18 Kasım 2017 - Cumartesi

Şu anda buradasınız: / BİR ÂLİM, BİR MÜCAHİD, BİR ŞEHİD ŞEYH SAİD

BİR ÂLİM, BİR MÜCAHİD, BİR ŞEHİD ŞEYH SAİD

BİR ÂLİM, BİR MÜCAHİD, BİR ŞEHİD   ŞEYH SAİD

Şeyh Said, köken olarak aslen Diyarbakır - Bismil ilçesinden Kırkdirek/Çılsıtun köyündendir.

Şeyh Said Efendi kardeşi (Hınıs Müftüsü) Bahaddin’e (3 Ocak 1925, kıyamdan bir buçuk ay önce);  “Bahaddin! Ben bu işe (laik rejimin İslam’a saldırılarını, ahlaksızlığın yaygınlaşmasını, halifeliğin kaldırılması, Şer’i ahkamın lağvedilmesi gibi hususları kastediyor) elimdeki tek değnekle de olsa karşı çıkacağım.” der,  Bahaddin’in itirazları üzerine Şeyh Said şöyle demiştir: “Bahaaddin, Bahaaddin! Sanma ki, sen sağ kalacaksın. Ben Diyarbekir’de asılacağım zaman, sen de evinde namaz kılarken öldürüleceksin.”1 der ki öyle de olmuş ve ilmin deruniliğini, vukufiyetini serdetmiştir.  Ve Şehid Şeyh Said idam sehpasına giderken mesajını tüm âlemin şahitliğine son kez haykıracaktır: “Değersiz dallarda asılmama pervam yoktur. Şüphesiz mücadelem Allah ve din (İslam) içindir.”2

 

 

Şeyh Said gibi kıyamda yer almış olan diğer Şeyhler de (Şeyh Şerif, Şeyh Abdullah, Şeyh Şemsettin…) Nakşibendî tarikatının mensuplarıdır. Bölgede tarikatlar halk tarafından çok önemsenir, sevilirdi. Tarikat bağlısı olmayan bir aile neredeyse yok gibiydi. Belki birçok hadise de merkezi yönetimin çözemediği birçok sorunu bölgenin Şeyhleri, âlimleri çözebilmekteydi. Böylelikle önemli bir toplumsal barış ve huzur unsuru olmaktaydılar. Mesela uzun yıllar süren bir kan davasını hiç kimse durduramazken bölgenin tanınan saygın şeyhleri ya da âlimleri, kanaat önderleri çözebilmekteydi.

 

Bölgenin en önemli dini ve eğitim müesseseleri birçok yerde olduğu gibi tasavvuf / tarikat müessesesi ve medreselerdi. Tasavvufta da Nakşibendîlik bölgenin en etkili İslami yapısı durumundaydı. Bu anlamda Şeyh Said Kıyamını, aynı zamanda zikir ile cihadı ayrı tutmayan, dergâhlarda inziva hayatı yaşamayan İslam’ı toplum içinde yaşayan ve yaşatma azminde olan bir aksiyon ve Sufilik hareketi olarak niteleyebiliriz.3 Bu yönüyle Libya’da Şeyh Senusi, Cezayir’de Şeyh Abdülkadir, Çeçenistan-Dağıstan-Kafkasya’da Şeyh Şamil (Şeyh Şamil’de Şeyh Mevlana Halid’e tabiydi) kıyam hareketleriyle ortak paydaya sahiptir ve aynı ekolün mensuplarıdırlar.4

 

Şeyh Mevlana Halid’in terbiyesinden, dergâhından geçenler toplumdan kopuk olmayan, siyasal gelişmelere ilgisiz kalmayan, halkla iç içe olan, insanların sorunlarına duyarlı ve toplumu İslami doğrultuda ihya eden bir hareket olarak karşımıza çıkmaktadır. İşte Şeyh Said’in hayat hikâyesi, İslami duruşu ile Kafkas kartalı Şeyh Şamil’in Ruslara karşı mücadelesi buna birer örnektir.

 

Geniş bir aile olan Şeyh Said ailesi, sahip olduğu tüccarlık ile geçimlerini temin çabası ve tarikat/tasavvuf, ilmi yayma, medreseler açma ve âlimler yetiştirme davası sebebiyle süreç içersinde bölgenin birçok yerine dağılacak ve tüm bölge halkı tarafından tanınacak bilineceklerdir. Şeyh Ali Septi, Şeyh Mevlana Halid’den Şam’da hilafet-icazet aldıktan sonra vazifesini icra etmeye başlar bu doğrultuda Lice’ye yerleşir ve burada Medresesini kurar, imamlık yapmaya başlar. Ancak yörede imamlık işini kendi tekeline almış aşiretlerin baskıları sonucu orada duramaz, ayrılır Harput/Elazığ’a doğru yol alır birçok köyde vaazlar verir ve bu süreç sonunda Palu ilçesinde ikamet etmeye başlar. Dedesi şeyhlik, âlimlik, vaizlik görevlerini ifa etmiş daha sonra amcası Şeyh Hasan Palu müftülüğü yapmıştır. Şeyh Ali Septi’nin dört oğlu vardı. Bunlar; Hasan, Hüseyin, Muhammed ve Mahmut idi.

 

Şeyh Said ise Şeyh Mahmud’un oğludur. Şeyh Said (asıl adı Şeyh Muhammed Said)5 de Palu’da 1864’te doğmuş 29 Haziran 1925’te Diyarbekir’de siyasi nitelikli, mahkeme üyelerinin mebus olduğu, temyiz hakkının olmadığı, adeta cellât gibi çalışan İstiklal Mahkemesindeki yargılama sonucunda 46 dava arkadaşı ile birlikte idama mahkûm edilerek Dağkapı meydanında asılıp şehid edilmiştir. Hala mezarının nerede olduğu bilinmemektedir, devlet tarafından saklanmaktadır. [Şeyh Said’in Kıyamı sonrası kendisinin şehadeti ardından Kemalist yönetim tarafından tüm aile ve binlerce insan sürgün edilir ve jandarma takibi altında kalırlar ve sürgün edildikleri/bulundukları yerlerden ayrılmalarına asla izin verilmez. Böylece Şeyh Said’in ailesi ve sevenleri birbirinden koparılmış olur. Tekkeleri, dergâhları, medreseleri yok edilir. Bölgede bir kırım ve yıkım yaşanılır. Bunun akabinde âlimlerin asılması, medreselerin, tekkelerin kapatılması, yaşanılan sürgünler, laik eğitim, etnik ayrımcılık sonucunda ileriki aşamalarda bölge halkının İslami bilgi ve eğitimden mahrum kalmalarına ve etnik/politik dayatmalar sonucunda birçok etkenle beraber İslami yaşam ve davaya sahip kadim coğrafyamız İslami bilinç ve direnişe yabancı, üstelik İslam karşıtı (PKK gibi) yapıların meskeni haline gelmeye başlayacaktır.]  

 

Palu da kimi ağaların halka zülmüne şahit olur ve buna karşı durur. Dergâhlarında ve Medreselerinde çok sayıda yetim, fakir talebe yatılı kalmaktaydı. Bunlardandır ki yöre halkı Şeyh Said’in ailesine büyük hürmet, bağlılık gösterir. “Diyarbekir, Erzurum, Bingöl, Muş Elazığ, Palu, Hınıs, Malatya ve dolaylarındaki medreselerin çoğunluğu onlara bağlıydı.”6 Bölgede 400’e yakın medrese ile 500 civarı tekke, Şeyh Said’e bağlıydı. Daha sonra Şeyh Said’in babası Şeyh Mahmut, Bingöl-Karlıova ilçesinden Şeyh Ahmed-i Çani’nin kızı Amine Hanımla evlenir ve kayınbiraderinin önerisiyle; medresesinin ve talebelerin iaşelerinin sağlanması kimseden bir şey istememesi ve geçiminin temini için Erzurum - Hınıs ilçesi, Kolhisar’dan araziler satın alınır, oraya yerleşir. Hem geçiminin temini için tüccarlık yapar hem de köyde imamlık yapar hem de ilmi çalışmalarını açtığı medresede sürdürür.

 

Şeyh Said ve ailesi Erzurum’dan Diyarbekir’e Musul’dan Şam - Halep’e kadar geniş bir sahada hayvan ticareti yapmaktaydı. Dünyalık namına hiçbir sorunları yoktu ve Kemalist düzenin gayri İslami ve zülme endeksli yapısına karşı olası bir kalkışma tüm varlıklarını yok edebilirdi ve öylede olacaktır.

 

Şeyh Said’in 6 kardeşi vardır. Bunlar; Bahaaddin, Necmeddin, Tahir, Mehdi, Abdurrahim, Diyaeddin idi. Şeyh Said’in babası Şeyh Mahmut Efendi ilmi çalışmalarını bölgede yaygınlaştırmaya çalışır, dolaşır vaazlar verir, Diyarbekir-Piran’a gelir burada kendisi de inşaatında çalışarak bir cami inşa eder, Şeyh Said’in kardeşi Şeyh Abdurrahim’de Piran (Dicle, o dönem köy idi) ilçesine yerleşir. Şeyh Said babasıyla Hınıs’ta kalır. Şeyh Said Efendi, Hınıs’ta evlenir. Şeyh Said’in ise on çocuğu vardı ve bunların beşi kız, beşi de erkek idi.7 Ayrıca Şeyh Said’in ailesi ve Müslüman Kürt ahali 93 harbi denilen Osmanlı-Rus savaşında Osmanlı Devletinin saflarında direnişte bulunmuş alınan yenilgi sonrası Rus mezaliminden tüm bölge etkilendiği gibi kendileri de etkilenmiştir. Yaşanan ekonomik darboğazda elindeki malı, buğdayı yöre halkıyla paylaşmıştır. 93 Harbi sonrası ciddi bir göç dalgası yaşanmış, Şeyh Said’in eşi Âmine Hanım Piran’a göç esnasında vefat eder, daha sonra Şeyh Said, Cibranlı Halit Bey’in kız kardeşi Fatma Hanım’la evlenmiştir. Kardeşleri arasında Şeyh Said ilim tahsilinde, muhakeme kabiliyetinde dikkat çekmekteydi.

 

Şehid Şeyh Said, bölgede tanınan büyük bir âlim, şeyh, mutasavvıf, kanaat önderiydi. Halk arasında yaşanan birçok sorunun çözümünde etkili olan bir bakıma “hakem” pozisyonundaydı,8 getirilen çözümler kabul görür, itiraza uğramazdı.

 

Şeyh Said;

 

Fıkıh, Tefsir, Hadis, Sarf, Nahiv, Akaid, Maani, Mantık, Kelam, İslam felsefesi, eski Yunan felsefesi okumuş, matematik ilmini almış, Arapça9  (gayet iyi derecede konuşur ve yazardı), Türkçe, Kürtçe, Zazaca ve konuşacak derecede Farsça bilmekteydi. Birçok kaynağı ezbere bildiği belirtilmektedir. Özel kütüphanesinde binlerce kitabın bulunduğu ancak bunların kıyam sonrası laik rejim tarafından yakıldığı belirtilmektedir.10

 

Şeyh Said;

 

Müderris, Mutasavvıf, Müfessir ve Muhaddis (Hicaz’da iken hadis icazesini alır) ve etkileyici bir hatip idi. Hac farizasını “ümmetin buluşması” olarak gören Şeyh Said, birkaç kez Hac ibadetinde bulunmuştur. Yaşamlarını İslami/Kurani ilkeler belirliyordu. Kıyam hareketinin ana omurgasını, direncini, aslında Şeyh Said’in şahsiyeti-kişiliği oluşturmuştur denilse abartılmış olmaz.

 

Ülkenin gündeminden uzak değildir, o günün koşulları içersinde basını takip etmektedir, birçok dergi ile gazeteyi okumakta özellikle M. Akif Ersoy’unda yazılar yazdığı Sebil’ür Reşad Gazetesine aboneydi, düzenli okumaktaydı. (Bu duruma mahkemede de işaret etmiştir.)

 

Buhara’ya seyahat ederek Şah-ı Nakşibendî’nin türbesini, Hindistan’a giderek Şeyh Abdullah Dehlevi’nin kabrini ziyaret etmiştir.

 

Şeyh Said’in asıl adı;

 

Şeyh Muhammed Said’tir. Palu’da doğduğu için kendisine Şeyh Said-i Palevi, Kıyamı Piran’da başladığı için Şeyh Said-i Pirani, Nakşibendî tarikatı lideri olduğundan Şeyh Said-i Nakşibendî şeklinde isimlendirmeler olmuştur. Şeyh Said’in ailesinin yaşayan temsilcisi torunu Abdulillah Fırat’tır.

 

Şeyh Said doğunca dedesi Şeyh Ali Septi’nin şöyle dediği rivayet edilir: Torunum Said, Ümmetin Said’i olacaktır.”11

 

Şeyh Said, bugünkü Elazığ iline bağlı Palu ilçesinde doğmuş olduğundan yöre halkı Zazaca konuştuğundan kendisini Zaza olarak da kabul edenler de vardır. Zazalar daha çok Diyarbakır, Siverek, Dersim (Tunceli; Alevi Kürt ve Zazalar), Elazığ, Palu, Maden, Karakoçan, Çermik,  Çüngüş, Eğil, Dicle (Piran), Hani, Kulp (Pasur), Lice, Bingöl (Çolıg/Çapakçur), Solhan, Kiğı, Genç (Darahini), Ergani, Adıyaman, Ömeran, Varto, Hınıs, Mutki, Bitlis bölgelerinde yaşamaktadırlar. Şeyh Said’in kıyam hareketinin de Sünni Zaza Müslümanların yaşadığı bölgelerde başlamış ve yoğunluk kazanmış olması dikkat çekicidir. Zazalar, Müslüman bir halk olup çoğunluğu Şafii mezhebine tabi, ekseriyetle Nakşibendî tarikatına bağlıydılar.

 

Ancak şunu hatırlatmakta yarar vardır, Şeyh Said ne mezhebi bir tutuculuk ne de etnik bir dayatmacılık içinde değildir. İslam’ın emri de bu şekilde olması şeklindedir. Lakin Şeyh Said sahip olduğu İslami inanç ve hakk’tan yana zülme karşı olma düsturuyla Kemalist düzenin zalimane uygulamalarına itiraz edecektir. Bu durumu Şeyh Said’in sözlerinde, yayımladığı bildirilerde, İstiklal Mahkemesi Savunmalarında görebilmek mümkündür.

 

Bölgenin en önemli dini müessesi birçok yerde olduğu gibi tasavvuf müessesesi ve medreselerdi. Tasavvufta da Nakşibendîlik bölgenin en etkili islami tarikatı arasındaydı. Bu anlamda Şeyh Said kıyam hareketi aynı zamanda bir Sufilik hareketidir. “Bu yönüyle Libya’da Şeyh Senusi, Cezayir’de Şeyh Abdülkadir, Çeçenistan-Dağıstan-Kafkasya’da Şeyh Şamil’in kıyamlarıyla ortak paydaya sahiptir.”

 

Şeyh Said, İslam tarihinde çok örneği görülen münevver, fedakâr kimseler gibi devrimci yapısı, zülme rıza göstermeme, İslam’a hücumları kabullenmeme ve islami hassasiyetleriyle davranan ve bu uğurda candan, canandan, maldan vazgeçmiş (büyük bir servete sahip iken, büyük bir tüccarlık birikim ve ticareti ellerindeyken, yaşlanmış olmasına rağmen imanı elde tutmak ateşten bir kor gibi çetin bırakmak kaybetmek gibi zorlu bir durumda tüm dünyalıklardan vazgeçen) bir serdengeçti olarak karşımıza çıkmaktadır.

 

Rivayet edilir ki Şeyh Said hanımına; “En büyük namus, namus-u ekberdir. Namus-u ekber (İslam) çiğnenmektedir. Ben yaşlı halime rağmen namus-u ekber’i müdafaa için çalışacağım. Ben, Hz. Hüseyin’den daha değerli değilim. Yarın Allah’a nasıl hesap veririm.” demiştir.

 

Şeyh Said’in Kıyamında “Kürt Azadi Cemiyeti/Örgütü”nün tertibinden söz edenler bulunmaktadır. Bazıları Şeyh Said’i bu örgütün başkanı/lideri göstermektedir. Ancak Şeyh Said hiçbir yerde, hiçbir konuşmasında böylesi bir yapıdan söz etmemiştir. Mahkemede bu cemiyet/örgüte dair bir sual sormamış/sorgulama yapmamıştır. İddia da bulunanların ortaya koyduğu bu örgütün üyeleri listesinde Şeyh Said’in ismi bile geçmemektedir ki bu durumun izahını yapmakta zorlanırlar, yorumda bulunurlar. Yine idam edilen Müslümanlardan kimse bu örgütün üye listesinde yer almadığı gibi bu örgütle ilişkili kişiler mahkemece serbest bırakılırken Şeyh Said, şehid edilmiştir. Söz konusu örgüte dair bilgiler net değildir ve geniş malumat bulunmamaktadır. Bu örgütün üzerinden Şeyh Said’in kıyamını-davasını ele alanlar meseleye “Kürtlük, Kürtçülük, Müstakil Kürdistan” teziyle yaklaşıp bu anlayışı tarihsel bir hadiseyle temellendirmek niyetindedirler (Kürtçü yazarlardan Ahmet Kahraman, Kürt İsyanları kitabında s.76’da Şeyh Said’in Azadi’nin üyesi ve yönetiminde olmadığını ortaya koyar.) Bu örgütün varlığına dair kısmi bilgilerden hareketle bu yapının dahi gayri İslami bir oluşum olmadığını ortaya koymaktadır. Lakin günümüzde bu Azadi örgütü üzerinde okuma yapmakta olanların maksadı “Müstakil Kürdistan” savını destekleme maksadıyladır. Kanaatimce o günkü azadi cemiyeti denilen yapıyı da öz’ünden savurma ameliyesi söz konusudur. Burada vurgulamak istediğim Kürt gerçeğinin inkârı değildir. Böylesi bir niyet dahi söz konusu değildir. Yalnız Şeyh Said’in davasının, amacının, şehadetinin esasının etnik temelli bir kavga değil, kendi lisanıyla Allah ve dini için oluşunun ortaya konulmasıdır. Uğur Mumcu’nun “Kürt-İslam Ayaklanması” kitabında işaret ettiği üzre Şeyh Said’in mücadelesi/davası Türk-Kürt çelişkisinden değil Laik devlet ile İslami direnişin/muhalefetin/Nakşibendî tarikatının arasındaydı.

 

Hollandalı Martin van Burinessen de, bu duruma şöyle değinmektedir:

 

 “Şeyh Said’in kişilik ve kimliğine şöyle vurgu yapmaktaydı: “Şeyh Said’in kendisi çok dindar bir adamdı ve Türkiye’deki laiklik reformlarına içten bir kızgınlık duyuyordu. Hareket “cihad” olarak adlandırıldı. Şeyh Said, ‘Emirül Mücahidin’ unvanını aldı.”12

 

Şeyh Said tek kişilik örgüt gibi çalışıyor, dini inanç ve mezhep, aşiret, katman farkı gözetmeden mücadelesini veriyordu. Şeyh Said, bölge halkı arasında ve genelde ülkedeki tüm Müslümanlar arasındaki ayrılığı ortadan kaldırmanın gayreti içindeydi. Bundandır ki İslam ve İslami kurumların hedef alındığından hareketle tüm Müslümanların mezhebi, aşiretsel, etnik farklılıklarını bahane ederek verilmesi gereken mücadeleden uzak kalmamalarını vaaz ediyordu. Dolayısıyla “Şeyh Said Kıyamı’nın ana nedeni İslami değerleri tasfiye etmeye çalışan bu Türk ulus dayatmasına ve batılılaşma ideolojisine boyun eğilmemesiydi.”

 

Şeyh Said’i yargılayan Diyarbekir İstiklal Mahkemesi heyeti üyelerinden Atatürk Kamal’ın has adamlarından Mazhar Müfit Kansu ve İstiklal Mahkemesi Savcısı Ahmet Süreyya Örgeevren13, Şeyh Said’in mahkeme boyunca ısrarla “Kürtlük” davası gütmediğini, bu kelimeyi kullanmadığını, ısrarla bundan sakındığını belirtmesi; idam esnasında Şeyh Said’in mahkeme üyelerinden Ali Saip ve D.Bekir valisi Mürsel Paşa’ya “Mahşerde hesaplaşacağız” demesi ve Arapça;  “We la ubali bi sulbi fi cuz’u-ir rada. İn kane mesre’l fi-Allah’i we fi’d-din” yani “Benim bu değersiz dallarda asılmama pervam yoktur. Muhakkak ki mücadelem Allah ve dini içindir. Muhammed Said Palewi” diye haykırması, Şehid Şeyh Said’in nihai kimliğini, davasını ortaya koyması bakımından mühimdir.

 

Prof. Neşet Çağatay, ‘Türkiye’de Gerici Akımlar’ adlı kitabında; “1923 tarihi, Türk milletinin kaderi bakımından çok önemli bir dönüm noktasıdır. Bu tarihte Monarşik idare bırakılıp Cumhuriyet rejimine geçilmiş… Bin yıldır kader ve kültür birliği yapılan İslam dairesinden ayrılıp (Bin yıllık kader ve kültür birliği yapılan İslam dairesinden ayrılmanın bedeli hala ödenmektedir, ülkenin içine düştüğü birçok sorunun kaynağı bu İslami birliktelikten, tarihsel bağlardan kopmak ve etnik temelli laik sistemin zorla müslüman halka dayatılmasıdır.) batı kültür ve medeniyet dairesine girilmiştir...” şeklinde yeni Kemalist yönetimin, Tek Adam’ın yönetimini rengini kapsamını ortaya koyarken Şeyh Said’in bu anlayışa olan tepkisini de bu bağlamda okumak ve anlamak mümkündür.

 

Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kurucularından, İstiklal harbi komutanlarından Cafer Tayyar Paşa’nın Laik Kemalist rejimin koparttığı fırtınaya bakalım ve bunun Şeyh Said’in İslami karakterine nasıl zıt olduğu değerlendirmesine göz atalım; “Biz iktidar hırsı düşünen insanlar değildik. Biz denge unsuru olmak istiyorduk… Ve onun için bu partiyi kurduk… Bu parti birden bire büyük rağbet gördü. Bunu hiç söylemiyorlar. Ve seçimleri kazanma ihtimali büyük çapta belirdi. Bunun üzerine doğuda bütün istiklal harbi sırasında hiçbir isyan çıkmamışken nasıl olduysa oldu, doğuda isyana yönelik kıpırtılar başladı. Bunu dâhiliye vekâleti bildiği halde gerektiğinde tedbirler almamak suretiyle isyana dönüştü. Bunun üzerine Halk partisi de takrir-i sükûn kanununu çıkardı. Gayet sert bir kanun ve o kanun çıktığı gün meclisi de tatile soktu. O tarhta başvekil olan Fethi Bey, halk partisinin yaptığı ceberutluğun aleyhinde idi. Ve istifa etti. İsmet paşa başvekilliğe gelir gelmez ilk iş olarak takrir-i sükûn kanununu çıkardı. Ve meclisteki bütün gayretlere rağmen meclisi o gün tatil etti. Takriri sükûn kararlarına dayanarak da bu partiyi feshettiler. Bu adamlar iktidarı ele geçirmişler ve diledikleri gibi her şeyi yapma sevdasında olan insanlardı… Sonunda tabi bu güçlü grup (CHP) laiklik namı altında din düşmanlığına ve diktatörlüğe yürüdü. İsmi cumhuriyetti ama yönetimi tam şekliyle diktatörlüktü. Tam diktatörlüktü. Bilindiği gibi sonra da her şeyi yaptılar.”14

 

M. Zekeriya Sertel ise 1924 yılı inkılâpları için şunları söylemektedir: “Bir hafta zarfında memleket müthiş bir inkılâba şahit olmuş bulunuyordu. Din namına ne kadar müessese varsa hepsi bir haftalık zamanda yıkılmıştı. Ne şeriat işlerinden sorumlu Şeriye vekâleti ve ne de Evkaf vekâleti kalıyor. Şeriat mahkemeleri, dini eğitim veren yuvalar ve medreseler ve en önemlisi hilafet yani din adına ne varsa hepsi bu kısa zamanda yıkılmış bulunuyordu. Bu itibarla 1924 senesi yıkım ve yıkmak senesi olmuştu.”15

 

Mete Tunçay da şunları aktarmaktadır:  “Atatürk ve yakın çevresi, toplumun neye ihtiyacı olduğunu bildiklerine inanıyorlar. Bu yüzden topluma danışma ihtiyacında değiller. Bütün mesele, kafalarındaki modeli topluma kabul ettirmek…”16

Tüm bunlar ve daha fazlası bize Şeyh Said’in derin ilminin, ülke gündemine dair bilgidar oluşunu, İslami endişeyle duruş sergilediğini, yaşanan gelişmeleri derin hüzün ve kaygıyla takip ettiğini duruma rıza göstermediğine delalet etmektedir. İşte bu ahval Şehid Şeyh Said’in nasıl bir Müslüman âlim-muvahhid olduğunu, Müslüman ülkenin ve halkın yozlaşmasına, toplumun İslami kimliğinden koparılmasına zor şartlar altında kısıtlı imkânlar içinde tepkisini ortaya koymaya çabalamıştır.

 

 

 

 

Dipnot

 

1. Abdülkadir Turan, Fetihler, hareketler, şahsiyetler açısından Kürtler, Dua yay. s.291 / İbrahim Seyidani, a.g.e s.61

2. Sidar Ergül, Şehid ve Said, Dua yay. s. 215

3. Sidar Ergül a.g.e s.106,107

4. Sidar Ergül a.g.e s.106,107

5.  Prof. Dr. Adnan Demircan, Kürtler c.I, Nida yay. s.445

6. Sait Özbey, Kürtler ve İslami Kurtuluş, Dua yay. s.116

7. Sidar Ergül, a.g.e s105-106

8. Ahmet Kahraman, Kürt İsyanları, Evrensel Basım yay.  s.72

9. Prof. Dr. Adnan Demircan, a.g.e, s.446

10. İ.Seyidani, a.g.e,  S.214

11. İ.Seyidani, a.g.e, s.212

12.Martin van Burinessen, Ağa Şeyh Devlet, Öz-Ge yay. s,370

13. Ahmet Süreyya Örgeevren, Şeyh Sait İsyanı, Özge yay. 1992, s.247-250

14. M. İslamoğlu, İslami Hareketler ve Kıyamlar Tarihi, s.669-670

15. Ömer Turan, Medeniyetlerin Çatıştığı Nokta Ortadoğu, İst. 2003, s.119

16. 2 Mart 2010 tarihli Taraf Gazetesinde yayımlanan, Neşe Düzel tarafından tarihçi Mete Tunçay ile yapılan röportaj

Yazar:
Sidar Ergül
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul