22 Nisan 2026 - Çarşamba

Şu anda buradasınız: / / Başkaları Sadece Feryad Ederek Mi Geldiler, Bulundukları Noktaya?
Başkaları Sadece Feryad Ederek Mi Geldiler, Bulundukları Noktaya?

Başkaları Sadece Feryad Ederek Mi Geldiler, Bulundukları Noktaya? Selahaddin E. Çakırgil

Mescid-i Aqsâ’ başta olmak Kudüs ve Filistin’in her köşesinde, İsrail rejiminin, ismine, net olarak  ‘Yahudi Devleti’ nitelemesini de ekleyen ‘Sionist Yahudiler’,  2 bin yıl öncelerde kovulduğumuz bu topraklar bizim  atalarımızın idi. Siz burada ancak hizmetçimiz olarak yaşama hakkına sahipsiniz’  diyerek, azgınlıklarını, savunmasız, devletsiz Müslümanlara karşı bu seneki Ramazan günlerinde de daha bir sergilemeye çalıştılar, çalışıyorlar. Sionist İsrail rejiminin Filistin'in mazlûm halkına uyguladığı haydutluk yüzünden yine dilhûn olduk, kalblerimiz kan ağladı.. Sionist İsrail rejimi güçleri, Mescid-i Aqsâ'ya giriyor, Müslümanların kendilerini daha bir güçlü hissettikleri Ramazan günlerinde daha bir ezmek, sindirmek ve direnme güçlerini kırmak istiyorlar.

Bu durum, devam edecektir de.. Çünkü, Sionist haydutlar çetesi İsrail rejimi, hem Müslümanları yıldırmak, sindirmek, yorgun düşürmek ve teslim olmalarını temin etmek için; hem de, 2 bin yıl devletsiz, ordusuz, kahramansız yaşamanın ruhlarında, nesilden nesle geçmiş olan ürkekliği gidermek için, savunmasız, devletsiz, ordusuz ve güçsüz oldukları açık olan Filistin Müslümanları kolay lokma olarak gördüğü için..

Bu tablo  karşısında, dünyanın her yanındaki Müslümanlar olarak, ‘Yahu, Yahudiler ve Hristiyanlar kendi aralarında inanç konuları söz konusu olunca yek vücûd oluyorlar da, Müslümanlar niye dünya çapında birlik olamıyorlar?’ diye yakınıyor, çareler düşünüyor ve protesto gösterileri tertib ederek, ‘Kahrolsun İsrail..’ gibi  feryadları yükseltiyoruz..

Bu gibi ‘Kahrolsun İsrail!’ feryadlarıyla, tipik bir ‘Sionist haydutlar çetesi’ konumunda  olan İsrail rejiminin yok olacağı beklenmemelidir.. Ve ısrarla, ‘Sionist İsrail rejimi’ diyoruz, ‘İsrail devleti’  değil..  Çünkü, ortada, oluşturulmasında dünya Müslümanlarının, ‘direkt hiç bir etkisinin olmadığı’ uluslararası hukuk ölçüsünde bile, bir devlet yoktur orada.. Orada, bütünüyle, işgal ve gasb edilmiş, çalınmış topraklarda, emperyalist güç odaklarının verdiği silahlarla, -hâkimiyeti altında 400 sene yaşadıkları-  Osmanlı Devleti’nin çökertilmesi sonunda, savunmasız, ordusuz, devletsiz kalan Filistin halkının topraklarının, Sionist Yahudilere peşkeş çekilmesiyle ve devlet iddiasıyla ortaya çıkan bir haydutlar çetesi vardır karşımızda..

Elbette, bununla protesto gösterileri faydasız demiyorum. Çünkü, bu itirazlar, en azından o zulmün, gasbın unutulmamasına, canlı kalmasına hizmet ediyor demektir. Belirtmek istediğimiz asıl konu, ‘Sionist İsrail rejimi’nin  sadece bu gibi protestolarla yok edilemeyeceğidir. Sionist Yahudi devletinin katliâm ve zulümlerine karşı protestolarımız elbette devam etmelidir; ama, sadece bu protestolarla netice alınabilir mi ve onu ne kadar düşünüyoruz?

Bu protestolarla, sadece, külün içindeki kıvılcımlarla yeniden bir yangın çıkarılabileğinin hatırlatılmasıdır.

Bu Sionist haydutlar çetesini buraya diken emperyalist şer odakları  hesapsız-kitapsız mı hareket ettiler sanıyoruz? Son 200 yılın diplomasi dilinden düşmeyen Şark Meselesi’nin çözüm planlarından birisi de, Müslüman coğrafyasının kalbine bir hançer saplamak idi. Bunun içi de en münasip unsur, Yahudilerdi.

Biz Müslümanlar ki, asırlarca Yahudilere yapılan zulümlere de karşı çıkmışken, Yahudileri, Müslümanların karşısına diktiler. Buna, en müsaid durumda olanlar Yahudiler idi. Çünkü, 2 bin yıl öncelerde kovuldukları topraklara, Filistin’e yeniden dönmek ümidini hep canlı tutmuşlar ve bir ‘arz-ı mev’ûd’ (vaad edilmiş topraklar) inancı geliştirmişlerdi.. ‘Arz-ı Mev’ûd’un da, sadece Filistin olacağına kendilerini inandırmışlardı. Halbuki, Sionizmi bir ideal halinde  tedvin eden, sistemleştiren 1904'te ölen Macaristan doğumlu gazeteci ve oyun yazarı Theodor Herzl, 1902 tarihli "Eski Yeni Topraklar" adlı romanında, işbirliği ve barış ilkeleri üzerine inşa edilmiş bir ‘ulus’ - "Yahudi bir Wakanda" hayâl ediyordu.

İsrail rejiminin Sionistliğini bilhassa vurguluyoruz. Çünkü, 2 bin yıl öncelerde Bâbil İmparatoru Nebukednazar / Buhtunnasr eliyle Kudüs ve Filistin'den kovulan Yahudiler'in Kudüs'de, yaşadığı tepenin adıydı, Sion.. Ve, küçücük bir mıntıka olsa da, Sion, Yahudiler için, muhayyel Yahudi Devleti'nin çekirdeği idi. Yahudiler dünyanın muhtelif coğrafyalarına dağılsalar da, bir gün Sion'a yeniden dönecekleri hayal ve ümidlerini terketmediler.

Nitekim, Tevrat'la bir arada bulunan Zebur'da, 137. Mezmur'da şu ağıt vardır:

'Bâbil ırmakları kenarında,

Orada oturduk,

Ve Sion'u andıkça ağladık.(...)

Eğer seni unutursam ey Yeruşalim (Kudüs),

Sağ elim hünerini unutsun..

Eğer seni anmazsam,

Eğer Yeruşalim'i, seni baş sevincimden üstün tutmazsam,

Dilim damağıma yapışsın..'

Evet, binlerce yıldır anlattıkları ve ağladıkları bu sahneleri sanki dün yaşamış gibi devamlı, bir ibadet teslimiyeti içinde okuyan ve ağlayan Yahudiler Sion'a ne zaman döneceklerini bilmiyorlardı.

1897'de Theodore Herzl’in, ilk olarak İsviçre'nin Basel şehrinde, bir Yahudi Devleti /'Der Judenstaat' oluşturma fikrini işleyen bir ilk 'Sionizm kongresi'ni gerçekleştirdiğinde, Sion artık, Yahudiler için bir devlet oluşturma idealinin ve ideolojisinin ismi olarak, 'Sionizm' şeklinde anılmaya başlandı.

Ama, Yahudilerin çoğu bu ideale, bir ütopya olarak bakıyorlardı. O kadar ki, Herzl'in yazıp 'Der Judenstaat' adıyla bastırdığı kitabı, ilgi uyandırmamış ve ancak 200 kadarı, satın alınmıştı. Halbuki, Yahudiler, 'arz-ı mev'ûd' (vaad edilmiş arz) dedikleri ve inandıkları -herhangi birSion'a döneceklerine dair ağıtları bir ibadet rüknü olarak asırlardır okuyorlardı. Herzl'in muhayyel 'Sion'u, önceleri Orta Afrika ve Güney Amerika'da ve hattâ Yahudiler için kutsal bilinen mekânlara yakın olması yüzünden Kıbrıs Adası bile olabilirdi..

Lâkin, dünyadaki gelişmeler o kadar süratli şekillenmişti ki, Osmanlı Devleti, 1918'de kesin olarak yenilince, Sionizmin iştihası kabarmış ve Basel'deki ilk Sionist Kongresi'nden 50 sene sonra  14 Mayıs 1948'de bir devlet olarak varlığını dünyaya ilân edişi, aslında, Osmanlı Devleti'nin I. Dünya Savaşı'nda yenilmesinin sonucuydu. İsrail'in varlığını, dünyaya radyo aracılığıyla ilân eden isim de eski bir Osmanlı Vatandaşı ve İstanbullu bir Yahudi olan David Ben Gurion idi.

Evet, Müslüman toplumlar bugün ya ta baştan Emperial güçlerin planlamasına göre hareket eden kukla rejimler ve yöneticiler aracılığıyla yönetilirler; ya da, nisbî bir uyanış hamlesi gösterebilenler de, temel konularda, emperyalist odakların, ‘uluslararası hukuk ve,  insan hak ve hürriyetleri’ gibi iddialarıyla ayakları zencirlendikten sonra, ‘Haydi koş!’ denilen düzmece sistemlerin pençesindedirler..

Filistin Müslüman topraklarında 75 yıllık bir gasb ve işgal sonunda kurulan İsrail rejimi konusunda duygularımızı ifade için ne söylersek söyleyelim, unutulmaması gereken konu, bu rejimin bu zulmüne son vermek isteyecek olanların, karşılarında İsrail rejiminin değil, Amerikası’yla, Rusyası, Avrupası ve diğer bütün şeytanî güçlerin olduğunu ve bu kan içici rejimi  korumayı birinci mesele olarak göreceklerini bilmeleri gerekir.. Hatırlayalım ki, Sionist Yahudiler, 2 bin yıllık bir devletsizlik, ordusuzluk sürecinden sonra, Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda Osmanlı Devleti’nin buharlaştırılmasından ve hele de M. Kemal komutasındaki orduların Filistin’de yenilmesi ve İngiliz emperyalizminin Dışbakanı Arthur Balfour’un, 2 Kasım 1917’de, kendi adıyla, yani ‘Balfour Deklarasyonu’ diye yayınladığı, ‘dünya Yahudileri’nin Filistin’e yerleşme çağrısı’; ‘2. Dünya Savaşı’ndan sonra ise, Sionist terör örgütlerinin kendilerini  ‘devlet olarak ilân etmesi’  ve bütün emperyalist devletlerin elbirliğiyle tesis ettikleri bu Sionist rejimi diplomatik açıdan hemen tanımak yarışına girdiklerini göz önüne aldığımızda, İsrail rejiminin bu bölgeden dünyanın başka yerlerine gidebilmesi için, mevcud emperyalist güçlerin birbiriyle savaşacağı büyük bir savaşa girmeleriyle, desteksiz kalıp, bölgeden kaçmasının yolu açılabilir belki..

Bunun içindir ki, Müslüman coğrafyalarındaki devletlerin ve toplumların her birisi de, bütün Müslüman coğrafyalarının her bir karışının asla vazgeçilemez vatan toprağı olarak bilmeleri ve bugün İslâm’a göre itibarı olmayan ulusal ülke sınırları içinde kalarak bir mücadele verilemeyeceğinin bilinmesi gerekiyor.

Nasıl ki, ‘küfür tek millettir’ (el’ kufr-i milletun vâhideh..’) fehvâsınca,  bütün küfür dünyası, Müslüman coğrafyalarının kalbi mesâbesinde olan Ortadoğu’ya bir hançer gibi sapladığı Sionist İsrail rejimini korumak için her şeyi, evet, savaşlar da dahil her şeyi göze alıyorsa; Müslüman dünyası da bugünkü parça-bölüklükten kurtulmalı ve en azından ‘Müslüman Ülkeler Konfederasyonu’ gibi, dış siyasette, savunmada ve ticarette kendi aralarında birbirlerine imtiyaz tanıyacak bir organizasyona gitmelidirler.

Mescid-i Aqsâ’nın Ağustos-1969’da, Dennis Michael Rohan isimli bir Yahudi tarafından ateşe verilmesine bir tepki olarak, halkı Müslüman olan (ve o zaman için sayıları) 40 civarında olan ülkeler,  Fas’ta, İslâm Konferansı Teşkilatı adıyla toplandığı zaman, dünya Müslümanları arasında da derin bir heyecan ve sevinç meydana getirmişti. Ama, toplanıp dağılmaktan başka bir şey yapamadılar. Hattâ, karşı çıkılması daha kolay olan 1992-97 arasındaki korkunç kanlı ve vahşi Bosna Savaşı yıllarında bile, İKT hiç bir çaba sergileyememişti. Bugün de, ‘İslam İşbirliği Teşkilatı’ adını alsa bile, dünyadaki güç dengeleri arasında hesaba katılan bir varlık olarak kendisini ortaya koyamamaktadır.

 

Bugün ‘halkı Müslüman ülkeler’in sayısı, 55’i bulmaktadır ve çoğu birbiriyle derin askerî veya diplomatik ihtilaflar ve hattâ derin ihtilaflara yol açan ticarî rekabetler içindedir. Bu durumun giderilebilmesi için, uluslararası hukuk açısından ‘Devlet’ statüsünde olan bu ülkelerin gerçek mânâda bir güç odağı oluşturabilmeleri, bu ülkelerin / devletlerin uluslararası Devlet kimlikleri yine korunmak şartıyla, ‘Müslüman Devletler Konfederasyonu’  şeklinde bir üst kimlikle dünya sahnesinde yerlerini almalıdırlar. O zaman, ,  Müslüman halklara ve ülkelere karşı herhangi bir düşmanlık sergilenmesi karşısında, bu Konfederasyon’un hattâ  sadece ortak bir ticarî boykot ve ambargo kararı alınmasıyla bile, 1 milyar 800 milyonluk, dünya nüfusunun dörtte birine yakın, muazzam bir kitlenin, nice dünya güçlerini geri adım atmaya zorlayabileceği göz önünde bulundurulmalıdır.

Bu merhaleye ulaşmak elbette kolay değildir ve amma, bu önerinin gerekliliğinin veya yanlışlığının önce zihinlerde kabul edilmeli ve gerekliliği kabul edilirse, onun da pratik hayata nasıl geçirileceği üzerinde kafa yorulmalıdır.

 

O zaman görülecektir ki, sadece Sionist haydutlar çetesi olan İsrail rejimi değil, onun arkasında duran nice güçler ve onların, Müslüman halklar içine uzanmış yerli kuklaları da geri adım atıp atmamak konusunda düşüneceklerdir.

Evet, tekrarlıyayım, İsrail diye bir devlet yoktur, emperyalist-kâfir güçlerin bir ahtapotu 14 Mayıs 1948 günü, Müslüman coğrafyasının kalbine, bütün o şerr güçlerin koruması altında ve onların temsilcisi olarak pençesini geçirmiştir.

Ve etkisiz hale getirilecek olan kuklalar değil, kuklacı başlarıdır!

 

Filistin ve Kudüs'ün, Müslümanlarca Hz. Ömer zamanında fethedildiği biliniyor. Daha sonraki asırlarda, Müslümanlarla Haçlılar arasında zaman zaman el değiştiren Filistin ve Kudüs, büyük İslâm kahramanı Salâhaddin Eyyubî tarafından miladî -1187'de Haçlılar yenilgiye uğratılarak tekrar Müslümanların hâkimiyetine tevdi olunmuştu.

 

Dünya Yahudilerinin 2 bin yıllık devletsizliklerine ve dünyanın her bir tarafına dağılmalarına rağmen kimliklerini ve inançlarını unutmamaları, üzerinde düşünülmesi gereken ilginç bir korunma şekli olsa gerek.. Müslümanlar da, 'İslâm Birliği idealini gerçekleştirip yekvücud oldukları zaman, bugün mâruz kaldıkları bütün bu zulümlere karşı ortak bir savunma mekanizması da ortaya çıkacaktır, muhakkak ki; inşaallah

Unutulmasın ki, Yahudilerin Kudüs'e dönme mücadeleleri 2 bin yıl sürmüştü... Müslüman halkların mücadelesi ise henüz yeni başlıyor ve Filistin Meselesi, sadece Kudüs’e ve sadece Arab kavmine ve hattâ Filistinlilere aid bir mesele haline indirgenmeye çalışılıyor.  Halbuki, bu mesele, işgal ve gasba uğrayan her Müslüman toprağının kurtarılması konusunda olduğu gibi İslam Milleti’nin tamamının ortak derdi ve meseledir.

Yahudiler de, onlar da, 2 bin yıl devletsizliğin korkaklığı, ezilmişliği ve askerî eğitimsizliğinin izlerini yok etmek için, Müslümanlar üzerinde kahramanlık idmanları yapıyorlar. Onlardan anlayış ve insaf bekleyecek değiliz, onlar fıtrat ve tıynetlerinin gereğini yapıyorlar; ama, biz Müslümanlar dünya çapında birliğimizi sağlamadıkça, bu emperial oyunu nasıl bozabiliriz?

Unutmayalım, 100 yıl öncelerde, Müslümanların Birliği'nin yok edilmesi imkânsız sanılıyordu; ama, o olumsuzluk gerçekleşti..

Şimdi de, tersi niye gerçekleşmesin? Asıl düşünülmesi gereken nokta, bu olmalı.

Ve, Türkiye-İsrail ilişkilerinde ‘kritik bir tutanak’

(02.04.2023 – Milliyet’ten bir yazı)

Dönemin Başbakanı Adnan Menderes ile İsrail Başbakanı David Ben-Gurion arasında 1958’de yapılan gizli görüşmenin “çok gizli” tutanağı ortaya çıktı. Tutanak iki ülke arasında ilk defa askerî ve istihbarat ilişkilerinin temellerinin atıldığını gösteriyor.

(FATMA GÜLÇİN KABASAKALLI) - Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkilerde çok önemli bir yeri olan ve Başbakanlar arasında 1958 yılındaki gizli görüşmeler zaman zaman gündeme gelmişti, ancak bu görüşmenin detaylarının ne olduğunu aydınlatan tutanak hiç bulunamamıştı.

Türkiye Başbakanı Adnan Menderes ile İsrail Başbakanı David Ben-Gurion arasındaki o görüşmeye dair İsrail arşivlerinde “çok gizli” olarak işaretlenen tutanak ilk defa ortaya çıktı. Altınbaş Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Çağrı Erhan, 29 Ağustos 1958 tarihindeki başbakanlar ve dışişleri bakanlarının katıldığı çok gizli görüşmeye ait tutanağı İsrail arşivlerinde buldu ve ilk defa görüşmenin içeriği ve detayları ortaya çıktı. Prof. Erhan, bu tutanaktan önce iki ülke arasında Roma ve Zürih’te çeşitli görüşmeler yapıldığını, sürecin 1957 Suriye Krizi’nden sonra başladığını belirtirken, bu çok gizli görüşmeye götüren gelişmeleri Milliyet’e değerlendirdi.

 

NÂSIR’A KARŞI YAPILDI

İsrail Başbakanı Ben-Gurion’un kitabında görüşmenin gizliliğini anlatırken “O kadar gizliydi ki yemekte servisi bile büyükelçiler yaptı” dediğini belirten Erhan, 1955’ten itibaren özellikle Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdunnâsır’ın Türkiye’yi hedef alan söylemleri, yükselişe geçişi; Nâsır’ın, Türkiye tarafından Sovyet Rusya’nın uydusu olarak görülmesinin; 1955’ten sonra ise, özellikle Kıbrıs Meselesi’nde Nâsır’ın Makarios’la aynı çizgide yer alışının Ankara’da rahatsızlık meydana getirdiğini söyledi.

1957’de Suriye’deki askerî darbeden sonra, Mısır’la Suriye’nin birleşerek sonraki yıl, ‘Birleşik Arap Cumhuriyeti’nin kurulması ile her şeyin değiştiğini anlatan Erhan, “Türkiye birdenbire sınırlarında, Hatay’da gözü olan komünist ve Nâsırist bir tehdit algılamaya başladı. İsrail bu fırsatı kaçırmadı ve 1957 sonundan itibaren devreye ABD’yi soktu” dedi.

İsrail’in Türkiye’ye, Mısır lideri ‘Nâsır’a karşı beraber olmak’ teklifinde bulunduğuna, Irak’ta darbe olmasıyla gelişmelerin hız kazandığına dikkat çekti. Prof. Erhan o dönemi şöyle anlatıyor:

Temmuz MAH (MİT) -MOSSAD ARASINDAKİ İLK İRTİBAT

“Askerî alanda işbirliği’ ilk defa zikrediliyor tutanakta. Dikkat edin, bir paragrafı atmışlar, orada istihbarat alanından bahsediliyor. MAH (Millî  Âmâl’e Hizmet, şimdiki MİT) Türkiye Cumhuriyeti tarihinde modern anlamda kurulan ilk istihbarat örgütü) ile MOSSAD arasında ilk irtibat o zaman kuruluyor. İlk defa MOSSAD, sadece Nâsır’a karşı değil, aynı zamanda MAH da Türkiye’nin içindeki bazı faaliyetler hakkında MOSSAD’dan bilgi almaya çalışıyor. Kendisi de bilgi paylaşımına gidiyor. Ancak 1960’ların ortalarından itibaren İsraillilerin Irak’ın kuzeyindeki faaliyetleri (Molla Mustafa Barzanî ile irtibatı) sebebiyle Türkiye rahatsız oluyor.  Tabiî, Türkiye (tutanaktaki konulara)Evet, tamam.. Yaparız..’ demiş. O bir ‘mutabakat muhtırası’.

Fakat daha sonra çok da umdukları gibi olmuyor. Bir takım bilimsel, kültürel, istihbarat alanlarında anlaşmalar var, ama Türkiye söz vermiş olmasına rağmen büyükelçilik seviyesine çıkartmıyor.

Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, ‘Kıbrıs konusunda BM’de Arapların desteğine ihtiyacımız var düşüncesiyle, İsrail’le görünürlüğümüzü daha fazla artıramayız’ diyor. Bunlar yine İsrail arşivlerinden takip edilebiliyor ve İsrail de bundan büyük bir hayal kırıklığı yaşıyorYâni, aslında o görüşmede, üzerinde mutabakata varılan konularda çok da fazla bir ilerleme gerçekleşmemiş.”

 

SPOTİÇİN

1-  Evet, Müslüman toplumlar bugün ya  ta baştan emperial güçlerin planlamasına göre hareket eden kukla rejimler ve yöneticiler aracılığıyla yönetilirler; ya da nisbî bir uyanış hamlesi gösterebilenler de temel konularda emperyalist odakların ‘uluslararası hukuk ve insan hak ve hürriyetleri’ gibi iddialarıyla ayakları zencirlendikten sonra ‘Haydi koş!’ denilen düzmece sistemlerin pençesindedirler.

2-  Bunun içindir ki, Müslüman coğrafyalarındaki devletlerin ve toplumların her birisi de, bütün Müslüman coğrafyalarının her bir karışının asla vazgeçilemez vatan toprağı olarak bilmeleri ve bugün İslâm’a göre itibarı olmayan ulusal ülke sınırları içinde kalarak bir mücadele verilemeyeceğinin bilinmesi gerekiyor.

 

logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

vuslatdergisi@gmail.com

Ihlamurkuyu Mahallesi Çakırlar Sokak No:11
Ümraniye / İstanbul