22 Ocak 2018 - Pazartesi

Şu anda buradasınız: / FIKIH İLMİNİN ORTAYA ÇIKIŞI VE DİĞER İSLAMİ İLİMLERLE İLİŞKİSİ

FIKIH İLMİNİN ORTAYA ÇIKIŞI VE DİĞER İSLAMİ İLİMLERLE İLİŞKİSİ

FIKIH İLMİNİN ORTAYA ÇIKIŞI VE DİĞER İSLAMİ İLİMLERLE İLİŞKİSİ

Kur’an-ı Kerim’deki ahkam ayetlerine ve Hz. Peygamber’in fıkhi ve kazaî tasarruflarına muhatap olan ilk islam toplumundan itibaren İslam kültürü içinde fıkhi faaliyet gelişerek devam etmiştir. Bu gelişme bir noktadan sonra teknik anlamda bir ilim olarak fıkhın ortaya çıkmasıyla zirvesine erişmiştir. Bu çalışma, söz konusu zirve noktayı tespit etmek için, fıkhın bir ilim olarak ne zaman ortaya çıktığını ve özellikle kuruluş döneminde fıkhın diğer ilimlerle (özellikle de usul-i fıkıh, kelam ve hadis) ilişkisini sorgulamayı hedeflemektedir. İlimler arasındaki ilişkinin tüm tarihi seyrini böyle kısa bir çalışmada ele almak mümkün olmadığından konuyu anahatlarıyla ve genellemelere başvurarak inceleyeceğiz.[1]

İslam toplumu, Halifeler dönemindeki büyük fetihlerle Mısır, Şam bölgesi ve İran gibi o dönemde dünyanın adeta merkezi olan Orta Doğu bölgesini neredeyse tümüyle ele geçirdiler. Kuzeye doğru yapılan fetihlerde birçok farklı din ve kültür yanında özellikle Hıristiyan Süryaniler tarafından temsil edilen “kadim kültür ve felsefeyle” karşılaştılar. İslam dünyasının kuzeyi bu şekilde yabancı unsur ve düşüncelerle oldukça erken dönemde ve adeta bir şok tesiriyle yüzleşti. Bu medeniyetlerle karşılaşma özellikle bu kültürlere güneye ve hicaza göre daha yakın olan ve Hz. Ömer zamanında inşa edilen Kufe ve Basra başta olmak üzere, Mısır, Şam gibi merkezlerde gerçekleşti. Bu şehirlerdeki zihin yapısı da yabancı kültürlerle daha az temas eden güneydeki hicaz şehirlerinden daha farklı bir şekilde gelişmiştir. İslami ilimlerde öne çıkmış olan ana gruplar da başta özellikle kuzeye göçmüş olan Yemen kabileleri vemevaliolmuştur.

Ebu Hanife Figürünün Kelami Alanda Öne Çıkışı

İslam’ın ilk yıllarındaki iç çatışmalar ve özellikle Hz. Osman’ın isyancılar tarafından şehit edilmesi süreciyle başlayan süreç İslam toplumunun zihninde uzun süre aşmakta zorlanacağı travmalar oluşturmuştur. Bu olaylar, Güney Arapları-kuzey Arapları ve Emevi- Haşimi çekişmesi gibi gerilim noktalarıyla birleşerek ilk kelami siyasi gruplaşmalar meydana gelmiştir. Bu gruplaşmalar temel bir kelami mesele etrafında odaklanıyordu: Bu meselebüyük günah işleyenin hukuki ve itikadi durumu” idi ki çoğunluk Hariciler, birbiriyle savaşan sahabeyi de içine alacak şekilde bu noktada “tekfir” görüşünü benimsemekte; Şia ise özellikle Hz. Ali’ye savaşanları tekfir etmekte idi. Haricilerin tekfirinin arkasında yatan bir husus “amelin imadan bir cüz olduğu” dolayısıyla büyük günah işleme şeklindeki bir kötü amelin kişinin imanını artık ona kafir dememize yol açacak derecede azaltacağı idi.

Dolayısıyla iman amel münasebeti ve büyük günah işleyenin itikadî durumu problemi, toplum üzerinde büyük bir baskı oluşturmakta idi. Zira sahabeye yönelik bu suçlamalar dinin özüne ve temeline yönelik bir tehdit niteliğindeydi. Bu noktada Müslümanlar Ebu Hanife’ye kadar geniş kitleleri etrafında toplayacak bir teori ve çözüme ulaşamamıştı. Ebu Hanife,“amelin imandan bir parça olmadığı ve özellikle ameldeki eksiklik ya da yapılan bir günah sebebiyle imanın eksilmeyeceği” şeklindeki prensibi ile sahabenin imanını sorgulama meselesi olmaktan çıkarmaya çalışmıştı. Ebu Hanife artık tüm bu tartışmalarda dışlayıcı olarak kalmayan sessiz çoğunluğun etrafında birleştiği ve her türlü yaklaşıma kucak açan bir ekol haline gelerek ehl-i sünnet denilen grubun temellerini atan kişilerden biri haline geldi. Zira dışlayıcı olmayıp farklı eğilim ve görüşlere kucak açan böylesine bir ekolün ilk kez Ebu Hanife ile ortaya çıktığı söylenebilir. Ebu Hanife ve arkadaşlarının bu birleştirici, tekfiri reddeden doktrininin örneklerini fıkhi hükümlerde de açık bir şekilde görebiliriz.

Ebu Hanife ve Fıkhın Doğuşu

Ebu Hanife kelami hususlardaki görüşleriyle önemli açılımlar getirse de, dört başı mamur teorik bir kelam ekolü kurmamıştır. Onun İslam kültürüne gerçek katkısı ise fıkıh alanındadır. O, İslam ümmetinin uzun yıllarının bir birikimi olan fıkıh çalışmalarına büyük bir ivme kazandırarak onu ilk kez akademik ve teknik anlamda bir ilim branşı haline getirmiştir. İslam hukuku artık Ebu Hanife’nin elinde, onun okulunda/medresesinde, aşağıdaki adımların atılmasıyla gerçek bir ilim dalı haline gelmiştir. Bu adımlar şunlardır:

Ebu Hanife medresesinde geniş katılımlı bir öğrenci grubu içinde otuz yıla yakın bir zamanda fıkhi meseleler özgür bir ortamda tartışılmıştır. Ebu Hanife pek çok meseleyi etraflıca tartışarak talebeleri kadar kendisi de yetişmiştir. Fıkhın tüm konularını detaylı ve derinlemesine bir şekilde tartışılması ilk olarak bu okula nasip olmuştur. Bugün elimizde bulunan mütekamil bir fıkıh kitabında yer alan hemen her konuyla ilgili o dönemin örfünün elverdiği ölçüde akla gelebilecek her mesele tartışılarak hakkında çözüm üretilmiştir. Dolayısıyla daha önceki yıllardaki sadece belirli bazı konular üzerinde görüş bildirmiş alim ve fakihlerden farklı olarak artık bütün fıkıh kuşatılmıştı.

Bu okul farazi/varsayımsal meseleler üzerinden tartışmayı adet haline getirmişti. Zira her meseleye fıkhi çözüm üretmenin başka bir yolu da yoktu. Fazla soru sormamak, ya da sadece kişinin başına gelen bir olayı sorması, peygambere karşı takınılması gereken bir tavır olarak tavsiye edilebilirken, ilmi-akademik bir faaliyette öğrenmenin sağlamlığı için varsayımsal soru sormak ve bu soruyu bizzat soru soranın çözümlemeye çalışması ilmi yeteneği artırıcıdır. Ayrıca belirlenen prensibin daha zor meselelere uygulanıp test edilebilmesi için bu zorunludur. Farazi fıkıh da eldeki formülleri daha zor ve mümkün olan en zor probleme doğru uygulama amacı taşıyan bir işlem görünümdedir.

Ebu Hanife medresesindeki bu faaliyeti “ilmî” yapan esaslı unsurlardan biri de buradaki fıkhî bilgi üretiminin belirli bir yöntem ve usul doğrultusunda yapıldığı ve üretilen bilginin iç tutarlılığına özel bir önem verildiğidir. Bu okulun standart diyebileceğimiz bir yöntemi/usulü olup fıkıh uzun yılların birikimi sonucu oluşan bu ana usule göre üretilir. Bu okul fıkhı bilgi üretirken kendi usulü içerisinde, kıyas ve istihsan gibi, belirli akıl yürütme yöntemlerini de kullanırlar. Bu yöntemler Kur’an ve sünnet tarafından açıkça tanımlanmış ve sınırları çizilmiş yöntemler olmayıp bir ölçüde “yeni”dirler.

Ayrıca, temel bilgi kaynaklarından üretilen bilgiler belirli formüller şeklinde sistemli bir bütün haline getirilmeye çalışılmıştır. Bu sistemli bütün haline getirme çabasını temsil eden en iyi kavram da yine kıyas kavramıdır. Bu ekolün zihninde yer alan temel ve en sağlam veriler belirli bir sisteme ve kıyasa dönüştürülerek kesinliği daha az olan veriler sürekli bu kıyasa göre değerlendirilir. Dolayısıyla bu ekol tikeller üzerinde analitik bir şekilde düşünerek akıl yürütürken (kıyas) aynı zamanda sentezlere ulaşarak genel ilkeler (kıyas)  üreten bir akla sahiptir.

Hanefi mezhebinin başardığı en önemli faaliyetlerden biri de fıkhın tümünün oldukça erken bir dönemde yeterince geniş bir metin şeklinde yazıya geçirilmiş olmasıdır. Tarihi veriler dikkate alındığında, ekolün ana eseri ve en önemli ürünü olan Kibâbu’l-asl (yaklaşık 4500 sayfa) İmam Muhammed (132-189) tarafından hicri 166 tarihinde tamamlanmış görünmektedir.

Hanefi Fıkhının Model Oluşturması

Madde halinde sayılan bu hususlar Ebu Hanife medresesinde üretilen fıkhın, fıkıh ilminin doğumunu müjdelediğini bize göstermeye yeterlidir. Diğer bazı mezheplerin fıkıhlarının oluşma sürecine baktığımızda Hanefi mezhebinin birikiminin diğer ekollerin fıkıh üretimine model ve esas teşkil ettiği görülür. Burada Kitabu’l-asl’ın tüm fıkhi birikimin en büyük kaynağı olduğu söylenebilir. Şöyle ki, Ebu Hanife’den yaklaşık 15 yaş büyük olan İmam Malik’in (93/95-179) fıkhı, Kitabu’l-asl’da Hanefiliğin ortaya koyduğu şekliyle fıkhi mesaili derinlemesine inceleyen bütüncül bir yapı arzetmiyordu. Bu sebeple özellikle Maliki ekolünden gelip Hanefi fıkhını tahsil eden Esed b. Furat’ın (142-213) meşhur hikayesi bize Maliki furu-i fıkhının oluşumunda Hanefi birikiminin modellendiğini göstermektedir. Muvatta dersleri esnasında “farazi sorular” soran Esed'e, İmam Mâlik ehl-i re'yin bulunduğu Irak'a gitmesini tavsiye etmiş ve Esed bu tavsiyeye uyarak Ebu Yusuf ve özellikle İmam Muhammed eş-Şeybânî’den Hanefi fıkhını öğrenmiştir. Daha sonra Mâlik'in talebelerinden en iyi karşılık aldığını gördüğü İbnü'l-Kâsım'a gitmiş ve ona Hanefilerin geliştirdiği fıkhi soru şablonları ve mesaili sunarak, bu sorulara Mâlik'in verdiği yada verebileceği cevapları İbnu’l-Kasım’ın ağzından yazmıştır. Ancak bazı Mâlikî’ler, Hanefi mezhebinin soru kalıplarının esas alınması başta olmak üzere farklı sebeplerle bundan rahatsız oldular. Devrin diğer meşhur Mâlikî fakihi Sahnûn (-240), el-Esediyye'nin bir nüshasını elde ederek İbnü'l-Kâsım'a (128-191) tekrar aynı soruları sorarak el-Esediyye’yi tashih eder (188/804) ve el-Müdevvene’yi oluşturur.

Aynı ilişki Şafilikle Hanefilik arasında da söz konusudur. Bilindiği gibi İmam Şafii İmam Malik’in öğrencisidir. Daha sonra özellikle İmam Muhammed ile aralarında önemli bir ilmi alışveriş meydana gelmiş ve bu şekilde İmam Şafii (150-204) Hanefi fıkhını -büyük ihtimalle Kitabu’l-asl’ı oluşturan bölümlerden- incelemiştir. Şafii ile ilgili rivayetlerde, İmam Muhammed’in ve İmam Muhammed’in hocası Ebu Hanife’nin onun üzerindeki etkisinin boyutları görülebilmektedir. Kitabu’l- asl’ın İmam Şâfiî ve sonraki Şafii fakihler tarafından modellendiğide anlaşılmaktadır. Şafii daha sonra Mısır’a gittiğinde bu defa da el-Müdevvene’yi incelemiş olmalıdır. Şafii’nin kendi görüşlerini oluştururken bu metinleri incelemesinin ve hazır bulmasının onun açısından önemli avantajlar doğuracağı muhakkaktır. Ahmet bin Hanbel’in (164-241) de ince fıkıh meselelerinde İmam Muhammed’in kitaplarından yararlandığını ifade etmektedir.

Ebu Hanife’nin İslami ilimlerden en azından fıkıh alanında kurucu rol üstlendiği ile ilgili olarak söylediklerimiz, klasik kültürde İbn Nedim’in “karada ve denizde, doğuda ve batıda, yakında ve uzakta mevcut olan ilim Ebu Hanife’nin eseridir” sözü ile, İmam Şafii’den nakledilen “insanlar fıkıhta Ebu Hanife’nin çoluk çocuğudur” ifadeleri aynı hususu anlatmak istemektedir.

Fıkıh İle Fıkıh Usulü İlişkisi

Fıkıh Ebu Hanife’nin çabalarıyla teknik anlamda bir ilim haline geldiğine göre usul-i fıkıh ne zaman doğmuştur, usul-i fıkhın ortaya çıkışı fıkhın ortaya çıkışından daha önce mi, sonra mı yoksa eş zamanlı mıdır? Bu soru literatürde farklı şekillerde cevaplandırılır. Bazı batılı araştırmacılar usul-i fıkhın, mezheplerin ortaya koyduğu furu-i fıkıh doktriniyle fazla bir ilgisinin olmadığını savunsa da, kanaatimce usul, fıkıhla eşzamanlı olarak ortaya çıkmıştır. Eğer aksini savunursak ilk mezhep imamlarının ürettikleri fıkıhta bir usule sahip olmadıklarını kabul etmemiz gerekecektir. Özellikle bütün fıkhı ele alan Kitâbu’l-asl, el-Ümm ve el-Müdevvene’nin teknik bir usûlden yoksun olduğunu kabul etmek gerçekçi değildir. Oysa bizim kanaatimize göre Kitabu’l-asl başta olmak üzere bu üç metin sadece fıkhın değil aynı zamanda usul-i fıkhın da içinde barındığı bir kitaptır. Yani bu eserler bir yandan açık olarak fıkıh, diğer yandan üstü örtülü olarak da usul-i fıkıhtır. Zira bu sonuç fıkhın doğuşunu, Hanefi fıkıh halkasındaki çalışmaların bir sembolü olarak kabul ettiğimiz, Kitabu’l aslile başlatmanın doğal bir sonucudur. Bu konuda belki şu nokta vurgulanabilir: Kitabu’l-asl mütekâmil ve olgun bir fıkıh kitabı olarak ortaya çıktığı halde; usul-i fıkhın olgunlaşıp bu konuda mütekâmil eserlerin ortaya çıkması çok daha sonra olmuştur.

Hadis İle Fıkhın İlişki Esasları

Fıkıh, özellikle oluşum döneminde hadis ilmi ile yakın bir ilişki içindedir. Buradaki temel husus fıkıhçıların hadisleri kabul için önemli kriterler getirmeleridir. Daha öz bir ifadeyle söylersek ehli reyin yaklaşımında bir hadis ancak “fakihin bu kriterlerden oluşan süzgecinden” geçtikten sonra hüküm ifade edebilir. Bu yaklaşım fıkıh ile hadis ilmini iletişim ve rekabet içine sokmuştur.

Ehli rey, İlmi faaliyetinde sadece rivayetleri toplamakla kalmayıp bunun ötesinde Kur’an ve Sünnetten hareketle belirli akıl yürütme yöntemlerini kullanarak bunlardan sonuç çıkarmaktadır. Bu akıl yürütme yöntemlerini Kuran ve Sünnette tanımlanmamış yeni ve bu birikime ilave olarak görülebilecek, meşruiyeti ancak yeni bir akıl yürütme yöntemiyle ispatlanabilecek teknik ve yapay yöntemlerdir. Ayrıca tikel akıl yürütmelerin ötesinde fıkıh için sentezci bir akılla ulaşılmış genel ilkeler ve prensipler belirlenmiştir.  Ehl-i hadis ise ilke olarak böyle yapay yöntemler ve terimler kullanmaya daha soğuk yaklaştığı gibi, sentezci bir aklı kullanarak genel ilkelere de ulaşmaz.Tek tek hadisler onlar için yeterlidir.

Ehl-i rey Metin tenkidi başlığında ele alabileceğimiz pek çok usule başvurur. Bunlardan biri te’vildir. Rivayetler lafzen kabul edilse bile anlam olarak yine o hukuk nosyonuna uydurulur, Kur’an ve Sünnetten çıkarılmış ilkelere uygun gelecek şekilde yorumlanır vb. Te’vil’in kapsamı kelami konularda teşbih ifade edebilecek ayetlerin yorumlanması gibi geniş bir alana yayılır. Ehl-i hadis tavrı ise ilke olarak te’vile karşıdır. Te’vil konusu fıkıhta olduğu kadar kelami alanda da önem taşır. Öyle ki tevilin sınırlarını geniş tutan Ehl-i rey, kelâmi itikâdi fırkalara da bir tevile dayandıkları için kural olarak daha müsamahakar yaklaşmakta, tevili kabul etmeyen ya da çok sınırlı şekilde benimseyen doktrinler ise kendi görüşlerinin dışındakileri kolayca zındıklık ve fasıklıkla suçlamakta ya da tekfir etmekte daha aşırı gitmektedirler. Bu noktada Hanefiler ile Hanbeliler iki ayrı ucu temsil ederler.

Yine hadis rivayetlerini değerlendirirken bir rivayetin toplumda adet haline gelmiş, yaşayan ve bu yönüyle toplumun genelinin onayını almış bir uygulamaya yani bir nevi yaşayan sünnete ters olup olmadığına bakılmıştır. Bu zaman zaman tarih bilgisine müracaat etme ve ravinin hayatına bakma olarak da karşımıza çıkmıştır. Burada Malikilerin Medine amelini, Hanefilerin ise Malikiler kadar belirgin olmasa da Kufe’deki geleneği ve özellikle de Hz. Ömer ve Ali’nin uygulamalarını dikkate alması buna örnektir.

Ehl-i rey genellikle Kur’an ve sünnette her meselenin bir çözümü bulunduğu şeklinde bir ön kabulden hareket etmez. Bundan dolayı kıyası rahat bir şekilde kullanır. Böyle bir anlayış ehl-i hadis anlayışı olarak nitelenebilir. Bunun anlamı aslında kıyas yapmak için pek fazla bir alanın kalmadığı olarak yorumlanabilir.

Yukarıdaki maddelere baktığımızda Ahmet bin Hanbel ve ekolünün temsil ettiği Ehli Hadisin yukarıdaki hususların tamamında Hanefiliğin karşısında durduğu, bununla birlikte Şafiiliğin ve Malikiliğin değişik maddelerde kısmen de olsa Ehl-i rey tavrı gösterdiği söylenebilir. Ancak can alıcı maddelerde Şafiilik ehli hadis, Malikilik ise ehl-i rey tarafında yer almaktadır. Nitekim Maliki doktrini içinde daha sonra ortaya çıkan maslahat-ı mürsele düşüncesinin yine ehl-i hadis anlayışıyla örtüşmediği söylenebilir.

Kelam İle Fıkıh İlişkisi

Literatürde her zaman açık olarak görülmese de kelam ilmi ve kelami meselelerde takınılan tavırlar ve ilkeler, bazen açıktan bazen de derinden tüm İslami ilimlerin gidişatını belirler. Kelam ilmi külli bir dini ilim olarak fıkıh, usul-i fıkıh, hadis, tefsir, tasavvuf gibi ilimlerin dayanağıdır. Bu sebeple kelam, diğer dini ilimlerin ana ilkelerini (me­bâ­di) koyar. Diğer dini ilimler bunlardan sadece birini alır inceler.

Bir fakihin fıkhi faaliyet tarzı ve zihin yapısı, genellikle husun-kubuh, ta’lil problemi, varlık anlayışı, bilgiye ve akla yaklaşımı gibi meselelerdeki kelami tavrıyla belirlenmiştir diyebiliriz. Dünya hukuk literatüründe hukukun böylesine doğrudan bir şekilde teoloji ile irtibatlı olarak üretildiği başka bir hukuk sistemi bulmak zordur.

Kelamın fıkıh ve usul-i fıkıh üzerindeki temel etkisi, bu ilmin kendine özgü bir alem ve varlık anlayışı (ontoloji /kozmoloji) üzerine kurulu olması ve bu anlayışın zorunlu olarak fıkha da sirayet etmiş bulunması ile ilgilidir. Başka bir deyişle fıkıh ve kelam aynı varlık anlayışı üzerine kuruludur.

Diğer bir temel bir etki alanı bilgi teorisi bakımındandır. Kelamcılar tarafından oluşturulan bilgi anlayışı da doğrudan fıkhi faaliyet tarzını etkilemiştir. İslam kültüründe İbn Hazm ya da Gazzali’ye kadar fıkıh, kelam ve dil çalışmaları açısından hakim olan bilgi üretme yöntemi “temsil” yani anoloji/kıyas başlığında ele alınabilir. Kelamda bunun benzerine,istidlal bişşâhitale’l-gaib (kıyasü’l-gaibale’ş-şâhit) denilir. Bu akıl yürütme yöntemi (yani temsil)yine Atomcu varlık anlayışının beraberinde getirdiği ve onunla uyumlu olan bir akıl yürütme yöntemidir. Buna göre atomcu evren modeline bağlı kelam ve fıkıh içinde bütün ilmi faaliyeti derinden etkileyen bazı noktalar vardır: bu da tümel kavramı, mahiyet terimi ve zihinselvarlık anlayışının bu varlık anlayışı içinde ya görülmemiş ya da yeterince gelişmemiş olmasıdır. İşin aslında atomcu model bu kavram ve anlayışların benimsenmesi için uygun da değildir. Zira o zihni varlık olan mahiyet ve tümel/küllî mefhumuyla uyumlu bir sistem değildir. Bu yüzden onda esas olan fertlerdir, tikellerdir.

İbn Hazm ve özellikle Gazzali ile birlikte bilgi teorisi noktasında yaşanan kriz, öncelikle Eşari çevrelerde Aristo mantığının İslami ilimlerin geçerli yöntemi olarak benimsenmesine yol açmıştır. Artık Şafiilik ve Eşarilik,Gazzali ve sonrasında Razi ile büyük bir ivme ile gerek fıkıh ve gerekse kelam alanında Hanefi-Maturidi çizgiye oranla daha verimli ve teknik bir ilim çevresi haline gelmiştir. Bu şekilde baştan beri Aristo mantığına karşı adeta savaşan ve Arap dil ve edebiyat düşüncesinden hareketle ona karşı bir alternatif üretmeye çalışan Mutezile’nin kelam yöntemi ile Eşarilerin yöntemi iyice birbirinden ayrışmıştır. Yine Hanefilik Bağdat gibi merkezi bölgelerde zayıflayarak belirgin olarak neredeyse sadece Orta Asya bölgesinde akademik üretim noktasında verimliğini sürdürmüştür

Bu verimlilik başlıca Tümel ve mahiyet kavramının İslami ilimlere girişi ile özellikle tümden gelim ve mantıki kıyasın uygulanması için elverişli bir kelamın kabul edilmesi ve bu yeni mantığın daha sıkı ve sağlam yapısında görülebilir. Bu yeni mantığın fıkıh üzerindeki etkisine kabaca şöyle bakabiliriz: Şafiilik başta olmak üzere Hanbelilik ve Malikilik füru alanında bu süreçten sonra iyice derlenip toparlanmış ve mezhep adeta gelişme çizgisini yeni bir ufukla devam ettirmiştir. Denilebilir ki Hanefiliğin en önemli metinleri Gazali öncesi yazıldığı halde Şafiiliğin Malikiliğin ve Hanbeliliğin esas metinleri Gazali sonrası yazılmıştır.

Fıkhın Dil İlimleriyle İlgisi

Fıkıh dil ilimleriyle olan ilişkisi de farklı boyutlara sahiptir. Kelamın, Fıkhın ve fıkıh usulünün dil ilimlerine yöntem açısından model teşkil ettiği söylenebilir. Dilciler, belağat ilminin,beyan, bedii ve meâni vb. alanlardaki faaliyetlerini bağlı bulundukları kelami ve fıkhi ekol doğrultusunda yürütmüşler ve yöntem olarak bulundukları ekolün usul-i fıkıh anlayışına bağlı kalmışlar ve aynı akıl yürütme yöntemlerini kullanmışlardır. Bu noktada özellikle Mutezili Hanefi dilcilerin faaliyetinde bu açıkça görülebilir. Nahivin kıyas olarak algılanması ve neredeyse kıyasa indirgenmesi, dilde kıyasın yanında istihsan ve istishab gibi bazı delillerin aynen kullanılması, yine atomcu verilerin yer yer dil kaynaklarında yer alması dilin kelam ve usul-i fıkıh ile iç içe olduğunun göstergesidir.

Ayrıca özellikle Mutezile Aristo mantığının tüm diller için geçerli evrensel bir mantık olmadığını ifade ederek, Arapça olan İslami ilimlerinin mantığının Arap dilinden çıkarılması gerektiğini uzun yıllar savunmuştur. Bu noktada Mutezile dilcilerinin alternatifi, özellikle meani ve beyan ilmindeki teşbih, kinaye vb. sanatların arkasında yatan mantığın Aristo mantığına ihtiyaç bırakmayacak sağlam bir akıl yürütme içerdiği ve kendi mantığımızın bunlardan çıkarılması gerektiğidir.

*Prof. Dr. Hasan Hacak, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, İslam Hukuku Anabilim Dalı.

Dipnot

 


 

1-Yerden kazanmak için metne dipnot eklemedik. Geniş bilgi için aşağıdaki çalışmaya bakılabilir:

 

 

 

 

Yazar:
Prof. Dr. Hasan Hacak
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul