarak secdeye kapanırlar. Bunlar, Allah’a ve ahiret gününe iman eder, maruf olanı emreder, münker olandan sakındırır ve hayırlarda yarışırlar. İşte bunlar salih olanlardandır” (3/Al-i İmran, 113-114.)

 

İsrail’in geleceğini ya salih Yahudiler veya peygamber ve çocuk katili Siyonistler belirleyecektir.

 

İkinci va’id yaklaştıysa, bilin ki bugünkü zelil Müslüman toplumlar ve başlarına musallat olan zorba yönetimler, palavracı liderler olmayacaktır.

Yüce Allah’ın Müslümanlardan talebi, yeryüzünde adaleti ve barışı tesis etmeleridir. Adalet ancak kime karşı yapılmış olursa olsun zalimlerin engellenmesiyle gerçekleşir. Bu görevlerini yerine getirmeyenleri Allah dilerse onları yok eder, yerlerine daha iyilerini getirir. (4/Nisa, 133; 5/Maide, 120; 70/Mearic, 40-41.)

Bu kavimler bazında olabileceği gibi, bir kavmin iktidar gücünü, toplumsal inisiyatifini elinde bulunduran seçkinleri, sorumluları için de geçerlidir. Yeryüzünde hiçbir toplum ebedi değildir, isyanında sonuna kadar devam edemez. Tarihten silinmiş nice devletler, güçlü iktidarlar, görkemli medeniyetler vardır. Aynı şekilde bir toplumda da iktidarlar sürekli değişir, el değiştirir. Zulmeden, hukuka riayet etmeyenler bir süre sonra gider, adaletle hükmedenler yerlerini alır. Bu da ilahi sünnetlerden biridir. Yüce Allah hükmünü verdi mi, hiçbir güç önüne geçemez.

Olup bitenlerden anlaşılıyor ki, bugünkü biz Müslümanlar yeryüzünde adaleti ve barışı tesis edecek niyet ve gayrette değiliz. Değil herkes için özgürlüğün, ahlaki dürüstlüğün, adalet ve ihtiramın vaat edildiği bir dünya düzeni kurmak, içine düştüğümüz bu zilletten çıkabilecek durumda bile değiliz.

Allah’ın va’d ve va’idi haktır, mutlaka tahakkuk edecektir.

 

SPOT İÇİN

1  İşgali sürekli eylem halinde tutmak amacıyla güçlü Yahudi lobileri ve Siyonist güç odakları uluslararası siyaseti, medyayı, diplomasiyi, borsaları, piyasaları, üniversiteleri, sinemayı, akademik ve sanat etkinliklerini yönlendirmekte, manipüle etmekte, bir tür temellük ederek tek bir noktada, İsrail Devleti’nin çıkarları ve haksız politikaları yönünde şekillendirmektedirler. Yeryüzünde bozgunculuğun en önemli beslenme kaynaklarından biri Filistin sorunudur.

 

logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

vuslatdergisi@gmail.com

Ihlamurkuyu Mahallesi Çakırlar Sokak No:11
Ümraniye / İstanbul