22 Ocak 2018 - Pazartesi

Şu anda buradasınız: / TEFSİR İLMİNİN ORTAYA ÇIKIŞI VE DİĞER İSLÂMÎ İLİMLERLE İLİŞKİSİ

TEFSİR İLMİNİN ORTAYA ÇIKIŞI VE DİĞER İSLÂMÎ İLİMLERLE İLİŞKİSİ

TEFSİR İLMİNİN ORTAYA ÇIKIŞI VE DİĞER İSLÂMÎ İLİMLERLE İLİŞKİSİ

Giriş

 

Kur'ân-ı Kerîm anlaşılmak ve yaşanmak için gönderilmiş bir kitaptır. Allah Teâlâ tarafından nur, hidâyet, öğüt, kendisine tutunulacak sağlam ip gibi sıfatlarla vasfedilmesi onun bu yönünü vurgular. Kur’an’ın doğru anlaşılması için imal-ı fikirde bulunmak ve araştırmalar yapmak öncelikli bir yere sahiptir. Bu misyonun bilincinde olan Müslümanlar nüzulünden itibaren Kur’ân’ın anlaşılması için çaba göstermiş, bu çabalarını kaleme aldıkları binlerce eser ile de ortaya koymuşlardır. Bugün İslami ilimler olarak bilinen Tefsir, Hadis, Fıkıh, Kelam, Tasavvuf, Ahlak, İslam Felsefesi gibi ilimlerin temel gayesi evrensel bir hitap olan Kur’ân’ın her devirde anlaşılıp yaşanmasını sağlamaktır. Ancak bunlardan Tefsir ilmi, hassaten Kur’ân’ın doğru anlaşılıp yorumlanması ile ilgilenir. Bu yazıda ilk üç-dört asır çerçevesinde Kur’ân-ı Kerim’i anlama ve yorumlama faaliyeti olan Tefsir’in başlama ve bir ilim olarak teşekkül etme serüveninden kısaca bahsedilecektir.

 

Tefsir faaliyetinin serancamına geçmeden önce ilahi vahyin beşeri düzleme intikali üzerinde durmak yerinde olacaktır. Zira anlama/yorum faaliyetinin mahiyetini aştırmaya geçmeden önce anlamaya konu olan metnin mahiyetini anlamak gerekir. Söz konusu metnin mahiyetini kavramada birinci adım tenezzülat-ı ilahiyyenin merhaleleri üzerinde durmaktır. Tenezzülat-ı ilahiyyenin üç merhalede gerçekleştiği görülür; Resûl’e intikalinden önceki merhale, intikal merhalesi ve Resûl-i Ekrem’in irtihalinden sonraki merhale. Söz konusu merhalelerden birincisi biz insanoğluna en kapalı olanıdır. Ancak kimi âyet ve rivâyetlerden hareketle bu merhalenin Levh-i Mahfuz-Cebrail-Hz. Peygamber şeklinde gerçekleştiği bilinmektedir. Vahyin Cebrail (a.s.) tarafından Hz. Peygamber’e peyderpey indirilmeye başlaması ile Kur'ân vahyi ilk defa insan ile buluşmuş ve belli şartlar dâhilinde insanın “tasarrufuna”, verilmiştir.[1]

 

İntikal merhalesi dediğimiz ikinci merhale vahyin Hz. Muhammed’e ulaştırılması ile başlar. Cebrail’den (a.s.) vahyi alan Resûl-i Ekrem, kendisine vahyolunanları insanlara tebliğ etmiş, vahiy kâtiplerine yazdırmış ve ashabına ezberletmiştir. Hz. Peygamber’in varlığı ile hayatiyetini sürdüren Kur'ân vahyi Resûl-i Ekrem'in sağlığında Mushaf halini almamıştır. Kur’ân’ın Mushaf haline gelmesi ancak üçüncü merhalede gerçekleşmiştir. Resûl-i Ekrem'in vefatı sonrasına denk gelen bu merhalede önce Hz. Ebû Bekir Kur'ân'ı koruma amaçlı olarak cem’ ettirmiş, ardından Hz. Osman’ın okuma ihtilaflarını gidermek ve ümmeti her bir yönden tek bir Mushaf etrafında toplamak için çoğalttırmıştır.

 

İlk dönem tefsir faaliyetinin doğru anlaşılması açısından “Mushaf” terimi önemlidir. Bu terim Kur’ân’ın ilahi bir hitapdan bir kitap haline dönüşmesini ifade eder. Bu nedenle bir dönüm noktası olduğunu söylemek mümkündür. Mushaf öncesi dönem Hz. Peygamber’in hayatta olduğu, vahyin devam ettiği dönemdir. Bu dönemde vahyin devam ediyor oluşu yorumlama faaliyetine bir kısım sınırlılıklar getirmekteydi. Zira Hz. Peygamber göndereni ile ilişkinin kesildiği bir metin ile karşı karşıya değildi ve Rabbi ile diyalog halinde olmasına karşın ne zaman ne tür bir vahiy geleceğine dair bir fikri de yoktu. Bu nedenle o Kur'ân ile ilgili detaylı yorum denebilecek kadar çok fazla söz sarf etmediği gibi Ashab’ın da Kur'ân âyetlerinin yorumu sadedinde fazlaca konuşmasını hatta bazı hassas konularda soru sormasını hoş karşılamamıştır. Allah Resûlü konuyu çok iyi kavramış, kendisi dini konularda özellikle de ahkâm ile ilgili meselelerde bağlayıcı tarzda çok fazla konuşmamış, ashabının da bu noktada dikkat etmesini tembih etmiştir.

 

Hz. Peygamber'in vefatının ardından ashab ve onlardan sonraki nesiller için Kur'ân ve İslâm açısından yeni bir dönem başlamıştır. Resûlullahın vefatıyla Kur'ân-ı Kerîm'in tamamlandığının kesin olarak anlaşılmasından ve kendine özgü bir sıralama ile Mushaf haline gelmesinden sonra Kur'ân bu yeni diziliş üzerinden anlaşılmaya ve yorumlamaya başlamıştır. Kur'ân'ın Mushaf halini alması ile artık Kur'ân'a daha bütüncül yaklaşma imkânı doğmuş; böylece bir âyetin açıklaması için o âyetin öncesine ve sonrasına (siyak-sibak) bakılır olmuş, bazı konu ve kavramlar için Mushaf’ın başka yerlerine ve başka surelerine bakılmaya başlanmıştır.

 

MÜDEVVEN BİR İLİM OLMADAN ÖNCE “TEFSİR”

 

“Tefsir” Kur’ân’ı anlama ve yorumlama ameliyesini ifade eden genel bir kavramdır. Ancak zamanla ilke ve yöntemleri olan bir ilim dalı haline dönüşmüştür. Bu nedenle tefsir faaliyetini tedvin öncesi ve sonrası olmak üzere iki dönemde incelemek mümkündür. Tefsirin müdevven bir ilim olması Kur'ân tefsirinin bir ilim hüviyeti içerisinde derli toplu olarak ortaya çıkmasıyladır. Kur'ân-ı Kerîm'in tamamlanmasından ve iki kapak arasına alınmasından sonra yapılan çalışmalar belli bir sistematik ve kuşatıcılık içerisinde yapılmış olması açısından bir tedvin faaliyeti olarak görülebilse de Tefsirin sistemli ve bütünlüklü çalışmalar haline gelmesi tâbiûn hatta tebe-i tâbiûn döneminde başlamıştır.

 

Tefsirin bir ilim olarak tedvin edilmesinden önceki dönemi üç basamakta ele almak mümkündür. Bunlardan birincisi Hz. Peygamber’in hayatta olduğu dönemdir ki bu dönemde Kur'an’ın nasıl anlaşılıp yaşanacağına dair bir endişe olmamıştır. Zira Resûl-i Ekrem sık sık Cebrail yoluyla bilgilendirilmiş, sahabe ise sıkıştıkları yerde kendilerine Resûlullah’ın destek vereceğini düşünmüşlerdir. Bu durum söz konusu dönemde hiçbir anlama faaliyeti-gayreti olmadığı şeklinde anlaşılmamalıdır. Aksine Hz. Peygamber hem fiilen hem sözlü olarak Kur’ân’ı tefsir etmiştir. Yirmi üç yıllık nübüvvet hayatında yapıp ettikleri onun fiili tefsirini oluşturur.

 

Hz. Peygamber’in Kur’ân’ın ne kadarını sözlü olarak tefsir ettiği meselesi tartışılmıştır. Âlimlerden bir kısmı tüm Kur’ân’ın Resûl-i Ekrem tarafından tefsir edildiğini iddia etseler de bu konudaki genel kanaat onun Kur'ân-ı Kerîm'in az bir kısmını sözlü olarak tefsir ettiği şeklindedir. Nitekim Hz. Âişe’den nakledilen “Peygamber (s.a.s.) Cibril’in kendisine öğrettiği sayılı âyet dışında Allah'ın kitabından herhangi bir şey tefsir etmezdi” şeklindeki bir rivâyet[2] de bunu destekler niteliktedir. İlk 3-4 asır içerisinde telif edilen rivâyet tefsiri türünden eserlerde yer alan tefsire dair merfu hadislerin oranının bir hayli az olması (%4-8) bu durumun bir diğer göstergesidir.

 

Hz. Peygamber’in sözlü tefsiri Kur’ân’ın mücmelini beyan [mevcut haliyle anlamı kapalı kapalı kalan ve açıklanmasına ihtiyaç duyulan âyetleri açıklaması], mutlakını takyid [âyet mutlak bir ifade şekliyle gelmiş olsa bile kastedilen şey sınırlı olduğunda Resûlullâh’ın buna işaret etmesi], müşkilini tavzîh [çelişki gibi gözüken âyetler arasında bir çelişki olmadığını göstermesi], mübhemini beyan [lafızlardaki kapalılığı gidererek âyet ile kime ve neye işaret edildiğini göstermesi], umumunu tahsis [lafız veya ibare genel olmakla birlikte kastedilen özel ise Resûlullâh’ın bunu bildirmesi] ve neshini beyan [âyetler arasında bulunan birbirinin hükmünü ortadan kaldırma durumlarına işaret etmesi] şeklinde gerçekleşmiştir.

 

Hz. Peygamber’in irtihalinin ardından tefsir faaliyeti sahabe otoritesinde gerçekleşmiştir. Kur'ân'ın inişine şahit olan sahabe Kur'ân'ı anlama ve yorumlama bakımından müstesna bir yere sahiptir. Hadis kaynaklarında nakledilen sahabe rivâyetlerinde esbâb-ı nüzûl ve nâsih-mensûh konularında bilgiler bulunduğu gibi âyetteki kapalılığın giderildiği, kelimelerin açıklandığı, İsrâiloğullarından gelen bilgilerin aktarıldığı hususlar da göze çarpmaktadır. Ashâb-ı kirâmın tefsir yaparken çok ihtiyatlı olduğu, bilmedikleri ve açıklamasını duymadıkları konularda fazla konuşmadıkları bilinmektedir[3].

 

Sahabe tefsirinde kelimelerin tahlili için Arap şiirinden ve nesrinden yararlanıldığı, müşkil konuların halli için ise Arap tarihine dair bilgilerin kullanıldığı göze çarpmaktadır. Ancak sahabe tefsirinde göze çarpan en büyük yenilik Ehl-i Kitap’tan intikal eden bilgilerin (İsrâiliyât) kullanılmaya başlanmasıdır. Tarihi olaylara atıfta bulunan çok miktardaki âyetin yorumu için yan bilgilere ihtiyaç duyulacağını bilen ve sahabedeki bazı eğilimleri müşahede eden Resûl-i Ekrem'in Ehl-i Kitap’tan gelebilecek bilgilere karşı ortada durması ve bir bakıma tarafsız kalması[4] Kur’ân ile çelişmeyen İsrâiliyatın Kur'ân tefsirine girişini kolaylaştırmıştır. İslâm toplumunda yerleşen isrâiliyatın mahzur görülmeyen kısmını kabullenme eğilimi Tefsirin genişlemesini sağlayan önemli unsurlardan birisi olmuştur. Bu durum fiili bir tehlike değil, İslam dininin ve toplumunun öz güveninin de bir göstergesi olarak nitelenebilir.

 

Tâbiûn ve Tebe-i Tâbiûn döneminde tefsir bir hayli genişlemiştir. Bunda bir âyetin işaret ettiği muhteva ile ilgili rivâyetlerin farklı isnad varyasyonlarının nakledilmesi, dil ilimlerinin gelişmesi ve tedvin faaliyetlerinin artması ile oluşan dil bilgilerinin, şiir, nesir, deyim ve atasözlerinin şahit olarak kullanılması, İsrâiliyat’ın artması ve ulema arasındaki tartışmaların tefsir bilgisi olarak nakledilmesi etkili olmuştur. Bu dönemde dilbilimsel tefsir eğilimi tefsir çalışmalarına ayrı bir hareketlilik getirmiş ve Tefsir’de yeni bir branş/dal ortaya çıkmıştır. Dile hâkim olan ilim adamları i’râbü’l-Kur’ân, garîbü’l-kur’ân, ma’âni’l-Kur’ân, mecâzü’l-Kur’ân, müşkilü’l-Kur’ân, el-vücûh ve’n-nezâir gibi Kur’ân lafızlarının ve cümlelerinin anlamını belirleyen çalışmalar yapmışlardır.

 

MÜDEVVEN BİR İLİM VE TELİF TÜRÜ OLARAK “TEFSİR”

 

Sözlükte “açıklamak, ortaya çıkarmak, kelime veya sözdeki kapalılığı gidermek” gibi anlamlara gelen tefsîr kelimesi fesr kökünden türemiştir. Bir İslâmî ilimler ıstılahı olarak tefsir terimi muhtelif şekillerde tanımlanmıştır, bu tanımların ortak bir ürünü olarak tefsiri en geniş haliyle “Sarf, nahiv ve belagat gibi dil ilimlerinden; esbâb-ı nüzûl, nâsih-mensûh, muhkem-müteşâbih gibi Kur’ân ilimlerinden, hadis ve tarih gibi rivâyet ilimlerinden; mantık ve fıkıh usulü gibi yöntem ilimlerden ve daha başka kaynaklardan yararlanarak Kur'ân-ı Kerîm'in anlaşılmasının, manalarının açıklanmasının ve ondan hüküm çıkarılmasının öğrenildiği ilim dalıdır[5]. şeklinde tarif etmek mümkündür.

 

Kur'ân-ı Kerîm'in yorumu hakkında tefsir dışında te’vîl, tebyîn,i’râb, şerh ve tavzîh gibi kelimeler de kullanılmıştır. Ancak bunlardan sadece tevil teknik bir terim olabilmiştir.Te’vil kavramının kökü evl olup sözlükte “bir şeyin dönüp dolaşıp vardığı en son nokta, sözün neticesi, işin akıbeti, rüyanın yorumu/tabiri gibi” anlamlara geldiği görülmektedir. Bir İslâmî ilimler ıstılahı olarak te’vîli “Allah’ın Kur’ân lafzında açık olmayan muradını, kelamın akışına, kitap ve sünnete uygun düşecek bir tarzda, ilgili lafzın muhtemel manalarından çıkararak açıklamaktır.” şeklinde tanımlamak mümkündür.

 

Tefsir İlminin Konusu ve Önemi

 

Tefsir ilminin konusu Kur'ân'ın anlaşılması ve yorumlanmasıdır. Bu nedenle Kur'ân'ın kendisi ile ilgili her husus Tefsir’i ilgilendirir. Temel konusu Kur'ân olan Tefsir ilmi Kur'ân bütünlüğü içerisinde Kur'ân'da bulunan her bir konu ile ilgilenir. Buna göre Kur'ân'da anlatıldığı veya işaret edildiği şekliyle Hz. Âdem’den Hz. Muhammed’e kadar geçen tüm peygamberler, bunların mücadeleleri ve şeriatleri de Tefsir’in konusu haline gelir. Aynı şekilde uluhiyyet, nübüvvet, âhiret, ibâdet, muamelât, ahlak, insan, siyaset ve toplum Tefsir’in konusu olurken kevnî âyetler dediğimiz gökler, yer ve bunlarda bulunanlar en azından Kur'ân'da işaret edildiği şekli ve boyutu ile Tefsir’in konusu haline gelir. Ancak unutulmamalıdır ki Tefsir ana çatısı itibariyle bir metod ilmi olduğu için sadece bazı cüziyyatı bilmek ve bunları Kur'ân ile ilişkilendirmek ile bu ilmin hakkı verilmiş olmaz. Tefsir ilminin, bu büyük yükün altından kalkması ancak doğru bir biçimde uygulanacak bir yöntem ve usûl ile mümkün olur.

 

Resûlullâh'a Kur'an’ı tebliğ ve açıklamakla vazifelendiren Allah Teâlâ vahyin muhataplarına da onun âyetlerini düşünme ve onu anlama görevi vermekte ve hatta bu çaba içerisine girmeyenleri şiddetle kınamaktadır (en-Nisâ 4/82;Sâd 38/29; Muhammed 47/24).Temel gayesi murad-ı ilahinin anlaşılması olan Tefsir ilmi bunun için önemlidir. Bu alanda önemli çalışmaları olan Süyûtî Tefsir ilmini tahsil etmenin farz-ı kifâye olduğu konusunda ulemânın icmâ ettiğini bildirmiş, Tefsirin İslâm’daki üç temel ilimden biri olduğunu ifade etmiştir.[6] Tefsir ilmi, gerek konusu gerek maksadı gerekse insanların ona olan ihtiyacı sebebiyle ilimlerin en şereflisidir. Nitekim onun konusu Allah'ın insanlık için göndermiş olduğu son ilahi mesajın incelenmesi, gayesi ise bu ilahi mesajı her seviyeden insana anlatıp tanıtmak, bu ilahi mesaj ile insanların yolunu aydınlatmaktır[7].

 

Tefsire ve Müfessire Dair Ana İlkeler

 

Tefsirin bazı ana ilkeleri vardır ki bunlar gözardı edildiği takdirde kullanılan yöntem ve kaynak ne olursa olsun ulaşılan sonuç geçersiz veya yetersiz olur. Bu ilkelerden birincisi Kur’an’ın Allah kelamı olduğu ve kendisine özgü bir tabiatının bulunduğunu kabullenmektir. İkincisi ise Kur'ân'ın indirildiği dil olan Arapça’yı derinliğine bilmektir. Zira Kur'ân-ı Kerîm Arapça’nın en fasih olarak kullanıldığı bir dönemde inmiş, söz ve mana birliğindeki muhteşemliği ile muhataplarını benzerini getirme noktasında aciz bırakmıştır. Tefsir faaliyeti yapılırken Kur’an’ın ilk muhatabı olan, onu açıklamakla görevlendirilen ve tefsir işini bilfiil yapan Resûlullah'ın otoritesinin kabulü de önemli ilkelerden birisidir. Yine Kur'ân'ı tefsire girişen kişi, ne kadar donanımlı olursa olsun Kur'ân karşısında acziyetini idrak etmeli ve işin sonunda “en doğrusunu Allah bilir” diyebilmelidir. Yapılan tefsir ameliyesi neticesinde varılan sonuçların Kur'ân'ın ana ilkelerine ve temel yaklaşımlarına ters olamayacağı da her zaman göz önünde bulundurulmalıdır.

 

TEFSİR YÖNTEMLERİ VE FARKLI YAKLAŞIMLARA GÖRE KUR’ÂN TEFSİRİ

 

Tefsirde Rivâyet-Dirâyet Ayrımı ve Bu Yaklaşımları Esas Alan Eserler

 

Çeşitli vesileler ile ifade edildiği üzere indiği günden itibaren müminler Kur'ân-ı Kerîm’e dört elle sarılmış ve onu anlamak ve yorumlamak için büyük çaba göstermişlerdir. Her bir mümin Kur'ân karşısında şahsî incelemelerine, fıtrî kabiliyetlerine, yetişmesine, bulunduğu muhite ve etkilendiği kişilere göre bir bakış açısı ve yaklaşım sergilemiştir. Tefsir tarihindeki farklı yaklaşımlardan ilki tefsirde rivayet-dirayet ayrımı olarak karşımıza çıkar.

 

Rivayet tefsiri, Tefsir için kaynak olarak sadece Kur'ân'ın kendisini, Resulullah’ı, sahabeyi ve sahabeden bilgi alan nesli gören kimselerin ortaya koyduğu tefsir türüdür. Me’sur tefsir de denen bu anlayışa göre, müfessir bu yollarla gelen bilgi ile iktifa etmeli ve Kur’ân'ı bu kaynaklara dayanarak yorumlamalıdır. Ne var ki bu yöntem içinde de hiçbir zaman akıl devre dışı bırakılmamış ve rivayetler gelişi güzel verilmemiştir. Rivayet tefsiri faaliyeti de aklın rehberliğinde sürdürülmüştür. Bu konuda Taberi Tefsiri en önemli örnektir.

 

Kur'ân'ı tefsir etme noktasında büyük başarı gösterdikleri halde kendi elleriyle bir tefsir yazıp yazmadıkları net olarak bilinmeyene Sahabe ve Tâbiûn’un önde gelenlerinin görüşleri ve rivayetleri sonradan kitaplar halinde ortaya konmuştur. Bu çerçevede İbn Abbâs’ın, Said b. Cübeyr’in, Mücâhid’in, Hasan-ı Basrî’nin, Katâde’nin, tefsir rivâyetleri derlenerek kitaplar oluşturulmuştur. Bu derlemelerin rivâyet tefsiri literatürünün ilk nüveleri olduğunu söylemek mümkündür. İlk dönemlerden Süfyânü’s-Sevrî’nin (ö. 161/778), Yahya b. Sellâm (ö. 200/815) ve Abdürrezzâk es-San’ânî’nin (ö. 211/827) tefsirleri vardır. Bu ilk tefsirlerden sonra daha sistemli eserler yazılmıştır. Bunların başında İbn Cerîr et-Taberî’nin Câmi’u’l-beyân‘ı gelir. Bu tefsir gerek metodu gerekse muhteva zenginliği sebebiyle rivâyet tefsirlerinin en temel kaynağı olmuştur. Yine İbn Ebî Hâtim’in (ö. 327/938) Tefsîrü’l-Kur’âni’l-azîm adlı hacimli tefsiri; Ebü'l-Leys es-Semerkandî’nin (ö. 373/983) Tefsîru’l-Kur'ân’ı, Sa’lebî’nin (ö. 427/1035), el-Keşf ve’l-beyân’ı; Vâhidî’nin (ö. 468/1075), el-Vecîz, el-Vasît ve el-Basît adlı üç tefsiri önemli rivâyet tefsirlerindendir.

 

Rey tefsiri ve aklî tefsir de denilen rivayet tefsiri ise “müfessirin rivâyet tefsirinin kaynaklarını ve yöntemini kullanmakla yetinmediği yer yer bu kaynakların verilerini eleştirip rivâyetin ortaya koyduğu bilginin yetersiz kalacağı düşüncesi ile ilgili âyeti veya sûreyi muhtelif açılardan yorumladığı tefsir yöntemidir. Bu tefsir tarzında müfessir daha aktiftir. Dirâyet tefsiri ulemânın sonradan ihdas ettiği bir yöntem olmayıp kaynağı bizzat Kur’ân'ın kendisinde ve Resûl-i Ekrem'in Kur’ân'ı yorumlama biçiminde gizlidir. Rey tefsiri bizatihi tenkit edilmemekle birlikte herhangi bir asla dayanmayan ve tamamen kişinin indî değerlendirmesi olarak ortaya çıkan türler hoş karşılanmamıştır.

 

Dirayet tefsiri bir yöntem olarak ilk dönemlerden itibaren var olmuştur. Rey ekolünün kurucusu olan İbn Mesud’un sahabe neslinden olduğu unutulmamalıdır. Ancak bu yöntemin telifata yansıması itikadi mezheplerin oluşumu sonrası daha net görülmektedir. Dirayet eksenli tefsir telifatının hepsini burada zikretmek mümkün değildir. O nedenle ehl-i sünnet çizgisinde yazılmış olan tefsirlerden Mâturîdî’nin (ö. 333/944) Te’vîlâtü’l-Kur'an’ını –ki bu alanda yazılmış en önemli ve kapsamlı dirâyet tefsiridir-, Mu’tezile’den Ebû Bekir el-Esam (ö. 200/816), Ebû Müslim el-İsfahânî (ö. 322/934) gibi isimleri; Şiî gelenkten Ebû Ca’fer et-Tûsî’yi, Haricilerden Hûd b. Muhakkem el-Hevvârî (ö. 280/893)’nin Tefsîru Kitâbillâhi'l-azîz’ini anmak yerinde olacaktır.

 

Arap Dili Merkezli (Lugavî) Tefsir Yöntemi ve Bu Alandaki Eserler

 

Tebe-i tabiin ve sonrasında Tefsir İlminin iyice sistemleştiği ve onu anlama ve yorumlama için yeni yöntemlerin devreye sokulduğu görülür. Bu dönemde adına lugavî (filolojik) tefsir denilen türün bir hayli artmıştır. Ma’âni’l-Kur'ân, garîbü’l-Kur'ân, i’râbü’l-Kur'ân, müşkilü’l-Kur'ân, mecâzü’l-Kur'ân, nazmü’l-Kur’ân, lugatü’l-Kur’ân, el-vücûh ve’n-nezâir adlı bu çalışmalarda çok önemli ve değerli bilgiler ortaya konmuş ve bunlar bir bakıma Kur'ân'ın anlamlarının tapu senetleri halini almıştır. Bu hareketin asıl gayesi tefsir yapmak olmasa da tefsirin en önemli malzemesi olan Kur'ân lafızlarının, terkiplerinin ve cümlelerinin anlam çerçevelerini belirlemek ve korumaktır. Çeşitli düşüncelerle ortaya çıkmaya başlayan aşırı fırkaların Kur’ân'ı yorumlarken kendilerini kayıt dışı tutma ve Kur’ân'ı serbest bir şekilde yorumlama arzuları da lugavi tefsir hareketinin önemli amillerindendir. Bu yöntemle kaleme alınan ilk dört hicrî asır içerisinde yazılıp günümüze kadar ulaşan eserlerden bazısına işaret etmek uygun olacaktır: es-Sibeveyhî (ö. 180/796)el-Kitâb; Yahyâ b. Ziyâd el-Ferrâ (ö. 207/822) Me’âni'l-Kur'ân; Ebû Ubeyde Ma‘mer b. el-Müsennâ (111-210)Mecâzü’l-Kur’ân; İbn Kuteybe (ö. 276/889)Tefsîru Garîbi’l-Kur’ân  ile Te’vîlü müşkili’l-Kur’ân; ez-Zeccâc (ö. 311/923)Me’âni’l-Kur’ân ve i’râbüh.

 

Fıkhî Tefsir Yöntemi ve Bu Alandaki Eserler

 

İlk dönemlerden itibaren ilim erbabı hüküm bildiren Kur'ân âyetleri üzerinde özel olarak durmuş, bunları yorumladıkları ayrı eserler vücuda getirmişlerdir. Et-Tefsîru’l-fıkhî veya ahkâmu’l-Kur’an adlarıyla anılan bu tür çalışmalarda ele alınan âyetlerin sayısını 1000’e kadar çıkaranlar olduğu gibi 250 kadar olduğunu söyleyenler de bulunmaktadır. İlk müfessirlerden Mukâtil b. Süleyman’ın yuvarlak hesap 500 olarak belirlediği sayı sonraki dönemlerde de kabul görmüştür. Ahkâm âyetleri tefsirlerinde başat yöntem dirâyet ve reydir. Tarihsel sıraya göre temas etmek gerekirse günümüze ulaşan ilk ahkâm âyetleri tefsiri Mukâtil b. Süleymân’ın Tefsîrü'l-hamsi mi'e âye mine'l-Kur'ân fi’l-emr ve’n-nehy ve’l-halâl ve’l-harâm adlı eseridir. Bu eser fıkhın tedvininden ve mezheplerin teşekkülünden önce yazıldığı için ayrı bir önemi vardır. İmâm eş-Şafii’ye (ö. 204/820) nisbetle nakledilen ve günümüzde yayımlanan Ahkâmü’l-Kur'an, İmâm Ebû Cafer et-Tahâvî’nin (ö. 321/933) Ahkâmü’l-Kur’âni’l-Kerîm’i de ilk teliflerdendir.

 

TEFSİRİN DİĞER İSLÂMÎ İLİMLERLE İLİŞKİSİ

 

Arap toplumunun Kur'ân öncesi dönemde adına ilim denebilecek bir birikimleri olmadığı gibi yollarını aydınlatacak ve hukûkî, ahlâkî, insânî, ferdî, içtimâî problemlerini çözecek bir kaynakları da yoktu. İslam ile müşerref olan Araplar ve bunlar vasıtası ile İslâm'a giren diğer milletler Kur'ân'ın ortaya koyduğu dünya görüşünden ve evren algısından çokça yararlanmış nüzulünü müteakip gelen üç-dört asrı tam anlamıyla bir ilim asrı haline getirmişlerdir. İslami ilimler olarak andığımız Tefsir, Hadis, Kelam, Fıkıh, Tasavvuf gibi ilimler ilke, yöntem, kavram ve literatürleri ile bu dönemde teşekkül etmiştir. İslami ilimlerin hepsi birbiri ile sıkı bir ilişki içerisindedir. Zira bunların ortaya çıkmasındaki temel saik birdir. Hepsi İslam’ın doğru anlaşıp yaşanması gayesine matuf olarak ortaya çıkmıştır. Ancak temel konuları itibarı ile farklılaşmışlardır. Sözgelimi bunlardan Kelam, itikadi konuları esas alırken Fıkıh ameli konuları esas almıştır. Yine Hadis İslam’ın temel iki kaynağından biri olan hadisler ve sünnet üzerinde dururken, Tefsir Kur'ân'ın manaları üzerinde durmuştur.

 

Bu ilimlerin her birinin birbiri ile irtibatlı olduğu müsellemdir. Burada Tefsir açısından bu irtibatın nasıl olduğu üzerinde durmak gerekir. Tefsir ile hadis İslam’ın temel iki kaynağı olmaları açısından ilişkilidir. Hadisten bigâne bir Kur’an’ı anlama faaliyetinin mümkün olmayacağı açıktır. Bunun yanında ilgili eserlerde teknik bir ilişkinin varlığı da gündeme getirilir. İki ilmin tedvin süreci ile ilgili bu ilişki “Tefsir önceleri Hadis’in bir alt dalı idi” şeklindeki bir iddia ile ilgilidir. Ancak vakıa bu iddianın isabetli olmadığını gösterir. Zira yazıya geçirilme ve bir bütün olarak nakledilme bakımından tefsir kitapları hadis kaynaklarından öncedir. Ancak şunu da belirtmek gerekir ki tefsir bilgileri hadis rivayeti için getirilen bazı usullerden bağımsız değildir.

 

Tefsirin fıkıh ve kelamla ilişkisi ana karakteri itibarı ile benzerdir. Bu iki ilim ile tefsir arasında ikili bir ilişki vardır. Bu ilişkinin birinci adımında Tefsir âyetlerin doğru anlaşılması açısından bir malzeme olarak oradadır. İkinci adımda ise Kelam ve Fıkıh, Tefsir eserinin ana karakterini oluşturan yaklaşımlar olarak karşımıza çıkar. Burada yukarıda sözü geçen dirâyet tefsirleri ve ahkamu’l-Kur’ân eserleri hatırlanmalıdır. İlk üç asır içerisinde âyetler tefsir edilirken merkeze mezheplerin genel kuralları alınmış ve Kur'ân âyetlerinin bu çerçevede yorumlanmaya çalışılmış hatta bazı kereler yanlış olarak Kur’ân kelami/fıkıhi kaide ve sonuçların tasdik edicisi haline getirilmiştir. Bu durum Tefsir-Kelam/Fıkıh ilişkisinin olumsuz bir yönü olarak karşımıza çıkar.

 

DEĞERLENDİRME VE SONUÇ

 

Kur'ân'da yer alan ve muhatapların tedebbür ve tefekkür etmesini isteyen âyetler onun evrenselliğini gösteren delillerdendir. Zira bu, genel bir hitaptır ve sadece Kur'ân'ın ilk muhatabı olan Hz. Peygamber’i (s.a.s.), sahabe-i kirâmı, Arabistan yarımadasındaki diğer muhatapları ilgilendirmemekte bunlarla birlikte kıyamete kadar gelecek olan herkesi bu işte sorumlu tutmaktadır. Hatta -biraz iddialı bir ifade olmakla birlikte- denilebilir ki Kur'ân'ın anlaşılması için üzerinde derinliğine düşünme konusunda ümmet-i Muhammed ve tüm insanlık Resûl-i Ekrem'den daha fazla bir mesuliyet ve yük altındadır. İslam dininin mensupları bu misyonun her zaman farkında olmuştur. İlk dönemlerden itibaren Kur’ân’ı anlama ve yorumlama faaliyeti kesintisiz olarak devam etmiştir. Zaman ve zemin olarak nüzul vasatından bir hayli uzaklaşılmış olmasına rağmen bugün hala kitap, dergi, gazete ve diğer mecralarda bu konunun gündeme getirilmesi günümüz Müslümanlarının da misyonlarının bilincinde olduğunu gösterir.

 

Bu yazıda bugün halen devam eden Kur’ân’ı anlama çabasının ilk yıllarına ışık tutulmaya çalışıldı. Bugün Tefsir olarak nitelendirdiğimiz bu faaliyetin, vahyin beşeri düzleme intikali ile başladığı, ancak başladığı şekli ile kalmadığı görüldü. Tefsirin önceleri sadece ana ilkelerini bizzat Peygamber’in koyduğu bir anlama faaliyeti iken zamanla bir ilim olma yoluna girdiği tespit edildi. Yine Hz. Peygamber’in hayatta olduğu ve vahyin devam ettiği dönemle sonraki dönemde anlama faaliyetinin farklı olduğu görülür. Yine zamanla sosyo-kültürel etkilerin ve Müminlerin ihtiyaçlarının etkisi ile ilmin nasıl bir dönüşüm geçirdiği gözler önüne serildi. Ayrıca Tefsir ilminin diğer ilimleri ile ilişkisi üzerinde de duruldu. Şunu söylemek gerekir ki bugün her ne kadar bu ilim belirli bir noktaya gelmiş olsa da gelişimini tamamlamış değildir. Yeryüzünde Müslümanlar varlığını devam ettirdiği sürece tefsir ilmi de devam edecek, gelişecek, dönüşecektir.

 

Dipnot

 


[1].       Abdulhamit Birışık, “Nüzul”, DİA, İstanbul 2007, XXXIII, 308-309.

[2].       Muhammed b. Cerîr et-Taberî, Tefsîrü’t-Taberî: Câmiu’l-beyân an te’vîli âyi’l-Kur'ân (nşr. Abdullah b. Abdülmuhsin et-Türkî), Dâru Hicr li’t-Tıbâati ve’n-Neşr, Riyad 1423/2003, I, 78-79, 83; Ebü’l-Fidâ İsmâil İbn Kesîr, Tefsîrü'l-Kur'âni'l-‘azîm (nşr. M. İbrahim Benna v.dğr.), İstanbul 1984, I, 18.

[3].       Taberî, I, 72.

[4].       Buhârî, “Tefsîr”, 2/11, “İ’tisâm”, 25, “Tevhîd”, 42, 51.

[5].       Tarafımızdan geliştirilen bu tarifin daha dar bir şekli için bk Zerkeşî, el-Burhân, I, 104-105.

[6].       Süyûtî, el-İtkân, II, 1195.

[7].       bk. Ragıb el-İsfahânî, Mukaddimetu Câmi’i’t-Tefâsîr, s. 91; Süyûtî, el-İtkân, II, 1195-1196.

 

 

 

Yazar:
Prof. Dr. Abdulhamit Birışık
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul