28 Temmuz 2017 - Cuma

Şu anda buradasınız: / RASULULLAH (S.A.S.) ZAMANINDAN HİCRİ 300.YILA KADAR FIKIH USÛLÜ İLMİNİN GELİŞİMİ

RASULULLAH (S.A.S.) ZAMANINDAN HİCRİ 300.YILA KADAR FIKIH USÛLÜ İLMİNİN GELİŞİMİ

RASULULLAH (S.A.S.) ZAMANINDAN HİCRİ 300.YILA KADAR FIKIH USÛLÜ İLMİNİN GELİŞİMİ

İrbadb. Sariye (r.a.) Rasulullah (s.a.s.)’dan bildirerek şunları bildirmektedir:

“Ben sizi, gecesi gündüz gibi apaydın olan (en küçük bir şüpheyi kabul etmeyen gayet açık) bir din üzerinde bıraktım. Benden sonra ancak helak olanlar, o dinden(başka yönlere)sapar. Sizden kim yaşarsa fazla ihtilafa şahid olacaktır. Onun için bi- lip tanıdığınız sünnetime ve hidayete erdirilmiş olan Hulafe’yı Raşidin’in sünnetlerine yapışınız. Bunları dişlerinizle sıkıca tutunuz (ya da musi- betlere karşı dişlerinizi sıkınız) Başınızdaki halife siyah bir köle olsa bile ona itaatten ayrılmayınız. Çünkü mü’min (tevazu ve uysallığı bakımından) burnuna yular takılmış deve gibidir hangi tarafa sevkedilirse uyar.”1

İşte hadiste ki ifadesiyle bu din de karanlık bir köşe yoktur. Aydınlatılmamış bir konu yoktur. Hucceti ortaya konulmamış bir konu yoktur. Olan biten ne varsa ne olacaksa Rasulullah (s.a.s.) bu ümmete bunu haber vermiştir. İşte bu gerçeği Ebu Zer (r.a.) şöyle belirtiyor:

“Rasulullah (s.a.s.) bizi terk ettiğinde (yani ve- fat ettiğinde) gökyüzünde kanat çırpan kuşlara varıncaya kadar ondan bir ilim bize zikretmiştir.”2

Gecesi gündüz gibi aydınlık olan bu dinde, Ra- sulullah (s.a.s.) tarafından fıkıh ve onun usulü bu ümmete öğretilmiştir… Şimdi Rasulullah (s.a.s.) zamanından başlayarak bu surecin nasıl şekillendiğini göstermeye çalışalım.

Rasulullah (s.a.s) zamanında olayların hükmü, va- hiy inmeye devam ettiği için, ya Allah (c.c.) tara- fından Kur’an da bildirilmiş veya Rasulullah (s.a.s.) o konuda Kur’an’da kapalı yerin izahını yaparak veya bizzat yeni bir hüküm koyarak meseleyi hükme bağlamıştır.

Bizzat Kur’an da meseleler hakkında, Allah (c.c.) Rasullullah (s.a.s.) sorulan sorulara cevap vermiş- tir… Örneğin:

“Sana Hilallerden soruyorlar…” (Bakara, 2/189)

“Sana neyi infak edeceklerini soruyorlar…” (Baka- ra, 2/ 215)

“ Sana Haram aylardan soruyorlar…” (Bakara, 2/217)

“Sana içki ve kumardan soruyorlar…” (Bakara, 2/219)

“Sana yetimlerden soruyorlar…” (Bakara, 2/220) “Sana Hayzdan soruyorlar…” (Bakara, 2/222)

“Sana onlardan neyin helal olduğundan soruyor- lar…” (Maide, 5/4)

“Sana kıyametten soruyorlar…” (Araf, 7/187) “Sana enfal’den soruyorlar…” (Enfal, 8/1) “Sana ruh’dan soruyorlar…” (İsra, 17/85)

“Sana Zülkarneyn’den soruyorlar…” (Kehf, 18/83) “Sana dağlardan soruyorlar…” (Taha, 20/105)

İşte Rasulullah (s.a.s.) sorulan bazı soruların ceva- bını Allah (c.c.) bizzat kendisi cevaplamıştır… İşte bundan dolayıdır ki, Rasulullah (s.a.s.) bir mesele ile karşılaştığında vahyin gelmesini bekler eğer o konuda bir vahiy gelmezse kendi hükmederdi.

Allah(c.c) O’na hitaben:

“Sen Rabbinden sana vahy olunana tabii ol…

”(En’am, 6/106)

“Ey Nebi! Allah’tan kork. Kafir ve münafıklara tabi olma. Şüphesiz Allah Alimdir, Hakimdir. Sana Rab- binden vahy olunan neyse ona tabi ol. Şüphesiz ki Allah onların ne yaptığından haberdardır.(Ah- zab, 33/1)

İşte ayetlerin zahir manasından anlaşılan, Rasulullah(s.a.s) Allah’tan gelen ne ise ona ta- bii oluyordu. Müslümanlarda böyle yaparlar. Allah’tan gelen ne ise, ona uyarlar.

Tabii ki Kur’an’da, Allah (c.c.) bizden istediği bununla sınırlı değildir. Hüküm ve fetva isteyen konularda, Müslümanların izlemesi gereken ima- ni ameli şöyle beyan buyurur:

“Allah ve onun Rasul’u bir işe hükmettiği zaman ne mu’min erkek ne de mu’min kadın için onla- rın işlerinde seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Onun Rasulune asi olursa apaçık bir sapıklıkla sapıtmıştır.”(Ahzab, 33/36)

Allah’ın hükmünden kasıt Kur’an’da zikrettiği emir ve yasaklardır. Yine Allah (c.c.) emri üzere Ra- sulullah (s.a.s.)’ın hükümlerine uymaktır. Rasulul- lah (s.a.s.) gerek Kur’an’ı beyan ve gerekse Kur’an da olmayan yeni hükümler koyduğunda ona Kur’an’ın emri gereği uymak imanı bir gereklilik- tir. İşte Fıkıh usulünün ilk merhalesi Kur’an, ikinci merhalesi Sünnettir. Rasulullah (s.a.s.) zamanında fakih olan Ashab’da buna riayet ederlerdi. Bu ko- nuda şu hadisi zikredelim:

“Bize Yahya b. Hammâd rivayet edip (dedi ki) bize Şu'be Muhammed b. Ubeydillah es-Sekafî'den,

(o) el-Muğire b. Şu'be'nin kardeşinin oğlu Amr İbnu'l-Hâris'de (o) Muâz'in talebe-arkadaşların- dan olan Hıms (Humus)'lu bazı insanlardan, (on- lar da) Muâz'dan (naklen) rivayet etti ki:”

“Hz. Peygamber (s.a.s.) onu Yemen'e gönderdi- ğinde şöyle buyurmuştu:

“Söyle bakayım, sana bir muhakeme işi çıkarsa nasıl hüküm vereceksin?

(Muâz) dedi ki:

"Allah'ın Kitâbı'yla hüküm veririm" (dedim).

Buyurdu ki:

"Peki, Allah'ın Kitabında yoksa?" (Muâz) dedi ki:

"O zaman Resûlullah'ın (s.a.s)sünnetiyle" (dedim).

Buyurdu ki:

"Peki Resûlullah'ın sünnetinde de yoksa?" (Muâz) dedi ki:

"Elimden geleni yaparak kendi görüşümle ictihad eder, (hüküm veririm)" (dedim).

(Muâz) dedi ki:

“Bunun üzerine (Hz. Peygamber) göğsüne vurdu, sonra şöyle buyurdu:

"Resûlullah'ın elçisini, Reshulullah'ı hoşnud ede- cek şeye muvaffak kılan Allah'a hamdolsun."3

Bu hadis muhaddislerin nezdinde zayıf olmak- la beraber, Ümmetin bütün fakihleri tarafından makbul kabul edilmiştir. Bu hadiste Rasulullah (s.a.s.) zamanında Fıkıh Usul’ünde izlenmesi ge- rekli yol ortaya çıkmaktadır. Kur’an, Sunnet ve Fa- kih kişinin içtihadı. Hem bu konuda Ali (r.a.)’dan gelen bir hadiste vardır ki mana olarak Muaz (r.a.) hadisini desteklemektedir.

Allah Rasulu (s.a.s.) Onu Yemen’e gönderirken O dedi ki:

“Sen beni gönderiyorsun. (Ama) benim yaşım genç hüküm vermek için de çok ilmim yoktur.” (Rasulullah -sas-) dedi ki:

“Sana iki hasım geldiğinde hüküm vermeden önce ta ki (onlar ne diyor diye) sonuna kadar ne dediklerini dinle. (Sonra) sen sonuna kadar deni- lenleri işittiğin zaman nasıl biliyorsan (öyle) hük- met. Muhakkak ki Allah Azze ve Celle senin lisanı sabit kılar ve kalbine hidayet verir.”

Ali (r.a) dedi ki:

“(Bundan) sonra bir hükümde hata yapmadım.”4

Bu hadiste hüküm konusunda ictihadın olabile

ceğine dair Rasulullah (s.a.s.)’ın dilinden olan bir

cevaziyettir.

Tabii ki önemli olan Kur’an ve Sünnet’e hüküm bulunmadığında bu yola baş vurmaktır. Rasu- lullah (s.a.s.) kendisinden sonra Raşid Halifelere uymayı bizlere emrettiğini konunun başında zikrettiğimiz hadiste gördük o zaman Meseleler karşısında Raşid Halifelerden İmam Ebu Bekr es- Sıddık’ın davranış tarzını kaydedelim.

... Kabaysa b. Züeyb'den demiştir ki: Bir nine Ebû Bekr es-Sıddîk’a gelerek miras(tan kendisine dü- şecek olan pay)ını sordu.

(Hz. Ebû Bekir de bu hususta):

Senin için Allah'ın kitabında bir hüküm yok. Allah'ın Peygamberi'nin sünnetinde de (bu hu- susta) seninle ilgili bir hüküm bilmiyorum. Bina- enaleyh sen git de ben (bunu) halka bir sorayım" cevabını vermiş ve halka sormuş.

Bunun üzerine Mugîre b. Şube:

Ben Rasûlullah (s.a.s.) bir nineye altıdabir (pay) ve- rirken yanında bulundum, demiş.

Hz. Ebû Bekir de:

(Ona) "Senin yanında başka birisi daha var mıydı? diye sorunca Muhammed b. Mesleme ayağa kal- kıp Mugîre b. Şube'nin söylediklerini aynen tek- rarlamış. Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir o nineye bu hükmü uygulamış.

Sonra başka bir nine de Ömer b. el-Hattâb (r.a.)'ya gelerek ona miras(tan alacağı pay)ını sormuş o da "yüce Allah'ın kitabında seninle ilgili bir hüküm yok, (bu hususta daha önce) verilmiş olan hüküm ise senden başkasına (yani senden başka bir ni- neye) ait olan (özel) bir hükümdür. Ben (Allah ta- rafından Kur’ân-ı Kerim'de belirlenen) paylara (bir pay) ilave edecek değilim. Fakat (sahih) ninenin miras payı şu (Ebû Bekr'in kendi devrindeki nine- ye vermiş olduğu) altıdabir paydır. Artık bu his- sede ikiniz birden bulunacak olursanız, bu hisse ikiniz arasındadır. İkinizden hangisi tek başına bu hisseye mirasçı olursa bu hisse onundur" cevabını vermiş.5

İmam Ebu Bekr (r.a.) “Kelale” hakkında da Kur’ân ve Sünnet’ten bir şey bulamadığı için kendi görü- şünü bildirmiştir.6

Ondan sonra gelen Raşid Halife Ömer (r.a.) bu il- min asıllarını apaçık bir şekilde ortaya koymuştur. Konu ile ilgili zikredilen şu haberi verelim:

“Bize Muhammed b. Uyeyne, Ali b. Mushir'den, (o) Ebû İshak'dan, (o) eş-Şa'bî'den, (o da) Şureyh'den (naklen) haber verdi ki Ömer İbnu'l-Hattâb kendi- sine (yani Şureyh'e) şöyle yazdı:

"Şayet sana Allah'ın Kitabı'nda (hükmü bulunan) bir şey gelirse onunla hüküm ver. Adamlar seni ondan çevirmesin! Eğer sana, (hükmü) Allah'ın Kitabı'nda olmayan bir şey gelirse, Resulullah'ın (s.a.s.) sünnetine bak ve onunla hüküm ver. Eğer sana, (hükmü Allah'ın Kitabı'nda olmayan, hak- kında Resûlullah (s.a.s.)'den de bir sünnet bu- lunmayan bir şey gelirse, halkın üzerinde görüş birliğine vardıkları şeye bak ve onu uygula. Şa- yet sana, (hükmü) Allah'ın kitabı'nda olmayan, Resûlullah'ın (s.a.s) sünnetinde bulunmayan, hakkında, senden önce de hiç kimsenin söz söylemediği bir şey gelirse şu iki durumdan hangisini istersen seç: Eğer kendi görüşünle ic- tihad edip sonra (bununla) öne çıkmayı (hüküm vermeyi) istersen (bununla) öne çık, (hüküm ver!) Geri kalmayı, (hüküm vermek için beklemeyi) is- tersen, geri kal, (bekle!). Ben de senin için ancak geri kalmayı (beklemeyi) hayırlı görürüm.”7

Bu eser, Hz. Ömer (r.a.) fıkıh usulü ilmini en gü- zel bir şekilde ortaya koyduğu sahih bir eserdir. Burada kaynaklar sıralanması gerekirse: Kur’an, Sünnet İcma ve İctihad veya Kıyası Fukahadır. İşte ilk dönem Fakihlerinin takib ettikleri yol hep bu minval üzere olmuştur. Onlar Hüküm çıkarma konusunda bu dört delilden sırasıyla yararlanmış- larıdır.

İmam Ömer (r.a.) bu usulü kadı Şureyh’e öğretirken, Abdullah İbni Mes’ud (r.a.) öğretme gereği duymamıştır. Çünkü O Rasulullah (s.a.s.) dizinin dibinde yetişmiş bir fakihtir. İşte Rasulul- lah (s.a.s.)’tan öğrendiği Fıkıh usulü ilmini öğrencilerine bakın nasıl izah ediyor:

“Bize Yahya b. Hammâd haber verip (dedi ki) bize Şu'be, Süleyman'dan (o) Umâre b. Umeyr'den, (o da) Hureys b. Zuheyr'den (naklen) rivayet etti (ki Zuheyr) şöyle dedi:

“Zannediyorum ki Abdullah şöyle demişti: Bize (bir meselenin) sorulmadığı, bizim de o mevkide olmadığımız bir halde (başımızdan) bir zaman geçti. Allah ise, gördüğünüz duruma ulaşmamı takdir etti. Şu halde size bir şey sorulduğu zaman Allah'ın Kitabı'nda (ki hükmüne) bakınız. Şayet onun (hükmünü) Allah'ın Kitabı'nda bulamazsa- nız Resûlullah'ın sünnetinde (hükmünü arayınız)? Eğer Resûlullah'ın sünnetinde de onun (hükmü- nü) bulamazsanız, müslümanların görüş birliğine vardıkları şeylere (bakın). Şayet o, müslümanların görüş birliğine vardıkları, (üzerinde icmâ ettikleri) şeylerde de yoksa artık kendi görüşünle ictihadet, ve:

"Ben çekinirim, ben korkarım!" deme! Çünkü helâl bellidir, haram da bellidir. Bunların arasında ise şüpheli işler vardır. Bunun için seni şüpheye dü- şüreni bırak, şüpheye düşürmeyene bak.”8

İşte bir başka sahabe daha bize Fıkıh ilminin usullerini öğretmektedir. İşte bu minval üzerine onlardan sonra gelen ulema Hicri 200’lü yıllara kadar böylece amel etti. Yani esas olan bu dört delil icma ile kabul gördü. Ara kaynaklar ise ulema arasında ihtilaflıdır. Lakin üzerinde icma oluşan bu dört delil başta Mutezileden İbrahim b. Naz- zam olmak üzere, kıyas-ı fukaha delili üzerinde şüphe oluşturdular ve reddettiler. Lakin onların bu şüpheleri ve reddedişleri Ümmetin icmasını sarsmaz. Bu konu da İbn Abdilberr (rh.a.) şunları söylemektedir:

“…. Nazzam ve Mutezile mezhebinden onun yo- luna uyanlar, ortaya çıkıncaya kadar…. Bunlar hükümler hakkında ictihad etmeyi ve kıyası nef- yederek selefin üzerinde bulunduğu görüşe mu- halefet ettiler.

(…)

Ahkamda kıyası nefyetme hususunda, Ehli Sünnet’ten bunlara tabi olan, Davud b.Ali b. Halef el-Esbahani’dir. Fakat bu da, kendi iddiasına göre

“delil”diye bir şeyden bahsetmektedir ki, Allah Te- ala dilerse ileride bahsedeceğimiz üzere, bu da kı- yasın bir türüdür. Davud, İtikad ve ahad haberlere dayanarak hüküm verme hususunda Ehli Sünnet ve’l-Cemaat’e muhalif değildir.

Ebu’l-Kasım Ubeydullah b.Ömer, “Usul”kitapların- dan olan kıyas kitabında şöyle demektedir: “Bas- ralılardan ve diğerlerinden aklı ve uyanıklığı bu- lunan hiç kimsenin İbrahim b. Nazzam’dan önce kıyası ve içtihadı nefy ettiğini bilmiyorum. Zaten cumhur da onun görüşüne iltifat etmemiştir. Bu konuda, Ebu’l-Huzeyl bile ona muhalefet etmiş, bu hususta onu susturmuş ve Ebu’l-Huzeyl ile as- habı ona reddiyede bulunmuştur.”9

Ehli Sünnet’ten Davud ez-Zahiri Hicri 200 lü yıllarda bu iddiayı ortaya attığında zaten ulema dört delil üzerine icma etmişlerdi. Onun için onun muhalif olması bir şey ifade etmez. İşte bu tavrın- dan dolayıdır ki Davud ez-zahiri çokça hadis ez- berinde bulunmasına rağmen Ehli Sünnet fakih ve muhaddisleri tarafından yaptığı hoşgörülme- miş ve rivayetleri ve kitapları

kaybolmuştur. Deyim yerinde ise, ambargoya uğ- ramıştır. Tabi Ehli Sünnet bu tavrında haklıdır…

İbni Abdilberr (rh.a.) kıyasla hüküm veren ulama- yı şöyle zikreder:

Nitekim Sahabe-i kiram’dan da, konu hakkında naslar bulunmadığı zaman naslara kıyas ederek ictihad ile görüş belirtmek o kadar çok varid ol- muştur ki, bunları zikretmek çok uzun sürer. Allah Teala dilerse bu kitabımızda, bunları yeterli dere- cede göreceksin.

Görüşü ile ictihad ederek ve konu hakkında nass bulunmadığı zaman usule kıyas ederek fetva ver- diği sabit olan Tabii’nden bazıları şunlardır:

Medineli Müftüler:

Said b. Museyyeb, Süleyman b. Yesar. Kasım b. Mu- hammed, Salim b. Abdullah b. Ömer, Ubeydullah

b. Abdullah b.Utbe, Ebu Seleme b. Abdurrahman, Harice b. Zeyd, Ebu Bekir b. Abdurrahman,Urve b. Zubeyr,Eban b. Osman, İbni Şiha b, Ebu’z-Zinad,

Rabia, Malik ve ashabı, Abdulaziz b. Ebu Seleme

ve ibn EbiZi’b rahimehumullah… Mekkeli ve Yemenli Müftüler:

Ata, Muvahid,Tavus, İkrime, Amr b. Dinar, İbn Cureyc,Yahya b. Ebi Kesir, Ma’mer b. Raşid, Said

b. Salim, İbnUyeyne, Muslim b. Halid ve Şafii ra- himehullah….

Kufeli Müftüler:

Alkame,Esved,Abide, Kadı Şureyh,Mesruk,sonra Şabi,İbrahim en-Nehai,Said b. Cubeyr, Ha- ris el-Ukli,Hakem b. Uteybe,Hammad b. EbiSuleyman,Ebu Hanife ve ashabı,Sevri,Hasan b.Salih, İbnu’l-Mubarek ve diğer Kufeli fakihler ra- himehullah….

Basralı Müftülerden:

Hasan, İbniSirin, -ki hem bu ikisinden ve hem de Şa’bi’den kıyası zemettikleri varid olmuştur. Bize göre bu, herhangi bir asla (nassa) dayanmadan kıyas yapmak hususundadır. Böylece bu alim- lerden varid olan şeyler arasında çelişki kalmaz. Ebu’ş-Şe’sa Cabir b. Zeyd, İyas b. Muaviye, Osman el-Betti, Ubeydullah b. Hasan ve Kadı Sevvarrahi- mehumullah…

Şamlı Müftülerden:

Mekhul, Süleyman b.Musa, Evzai,Said b. Abdula- ziz ve Yezid b. Cabir rahimehumullah…

Mısırlı Müftülerden:

Yezidb. Habib, Amrb. Haris, Leys b. Sa’d, Abdullah

b. Vehb, sonra İmam Malik’in talabeleri olan İbni Kasım, Eşbeh, İbni Abdil-Hakem, İmam Şafii’nin talebeleri olan Müzeni, Buveyti, Harmele ve Rebi’ rahimehmullah…

Bağdatlı ve diğer fakihlerden:

Ebu Sevr, İshak b. Rahuveyh, Ebu Ubeyd Kasım b.Sellam ve Ebu Cafer et-Taberi rahimehumullah10

İşte bunlar gibi binlerce âlim bu usule göre fıkhını belirlemiştir. Burada şunu iyi düşünmek gerekir, Hicri 200 senesine gelinceye kadar sahabenin fa-

kihlerinden tabiin ve etbe-i tabiin alimleri ve dört mezheb imamlarımızın hepsi bu usul ile amel et- mişken birkaç kişinin delilsiz hareket ederek ve bir anlamda Allah’ın Rasulu’nun ashabına dini öğ- retmeye kalkmaları nasıl sükûnetle karşılanır? Ve sabit olan bu icma nasıl yıkılır? İşte bu mümkün olmadığından usulde bu icmaya karşı gelenler yıkılmışlardır…

İmam Şafii (rh.a.)’de kıyas yapacak olanların özel- liklerini tarif ederek bu konuya cidden açıklık ge- tirmiştir. Onun sözlerini İmam Beyhaki (rh.a.) “el- Medhal” adlı eserinde şöyle zikretmiştir:

“Kişi Allah’ın kitabı, nasih ile mensuhu, özel ve ge- nel hükümleri, farzları ile edebe yönelik buyruk- ları hakkında alim biri değilse yönetici tarafından hüküm vermek için görevlendirilmemelidir. Kişi bu özellikleri taşımıyorsa kendisine verilen böy- lesi bir görevi kabul etmemeli, vali böyle özelik- lere sahib olmayan birini kadı olarak atamamalı, müftüde bu özelliklere sahib değilse fetva verme- melidir. Bunun yanında bu kişi Rasulullah (s.a.s.) sünnetini, eski ve yeni alimlerin görüşlerini ve Arab dilini iyi bilmelidir. Müteşabihleri ayırt ede- cek yetiye, kıyas yapabilecek bir akla sahip olma- lıdır. Kişi bu vasıflardan birinden mahrum olduğu zaman kıyas yapması caiz olmaz. Aynı şekilde kişi usul ilmini biliyor olsa da fürudan sayılan kıyası bilmiyorsa bir konuda kendisine : “Kıyas yap!” de- nilemez, zira kendisi kıyası bilmemektedir. Yine kıyas yapmayı biliyor, ancak usul ilmini veya bir kısmını bilmiyorsa bilmediği bir konu üzerinden kendisine “Kıyas yap!” denilemez.11

Böylece bu ilmi bilmeyen kimselerin İslam’ın müf- tüsü olması beklenemez. İmam Ebu Yusuf’un şu sözlerine kulak verelim. İshak Emin Aktepe, onu İmam Evzai(rh.a.)’nin görüşüne reddiye verirken kullandığı şu sözleri nakleder:

“Evzai’ye göre yöneticiler fitne ortaya çıkıncaya kadar beygirlere (berzin) ganimetten pay ver- mezlerdi. Ebu Yusuf, Evzai’nin sözünü Hicazlıların sözüne benzetir ve Evzai’ye abdest almasını, te- şehhüdü ve fıkıh usulünü bilmeyen bir Şamlı şeyhin uygulamasını görüp “sünnet böyle geldi” demekle suçlar.

Burada üzerinde duracağımız söz, İmam Ebi Yusuf’un “teşehhüdü ve fıkıh usulünü bilmeyen” lafzıdır. Bu tabir İslam kaynaklarında ilk defa bu kadar açıklıkla kullanılmıştır. Bu yukarı da aktar- dığımız hususlarla bir paralellik göstermektedir. Yani Fıkıh usulü bilinen bir ilim olmakla birlikte ay- riyeten kayda geçmiş bir ilim değildi. Lakin fakih olanlar ve hakim müftü gibi unvanlar kazanmış İslam alimleri bu ilmi biliyor ve bununla fıkıhlarını tesis ediyorlardı.

Bu günde gerek İmam Şafii (rh.a.) ve gerekse imam Ebi Yusuf (rh.a.)’un belirttiği özellikte ilme ve karektere sahib olmayan kimselerden ilim alınmaz. Onların yalnız Kur’an’ı ezberlemeleri yetmediği gibi yalnız Sünneti de bilmeleri yeter- li değildir. Bununla beraber Ümmetin Rasulullah (s.a.s.)’den bu yana olan müctehidlerin ihtilafla- rını bilmek zorunluluğu vardır. Bunun yanında icmanın bilinmesi esastır. Ki ihtilafa ve yanlış bir karara imza atmamış olsun.

Din konusunda konuşmak, Allah ve Rasûlü adına konuşmak olduğundan İbni Kayyim (rh.a.) “İlamul Muvakki’in” adlı eserinde, “Allah ve Rasûlü adına imza atmanın şartları” başlığı altında şunları kay- detmektedir:

“Allah’ın kelamı tebliğin, tebliğ edilen şeyin bilin- mesi ve o konuda dürüstlüğü (sıdk) gerektirmesi, rivayet ve fetva yolu ile yapılacak tebliğlerde ilim ve dürüstlüğü (sıdk) zorunlu kılmaktadır. Dola- yısıyla bu konudaki bir kişinin önce tebliğ ettiği şeyi bilmesi ve o konuda dürüst olması gerekir. Bütün bunların yanında yolunun güzel, gidişatı- nın makbul, söz ve davranışlarının da adil, içeride, dışarıda ve her türlü halinde içi ve dışı birbiriyle uyum halinde olmalıdır. Krallar adına imza atmak, üstünlüğü tartışılmayan, değeri meçhul olmaya bir mertebe olup insanlar arasında en yüksek ko- num olunca, yerleri ve gökleri yaratan adına imza atma makamı kim bilir nasıl bir makam olacaktır!

Bu makama tayin edilecek kişi önce iyi bir alt yapı oluşturması, başarılı bir hazırlık devresi geçirmesi ve tayin edileceği bu makamın değerinin idra- kinde olması gerekir. Hakkı ve doğruyu açıkça ve kafalara vururcasına söylemeden sıkılmamalıdır.

Çünkü onun yardımcısı ve rehberi Allah’tır. Unutmamak gerekir ki bu makam alemlerin Rabbinin bizzat kendisinin üstlendiği makamdır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de: “Kadınlar hakkında senden fetva isterler. Deki: Onlar hakkındaki Fet- vayı size Allah veriyor” buyrulmaktadır. Bir ma- kam ve görevi bizzat Allah Teala’nın üstlenmesi o makam için şeref ve haysiyet olarak yeterde artar bile. Yine O kitabında “senden fetva istiyorlar. de ki: “Allah size kelalenin (babasız ve çocuksuz kim- se) mirası hakkında fetva veriyor” buyurmaktadır. Müftü, fetvasında kimin adına hareket ettiğini bil- meli, verdiği fetvalardan dolayı yarın Allah’ın hu- zurunda hesaba çekileceğine kesin inanmalıdır.”13

Rasulullah (s.a.s)’ın döneminden başlayarak bu döneme kadar gelen müctehid ulemanın hü- küm noktasındaki usûlü bu ve kaplamış oldukla- rı makamda Allah ve Rasulu adına konuşmaktır. İşin ağırlığı yalnız bilgilenmekle bitmemektedir. Ayrıca bu şahsiyetin ümmetçe kabul edilmeside gerekmektedir. Çünkü Allah(c.c) Kelamında “… emanetleri ehline veriniz” (Nisa 3/58)

Bu ehil insanların ve ilmi yüklenenlerin vasıflarını ise Rasulullah (s.a.s.) şöyle izah etmiştir:

“Zeyd b. Ali Babasından oda dedesinden o da Ali (rh.a.)’dan dedi ki: Rasulullah (s.a.s.) dedi ki:

“Bu ilmi sonra gelenlerden adil olanlar yüklenir. Onlar aşırı gidenlerin tahriflerini, batılda olanla- rın değiştirmelerini ve cahil olanların tevillerini çıkarıp atarlar.”14 İşte sahih hadisin ifadesinden de anlaşılacağı gibi bu İlmi gerek hadis gerek fı- kıh ve diğer ilimler olsun mutlaka nesiller içinde adil olanlar yani imam Şafii (rh.a.)’nın vasf ettiği üzere Şeriatla amel edenler yüklenir. Ashab Tabiin ve etbau’t-Tabiin bu adil kimselerdendi. Fıkhı ha- disteki gibi yüklenip ayetteki kişilerden oldular. Allah (c.c.) buyuruyor ki:

“Öne geçen Muhacirler ve Ensar ile onlara gü- zellikle uyanlar; Allah onlardan hoşnut olmuştur, onlar da O'ndan hoşnut olmuşlardır ve (Allah) onlara, içinde ebedi kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte büyük 'kurtuluş ve mutluluk' budur.” (Tevbe, 9/100)

Fakihlerimiz ilimlerinde, ibadetlerinde, adabların da hep Muhacir ve Ensar’a güzellikle tabii olmuş- lardır. İnşallah ayette ifade edilen vade ulaşmış- lardır.

Hulasa usulu Fıkıh ilmin de Rasulullah (s.a.s.)’dan ve onun ashabından alınır. Rasulullah (s.a.s.) kendisinden sonra Raşid halifelerin sünnetleri- ne uymayı ümmete emretti. Onların Rasulullah (s.a.s.)’dan aldıkları ilmi uygulayarak bize ulaş- tırdılar. Bizlerin onlara ittibası usul anlamında farzdır. Usulü Fıkıh, sarsılmaz dört kaidesini bize icmaen naklettiler. Fıkıhta onların yoluna uymak Sünnet, onlardan ayrılmak bidattır. İşte Ehli Sün- net Fıkhının Usulünü sahabeden almıştır. Onlar nasıl bir usul izlemişler ise onlarda aynısını izle- mişlerdir. Buradan hareketle Kur’an ve Sünneti tanırız. İcma ve kıyas batıldır diyenlerin sözlerinin dini ve ilmi hiçbir yanı olmadığını rahatlıkla söyler ve onların bu bidatlarından Allah’a sığınırız.

Dört mezheb alimlerimiz Allah hepsinden razı ol- sun, bu yolu izleyerek bize İslam Fıkıh’ının canlılı- ğını ve her devirde uygulanırlığını göstermişlerdir. Fıkıhlarını bu 4 temel ve yine kendilerinin ictihadi ama şer’i diğer delillerine dayanarak fıkıhlarını oluşturmuşlardır. Onların İslam’ın tüm bilgisine ve ahkâmına ve hadisine bizlerden daha çok va- kıf oldukları için İslam’ın maksadlarını daha iyi kavradıkları için onların fıkhına muhtacız. Onlarla olmak başarı, onlardan ayrılık başarısızlık, yetkin- sizlik demektir.

Günümüz de oluşan yetkinsiz fetvalara da ancak Ehli Sünnet müctehidlerinin usulünden hareketle onların gösterdiği kaidelerle karşı koymak müm- kündür.

Hulasa bidate düşmemek ve dini çağımızda da asrısaadette yaşandığı gibi yaşamak istiyorsak dört mezheb öncelikli olmak kaydıyla Ehli Sün- netin görüşüne göre ilmimizi ve usullerimizi şekillendirmeliyiz. Ki sonradan ortaya çıkan bidatlardan sakınalım…

 

Yazar:
Seyfulislam ÇAPANOĞLU
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul