1967 Haziran’da Siyonist işgalci karşısında alınan ağır yenilgiden ve düşmanın bu savaşta Gazze’yi, Sina yarımadasını, Batı Yaka’yı, Doğu Kudüs’ü ve Golan Tepeleri’ni işgal etmesinden sonra Arap rejimlerinin liderleri aynı yıl Sudan’ın başkenti Hartum’da gerçekleştirdikleri zirvede meşhur “Üç Hayır Deklarasyonu”nu yayınladılar. Tarihe geçen ve Arap dünyasında uzun süre üç ilke gibi algılanan bu deklarasyonda şöyle deniyordu: “İsrail’i tanımaya hayır, onunla görüşmeye hayır, onunla barışa hayır!”
Bu deklarasyona göre Siyonist düşman savaş yoluyla gasp ettiği topraklardan yine savaş yoluyla çıkarılacaktı. O zaman Arap dünyasının liderliğine oynayan ve sosyalist Arap kavmiyetçiliği hareketinin başını çeken Cemal Abdünnasır’ın, “Kuvvetle alınan ancak kuvvetle geri alınır” sözü de Hartum Deklarasyonu’na göre şekillenen stratejinin sloganı haline gelmişti. Nasırcılarda bu söz bugün hâlâ slogan halindedir ama aşağıda dile getireceğimiz hususlardan da anlaşılacağı üzere eski çamlar bardak oldu.
1967 Hartum Deklarasyonu’nun yayınlanmasından 11 yıl sonra 1978’de, Mısır’ın Abdünnasır’dan sonraki Cumhurbaşkanı Muhammed Enver Sâdât (Sedat değil) Siyonist düşmanla masaya oturmayı kabul etti. Yani Hartum Deklarasyonu prensiplerinin dışına çıktı ve Arap dünyasının ortak ilkelerini bozdu. Gerçi perde arkasında o ilkeleri bozanların sayısı az değildi. Ama Mısır Cumhurbaşkanı Sâdât önce gizli başlattığı doğrudan görüşmeleri sonra açığa çıkardı ve 17 Eylül 1978’de ilk taslak anlaşmasını imzaladı. 26 Mart 1979 tarihinde de son şekli verilen anlaşma metni imzalanarak işgal devletiyle Mısır arasında diplomatik ilişkiler fiilen başlatıldı. Böylece işgal devleti Mısır’ın literatüründe artık “Siyonist düşman” olmaktan çıkmış “İsrail” veya “komşu ülke” statüsü kazanmıştı.
Bu anlaşma tabii Arap Devletleri Birliği’nin muvafakati alınmadan imzalanmıştı ve teşkilat buna çok kızdı. Mısır’la bütün ilişkilerini dondurdu. Merkezini Kahire’den Tunus’a nakletmeyi, Mısır’ın üyeliğini de askıya almayı kararlaştırdı. Ama sonrasında ilişkiler yeniden rayına oturdu ve Arap Devletleri Birliği’nin genel merkezi yeniden Kahire’ye döndü.
Camp David Anlaşması İsrail işgal devletiyle Arap dünyası arasında uzlaşma sürecinin kapısını açan ilk anlaşma niteliği taşımaktadır. Gerçi Mısır bu anlaşmayı imzaladığında Arap dünyasında bir süre yalnızlığa itilmiş, çeşitli tepkilerle karşılaşmıştı. Ancak bir yandan da Arap toplumlarının başına musallat edilen uzaktan kumandalı yönetimlerin işgalci Siyonistlerle uzlaşma içine girme arzularını gerçekleştirme çabalarının da önünü açmış oluyordu. Bu yüzden sanıyoruz Mısır, Camp David Anlaşması'nın imzalanmasından hemen sonra başlayan tepkilerin çok sürmeyeceğini biliyordu.
Bu anlaşmanın üzerinden 15 yıl geçtikten sonra 13 Eylül 1993 tarihinde Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ), Oslo İlkeler Anlaşması'nı imzalayarak işgalci Siyonist devleti resmen tanıdı.
FKÖ bu anlaşmayla her şeyden önce Siyonist işgal rejimini tanıyarak ve onun 1967 Haziran Savaşı öncesinde işgal ettiği topraklardaki hakimiyetini onaylayarak kendi ilkelerinden vazgeçtiğini ilan etmiş oldu. Bu anlaşma aynı zamanda Filistin tarafı adına imzalandığı için Arap dünyasındaki işbirlikçi rejimlerin işgal rejimiyle ilişkileri normalleştirmesi açısından da bir dayanak oluşturacak nitelikteydi. O yüzden Filistin'de, Yasir Arafat liderliğindeki Fetih hareketi dışındaki direniş gruplarının, özellikle de Filistin İslami Direniş Hareketi (Hamas) ve İslami Cihad Hareketi gibi İslamî oluşumların sert tepkilerine neden oldu.
4 Mayıs 1994'te imzalanan Kahire Anlaşması, 26 Eylül 1995'te imzalanan Taba Anlaşması ve bu tarihten tam bir yıl sonra imzalanan el-Halil Anlaşması, Oslo İlkeler Anlaşması'na göre şekillendirilmiştir. Hatta işgal rejimi bu ilkeler anlaşmasını sürekli kendi lehinde yorumlayarak sonraki anlaşmalara imza atan "Filistin heyeti"nin sürekli taviz vermesini sağlamayı başarmıştır.
Oslo İlkeler Anlaşması'nın imzalanmasının üzerinden bir yıl geçtikten sonra 26 Ağustos 1994 tarihinde de Ürdün, Akabe Anlaşması olarak da isimlendirilen Vadi Araba Anlaşması'nı imzalayarak işgal devletini resmen tanıdı ve onunla diplomatik ilişkileri fiilen başlattı.
Bu gelişmeler Siyonist işgali meşrulaştırma sürecinin hem içten hem de dıştan işletildiğini ortaya koyuyordu. Filistin’deki direniş gruplarının ağırlıklı kesimi her ne kadar işgalin normalleştirilmesine ve onun tanınmasına ilkesel olarak karşı olsalar da içten işletilen süreçte direnişin bir kanadının da bulunduğu gerçeği gözardı edilemez. Çünkü FKÖ’nün işgal rejimiyle Oslo İlkeler Anlaşması’nı ve sonrasında sözünü ettiğimiz diğer anlaşmaları imzalamasında birinci derecede, kısa adı Fetih olan Filistin Ulusal Kurtuluş Hareketi rol oynamıştır. Bu hareket ise İslami hareketin direniş sahasında ağırlıklı bir konum kazanması öncesinde Filistin’in bağımsızlık ve özgürlük mücadelesinde başı çeken hareket sayılıyordu. O yüzden bu hareketin kurucusu ve lideri olan Yasir Arafat, Filistin’deki direniş örgütleri için bir çatı örgüt görevi görmesi amacıyla 1964’te kurulan FKÖ’ye kuruluş aşamasında destek vermemesine rağmen kurulmasından beş yıl sonra başkanlığına getirildi. 3 Şubat 1969'da Kahire'de gerçekleştirilen Filistin Ulusal Kongresi toplantısında, kuruluştaki başkanı Ahmed eş-Şukeyri'nin Haziran 1968'de istifasından sonra FKÖ başkanlığına getirilmiş olan Yahya Hammude'nin de gayretleriyle Arafat bu örgütün başkanlığına seçildi.
Bu itibarla FKÖ, Filistin’deki direniş örgütleri açısından çatı kuruluş niteliği taşıdığı gibi Fetih hareketi de bu kuruluşun motor hareketi niteliğindeydi. Dolayısıyla bu hareketin tavır ve tercihlerinin içerdeki gidişatı yönlendirmesi ve etkilemesi tabiiydi.
Aslında FKÖ, işgal rejimini resmen tanıma anlamına gelen anlaşmalara imza atarken kendi kimliğinin de üstüne çizgi çekmiş ve örgütsel anayasası olarak kabul ettiği tüzüğünün temel prensiplerini geçersiz saymış olmaktaydı. FKÖ bünyesinde bir araya gelen örgütler Filistin'in bir bütün olduğu ve hiçbir parçasından taviz verilemeyeceği ilkesi üzerinde ittifak etmişlerdi. Bu konudaki prensipler FKÖ'nün anayasası niteliği taşıyan tüzüğüne de maddeler şeklinde yerleştirilmişti:
"Madde 2: Filistin İngiliz işgali dönemindeki sınırlarıyla bir bütündür, parçalanamaz.
Madde 9: Silahlı mücadele Filistin'in kurtuluşu için tek yoldur.
Madde 19: 1947'de gerçekleştirilen Filistin'in bölünmesi işlemi ve İsrail'in kuruluşu temelden geçersizdir. Bir halkın kendi öz yurdundaki haklarına ve iradesine ters, aynı zamanda BM tüzüğünün başlangıç kısmında vurgulanan ve bir halkın kendi geleceğini kendisinin belirlemesini öngören temel ilkelere aykırı olması dolayısıyla bu işlemin üzerinden ne kadar zaman geçse de geçersizliği devam eder.
Madde 20: Belfur Deklarasyonu’na ve işgal belgesine dayalı bütün işlemler geçersizdir. Yahudilerle Filistin arasında ruhani ve tarihi bir irtibat kurulması yönündeki iddialar tarihi gerçeklere uymamaktadır...
Madde 21: Silahlı Filistin devrimiyle iradesini ortaya koyan Filistin Arap halkı Filistin vatanının tamamının kurtarılması konusunda buna (silahlı mücadeleye) alternatif bütün diğer çözümleri reddeder. Filistin davasının tasfiyesi yahut uluslararası bir konuma sokulması sonucuna götüren bütün önerilere de karşı çıkar."
FKÖ’nün Oslo İlkeler Anlaşması’na imza atarak Siyonist işgali resmen tanımasının ve sonrasında da Filistin topraklarındaki paylaşımı onaylayan, silahlı direniş yerine siyasi pazarlık yöntemini esas alan başka anlaşmalara imza atmasının bütün bu prensiplere aykırı olduğu çok açıktır.
FKÖ’nün bu tutumu sahadaki fonksiyonunu da büyük ölçüde kaybetmesine neden oldu. Çünkü bu çatı kuruluşa üye örgütlerden işgal rejimiyle imzalanan anlaşmaları, onun resmen tanınmasını ve silahlı direniş yerine siyasi pazarlık yönteminin tercih edilmesini reddedenler FKÖ üyeliklerini büyük ölçüde dondurarak, faaliyetlerini boykot etmeye başladılar. Ancak bu aşamada onun yerini, imzalanan anlaşmalara göre şekil alan ve Filistin Ulusal Yönetimi olarak isimlendirilen özerk yönetim aldı. Bu yönetimde de motor gücünü yine kuruculuğunu Yasir Arafat’ın yaptığı Fetih örgütü oluşturuyordu. Filistin Ulusal Yönetimi’nin ilk başkanlığına da Arafat getirildi. Onun vefat etmesinden sonra da aynı zamanda Fetih örgütünün liderliğine seçilen Mahmud Abbas başkanlık koltuğuna oturdu.
Fetih örgütünün başını çeken kadronun istikamet değiştirmesi ve direksiyonu silahlı direnişten, masa başı siyasi pazarlıklara çevirmesi, bunu yapabilmek için de Siyonist işgali resmen tanıma ihtiyacı duyması kendi içinde de ihtilaflar ve tartışmalar yaşamasına sebep oldu. Bazı kişiler tamamen örgütten ayrılarak diğer gruplara iltihak ettiler. Bazıları tamamen bağımsız hareket etmeye başladı. Bazıları da örgüt içinde kalarak muhalefette bulunmayı tercih etti. Ancak örgüt içinde, rotayı siyasi pazarlığa çeviren lider kadro her zaman gücünü korumayı başardı. Bunda tabii yeni bir yönetimin başına geçmenin sağladığı imkanlardan yararlanabilmenin de önemli bir rolü vardı. Her şeyden önce örgütün önceki militan kadrosunun liderlerine muhalefet etmeyen kesimi yeni kurulan yönetimin güvenlik kurumlarında maaşlı eleman olarak istihdam edildi. Bu görev ve maaş onların siyasi tavırlarını kontrol altında tutmak için de lider kadroya imkan veriyordu.
Kısa adı Hamas olan İslami Direniş Hareketi ile yine İslami kesimin bir diğer kanadını oluşturan İslami Cihad Hareketi FKÖ çatısı altında toplanan örgütlerin arasında zaten yer almamışlardı. Dolayısıyla başından itibaren onun işgal rejimiyle masaya oturmasını, pazarlıklarını ve imzaladığı anlaşmaları tamamen reddetti, sonrasında da bu konudaki tutumlarını hiç değiştirmediler.
Mısır’ın Camp David Anlaşması’nın üzerinden 42, Oslo İlkeler Anlaşması’nın imzalanmasının üzerinden 27, Ürdün'ün Akabe Anlaşması’nı imzalamasının üzerinden de 26 yıl geçtikten sonra, 13 Ağustos 2020 tarihinde Körfez ülkelerinden Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ile Bahreyn aynı günde, işgalci Siyonistlerle ilişkileri normalleştirme anlaşmalarını imzalayarak Filistin toprakları üzerindeki gayrimeşru işgali meşru kabul ettiklerini bildirmiş oldu. Hz. İbrahim (a.s.)’in adını siyasi hesap ve oyunları için istismar edebilmek amacıyla anlaşmalarına da Abraham Anlaşması adını verdiler. Böyle bir anlaşmanın imzalanmasında birinci derecede rol oynayan etken ise, 21 Mayıs 2017 tarihinde Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da düzenlenen Amerikan-Arap İslam Zirvesi’nde sergilenen tavır olmuştu. ABD’nin o zamanki başkanı Donald Trump bu zirvede Arap ülkelerinin liderlerine, İsrail’le perdenin arkasından yürüttükleri ilişkilerini artık perdenin önüne taşımaları ve onunla diplomatik ilişkilerini başlatmaları talimatı vermişti.
Bu anlaşmayla birlikte Arap dünyasında yeni bir normalleşme süreci başlatılmış oldu. BAE ve Bahreyn’i Sudan ve Fas izledi. Bazı Arap ülkeleri de sırada bekledikleri intibaı veren bir tavır içine girdi.
Filistin’deki tüm direniş hareketleri bu yeni süreçte Arap dünyasının işgal rejimiyle ilişkileri normalleştirmesine ve onu resmen tanımalarına tepki gösterdi. Bu kez tepki gösterenler arasında Filistin Ulusal Yönetimi ve bu arada Fetih örgütü de vardı. Ancak onların itirazları ilkesel olmaktan ziyade siyasiydi.
Filistin Ulusal Yönetimi bu konuda ilkesel davranmadığını, ABD’nin talimatları doğrultusunda ve Ürdün’ün çağrısıyla 26 Şubat 2023 tarihinde Ürdün’ün Akabe şehrinde ve 19 Mart 2023 tarihinde Mısır’ın Şarmu’ş-Şeyh şehrinde düzenlenen beşli güvenlik zirvelerine katılmak suretiyle de ortaya koydu. ABD, İsrail, Mısır, Ürdün ve Filistin temsilcilerinin katıldığı bu zirvelerin amacının Siyonist işgal rejiminin güvenliğini sağlama almak olduğu ve böyle bir zirveye katılmanın ihanet sayılacağı muhtelif direniş örgütleri tarafından dile getirildi.
Arap dünyasının işgal rejimiyle ilişkileri normalleştirme sürecine girmesi onların Filistin davasına bakışlarını ve Filistin’deki direniş hareketleriyle ilişkilerini büyük ölçüde etkilemiştir. Suudi Arabistan, işgal rejimiyle ilişkileri normalleştirmeyeceğine dair açıklama yapmasına rağmen perde arkasında normalleşme sürecini yöneten bir güç olarak başta Hamas olmak üzere Filistin’deki bazı direniş hareketlerini ABD’nin talimatları doğrultusunda “terör” listesine dahil etti. Bu tavır değişikliği Siyonistlerin propagandasını yapan dizileri TV kanallarından yayınlamaya varacak kadar arsızlaştı.
Ancak Filistin’deki direniş grupları normalleşme karşıtı söylem ve mesajlarını Arap ülkeleriyle ilişkilerine yansıtmaktan kaçınmaya özen gösterdiler. Bu büyük ölçüde Filistin direnişinin içinde bulunduğu şartlarla doğrudan ilişkilidir. Çünkü Filistin’de işgal edilmiş topraklarda bağımsızlık mücadelesi veren bir halkın ve onu temsil konumundaki oluşumların var olan güçlerini işgalci karşısında verdikleri mücadeleye yöneltme, diğer taraflarla yaşadıkları siyasi ihtilafları ise siyasi ilişkilerine yansıtmama ihtiyacı duymaları gayet tabiidir.


