22 Ocak 2018 - Pazartesi

Şu anda buradasınız: / KELÂM İLMİNİN ORTAYA ÇIKIŞI VE İSLÂMÎ İLİMLERLE İLİŞKİSİ

KELÂM İLMİNİN ORTAYA ÇIKIŞI VE İSLÂMÎ İLİMLERLE İLİŞKİSİ

KELÂM İLMİNİN ORTAYA ÇIKIŞI VE İSLÂMÎ İLİMLERLE İLİŞKİSİ

“Kelam ilminin ortaya çıkışı ve diğer İslâmî ilimlerle ilişkisini” ele aldığımız bu makalede önce kelâm ilminin nasıl ve niçin teşekkül ettiğine, sonra da diğer dinî ilimlerle ilişkisine yer vereceğiz.

Kelâm İlminin Ortaya Çıkışı

Kur’an’ın nüzul ortamında Arap yarımadasında başta müşrikler olmak üzere Hıristiyanlar, Yahudiler, Mecûsiler, Sabiiler, Dehriler ve Hanifler yaşamaktaydı. Bunlar Allah inancı yanında peygamber, melek, ruh, cin, şeytan ve âhiret konularında da tevhid inancı ile bağdaşmayan inançlara sahiptiler. Yüce Kitabımız Kur’an, tevhid inancını savunurken Allah’ın zatını reddeden Dehrîler yanında, O’nun birçok ortak ve yardımcılarının bulunduğunu iddia eden müşriklere, iki ilah iddiasında bulunan Senevîlere, teslisi savunan Hıristiyanlara eleştiriler getirmektedir. Bilindiği üzere tevhid inancının esasını Allah’ın birliği, ibadetin yalnızca O’na tahsisi, Allah’tan başkasından şefaat dilenilmemesi; nübüvvet inancının esasını peygamberin beşer oluşu, Allah tarafından seçilmiş olması ve O’nun emrinde oluşu; ruh, melek, cin ve şeytan gibi varlıkların Allah’ın yaratığı, O’nun irade ve kudreti dâhilinde hareket eden varlıklar oldukları ve ahiretin esasını öldükten sonra dirilme, hesap, ceza ve mükâfatı içeren dârü’l-beka inancı oluşturmaktadır. Bu kompozisyon Kur’an-ı Kerim’de şu şekilde ifade edilmektedir:

“Ey iman edenler, Allah’a, O’nun Peygamberine, o peygamberine indirdiği kitaba iman (da sebat) edin. Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkar ederse, muhakkak ki (doğru yoldan) uzak bir sapıklığa sapmış olur” (Nisa, 4/136).  

Kelam ilminin özünü oluşturan akaidin esasları Kur’an-ı Kerim’de, zaman zaman yukarıdaki ayette olduğu gibi toplu halde zikredilirken, onun genel üslubuna paralel olarak çoğu zaman dağınık bir şekilde yer almıştır. Bir akide sistemi oluşturacak şekilde ise Peygamberimiz’in hadislerinde ve ilk dönem âlimlerinin risalelerinde zikredilmiştir. Örnek olarak Cibril hadisi ile hadis kitaplarının Kitabu’l-İman, Kitabu’s-Sünen ve Kitabu’t-Tevhid bölümleri ve selef âlimleri tarafından telif edilen Kitabu’t-tevhid, Kitabu’s-sünne, el-Akide ve el-Fıkhu’l-Ekber adlı risaleler gösterilebilir. Söz konusu risalelerde Kur’an ve hadisten alınan malzemeden bir akaid sistemi oluşturulmuştur. Selef döneminde kaleme alınan akaid risaleleri böyle bir kompozisyonu ifade etmekte, farklılık ise söz konusu kompozisyonları oluşturan kişilerin öncelik ve metotlarından kaynaklanmaktaydı. Bu esaslar gayet basit ve sade oldukları için değişik inanç geleneğinden gelen insanlar İslam’ın getirdiği inanç esaslarını anlamakta zorluk çekmemiştir. Sözgelimi “Lâ ilâhe illallah ve Muhammedün resûlullah” ifadesi Allah’ın varlığı ve birliği ile Hz. Muhammed’in O’nun elçisi olduğunu her kültür düzeyinden insanın kolayca anlayabileceği bir sadelikte ifade edilmiştir.

 

Resûl-i Ekrem’in vefatından sonra sahabe-i kiram, yeni bir mesele ile karşılaştığında Efendimiz’den aldıkları terbiyenin sonucu olarak önce Kur’an’a müracaat ederler, burada bir çözüm bulurlarsa onunla hareket ederlerdi. Aksi takdirde Hz. Peygamber’e gider ve onun hayatından bir delil ve örnek bulmaya çalışırlardı. Orada problemlerini çözerlerse başka bir kapıya başvurmazlardı. Problemlerini burada da çözemediklerinde sahabenin ileri gelenlerini toplayıp onlarla istişare ederlerdi. Hz. Ebu Bekir ve Ömer de hilafetleri dönemlerinde böyle hareket etmişlerdir. Nitekim sahabe içinden Ubey b. Ka’b, İbn Mes’ud, Huzeyfe b. Yeman, Zeyd b. Sabit, Ebu Musa el-Eşari gibileri kader konusunda sorulan soruları cevaplamışlar (bk İbn Mace, “Mukaddime”, 10); Hz. Ali, İbn Mes’ud, İbn Abbas gibileri başta Hariciler olmak üzere çeşitli insanlarla itikadî alana giren konuları tartışmışlardır. Yine Suriye seferi sırasında Ebu Ubeyde ile Hz. Ömer arasında geçen diyalogda Hz Ömer veba olan yerden uzaklaşmanın kader inancına aykırı olmadığını söylemiş ve Tevbe suresinin 60. ayetine rağmen müellefe-i kulûba zekât verilmesine karşı çıkmıştır. Bu örneklerden de anlaşılıyor ki sahabe-i kiram bilhassa Kur’an’ın mücmel ve müteşabihleri konusunda Resul-i Ekrem’den duymadıkları hususlarda bilgi, kültür ve ilgi alanlarına göre farklı yorumlar yapıyorlardı.

 

Sahabe-i kiram gibi bilgilerini onlardan alan tâbiûn da ayet ve hadislerin nüzul ve vürud sebeplerini çok iyi biliyorlardı ve teşri inceliklerine vakıf idiler. Bu esas ve incelikleri ayrıca teorik olarak ortaya koyma ihtiyacı duymadılar. Bu iki nesilden sonra İslam coğrafyası daha da genişledi, müslümanlar farklı kültürlerle karşı karşıya geldiler, yeni durumlar ortaya çıktı, fetihler sonucu elde edilen ganimetlerle refah seviyesi yükseldi, inanç ve düşünce farklılıkları oluştu, hilafet kavgaları arttı. Bunun sonucunda Haricilik, Şia, Osmaniyye gibi siyasi hizipler ve  Mürcie, Kaderiyye, Cebriyye gibi itikadî fırkalar zuhur etti; nasların zahirini esas alan zâhirî ve batınî manalarına yönelen bâtınî fırkalar ortaya çıktı; değişik maksatlarla hadis uydurma faaliyeti başladı, insanlar farklı yöntemler kullanmaya ve değişik hükümler vermeye kalkıştılar. Bu durumda sadr-ı İslam’la irtibatı devam ettirme ve zihinlerde muhafaza edilen esasları ortaya koyarak bir çerçeve oluşturma ihtiyacı hâsıl oldu. Bu amaçla ana kaynaklar ve geçmiş uygulamalar incelenerek yazılı kurallar tespit edilmeye ve kitaplar yazılmaya başlandı, Kur’an ve Sünnetin anlaşılmasına hizmet edecek dil ve din ilimlerinin temel kaidelerini belirleme yoluna gidildi. Ortaya çıkan her fırka kendi pozisyonunu tahkim edecek görüşü benimsemeye ve nassları bu çerçevede yorumlamaya başladı. Başlangıçta farklı anlayışları temsil eden bu görüşler zamanla kemikleşti ve akide haline geldi. Şia’nın imameti, Mutezile’nin el-menzilesi, Ehl-i Sünnetin kesbi, Ehl-i hadisin tefvizi böyle bir şeydir.

 

Teftazânî, usûl ve furû‘ ilimlerinin tedvin sebebini şu şekilde açıklar: Peygamberimiz’in sohbetinde bulunan ve ona yakın bir dönemde yaşamış olan sahabe ve tabiinin oluşturduğu ilk nesiller, inançlarının berrak oluşu, kendi çağlarında olayların ve ihtilafların az olması, bir problemle karşılaştıklarında güvenilir alimlere müracaat edebilme fırsatına sahip olmaları sebebiyle bu iki ilmi bablar ve fasıllar halinde tertip edip konularını ferî ve aslî meseleler şeklinde takrir ile tedvin etme ihtiyacı hissetmemişlerdi. Zamanla müslümanlar arasında fitne baş göstererek din önderlerine karşı ayaklanma hareketleri her tarafta yayıldı, farklı farklı görüşler ortaya çıktı, bidatlara karşı genel bir eğilim baş gösterdi. Yeni yeni meseleler ve fetvalar çoğaldı. Buna paralel olarak önemli konularda âlimlere müracaatta artış oldu. Bunun üzerine âlimler bir yandan nazar, istidlal, içtihat ve istinbatla meşgul olmaya; diğer yandan meseleleri bab ve fasıllar halinde tertip etmeye, delilleriyle birlikte meseleleri detaylandırmaya, şüpheleri cevaplarıyla zikretmeye, bir takım kavramlar üretmeye, görüş ve ihtilafları açıklamaya başladılar. Bu dönemden sonra ameli hükümlerin tafsili delillerden elde edilmesi yönünde fayda sağlayan ilme “fıkıh”, hüküm ifade etmesi bakımından delillerin halleriyle ilgili icmali bilgi sağlayan ilme usul-i fıkıh, delillerden itikadi hükümlerin bilinmesini sağlayan ilme de “kelam” adını vermişlerdir (Şerhü’l-Akaid, s. 4).

Kelam ilmi işte böyle bir süreçte ortaya çıkmış, konu ve metot bakımından en büyük gelişimi üçüncü ve dördüncü yüzyıllarda gerçekleştirmiştir. İlk hareket siyasi olarak başlamış olup hilafet bu ihtilafları körükleyen en önemli amil olmuştur. Bu çerçevede ilk önce Havariç, Şia ve Mürcie ortaya çıkmıştır. Bunlara, amaçları itikadi konuları araştırmak ve savunmak olan yenileri eklenmiştir. Böylece kelam ilminde büyük pay sahibi olan Selefiyye, Mutezile, Eşariyye ve Matüridiyye gibi yeni akımlar ortaya çıkmıştır. Kelam ilminin kurucularından olan Mutezile ise silsilesini Hz. Ali, Muhammed b. Hanefiyye, Zeyd b. Ali, Hasan el-Basri, Vasıl b. Ata şeklinde devam ettirir. Selefiyye’nin aksine Mutezile aklı nakle önceler. Eşariyye ve Matüridiyye ise Selef ile Mutezile’nin ortasında bir yerde durmaktadır. Mutezile’nin el-menzile beyne’l-menzileteyninden etkilenerek akıl-nakil arasında orta yolu savunmuşlar, cüz la yetecezzayı onlardan almışlardır. İlahi sıfatlar konusunda ise Selefiyye ve Sıfatiyye’nin etkisinde kalmışlardır. Eşarî, el-İbane’de Selefiyye’ye yakın bir metot takip ederken, el-Luma ve İstihsan’da daha orta noktaya gelmiştir. Matüridi ise başından beri orta noktada durmuştur.

Kelam İlmi Usûl Olarak mı Yoksa Esas Olarak mı Ortaya Çıktı?

Kelam ilmi başlangıçta konusu, yöntemi ve kaynakları belli esasa dair bir ilim olarak mı doğdu yoksa akaid tarafından belirlenmiş bulunan mesaili savunma, açıklama ve teyit etme amacıyla mı bir usul olarak mı ortaya çıktı? Bu hususta farklı görüşler bulunmaktadır. Bir görüşe göre o, tıpkı usul-i fıkıh fikhın, usul-i hadis hadisin yöntemini ortaya koyduğu gibi mesaili vahiy tarafından belirlenen akaidin yöntemini belirlemek üzere ortaya çıkmış bir ilimdir. Kelamın ortaya çıkış süreci ve bazı ilk dönem kelam âlimlerinin ifadelerinden bu görüşü teyit eden birtakım ipuçlarını çıkartmak mümkündür. Şöyle ki: Akaide konu olan meseleler Kur’an ve sünnet tarafından belirlenmişti ve kelam ilminin yeni bir mesâil oluşturma gibi bir işlevi bulunmamaktaydı. Bu sebeple kelam ilmi çerçevesi daha önceden belirlenmiş (verilmiş) birtakım mesaili açıklamak üzere bir vesail ilmi olarak ortaya çıkmıştır. İmam-ı Azam’ın er-Resâil’de ve Ebü’l-Hasan el-Eşarî’nin İstihsânü’l-havz fi ilmi’l-kelâm’da dile getirdiği hususlar bunu teyit etmektedir. Sözkonusu kaynaklarda kelamın zaman ve zemine göre akaidi açıklayan ve savunan bir disiplin olduğu beyan edilmektedir (bk. el-Usulü’l-münife; İstihsanü’l-havz fi ilmi’l-kelam). Benzer değerlendirmeler kelam ilmini bir sınaat olarak niteleyen Cahız ve ilmü’l-cedel olarak gören Fârâbî tarafından da yapılmıştır. Gaye ve konusuna göre yapılan kelam tanımlarına baktığımızda da bu değerlendirmeye şahit olmaktayız. Örnek olarak İmam Gazzali’nin (ö. 505/1111) kelam ilmi tanımını verebiliriz. Ona göre kelam ilmi “Ehl-i Sünnet akidesini muhafaza etmeyi ve bu akideyi bidat ehlinin bozmasından korumayı gaye edinmiş olan bir ilimdir.” Allah Teâlâ kullarına Peygamber’in dilinden din ve dünyalarında selamete ulaşmalarını sağlamak için hak akideyi göndermiştir. Nitekim bu akideyi Kur’an ve sünnet bildirmiştir. Sonra şeytan bidatçilerin kalbine sünnete aykırı fikirler sokmuş ve onlar da giderek bu fikirleri benimsemişlerdir. Neredeyse hak akideyi sahiplerinin nezdinde anlaşılmaz karma karışık hale getirecekleri bir sırada Allah kelamcılar taifesini vücuda getirmiş ve bunların gayretlerini sünnetin zaferi için harekete geçirmiştir. Bu da ehl-i bidatin peygamberden naklolunan sünnet hilafına ihdas ettikleri yanlış görüşleri söküp atacak şekilde hazırlanmış bir kelam vasıtasıyla olmuştur. İşte böylece kelam ilmi ve kelamcılar doğmuştur (Munkız). İkincisi Adududdin el-İci’nin (756/1355) kelam tanımıdır. Sözkonusu tanıma göre kelam ilmi “Deliller îrad etmek ve şüpheleri gidermek suretiyle dini akidelerin ispatını sağlayan bir ilimdir”. Taşköprizade ve Tehanevî’de aynı tanımı benimsemişlerdir. Üçüncüsü ise İbn Haldun’a ait olan tanımdır. Sözkonusu tanımda kelam ilmi “imana taalluk eden akidelerin aklî delillerle müdafaa edilmelerini ve itikad esaslarında Selef ve Ehl-i sünnet mezhebinden sapmış olan bid’atçilerin reddedilmesini ihtiva eden bir ilimdir.” (İrfan Abdülhamid, İslam’da İtikadi Mezhepler ve Akaid Esasları 131-133.)

Verdiğimiz bu tanımlarda “Kelamın vahiyle sabit olan dini akideleri isbata vesile olarak araştırmayı (bahs), düşünmeyi (nazar) ve akıl yürütmeyi (istidlal-i akli) metod olarak benimsemiş bir ilim olduğu görülmektedir. Bu yüzden kelam ilmi zaman zaman nazar ve istidlal ilmi, ilmü’l-cedel gibi adlarla anılmıştır. Ayrıca kelamın fıkıh usulü, hadis usulü gibi müskakil bir disiplin olarak usulünün olmaması ve kelam tabirinin logos ile aynı manaya gelmesi, onun bir vesail ilmi olarak ortaya çıktığını gösterir. Kelam ilminin maksadı şüpheleri gidermek, hasımları reddetmek, Selefin ve Ehl-i Sünnet’in de benimsediği gibi imana taalluk eden akidelerin doğruluğuna aklî deliller bulmaktır. (Teftazani, Şerhu’l-Akaid)

Mezhep imamlarının ortaya çıkışı da bu döneme rastlar. Basra’da Hasan-ı Basri ve Vasıl b. Ata, Kûfe’de Ebu Hanife ve İbrahim en-Nehaî, Medine’de Mâlik b. Enes, Bağdat’ta İmam Şâfii ve Ahmed b. Hanbel ortaya çıktılar. Bunların hepsi Kur’an ve Sünneti referans alıyorlardı ancak hem bu kaynakların okunmasında, hem de yaşananların anlaşılmasında nasıl bir yöntem takip edecekleri hususunda ayrılıyorlardı. Temelde üç ana metot sözkonusu idi. Geleneğe uyan ve onu tekrar edenler (rivayet ehli), Selefiyye ve ashabu’l-hadîs bu yöntemi benimsemişti. Medine’de İmam Mâlik ve Bağdad’da Ahmed b. Hanbel bu yöntemi uyguladılar. Aklı esas alan (dirayet ehli), Ehl-i rey ve ehl-i tevil olarak isimlendirilen Mu’tezile, kısmen Hanefiler bu yöntemi benimsemişlerdi. Üçüncü yol ise rivayetle dirayetin sentezini yapanların yöntemi idi. Akıl-nakil birlikteliği olarak isimlendirilen bu yöntemi Ehl-i Sünnet’in fukaha ve kelamcıları benimsemişti.

Mezhep imamları bir mezhep inşa etmek üzere ortaya çıkmış değillerdi. Hatta özel olarak bir usul oluşturma gayretleri de yoktu. Onların amacı kendi içinde tutarlı olan bir sistem oluşturmaktı. Bunun için de bazı temel kurallar ve ana ilkeler oluşturuyorlardı. Ehl-i Sünnet için Amentü, Mutezile için Usul-i Hamse ve Şîa için İmamet merkezli akaid bu çabaların sonucudur. Mezhep imamları bir mezhep oluşturma amacı gütmediler ama öğrencileri ve taraftarları onların savundukları ana fikirler, esas ve usuller etrafında ekoller oluşturdular. Böylece her mezhep bir yöntemi temsil eder oldu. Mezhepleri birbirinden ayıran mesailinden daha çok yöntemleridir. Dolayısıyla mezhepler yöntem tartışmaları sonucunda ortaya çıkmış oluşumlar olup İslamî ilimlerin oluşum süreci de bir ölçüde usul oluşturma ve geliştirme çabasıdır. Bu nedenle erken dönemlerden itibaren usul-i fıkıh, usul-i hadis, usul-i tefsir gibi ilimler ortaya çıkmıştır.

Usul tartışmaları kelam ilminde de söz konusu olmuştur. Ancak kelamcılar, kelam usulünü diğerleri gibi müstakil bir ilim olarak ortaya koyma yerine, kelam kitaplarının mukaddimesi olarak değerlendirmişlerdir. Vesâil olarak isimlendirilen kelam usulü mütekaddimin döneminde akıl, nas, dil sentezine dayanıyor, deliller bu üç kaynaktan biriyle belirleniyordu. Müteahhirin döneminde kelam usulünün yerini büyük oranda Aristo mantığı almıştır. Felsefe ile temasların artması bu yöntemi daha da geliştirmiş ve Gazzalî ile meşruiyet kazanan felsefi metot (Aristo mantığı) mütekaddimin döneminin usulünü dışlar olmuştur. Aristo mantığının felsefî ve metafizik temalar içerdiği ihmal edilerek tamamen bir âlet olarak değerlendirilmiştir. Kelam ilmi ile diğer İslâmî ilimler arasında bazı problemlerin ortaya çıkması bundan kaynaklanmaktadır. Hâlbuki teşekkül döneminde temel konularda ve terminolojide kelam ilmi bu ilimlerle daha uyumlu idi. Bütünlüğü de bu sayede sağlıyorlardı. Kelam felsefileştikçe diğer İslami ilimlere yabancılaşmaya başlamıştır.

Kelam metodunu ilk olarak kullanan Mutezililer, bu metodun sadece akideye hizmet eden ve onu koruyan bir vesile olmasını istemişler, ancak Selefiyye ve Ehl-i Sünnet karşıtı olmaları, bu metotlarında ifrata gitmelerine ve sapmalarına neden olmuştur. Bu davranışları sebebiyle onlara karşı kuvvetli bir direniş doğmuştur. (İrfan Abdülhamit, İslam’da itikadi mezhepler ve akaid esasları, s. 145).

Kelam ilminin mesail olarak akaidle ilgilenme zarureti olduğu gibi, vesail olarak da varlık, doğa, mantık gibi konularla meşgul olma zorunluluğu vardı. Bu zaruret klasik dönem kelam alimlerini felsefenin meşgul olduğu varlık ve bilgi konularına yöneltmiştir. Bunun bir gereklilik olduğunu Cahız Kitâbü’l-Hayevân’ın  “Kelâmcıların Vasıfları” kısmında şu şekilde dile getirmektedir:

“Mütekellim, din konusundaki uzmanlığını, felsefe konusundaki uzmanlığı düzeyine getirmedikçe, kelâmın tüm sahalarını kapsayamaz, bu disiplinde uzmanlaşıp reis mertebesine ulaşamaz. Bizim nezdimizde âlim, her iki uzmanlığı kendisinde birleştirebilen kişidir...”

Klasik dönem kelâm âlimleri Zât-i Bârî, O’nun sıfatları, vahiy, nübüvvet ve ahiret gibi kelâm konularının naslar çerçevesinde ele alınmasını “Celîlü’l-kelâm”, aynı konuların akıl ve bilim perspektifinden ele alınıp açıklanmasını da “Dakîku’l-kelâm” olarak isimlendirmişlerdir. Örneğin İmâm Eş’arî Makalâtü’l-İslamiyyîn’de kelâmcıların görüşlerini bölümlere ayırarak aktarırken, “Celilü’l-kelâm” olarak isimlendirdiği bölümde kelâmcıların Allah’ın zatı, sıfatları, vahiy, peygamberlik ve ahiret gibi konulardaki görüşlerine yer vermekte, “Dakiku’l-kelâm” olarak isimlendirdiği bölümde ise âlem, cevher, araz, cisim, hareket gibi kozmolojik yaklaşımlara temas etmektedir. Bu durum, erken dönem kelâmcılarının din sahasında uzman oldukları kadar; mantık, kozmoloji ve antroploji gibi felsefi alanlarla da meşgul olduklarını ortaya koymaktadır. Benzer bir yaklaşımda bulunan Kâdî Abdü’l-Cebbâr (ö. 415/1025) el-Muhît bi’t-teklîf’te “tevhîd” konusunda mükellefin bilmesi gereken hususları belirttikten sonra, bu esasların ancak “dakik” olarak isimlendirilen kozmolojik esaslarla temellendirilebileceğini iddia etmektedir. O’na göre “Allah’ın maddenin özünü yaratmaya güç yetiremeyeceğini” iddia eden Zekeriya er-Râzî’nin karşısına ancak doğa konusunda uzman olmakla çıkmak mümkündür. İmamü’l-Harameyn Cüveynî de eş-Şamil’de “uluhiyet bahislerine geçmeden önce niçin cevher, araz, cisim, hareket gibi konuları tartışma konusu ettiği” sorusuna, “evren hakkında bir kanaatte bulunmadan Allah hakkında konuşulamayacağı” şeklinde cevap vermiştir. el-İrşâd’ın girişinde ise şunları söylemektedir: “Şer’an buluğ çağına ulaşıp âkil bâliğ olan bir kimsenin üzerine düşen ilk iş, âlemin hâdis olduğu bilgisine ulaştıran sahih nazara yönelmektir.” Bu ayırımı usûl vefürû şeklinde yapan Şehristani’ye göre ise din ma’rifet ve itaattan oluşan iki esasa dayanır. Bilgi ve iman aslı, itaat ve ibadet fer’i oluşturur. Birinci alan hakkında konuşanlara usûliyye, ikinci alan hakkında konuşanlara ise furûiyye denilir.

Bu anlatılanlar mütekaddimin kelamcılarının tutumunu ortaya koymaktadır. Felsefi ilimler Arapça’ya nakledilip bu ilimlere yoğun ilgi başlayınca, şeriata muhalif olan görüşlerinde felsefecilere karşı koymak ve onların maksatlarını iyice belleyip görüşlerini çürütebilmek için müteahhirin kelamcıları birçok felsefi meseleyi kelam ilmine karıştırdı ve tabiiyyat ile ilahiyat konularının çoğunu kelam kitaplarına soktular. O kadar ki sem’iyyat konuları olmasa kelam ilmi felsefeden ayırt edilemeyecek hale geldi.

Sonuç olarak kelam ilmi başlangıçta akaide hizmet için ortaya çıkmış bir usul iken ve bunu güçlü bir şekilde icra edebilmek için felsefi konularla ilgilenerek dakiku’l-kelam yaptığı halde, zaman içinde bazılarınca asıl gibi telakki edilerek Celilü’l-kelam olarak değerlendirilmeye başlandığı görülmektedir. Kelamın konusunun mevcud veya malum olarak belirlenmesi bu anlayışın sonucudur. Bu sürecin sonunda kelamın küllî ilim telakki edilmesi noktasına gelinmiş, kelam İslami ilimlerde, mantığın felsefedeki rolü gibi metodik bir fonksiyon yerine, felsefenin dünyevi ilimlerde oynadığı fonksiyonu icra etmeye başlamıştır. Bir anlamda kelam akaidin yerine geçmiştir. Müteahhirin dönemi kelam âlimlerinin kelam tanımlarında bu durum kısmen görülmektedir. Örnek olarak kelamı Allah’ın zatından, sıfatlarından, nübüvvet ve ahirete ilişkin mesailden, başlangıç ve sonuç itibariyle kâinatın ahvalinden İslam kanunu üzere söz eden bir ilim olarak gösteren Cürcanî’nin tanımını gösterebiliriz (Cürcani, Tarifat). Tanım felsefeyle o kadar bütünleştirilmiştir ki, ondan ayırmak üzere “İslam kanunu” kaydı konulma ihtiyacı hissedilmiştir.

Kelâmın İslâmî İlimler İçindeki Yeri

Din anlaşılmak ve yaşanmak için gönderilmiş olup onun ana kaynağı olan Kur’an, düz bir metin değil; zâhir-bâtın, hakikat-mecaz, muhkem-müteşabih ve hâs-âm gibi farklı manaları içeren lafız ve ibarelerden oluşan edebî bir metindir. Kur’ân’ın mesajını hayatımıza dâhil edebilmek için onun lafzını anlamamız gerekmektedir. Tefsir ve te’vil faaliyetlerinin amacı da bunu sağlamaktır. Kur’ân’ın te’vil ve tefsirinde Peygamberimiz’in rolü önemlidir. Ancak Kur’an bununla yetinmemekte, insanları akletmeye davet etmekte, gezip görmeye, müşahede ve tecrübeye çağırmaktadır. Allah’ın verdiği aklı kullanmayanları kınamakta, görüp ibret almayanları sağır, dilsiz ve kör olarak nitelemektedir. Bu duruma göre Kur’ân ve sünnetin anlaşılması, dinî düşüncenin oluşmasında vahye dayanan dinî metinler yanında akıl ve duyulara da ihtiyaç vardır. Bunun için kelam ilminde bilgi edinme yolları akıl, duyular ve doğru haber olarak belirlenmiş ve tefsir, hadis, fıkıh gibi şer’î ilimler tarafından da aynen kabullenilmiştir.

Dinî ilimlerin tedvin ve tasnifi de bu çerçeveye uygun olarak gerçekleşmiş olup sözkonusu tabloyu aşağıdaki şekilde gösterebiliriz:

 

 

 

Bu şemadaki dizilime baktığımızda, ilimlerin önce alet ve şer‘î olarak ikiye ayrıldığını; alet ilimlerinin dil ve mantıktan oluştuğunu, şer’î ilimlerin ise kaynak ve sistematik (kaynaklardan çıkarılmış) ilimler olarak ikiye ayrıldığını görüyoruz. Alet ilimleri tümüyle beşeridir, kaynaklar ise naklî ve sem‘îdir. Asıl ve fer‘î olarak ayrılan sistematik ilimlere gelince, onların asıl kaynağı sem‘î, yorumu beşerîdir. Kelam aslî (küllî) olanı, fıkıh ise fer‘î (cüzî) olanı temsil eder. Dinin temellerini teşkil eden itikadî hükümleri ele alan kelam ilmi, Allah’ın varlık ve birliğini, nübüvvetin hak olduğunu, ilahî kitapların getirdiği mesajı, ahiret hayatının gerçekleşeceğini aklî ve naklî delillerle ortaya koymaya çalışır. Kelam ilminin bu tespitleri tefsir, hadis ve fıkıh gibi dinî ilimlerin sistemlerini üzerine inşa edecekleri temel ilkelerdir. Bu ilim dallarından her biri kelam ilminin inceleme alanına giren bir konuyu ele alır. Mesela tefsir kelam ilminin inceleme alanına giren konulardan biri olan Kitab’ı ele alır ve onu tefsir eder, hadis bu konulardan sünneti inceler, onun sübut yollarını tesbit etmeye çalışır, fıkıh mükelleflere ait fiillerin şer’î-amelî olanlarını konu edinir. Buna göre İslâmî ilimler bilgi kuramlarını, bilgi ve bulgularını kelam ilminin ortaya koyduğu genel çerçeve içinde kalarak inşa ederler. 

İmam Gazzâlî’nin kelâma çizdiği rol de bu perspektifle paralellik arz etmektedir. O, el-Mustasfa’da kelam ilminin ilimler hiyerarşisindeki yerini ve işlevini yukarıdaki şemada gösterilen tasnife uygun olarak şu şekilde ortaya koymaktadır:

 

“İyi bil ki ilimler aklî ve dinî olarak ikiye ayrılır. Tıb, hesap, hendese gibi doğa ve zihinle ilgili olanlara aklî; kelâm, fıkıh ve usûlü, hadis, tefsir, ahlâk gibi insan ve tabiatın Allah’la irtibatını kuran ilimlere ise dinî ilimler denilmektedir. Aklî ve dinî ilimlerin her biri küllî ve cüz’î olmak üzere ikiye ayrılır. Dinî ilimlerin içinde küllî olanı kelâmdır. Geri kalan fıkıh ve usûlü, tefsir, hadis gibi ilimler cüz’î ilimlerdir. Çünkü müfessir sadece Kur’an’ın mânasına bakar, muhaddis hadisin sübût tarikiyle uğraşır, fakih mükellefin işledikleri fiillerin ahkâmını tespit eder, usûl-i fıkıhçı ise ahkâm-ı şer’iyyenin delillerini ortaya koyar. Kelamcılara gelince; onlar eşyanın en umûmi ve şümullü olanı olan mevcûd üzerinde araştırma yaparlar; mevcûdu kadîm ve hâdis olarak ikiye ayırır, hâdisi de cevher ve araz diye taksim ederler. Arazı da ilim, irade, kudret, kelâm, semî, basar gibi mevcûdiyeti için hayatın şart olduğu kısım; renk, koku, tat gibi hayatın şart olmadığı kısım şeklinde ayırırlar. Cevheri ise hayvan, bitki ve cemâd olarak taksim ettikten sonra bunların da taşıdıklara arazlara göre tür ve çeşitlere ayrıldıklarını kaydederler. Kadîm varlık hakkında da O’nun tek olduğu ve hâdis varlıklar gibi taksime tâbi tutulmadığını; tek oluşu ve sıfatları ile hâdis varlıklardan ayrılması gerektiğini; bu vasıfların bir kısmının vâcib, bir kısmının mümteni ve bir kısmının da caiz olduğunu söylediler. Kelâmcıların burada sözü biter ve kendi başlarına idrak edemeyecekleri gibi meselelerde peygambere kulak verirler. Taatin ahirette saadete, isyanın da bedbahtlığa neden olacağı gibi aklın müstakil olarak idrak edemeyeceği konularda peygamberin beyanına göre hareket ederler. Kelâm ilminin konusu işte bundan ibarettir.

Gazzâlî’nin bu görüşlerini nakleden Muhammed Tavît et-Tancî şu değerlendirmede bulunmaktadır: Bu duruma göre kelâmcı eşyanın en şümullusü olan mevcûd hakkında düşünmekle işe başlar, sonra tedricen tafsîlata girer ve kitap, sünnet gibi ilimlerin esaslarını ve peygamberin doğruluğunu ispat eder. Müfessir, kelâmcının araştırma alanından sadece kitabı alır ve tefsir eder. Muhaddis diğer biri olan sünneti alır ve onun sübût yollarını tetkik eder. Fakih de mükellefin fiillerini ele alır; onun farz, haram ve ibaha bakımından şer’in hitabına olan nisbetini ortaya koyar. Usûlcü ise kelâmcının doğruluğunu isbat ettiği peygamberin sözünün ahkâma delalet nevini, melfuzuyla mı, mefhumuyla mı, yoksa mânasıyla mı olduğunu inceler. Onun tetkiki bunun ötesine geçmez. Dinî deliller kitap, sünnet ve icmâdan ibaret olup, Resûlullah’ın sözünün doğruluğu ve hüccet oluşu ancak ilm-i kelâm yoluyla ispat edilebilir. Bu nedenle bütün dinî ilimler kelâm ilmine nisbetle cüz’idir ve cüz’i ilimlere oradan geçildiği için kelâm ilmi en yüksek mertebede bulunan ilimdir.1

Dipnot

*Prof. Dr. İlyas ÇELEBİ, İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi Uluslar Arası İslam ve Din Bilimleri Fakültesi.

1- Muhammed b. Tavît et-Tancî, İslâm Düşüncesi Üzerine Makaleler, Ankara 2011, s. 254-256.

 

 

Yararlanılan Kaynaklar

Beyazizade Ahmed Efendi, el-Usulü’l-münife, İstanbul 1996.

Cevad Ali, el-Mufassal tarihu’l-Arab kable’l-İslam, Cilt VI.

Ebu Hanife, Beş Risale, İstanbul 1981.

Eş’arî, İstihsanu’l-havz fi ilmi’l-kelam, haydarabad 1344.

Eş’arî, Makalâtü’l-İslamiyyîn, Beyrut 1995.

Gazzalî, el-Mustasfa, Dımaşm 1358.

İbn Haldun, Mukaddime, kahire 1401.

İlyas Çelebi, İslamın İnanç Esasları, İstanbul 2014.

İrfan Abdülhamid, İslam’da İtikadî Mezhepler ve Akaid Esasları, İstanbul 1981.

Kadı Abdülcebbar, Şerhü’l-Usuli’l-hamse, İstanbul 2013.

M. Watt, İslam Düşüncesinin Teşekkül Devri, İstanbul 1988.

Seyyid Şerif Cürcanî, Şerhü’l-Mevakıf, I, Beyrut-Lübnan, 1998.

Şehristanî, el-Milel ve’n-nihal, Beyrut 1992.

Tavit et-Tanci, İslam Düşüncesi Üzerine Makaleler, Ankara 2011.

Teftazanî, Şerhü’l-Akaid, İstanbul ts.

Teftazanî, Şerhü’l-Makasıd, İstanbul 1277.[1]

 


 

 

Yazar:
Prof. Dr. İlyas Çelebi
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul