22 Ocak 2018 - Pazartesi

Şu anda buradasınız: / İSLAM DÜŞÜNCESİNDE NAKLÎ VE AKLÎ İLİMLER AYRIMI

İSLAM DÜŞÜNCESİNDE NAKLÎ VE AKLÎ İLİMLER AYRIMI

İSLAM DÜŞÜNCESİNDE NAKLÎ VE AKLÎ İLİMLER AYRIMI

“Her ümmetin kabul veya red anlamında bir dini, bir tarih ilmi, bir de dil ilmi olmalıdır. Ümmetler birbirlerinden bu üç ilimde ayrışırlar. Astronomi, matematik, tıp ve felsefede ise bütün ümmetler ortaktır.”[1]

 

İslam düşünürleri ilimlerin nasıl tasnif edileceğine ilişkin farklı görüşler ifade etmişlerdir. Bu tasnifler içinde en yaygın olanı, ilmin içeriğini oluşturan bilgilerin kaynağı dikkate alınarak ilimlerin aklî ve naklî ilimler olarak iki kısma ayrılmasıdır. Bu ayrım, klasik dünyada hâkim olan insan tabiatı kavramına dayanır. Buna göre insanın doğru ve yanlışı temyiz etmesini sağlayan akıl gücü, bütün insanlarda ortaktır ve salt aklın verileri de zorunlu olarak insanlığın ortak paydasını oluşturur. Her bir toplum veya medeniyetin kendi dini, dili ve tarihi doğrultusunda ortaya koyduğu bilgiler kümesi ise diğer medeniyetlerden farklılıklarını oluşturur. Bu bağlamda bir medeniyetin kendine özgü şartları içinde ortaya çıkıp gelişen ilimler ve müesseseler, o medeniyete özgü kabuller ve ilkelerden kaynaklanır. Bu nedenle de başka medeniyetlerin tesirini taşısa bile ancak o medeniyetin kendisine referansla anlaşılıp açıklanabilir. Müslüman düşünürler, İslam medeniyetinin kendine özgü şartları içinde doğup gelişen disiplinlere naklî veya şerî ilimler; birden çok medeniyetin katkısını içeren ve temelde insan aklının ortak ürünü olan ilimlere ise aklî ilimler adını vermişlerdir. Burada şerî kelimesi yerine kimi zaman “dînî” kelimesi kullanılır ki bu iki adlandırma, aralarında kısmi anlam farkları bulunmakla birlikte temelde aynı grupta değerlendirilebilecek ilimleri ifade ederler. Yine “aklî” kelimesinin yerine kimi zaman “felsefî”, kimi zaman “tabiî”, kimi zaman “acemî” kelimeleri kullanılır ki bunlar da yazardan yazara farklı vurguları ve anlam farklarını ifade etmekle birlikte asıl itibariyle belirli bir ilimler grubuna işaret eder. Aklî ilimlere sürekliliklerinden dolayı “hakiki ilimler” (el-ulûmü’l-hakîkiyye) de denilmiştir.

 

Hz. Peygamber’in (s.a.s.) vefatından sonra Müslümanlar, Kur’ân ile kendileri arasındaki irtibatın sürekliliğini sağlamak için bütün yönleriyle Kur’ân’ı incelemeye ve Hz. Peygamber’in hadislerini tespite girişmişlerdir. Naklî bilimlerin tedvîn süreci bu çalışmalarla başlamıştır. Naklî ilimlerin ortaya çıkış süreci, bir taraftan dil çalışmalarını, bir taraftan dinî nassların derlenmesi ve yorumlanması çalışmalarını içerir. Dil çalışmaları, bir yönüyle Arapça’nın verilerine özgü iken diğer yönüyle herhangi bir dilin varlığını ve naklini mümkün kılan ve bütün diller için geçerli olan şartları taşımıştır. Aynı durum dinî nassların derlenmesi ve yorumlanması faaliyetleri için de geçerlidir. Bu faaliyetler, bir yandan dinî hitabı anlamanın şartlarını diğer yandan herhangi bir metni, ifadeyi veya hitabı anlaşılmanın şartların taşımıştır. Bu nedenle naklî veya şerî ilimler, yalnızca belirli bir dile ve dine özgü açıklamalardan oluşmaz; araştırılan konunun tabiatına bağlı söz konusu açıklamaların dayanağını oluşturan küllî ilke ve açıklamaları da barındırır.

A. Dil Bilimleri

 

İslam medeniyetinde oluşan dil bilimlerine, Arapça üzerinden geliştikleri için “Arapça ilimler” (el-ulûmu’l-Arabiyye) ve doğrudan dini metinlerin anlaşılmasını amaçlayan dinî ilimlere hizmet amacıyla geliştirildikleri için “alet ilimleri” denilmiştir. Dille ilgili malzemeler asıl itibariyle işitmeye (semâ’) dayalı olduğu için de bu bilimler “naklî ilimler” kapsamına sokulmuştur. Dil bilimleri temelde sekiz kısma ayrılır: Lugat, sarf, iştikâk, nahiv, me‘ânî, beyân, arûz ve kâfiye. Lugat, (bileşiğin karşıtı anlamında) müfret lafızları cevherleri ve maddeleri bakımından inceler. Sarf, müfret lafızları formları ve yapıları bakımından inceler. Bu ilme “ilmü’t-tasrîf” de denir. İştikâk, müfret lafızları, asıl ve türev ilişkisi bağlamından birbirlerine nispetleri açısından inceler. Dolayısıyla bu üç bilimin konusu dildeki müfret lafızlardır ve inceleme yönleriyle birbirlerinden ayrışırlar. Mesela “ke-te-be” kelimesinin dilde ne anlamlara geldiğinin tespiti lugatın; aynı kelimenin geçmiş zamanda yazmanın belirsiz bir üçüncü tekil şahıs tarafından yapıldığına delalet eden fiil formunda olduğu sarfın; bu kelimenin “ketb” mastarından türediği iştikâkın alanına girer.

 

Nahiv, mürekkeb/bileşik lafızları (yani cümleleri) bileşikliği bildiren yapıları ve herhangi bir kullanım durumu dikkate alınmaksızın aslî anlamları ifade etmeleri bakımından inceler. Bu bilime “ilmü’l-i’râb” da denir. Meânî, bileşik lafızları aslî anlamlara ilave anlamlar ifade etmeleri bakımından inceler. Beyân, aslî anlamlara ilave anlamlar ifade eden bileşik lafızları, delaletlerinin açıklık ve kapalılığı bakımından inceler. Mesela “Ali okula gitti” cümlesinin bir isim cümlesi mi yoksa fiil cümlesi mi olduğu ve ifade ettiği anlam nahvin konusudur. Bu cümlenin belirli konuşma durumunda kullanıldığında anlamı meânînin konusudur. Yine bu cümlenin belirli bir konuşma durumunda kullanıldığında anlamına delaletinin açıklık kapalılık bakımından durumu yani kelimelerinin hakikat, mecaz, istiare, temsil vb. olması beyânın sahasına girmektedir. Arûz, vezinli olan bileşik lafızları vezinleri bakımından inceler. Kâfiye ise vezinli olan bileşik lafızları, beyitlerinin sonları bakımından inceler. O halde nahiv, meânî, beyân, arûz ve kâfiyenin konusu bileşik lafızlardır. Ancak nahiv, meânî ve beyânda bileşik lafızların vezinli olup olmaması gerektiğine dair herhangi bir şart yoktur. Bunlar mutlak olarak bileşik lafızları incelerler ve inceleme yönleriyle birbirinden ayrışırlar. Ayrıca meânî ve beyân ilimlerine belâgat ilimleri denir ve bir sözün güzelleştirilmesine ilişkin Arûz ve kâfiyede ise bileşik lafızların vezinli olma şartı vardır ve bunların konusu vezinli bileşiklerdir. Bunlar da inceleme yönleriyle birbirinden ayrışırlar.[2] Bilimler tasnifini inceleyen İbnü’l-Ekfânî, bu ilimlerin Arapça’ya özgü olmadığını ve bütün gelişmiş toplumların dillerinde bulunduğunu belirtmiştir. Bu değerlendirme, yukarıda yaptığımız açıklamalar doğrultusunda anlaşılmalıdır.

B. Şerî Bilimler

 

Şerî veya dinî bilimler; kelam, tefsir, kıraat, hadis, fıkıh, fıkıh usûlü, ferâiz ve tasavvuf kısımlarına ayrılır. Kelam ilmi, özellikle Hz. Ali döneminde Müslümanlar arasındaki iç savaşların sonucunda büyük günah işleyenin Müslüman olup olmadığına dair tartışmalardan kaynaklanmıştır. Bu savaşlarda her iki taraf da Müslüman olduğundan tarafların büyük günah işleyip işlemediği, işlediyse Müslüman mı, münafık mı yoksa kafir mi olduğu tartışılmıştır. Kur’ân’da insanların İslam inancına nispetle durumunu ifade eden bu lafızların anlamlarının belirsizleşmesi nedeniyle, hicri ikinci asrın ortalarına kadar özellikle iman, küfür, nifak, gibi lafızların anlamları, insanın iradî fiillerinde özgür olup olmadığı, Allah’ın iradesinin insan iradesini sınırlayıp sınırlamadığı ve Kurân’da Allah’ın yaratıklara benzerliğini ifade eden ayetlerin nasıl anlaşılacağı sorunlarını irdelenmiştir. Ayrıca yeni fethedilen bölgelerde öteden beri etkin olan dini ve felsefi gruplara karşı İslam inançlarının savunusu, inanç esaslarını anlama ve yorumlamayı üstlenen kelamcılarca yapılmıştır. Bu aşamada daha ziyade sözü edilen sorunlarla ilgili ayetlerin bir tefsiri ve akidenin savunusu konumunda olan kelam ilmi, ikinci asrın ikinci yarısında özellikle Ebü’l-Hüzeyl el-Allâf, Nazzam, ve Câhiz gibi Mutezile kelamcılarınca dinî nassları dikkate alarak varlığın bütünü hakkında araştırma yapan ve bu anlamda eşyanın hakikatini kavramayı amaçlayan bir külli ilme dönüşmüştür. Kelam âlimleri, bu ilmin konusunu “mevcut olmak bakımından mevcut”; meselelerini, mevcut olmak bakımından mevcuda ilişen durumlar; gayesini ise hakikat araştırmasının nihâî sonucu olan “marifetullah” (Allah’ı bilmek) olarak tespit etmişlerdir. Konusun bütün mevcutları kuşatmasından ötürü kelam ilmi, şerî ilimlerin en genelidir. Bu ilmin ilkeleri, ya kendiliğinden açık olan kavram ve önermelerdir ya da yine bu ilimde açıklanan kavram ve önermelerdir. Kelam ilminin en önemli meselesi Allah’ın zâtı ve sıfatları olduğundan bu ilme “ilmü’t-tevhîd ve’s-sıfât”; nazar ve istidlâl yöntemini kullandığından “ilmü’n-nazar ve’l-istidlâl”; dinin aslî yani inançla ilgili hükümlerini incelediğinden “usûlü’d-dîn” adı verilmiştir.

 

Tefsir ilminin konusu, murâda delalet etmesi bakımından Kur’ân ayetleridir; meseleleri ise ayetlerin bu yönden özellikleridir. Buna göre “tefsir, Allah’ın kelamının Onun muradına delalet etmesi bakımından hallerinin incelendiği ilimdir”. Bu inceleme, dil bilimlerinden ve diğer şerî bilimlerden destek alınarak yapıldığı ve tefsirin kendisine özgü tümel kuralları son derece az için tefsirin gerçekten bir ilim olup olmadığı âlimler arasında tartışılmıştır. Molla Fenârî tefsirin tam anlamıyla bir bilim olmadığını söylerken Muhyiddîn Kâfiyecî bir ilim olduğunu iddia etmiştir.[3] Hiç kuşkusuz tefsir faaliyeti İslam tarihinin hiçbir döneminde yalnızca tefsir ilminin çatısı altında icra edilmemiştir. Çünkü bütün dini ilimler, esas itibariyle Kur’an kaynaklı olduğundan her bir dinî ilim ya doğrudan ya da dolaylı olarak Kur’an tefsirini içerir. Bu sebeple İslam tarihi boyunca yazılan önemli tefsirler, müfessirlerin Kur’an hakkındaki şahsi teorileri doğrultusunda yazılmakla birlikte diğer dinî ilimlerin yorum ve birikimini yansıtırlar.

 

Kıraatlerin başlı başına bir uzmanlık gerektirecek kadar çeşitlilik arzetmesi nedeniyle erken dönemden itibaren kıraat âlimleri, tefsir âlimlerinden ayrışarak ayrı bir zümreyi oluşturmuşlar ve Kur’an kıraatini bütün yönleriyle inceleyerek kıraat ilmini müstakil bir disiplin haline getirmişlerdir. Bu bağlamda kıraat ilmi, Kur’ân lafızlarının nasıl okunacağını inceler.

 

Hadis ilminin konusu, Hz. Peygamber’in sözleri, fiilleri ve halleridir. Kur’ân’ın sübûtundaki kesinlik ve uzlaşının benzeri, hadislerde bulunmadığından hadisler hakkındaki çalışmalar, esas itibariyle derleme, kaydetme, ezberleme, ravilerin güvenirlik derecelerini tespit etme, hadislerin sahihlik vb. durumlarını belirleme ve hadisleri bölümlere ayırma faaliyeti olarak yürütülmüştür. Bu nedenle hadisçiler, özellikle hicrî ikinci yüzyılda hadis yolculuklarına çıkıp farklı bölgelerdeki sahabe ve tabiinden nakledilen hadisleri kaydetmeleri sayesinde hadis mecmuaları oluşmaya başlamıştır. Hadis ilmine bu özelliğinden dolayı “rivayet, haberler ve eserler ilmi” de denir.

 

Fıkıh ilminin konusu, vaciplik, mendupluk, helallik ve haramlık bakımından mükelleflerin fiilleridir. Meseleleri ise amelî dini hükümlerdir. Fıkıh; Kur’ân, Sünnet, İslam ümmetinin icmâı ve kıyas olmak üzere dört delil üzerine kuruludur. Bu nedenle bir kısım âlimler fıkhı “şerî amelî hükümlerin ayrıntılı delillerden hareketle bilinmesidir” şeklinde tanımlamışlardır. Fıkhın amacı, dini bakımdan sorumlu kimsenin bütün amelî fiillerinin dinin temel esasları açısından durumunu belirlemektir. Bu nedenle kelam ve tasavvufun yanı sıra dini nassların yaşanan hayatla veya insan fiilleriyle doğrudan ilişkisini kurmayı yani dini nassların yorumlanması işini üstlenen temel bilimlerden biri olup insan fiilleriyle ilgili çok geniş bir araştırma sahasına sahiptir. Dolayısıyla fıkıh ilmi, Kur’ân, sünnet, icmâ ve kıyastan amelî hükümler çıkarmanın keyfiyetini inceleyen ve diğer şerî ilimlerde de kullanılabilen bir alet ilminin doğmasını sağlamıştır: Fıkıh usûlü. Fıkıh usûlü, tahkîki olarak fıkıh yapmayı sağlayan tümel kuralların bilgisidir. Bu bakımdan fıkıh usûlünün konusu, şerî deliller ve hükümlerdir. Bu ilmin meseleleri, delillerin ve hükümlerin kendilerine has özellikleri; ilkeleri ise doğruluğu kabul edilerek meselelere dayanak teşkil eden kavram ve önermelerdir. Fıkıh usûlü ilkelerini, genellikle dil bilimleri, kelam ve fıkıhtan alır.

 

İnsan fiilleri, dış organlarla yapılan fiillerden ibaret değildir; bunun yansıra İslam düşünürlerinin “kalbe” ait olduğunu söylediği bir takım fiiller vardır. Kalbin halleri olarak ifade edilen bu fiilleri de tasavvuf ilmi konu edinmiştir. Tasavvufun gayesi, Kur’ân ve Sünnete tabi olmak suretiyle kalbi arındırarak tahkîkî imana veya marifetullaha ulaşmaktır.

 

C. Aklî Bilimler

 

Aklî ilimler, klasik anlamda felsefenin çatısı altına giren ilimlere tekabül eder. Felsefî ilimler ise Abbasîler döneminde Yunanca ve Süryânice’den Arapça’ya çevrilen felsefe eserleriyle İslam dünyasında tanınıp gelişmiştir. Felsefî bilimler, teorik ve pratik olmak üzere iki ayrılır. Teorik ilimler, bir eyleme götürmesi amaçlanmayan ve bilginin kendisinin amaç olduğu ilimlerdir. Pratik ilimler ise bilginin kendisi nedeniyle değil, bir eyleme götürmesi için elde edildiği ilimlerdir.

 

Teorik ilimler; doğa ilimleri, matematik ve metafizik olmak üzere üçe ayrılır. Bu üç ilmin ilimler hiyerarşisindeki yeri, konularına göre belirlenir. Hiyerarşinin tepe noktasında metafizik bulunur. Çünkü metafiziğin konusu, “mevcut olmak bakımından mevcuttur”; meseleleri, zorunlu, mümkün, birlik, çokluk, kuvve, fiil, illet, malûl vb. mevcudun mevcut olması bakımından halleridir; ilkeleri ise kendiliğinden açık ve herhangi bir ilimde ispatlanmaya ihtiyaç duymayan kavram ve önermelerdir. Dolayısıyla dışta var olan her şey var olması bakımından metafiziğin kapsamına girmektedir. Bu özelliği nedeniyle metafizik, felsefî bilimlerin zirvesinde yer alır ve en üstünü kabul edilir. Onun altında matematik yer alır.

 

Matematik, sayı ve miktar gibi ancak maddeye karışık olarak var olan ama maddeden soyutlanarak düşünülebilen nesneleri inceler. Dolayısıyla matematiğin konusu, ya bizzat maddeden soyut niceliktir ya da nicelikli şeydir. Matematik tek bir ilim değildir, aritmetik, geometri, optik, astronomi, musiki, mekanik ve ağırlık ilimlerini kapsayan bir ilimler grubunun adıdır. Bu bilimleri, matematik altında bir araya getiren ise nicelik kapsamına girmeleridir. Matematiğin içerdiği ilimlerin pek çoğunun bir teorik bir de pratik kısmı vardır ve bu ilimleri asıl itibariyle teorik felsefeye dâhil eden teorik kısımlarıdır. Aritmetiğin teorik kısmı, sayıları zihinde soyut bir varlık olmaları yönünden inceler. Geometrinin teorik kısmı, çizgiler, yüzeyler, dörtgenler, daireler ve üçgenler gibi durumları bütün cisimleri kuşatacak şekilde mutlak anlamda zihinde olmaları açısından inceler. Optik de aynı şeyleri gördüğümüz şeylerin gerçekten öyle olup olmadığını tespit etmek amacıyla inceler. Astronomi, gökteki cisimlerin, şekil, duruş, konum ve hareketlerini, birbiriyle nasıl ilişkide olduklarını ve yeryüzüne etkilerini inceler. Musiki, bütün olarak melodileri çeşitlerini, neden, niçin ve nasıl terkip edildiklerini, daha dokunaklı ve daha tesirli olmaları için hangi hallerde bulunmaları gerektiğini araştırır. Ağırlıklar ilmi, başka şeyleri ölçülmesinde kullanılan ağırlıklar ile kaldıraçların prensiplerini araştırır. Mekanik ise matematik bilimlerde ortaya konulan teorik prensiplerin doğal cisimlerde sınanmasını sağlayan araçları yapmayı amaçlar.

 

Matematik bilimlerin altında doğa bilimleri (el-ulumu’t-tabiî) yer alır. Doğa bilimleri, fizik, gökyüzü ve âlem, oluş ve bozuluş, etkiler ve edilgiler, mineraloji, meteoroloji, psikoloji, botanik ve zooloji kısımlarından oluşur. Fiziğin konusu, hareket ve sükûna konu olmaları bakımından doğal cisimlerdir. Gökyüzü ve âlem, âlemin unsurlarını oluşturan cisimlerini hallerini inceler. Dolayısıyla bu ilmin ikincil konuları, gökler, dört unsur, dört unsurun doğaları, hareketleri ve konumlarıdır. Oluş ve bozuluş; olma ve bozulma, doğurma, büyüme, yaşlanma, dönüşüm vb. durumları inceler ve bu ilimde söz konusu halleri kabul eden ilk cisimlerin sayıları araştırılır. Etkiler ve edilgiler, dört unsura, imtizâcdan (karışım) önce göklerin tesiriyle ilişen hareket, genleşme ve yoğunlaşma vb. halleri inceler. Diğer bilimlerin konuları ise açıktır.

 

Pratik felsefe de üç ilimden oluşur: Ahlak, ev idaresi ve siyaset. Ahlak, insan bireyini; ev idaresi aileyi; siyaset ise toplumu konu edinir. Buna göre ahlak, erdemlerin türleri, bunların nasıl kazanılacağı, erdemsizliklerin türleri ve bunlardan nasıl kaçınılacağını inceler. Ev idaresi, aynı evde yaşayan kimseler arasındaki ortak durumları inceler. Siyaset ise yönetimlerin, rejimlerin, medenî toplumların hallerini inceler; üstün ve düşük yönetimleri tespit eder. Fârâbî ve İbn Sina gibi büyük filozoflar, pratik felsefenin hedefinin İslam dininde Kur’ân ve Sünnet tarafından gerçekleştirildiğini belirtmişlerdir. İbn Haldûn bu üç ilme, insan toplumunu konu edinen ve siyaset, hakimiyet, kazanç, toplum sınıfları ve ilimler gibi insan toplumuna kendi olması bakımından ilişen halleri inceleyen umrân ilmini eklemiştir.

 

Aklî bilimlerin esasını oluşturan teorik ve pratik bilimlerin yanında bir de bu bilimlerde kullanılacak yöntemi inceleyen mantık sanatı vardır. Bütün bilimler, bilinenlerden hareketle bilinmeyenlere gitmek sûretiyle konuları hakkında bilgiye ulaşmayı amaçladıklarından mantık, bilinenlerden bilinmeyenlere gitmenin tümel formlarını inceler. İnsanın bütün bilgileri, kavram ve önermelerden oluştuğundan mantığı konusu, kavramlar ve önermeler yani bilinenlerdir ve mantık bilinenleri belirtilen açıdan inceler. Ancak mantık, bilenenden bilinmeyene gitmenin doğru formlarının yanı sıra yanlış formlarını da –bunlardan kaçınılması amacıyla- araştırır.

 

Şerî bilimlerde olduğu gibi aklî bilimlerin de temel amacı, insanın bu dünyada ve öldükten sonraki hayatta mutluluğudur. Bu nedenle, konularından da anlaşılacağı üzere, aklî bilimlerin bir kısmı şerî bilimlerle kesişmektedir. Özellikle metafizik, kelam ve müteahhirûn dönem tasavvufu, aynı konu başlıklarını incelerler. Ahlak ve ev idaresi, kısmen fıkıhla ama özellikle de tasavvufla; siyaset bilimi, kısmen fıkıh kısmen de ahkâm-ı sultâniye eserlerinde ortaya konan verilerle kesişmektedir. Mantık; delalet, tarif, kıyas teorisinde fıkıh usûlüyle kesişmektedir. Bu bakımdan İslam düşüncesi tarihinde aklî ve naklî bilimlerin kesiştiği konularda filozoflarla şerî ilimlere mensup düşünürler arasında yoğun tartışmalar yaşanmıştır. Gazzâlî öncesi mantığa ve felsefeye yönelik bir tepki bulunmakla birlikte Gazzâlî ve özellikle Fahreddîn er-Râzî ile birlikte İslam coğrafyasında aklî ilimler yaygınlık kazanmış; fıkıh usûlü, kelam, tasavvuf gibi önde gelen şerî ilimler, mantık ve felsefenin meselelerinden habersiz öğrenilemez hale gelmiştir. [4]

 

Dipnot

 


[1]. İbn Hazm, Risâle fî merâtibi’l-ulûm (Resâilu İbn Hazm el-Endülüsî içinde basılmıştır), nşr. İhsan Abbas (Beyrut: el-Müessesetü’l-Arabiyye li’d-Dirâsât ve’n-Neşr, 1983), s. 78.

[2]. Yukarıda sayılan sekiz ilim, Arapça ilimlerinin asılları (usûl) kabul edilir. Bir de Arapça ilimlerin türevleri (fürû) kabul edilen ilimler vardır. Bunlar ise hat, şâirlerin arûzu, inşa, muhâdarât bilimleridir.

[3]. Bk. Muhyiddîn Kâfiyecî, et-Teysîr fî kavâidi ilmi’t-tefsîr, nşr. İsmail Cerrahoğlu (Ankara: Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi, 1989), s. 14-21.

[4]. İlimler hakkında ayrıntılı bir tanıtım için bk. Ebu Yusuf Yakub b. İshak el-Kindi, Felsefi Risaleler, çev. Mahmut Kaya (İstanbul: İz Yayıncılık, 1994), s. 154-164; Fârâbî, İhsâü'l-ulûm, nşr. Osman Muhammed Emin, Kahire: Mektebetü'l-Hancî, 1931; İbn Sina, Risâle fî aksâmi’l-ulûmi’l-akliyye, (Tisu resâil fi’l-hikme ve’t-tabîiyyât içinde), nşr. Hasan Âsî, y.y., Dâru Kabes, 1986, s. 83-94; İbn Hazm, Risâle fî merâtibi’l-ulûm, s. 59-90; Ebu Hâmid Muhammed el-Gazzâlî, İhyâu ulûmi'd-din, nşr. Zeynüddin Ebu'l-Fadl (Beyrut: Dâru'l-Ma'rife, 1983), I, 14-22; Şemseddin Ebû Abdullah Muhammed b. İbrahim İbnü’l-Ekfânî, İrşâdü’l-kâsıd ilâ esna’l-makâsıd, nşr. Jan Justus Witkam (Leiden: Ter Lugt Press, 1989); İbn Haldûn, Mukaddime, nşr. Derviş Cüveydî (Beyrut: el-Mektebetü'l-Asriyye, 1996), s. 406-407; Muhammed b. Ebu Bekir Saçaklızâde, Tertîbü'l-ulûm, nşr. Muhammed b. İsmail es-Seyyid Ahmed, Beyrut: Dâru'l-Besâiri'l-İslâmiyye, 1988.

 

 

 

 

Yazar:
Yr. Doç. Dr. Doç. Dr. Ömer Türker
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul