24 Kasım 2017 - Cuma

Şu anda buradasınız: / TEVHİD KIYAMININ ÖNCÜSÜ ŞEYH SAİD

TEVHİD KIYAMININ ÖNCÜSÜ ŞEYH SAİD

TEVHİD KIYAMININ ÖNCÜSÜ ŞEYH SAİD

Biz Müslümanlar, başta Hz. Resûl-i Ekrem (s.a.s.) olmak üzere, O’nun Ashabı ve Ehl-i Beyt'inden daha sonra da Tevhid davasının saygın önderlerinden; şehid, fakih, âlim, mü­tefekkir ve İslâmi hareket mensubu şahsiyetlerden; onların hayat ve hatıratından hep salât-ü selâm ve saygı ile söz ederiz. Bunların Fâtiha ve Nisâ sûrelerinde belirtildiği üzere, “Pey­gamberler, sıddıklar, şehidler ve salihler” olduğuna inanır, yol­larını da “Sırat-ı Müstakim” olarak biliriz. Hak yolun bu şiarlarının unutulup, bizlere emanet bıraktıkları mirastan gâfil olunmasının da Sırat-ı Mustakim'den sapma anlamına geldiğine inanır, her gün kıldığımız namazlarımızda “Bizi nimetlendirdiklerinin yolu olan Sırat-ı Mustakim'e ilet; gazaba uğrayanların/Yahudilerin ve sapanların/hristiyanların yoluna değil” diye Allah Tebârek ve Teâlâ’ya dua ederiz.

 

Şehid Şeyh Said, her şeyden önce, Hz. Peygamberin yiğit bir varisi, İslâm davasının kahraman bir önderi ve tevhid da­vasının mesajını pak kanıyla çağlara ulaştıran bir şiarı, Sırat-ı Mustakim'in bir bayrağı ve içinde yaşadığımız ülkede ger­çekleştirdiği soylu kıyamıyla bizlere, büyük bir sorumluluk ve yükümlülük mirası bırakan bir şahsiyettir. Bu yüzden bu yüce önderi tanımak ve tanıtmak, kıyamını ve gerekçelerini bilmek gerekir.

 

ŞEYH SAİD'İN ÖZ GEÇMİŞİ

 

Şeyh Said, Osmanlı’nın son döneminde Kürdistan’daki medreselerde yetişmiş bir İslâm âlimidir.

Şeyh Said, üç ana kola ayrılan Kürt kollarından Zazalara mensuptur. Zazaların ve diğer iki kolun tümü müslümandır, Şafiî Mezhebi’ne mensupturlar. Bölgedeki en güçlü dîni müessese Tasavvufdur. Ve bölge halkının nabzını, halk arasında revaçta olan Nakşibendi Tekkeleri tutmaktadır.

Şeyh Said kıyamını, yüzyıl İslâmî hareketleri içerisinde ‘Sûfi Kıyamlar’ arasında değerlendirmek gerekir. Şeyh Said kıyamı bu yönüyle Senusi (Libya), Şeyh Abdulgadir (Cezayir), Şeyh Şâmil (Kafkas/Çeçenistan) kıyamlarıyla ortak paydaya sahiptir. Ne ki, diğer kıyamların tümü bâtılılara karşı verilmişken, Şeyh Said kıyamı batıcılara karşı verilmiştir.

 

Şeyh Said kimliğinin ayrılmaz bir parçası olan Nakşibendiliğin tarihi, bölgede çok eskilere dayanıyor. Bu tasavvufi ekolün özelde Anadolu Kürdistanı, genelde tüm Anadolu’da sosyal ve siyasal etkinliğinin artması, ünlü Mevlâna Halid-i Bağdâdi (Öl: 1242 h.) ile başlar.

 

Bağdat’taki ‘Tekke-i Halidiye’ ismiyle meşhur olan Mevlâna Halid tekkesine bağlı tekkelerden biri de Şeyh Said’in dedesi Palulu Şeyh Ali Sebti Âmedi’nin tekkesidir.[i]

 

Şeyh Said, Şeyh Mahmut Efendinin oğludur. Şeyh Mah­mut Efendi ise Şeyh Ali Septi Amedi’nin[ii] oğludur. Şeyh Said’in dedesi olan Şeyh Ali Sebti Amedi, Diyarbakır’ın Bismil il­çesinin Çilsutun (Kırksütun) Köyü’ndendir. O’nun babası Molla Kasım, O’nun babası ise Molla Haydar’dır. O’nun babası Seyyid Hüseyin el Hüseyni, O’nun da babası Seyyid Haşim’dir. Seyyid Haşim ise, Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) Efendimizin Kerbelâ’da şehid edilen torunu, Seyyidü’ş-Şüheda İmam Huseyin’in nesebindendir.

 

ŞEYH SAİD İLMİYLE ÂMİL BİR ÂLİMDİ

 

Şeyh Said, eğitim ve öğretimini medresesinin loş odalarının dışına taşırarak, toplumun ıslahı yolunda büyük gayretler sarf etmiştir. Medreselerdeki mistik İslâmi anlayışı aşarak, İslâm'ın kişinin hayatına yön veren, toplumsal diyalogunu belirleyen, kısacası hayatına hükmeden bir din olduğunu haykırmıştır.

 

Şeyh Said, Allah’ın kendisine verdiği ilim ve irfanı ha­yatında yaşanır bir hâle getirmekle kalmadı, medresesinde yüz­lerce ilim adamı yetiştirerek, toplumun içine düştüğü fesat ve nifaktan kurtulmalarını sağlamıştır.

Şeyh Said, ömrünün büyük bir kısmını talebelerine vakfetmişti. Medresenin ihtiyacını ticaretten elde ettiği kazançla kar­şılıyordu. Âile yaşantısı olarak, israfa meydan vermeden kıt ka­naat geçiniyordu. Başı dertte olanın derdine deva olmaya ça­lışır, ihtiyacı olanın ihtiyacını giderirdi. Medresede ders halkasına talabelerin yanında, halktan da büyük rağbet olurdu.

 

ŞEYH SAİD İYİ BİR TÜCCARDI

 

Şeyh Said, hayvan ticareti ile meşguldü. Ticareti gereği Şam, Bağdat ve Buhara gibi İslâm memleketlerini dolaşıyor, aynı zamanda vardığı her yerde; bölgenin âlimleri ve ileri gelenleriyle Müslümanların meseleleri hakkında istişarelerde bulunarak, çözüm arıyordu.

 

Tüccar olmasının verdiği avantajla, mâli durumu oldukça yerindeydi. Şeyh Said, servetini yalnız kendi ilminin ihtişam ve onurunu muhafaza etmekte kullanmamış, çağdaşı olan âlimlerin ve medresesindeki öğrencilerin ihtiyaçlarını karşılayarak, onları yönetime muhtaç, ilmini mal ve makama satma zilletine düşmekten korumuştur.

 

İslâmî mücadelesine lojistik destek sağlamak için, Suriye’ye ticaret maksadıyla gidip gelen oğlu Alirıza’nın Suriye’den getirdiği beş bin altını, kıyam erlerinin ikmal ve iaşesine tahsis etmiştir.[iii]

 

ŞEYH SAİD KIYAMININ SEBEPLERİ

 

Cumhuriyet ideolojisinin yerleştirmeye çalıştığı zaafiyet, İslâmi çevrelerin ve Müslüman kamuoyunun hoş­nutsuzluğunu arttırmıştı, sürekli İslâmi çevrelerin yer­leştirilmek istenen sisteme karşı genel bir antipatisi ve pasif bir muhalefeti vardı. Ancak bu pasif muhalefet içerisinde yer yer aktif muhalefetlere de rastlanabiliyordu. Bu dönemde, sa­rıklı başlarını darağacına uzatmış âlimlerin sayısı hiçte az de­ğildi. Hapishanelerde ve sürgün yerlerinde uzun seneler çile çekmek zorunda bırakılanlar ise çabası.

 

Şeyh Said kıyamı, bu aktif muhalefetler içerisinde belki de en etkili olanıdır. Âdeta Kemâlist rejime karşı bir “Karşı Devrim” hareketidir. Ancak bu kıyamı genel muhalefetten bağımsız ele almak, resmi ide­olojinin iç politikada yansıtmaya çalıştığı gibi, salt yöresel ve ulusal bir hareket saymak mümkün değildir. Bilâkis genel İslâmi direnişin en etkin ve en önemli tezahürlerinden biridir.

 

Şehid Şeyh Said, İslâm'ın mücadeleci rûhunu kav­ramış ve bu doğrultuda faaliyet göstermiş bir şahsiyettir. Si­yasal kültür ve bilinçle yoğrulmuş, yaşadığı dönemde olup bi­tenlerden haberdar olduğundan etrafındaki insanları İslâmi bir siyasi bilinçle yetiştirmeye gayret göstermiş biridir. Birçok âlim ve aydının M. Kemal'in neyin peşinde olduğunu fark ede­mediği bir dönemde Şeyh Said (rh.a.) bütün bunları fark edip, genel gidişatı durdurmak amacıyla birçok önlem alıyordu. O dönemde birçok âlim ve aydın bilinçsizce İslâm adına M. Kemal'in emelleri uğruna yıllarca mücadele verdiler, bunun sonucunda ise Atatürk, basın ve eğitim kurumları vasıtasıyla batı kültürünü ithal edip, halka empoze etmeye çalıştı. Mehmed Akif, Elmalılı Hamdi Yazır gibi âlimler/aydınlar dâhi bu yanılgıyı ya­şarken, Şeyh Said (rh.a.) bu oyun ve aldatmacaların farkına varıp, etrafındaki insanları bu noktada bilinçlendirmiş ve kıyam rû­hunu diriltmiştir.

 

Şeyh Said, bu gidişata dur demek için etrafına şöyle sesleniyordu: “Hilâfetsiz olmaz, bunlar bizi dinsizliğe götürüyor, ec­dadımıza, dinimize sövüyorlar. Medreseler kapatıldı. Din ve vakıflar vekâleti kaldırıldı. Gazetelerde birtakım dinsiz yazarlar dine hakaret etmeye, Peygamber (s.a.s.) Efendimize dil uzat­maya cüret ediyorlar. Ben bugün elimden gelse, (şu ihtiyar ha­limle) bizzat dövüşmeye başlar ve dinin kurtarılmasına yar­dımcı olurdum.[iv]

 

Şeyh Said, Kıyam ediş nedenini İstiklal Mahkemesi’nde şu şekilde beyan ediyor: “Din hükümleri zayıflamıştı. Gereğini, yapmak is­tiyordum. Yüce Şeriatin hükümlerini uygulamayan bir hü­kümete karşı, ayaklanmak vâcibdir. Bu bizim fıkıh kitaplarımızda yazar. Biz de bunun için kıyam ettik ve hükümete biraz olsun şeriat meselesini anlatmak istedik. Şeriatı uy­gulamalarını teklif edecektik, diyerek Allah'ın kaderi doğ­rultusunda bu işin geliştiğini ve şer'an vâcip olduğu için bu kı­yama katıldıklarını söylemiştir.[v]

 

Vaktiyle Şeyhülislâmlık dairesi olan binada, şimdi kız­larla, Romanya Üniversitesinden gelen hristiyan öğrenciler be­raber oturup kalmaktadırlar. Bu nasıl iştir, bu dine uyar mı?”[vi]

Ayrıca hükümetin temelleri laiklik esası üzerine kurulacakmış. Halbuki dinin dünya işlerinden ayrılması diye bir şey yoktur. İslâm dininde, İslâm dinine göre dinin dünyaya ait işleri de tıpkı bir ibadet gibidir. Laiklik İslâmlığa göre değildir diyerek, mevcut hükümet uygulamalarını da tamamen din bazına oturtarak tenkit etmiştir.”[vii]

AŞİRETLERİ KIYAMA DAVET MEKTUPLARI

 

Şeyh Said, Şuşar'ın Gökoğlan bucağının Kırıkhan kö­yünde, Aşiret reisleri ile durum değerlendirmesi yaptıktan sonra, bâzı aşiret reislerine gönderdiği mektup:

“Kurulduğu günden beri din-i mübin-i Ahmedi’nin (s.a.s.) temellerini yıkmağa çalışan Türk Cumhuriyeti reisi M. Kemal ve arkadaşlarının, Kur’ân’ın ahkâmına aykırı hareket ederek, Allah ve Peygamberi inkâr ettikleri ve Halife-i İslâm’ı sürdükleri için gayr-i meşru olan bu idarenin yıkılmasının bütün İslâmlar üzerinde farz olduğunu, Cumhuriyet’in başında bulunanların ve cumhuriyete tabi olanların mal ve canlarının Şeriat-ı Garray-ı Ahmediye'ye göre helâl olduğu şer-i bir farizadır.”[viii]

 

Bu fetva, birçok ulema ve meşayihin istişaresiyle kararlaştırılmıştır.

 

Hacı Ali Varol: Bizler Kolhisar’da Arapça tedrisatında bulunurken Tür­kiye'de çok ciddi gelişmeler, olaylar cereyan ediyordu. "Bu olaylara karşı neler yapılmalıdır. Nasıl bir tavır takınılmalıdır." diye ciddi istişareler oluyor, bütün meseleler ko­nuşuluyordu. En son 1924 tarihinde Hilâfetin kaldırılması olayı karşısında Şeyh Said Efendi çok ciddi bir tavır içerisine girmiş bulunuyordu. Ve bütün şarktaki aşiret reisleriyle görüşüp, Anadolu’ya geçmek ve oradan da Suriye'ye geçip, imzalar top­layarak hükümeti ikaz etmek istiyordu.

 

 

MELEKHAN’DA ALINAN KARARLAR

 

6 Ocak 1925 Karlıova ilçesinin Kanıreş Köyü’nde Cibranlı Halit Beyin evinde ve 8 Ocak'ta Kös, Fahran ve Solhan ilçesi Melekhan Köyünde yapılan is­tişareler neticesinde aşağıdaki kararlar alınır:

 

1.  Şeyh Said Genç, Hani, Lice, Silvan, Diyarbakır, Er­gani bölgelerinin ileri gelenleriyle görüşmeler yapacak ve daha sonra Çapakçur'a dönerek, kıyamı başlatacaktır. Daha sonra Di­yarbakır'ın denetimi sağlanacaktır.

 

2.  Şeyh Said'in oğlu Ali Rıza Efendi, Melekhan köyünden Şeyh Said'in bir fetva suretiyle Solhan, Ömeran, Zikti aşi­retlerini gezip, Muş ovasına ve oradaki ilçe halkına durumu bildirecek ve Malazgirtte bir güç birliği yapılıp, Muş - Bitlis kont­rol altına alınacaktır.

3. Hareket günü Melekhanlı Şeyh Abdullah, Solhan Ömeran gibi aşiretlerle Varto merkezini denetim altına ala­caktır. Cibran Aşiret reisi Kabil Baba ve Hatto Oğulları ile bir­likte Varto’yu işgal edeceklerdi. Daha sonrada Hınıs üzerinden Malazgirt'e gireceklerdi. Hasenanlı Halid'in kuvvetleri ile bir­leşerek Bitlisi de işgal edip, Cibranlı Halid'i cezaevinden kur­taracaklardı. Ve bundan sonra da İngiliz emperyalizmine karşı kıyam eden Şeyh Mahmud Berzenci’nin kuvvetleri ile bir­leşecekti.

4. Kıyamdan sonra Gökdereli Şeyh Şerif Efendi, Palu bölgesindeki aşiretlerle Elazığ'ın denetimini sağlayacak ve Zaza aşiretleri ile Erzincan'a geçilecektir.

KIYAMA, PİRAN’DA ERKEN DOĞUM YAPTIRILIYOR

 

Şeyh Said Efendi kıyam için karar aldıktan sonra, 5.2.1925 tarihinde kardeşi Şeyh Abdurrahim'in ikamet ettiği Piran'a gidiyor. Piran'a gitmesindeki ana neden; biraderi Şeyh Abdurrahim ve oranın ileri gelen insanlarıyla istişarede bu­lunup, 1924 yılında alınan meclis kararlarına yani İslâmi hü­kümlerin kaldırılmasına karşı nasıl mücadele verebiliriz, nasıl bir tavır takınabiliriz ve ne gibi çareler bulabiliriz, tabii bu mü­cadele silahla değil, telgrafla, mektuplarla, protestolarla yani o günün şartlarına göre bir savunma taktiği uygulamaktı.

 

Şeyh Said hareketini adım adım takip eden hükümet, Şeyhin daha fazla kuvvet bulmasına meydan vermemek için Piran Köyü’nde kıyam hareketini doğmadan boğmak için harekete geçti.[ix]

 

İşte bu sıralarda, devlet tarafından hazırlanmış kontra-gerilla on iki kişilik bir müfreze, Şeyh Said Efendi’nin Piran'da Cuma günü düğünde vaaz verdiği sırada köye geliyorlar. Tabii ki yöredeki mahkumlar da Şeyh Said Efendiyi dinlemek için herkes gibi onlar da Piran’a gelmişlerdi. O esnada Askeri müfreze: "Biz, bu mahkûmları götüreceğiz" diye, bir hadise çıkarmak maksadıyla ısrarda bulunurlar.

 

Şeyh Said kardeşi Şeyh Abdurrahim’e: “Bu, Mürsel Paşa’nın bir hilesidir” diye mırıldandı. Muhakkak beni tuzağa düşürmek istiyor. Bu tuzağa düşmemeliyiz. Hazırlıklarımızı tamamlamak için zamana ihtiyacımız var. Bundan dolayı alttan almalıyız; bu nedenle onları oyalamalıyız” dedi ve onu müfrezenin yanına gönderdi.

 

Şeyh Abdurrahim müfrezenin yanına vararak, onlara yumuşak bir dille bölgenin konum ve durumunu şöyle anlattı: “Beyler, malumunuz olsun Kürdistan yöresinde, eskiden beri kökleşmiş bir kültür bulunur ki; büyük bir insanın bulunduğu bir yerde, ne adam götürülür ve ne de insan öldürülür. Misafirler ayrıldıktan ve o büyük zat bölgeden gittikten sonra, mahkumlara karşı her türlü saldırıda bulunulabilir ve onları teslim alabilirsiniz” dedi.

 

Buna rağmen ısrar eden müfrezeye Şeyh Abdurrahim dedi ki: “Tamam anladık, siz buraya mah­kumları almaya gelmişsiniz. Bekleyin, Şeyh Said Efendi zaten yarın Bingöl'e, Hınıs’a doğru yola çıkacak. O gittikten sonra, mahkumları götürür müsünüz, bırakır mısınız, öldürür mü­sünüz, ne yaparsanız yapın. Yalnız bunu şu anda yapmayın, halkın tansiyonu yüksektir. Yaparsanız halkı galeyana ge­tirirsiniz. Yanlış olur” şeklinde izahatta bulunur.[x]

 

Şeyh Said'in İslâmi kıyamının olgunlaşmasına meydan vermeden, daha filizlenme safhasında patlak verdirerek, Müslümanların toplanmasına, davalarını, hedeflerini halka anlatmalarına fırsat vermeden yeni oluşan filizleri kırarak, İslâm’ı ve onun şanlı bağlılarını yok etmek isteyen Mustafa Kemal'in askerleri, bu sefer de mah­kumları almak bahanesiyle Şeyh Said'e müracaat ediyorlar. Şeyh Said (rh.a.) ise gelenlerin gayelerini bildiği için olayı sü­rekli bir şekilde alttan alarak, belâyı defetmek istemekteydi. Bunun için gelen müfrezeye:

 

“Hoş geldiniz, safa geldiniz! İsteğinizde haklısınız! Şu var ki biz, şimdi bir dünya saadetini kutlama töreni içindeyiz. Bu vaziyette bize katılanları teslim olmaya zorlayamayız. Şu gördüğünüz silahlı kalabalık da buna razı olmaz. Bir hadise çı­kabilir. Buyurun, siz ve askerleriniz de bize misafir olun, hep beraber yiyip içelim, size izzet ve ikram gösterelim, siz de mah­kumları kollamakta devam edin; düğün bitip biz de buradan ay­rılmaya ve kalabalık dağılmaya başlayınca onları alıp götürün! Hatta o zaman, mahkûmları kendi ellerimle teslim etmenin ça­relerini düşüneyim” dedi.

 

Subaylar Şeyh’e hak veriyorlardı. Şeyh Said Efendi son derece mantıklı konuşuyordu. Fakat ne pahasına olursa olsun olay çıkarmak zorundaydılar. Bu konuda kesin emir almışlardı. Olay çıkaramamaları halinde, terfi ve ödül bir yana, mesleklerinden de olabilirlerdi.

 

Teğmen, gelecek ve makam uğruna Şeyhe karşı hiddetle: “Yeter be! Bize mahkumları teslim edin, bitsin bu iş. Zaten sizinle yeterince konuştuk” diye bağırdı.

 

Şeyh Abdurrahim’in ve Şeyh Said’in bütün bu yumuşak izahatları müfrezeyi tatmin etmeyince, silaha teşebbüs ederek: “Biz bunları silahla teslim alıp götürürüz. Bundan sonra da olacaklardan sorumlu değiliz” dediler.

 

Şeyh Said: “Siz komplo peşindesiniz. Sizler birer piyonsunuz. Bir avuç zalim, iktidarları uğruna sizleri harcıyorlar. Sizler, öfkeli halk tarafından linç edilirken, sizi emellerine âlet edenler, keyifle koltuklarının lüks ve konforunu yaşayacaklar” dedi.

 

Teğmen: “Devlet düşmanlarından, vatan hainlerinden akıl almaya ihtiyacımız yok bizim” dedi.

 

Daha sonra da silah patlatarak, mahkumların bulunduğu evin içine girmeye çalıştılar. Hazırlıklı olan mahkumlar, askerlerin ateşine karşı karşılık verdiler ve iki taraf arasında şiddetli bir çatışma başladı.

 

8.2.1925 günü yapılan çatışma ne­ticesinde, Hasan Tahsin isminde Müfreze mülazımı öldürüldü. Ve bir kaç asker yaralandı, diğerleri ise esir alındı. Ve böylece kurdun koyuna bahanesi planı tahakkuk etmiş oldu. Çünkü bir olay çıkarıp, halkı toplu katliama tabi tutmak için bir bahane arayan caniler, bu suretle emellerine kavuşmuş oldular.[xi]

 

Şeyh Said: “Bu iş bir kaç ay sonra baş­layacaktı, ama ne yapalım ki, kader böyleymiş.”[xii]

 

ŞEYH SAİD’İN GENÇ’E HAREKET ETMESİ

 

Tabi hadise patlak verince et­rafa duyuluyor. Hanili Salih Bey, Faki Hasan, Melle Hasan, Palu'da Şeyh Şerif, Hun'da Şeyh Said'in kardeşi Şeyh Tahir Efendiye anında haber veriliyor. Yani “hadise patladı ve herkes tedbirini alsın” diye bildirildi. Herkes bulunduğu mıntıkadaki karakollara, devlet kuruluşlarına, postaneye el koyuyor. Ve Genç, Palu, Hani, Ergani, Lice gibi olayın bulunduğu yöredeki bütün devlet birimleri teslim oluyorlar.[xiii]

 

Şeyh Said, yanında üç yüz atlıyla Piran'dan Darahini'ye giderken yolda kendisin'e; Şeyh Said'in oğlu Ömer, Botanlı Fakih Hasan'ın oğlu Abdulhamid, Mistanlı Ömer oğlu Haydar, Tavaslı ve Tekberli ile Molla Ahmed’in maiyetindekiler ve Silvan Aşiretlerinin katılmalarıyla güçlenerek, Darahiniye/Genç’e hareket ediyor.[xiv]

 

Bu esnada Şeyhin öncü kuvvetleri, Darahini’deki mücahitlerin -Jandarma teğmeni Mihri ile Hacı Mustafa Ağanın oğulları- yardımıyla şehri ele geçirerek, devlet güçlerini etkisiz hale getiriyorlar.[xv]

 

Şeyh Mehdi ve Şeyh Tahir de Serdi Köyün'den geçerek Genç'e gelmişler, hapishaneyi basıp mahkumları serbest bırakmış, postaneyi ve bankayı ele geçirerek, kasalardaki paralara el koyup, bunları Beytü’l-Mal’e aktarmışlar, telgraf hatlarını da kesmişler.[xvi] Vali, Emniyet Müdürü ve Tabur Komutanı gibi resmi yetkilileri ise gözetim altına almışlardır.[xvii]

 

Şeyh Said Efendi, Darahini’de bütün ileri gelen ekâbiri bir araya top­layıp istişare yapıyor. Bu toplantı sonucunda Şeyh Şerif Efendi Palu Kumandanı, Faki Hasan ise Genç Kaymakamı olarak tayin ediliyor.

 

Şeyh Said Efendi orada bir bildiri yazdırıp, cephe kumandanlığını yapan mücahidlere gönderiyor. Bildirinin mahiyeti ise şöyledir;

 

“Fakir'in, güçsüzün, kadının, canına, malına tecavüz edilmeyecek, kimseden zorla para alın­mayacak, esire normal muamele yapılacak, kendi yediğinden verilecek...” Kısaca nizamnameyi İslâmi esaslara uygun bir su­rette tanzim ediyor. Savaş esnasında: “Yiyeceğinizi tedarik ede­cek sermayeniz yoksa, birini tayin edin ve ona imza verip: “Ben, bu kadar buğdayı falanca adamdan aldım” diye bildirin, hadise bittikten sonra ganimetten, beytü’l-malden tekrar sahibine ödeyelim. Eğer yiyecek maddesinde bir köylü vermemezlik yaparsa, zorla alıp karşılığında tekrar iade edileceğine dair makbuz ve­rirsiniz. Diğer konularda hiç kimsenin en ufak bir şey'ine dahi dokunulmayacak.”

 

Şer'i Şerife muvafık hareket etmek için son derece hassasiyet gösteren Şeyh Said Efendi, zulüm olmaması için bütün ordu kumandanlarına talimat veriyor. Ve bütün ku­mandanlar da verilen bu emre tamamen riayet ediyorlardı.

 

Şeyh Said’e bağlı milis güçler; tekkeleri yöneten şeyhler ve onlara bağlı müritler ile tekke ve medreselerde bulunan şeyh ve ilim öğrenmekte olan talebeler ile onlara gönül veren halktan müteşekkil idi.[xviii]

 

Şeyh Said kuvvetleri, Lice, Çapakçur, Hani ve Palu’yu aldıktan sonra, 3 Mart 1925 tarihinde Elazığ’ı da ele geçirirler, Vali ve devlet erkanını tutuklayıp, hapse atarlar.

 

ŞEYH SAİD KIYAMINA KARŞI HÜKÜMETİN ALDIĞI TEDBİRLER

 

Şeyh Said kıyamının bu ilerleyişine karşı, hükümet kuvvetleri de boş durmuyor, bölgedeki Alevi Hormek Aşireti ve bâzı aşiret reisleri ile irtibata geçip, onlara dünyanın geçici süslerini sunarak, onların da hükümetin yanında Şeyh Said’in karşısında olmalarını sağlıyor, isyanın bastırılmasında onlardan destek almıştır.

 

Aynı zamanda devrimci olmayan ve gelecek endişesi taşıyan âlimleri de belirli vaadlerle kandırarak veya tehditlerde bulunarak, Şeyh Said kıyamına destek olmamalarını ve halk nezdinde itibarsızlaştırılmasını sağlayarak, halkın kıyama katılmasını engelliyor ve içten çökertilmesini sağlamıştır.

 

Hapishanedeki mahkumlara altın ve özgürlük vaad edilerek, mücahidlerin kıyafetleri giydirildi. Şeyh Said kuvvetlerinin arasına sızarak, Elazığ ele geçirildiğinde halkın mallarının yağmalanması sağlanarak kıyam, halk nezdinde itibarsızlaştırıldı. Böylece kıyama, halkın destek ve katılımı engellenmiş oldu.

 

Şeyh Said kıyamının bastırılmasını, sadece Türk Hükümeti değil, yedi düvel istemekteydi. Biliyorlardı ki bu hareket, İslâmi bir hareketti. Müslümanların yeniden diriliş hareketiydi.

 

Fransızların ve Türklerin yaptığı ikili ilişkiler neticesinde aldıkları karar şuydu: Fran­sızların işgalinde bulunan Antakya tren hattı Fransızların izni olmaksızın hiç bir askeri gaye ile kullanılamaz.

 

İsmet İnönü Başbakan olduktan sonra, Fransız kon­solosluğu ile görüşmelerinde “Şeyh Said Ordusu Diyarbakır'ın surlarına dayandı. Bunları kuşatabilmemiz için askeri güç gön­dermek zorundayız. Fakat tren hattı hariç bütün yollar kapalı ol­duğu için asker nakli yapamıyoruz” diye Fransızlara beyanatta bulunur. Fransızlar bu talep üzerine, bütün trenleri cephane ve asker nakline tahsis ettirir.

 

Böylece cenup demiryolundan nakledilen askerler, kısa sürede Diyarbakır'a ulaşma olanağına kavuşarak, kıyamın bas­tırılmasında ve “tenkil hareketi” nin başarılı olmasında önemli rol oynadılar.

 

T.C. hükümeti basın yoluyla üçlü politika takip ediyor, yani; Anadolu’daki Müslümanların hadiseye iştirak et­memelerini temin için şu telkinlerde bulunuyordu; “Şark’ta baş­latılan bu hareket, başlı başına bir Kürtçülük hareketidir. Ve İn­giliz kışkırtmasıdır.”

 

Şark’ta bulunan ağa ve bazı Şeyhlere ise “Bu, tamamen Ermeniler tarafından başlatılan ve Kürd-Ermeni beraberliğinde müşterek bir devlet kurmak için girişilen bir harekettir.”

 

Ve dış basına karşı da “Bu İslâmi, şer’i, fanatik, mürteci bir harekettir” şeklinde yansıtılıyordu.[xix]

 

 

Do­ğuda Ermeni lafına bir alerji vardı. Tüm bunlarla birlikte Müslüman halk, kıyamın gerçek boyutunu öğrenebilme imkânına da sahip değildi. Çünkü haberleşme ağı bugünkü kadar gelişmemişti. Aynı zamanda rejim olayların gerçek yönünü yansıtacak, halkı aydınlatacak basın-yayına ambargo koyarak/ka­patarak halkı, İslâmî kıyama karşı tamamen kendisi yönlendirmiştir. Bu da ikinci bir etkendi. Dikkat edersek ya­bancıların hepsi bu hareketin bastırılması gerektiği üzerinde it­tifak içerisine girmişlerdir. Yani Şeyh Said'e karşı, bir “Emperyalist Cephe Birliği” gerçekleşmiştir. Çünkü Şeyh Said’in muvaffak olması, Ortadoğu’da emperyalizmin çökmesi demekti.

 

İngilizler hiç bir zaman Şeyh Said harekâtının muvaffak ol­masını istememişlerdir. Ortadoğu üzerindeki emellerinin sonu olurdu.

 

Hükümetin almış olduğu bu önlemler, bölgeye sevk edilen yeni asker ve askeri teçhizatlar netice vermeye başladı. Diyarbakır ve Malatya’ya yapılan taarruz püskürtüldü. Elazığ halkı da Şeyh Said birliklerinin arasına katılan hainlerin talanlarına daha fazla katlanamadı, isyan bayrağını kaldırarak, hükümetle işbirliği yapıp, şehrin tekrar rejim güçlerinin eline geçmesini sağladı…  

 

ŞEYH SAİD İDAM SEHPASINDA

 

Diyarbakır bozgunundan sonra, Şeyh Said kuvvetleri arasında bir gevşeme ve dağılma emareleri baş gösterdi. Binbaşı Kasım Ataç’ın ihaneti ve kurmuş olduğu tezgah neticesinde, Şeyh Said ve yanındakiler Abdurrahman Paşa Köprüsü’nde tutuklandılar.

 

Sembolik bir mahkemeden sonra, Şeyh Said darağacının önündeydi, görüyordu kıyam başarılamamıştı. Ama O, Rabbine olan kulluk borcunu ödemiş olmanın ve ileriye yönelik toprağa tohum ekmiş olmanın se­vinci ile “Said” idi. Ümit ediyordu, Allah-ü Zü’l-Celâl niçin ba­şaramadığını kendinden sormayacaktı. Çünkü biz seferden sorumluyuz, zaferden değil…

 

Şeyh Said despotlara, tiranlara, haddini aşan mihraklara karşı, yeryüzünün ıslahı için Yaratıcının aşkıyla ölüme gitmektedir.

 

Müslümanlardan akan kanlar nerede olurlarsa olsunlar, birbirlerini bularak birleşecekler ve nisap miktarına ulaşınca, kendilerini akıtan Firavun'u çağırmaya başlayacak ve onu yok edecektir.

 

Şehid, çağrısını kendi kanıyla duyurmuş bulunmaktadır. Tarih boyunca oturanları ayaklanmaya (kıyama) çağırmak üzere, gözlerini gözümüzün içine dikip yere serilmiştir.

 

Şehidlerin kanı, İslâm’ı sigortalamış bulunmaktadır. Şehidlerin kanı, tüm dünyaya direniş dersi vermiştir. Ve Allah bi­liyor ki, bu şehidlerin yolun ve şehidlerin pak mezarı, kıyâmete kadar Allah dostlarını ve âriflerini kendisine çekecek ve öz­gürlükçülerin şifahanesi olacaktır.

 

Ne mutlu Şehid olanlara! Ne mutlu o nur kâfilesine katılanlara! Ne mutlu o incileri ku­caklarında büyütenlere!

 

Dipnot

 


[i]. Mustafa İSLAMOĞLU, İslâmi Hareket Anadolu, c.3, s.262. Denge Yay. 1994 İstanbul.

[ii].  Diyarbakır’ın eski ismi Amed’dir.

[iii].   M. Şerif FIRAT, Doğu İlleri ve Varto Tarihi, s.202. 1945 Türk Kültürü Araştırma E.Y. Ankara 1981.

[iv].  Şeyh Said İsyanı, Metin Toker, s.38, İstanbul 1968.

[v].   T.B.M.M. Arşivi Elazığ İstiklâl Mahkemesi Şeyh Said Dosyası T,12 Dosya: 69.

[vi].  Şeyh Said İsyanı, Behçet Cemal Çağlar, s. 93, İstanbul 1955. 

[vii].   T.B.M.M. Arşivi T- 12, Dosya 69 Zarf 5-6, Esas 54-16, 68-81. Tek Adam, Şevket Süreyya Aydemir, Cilt 3, s. 221.

[viii].  Dava Dergisi, Sayı: 16, Temmuz, 1991 İstanbul.

[ix].   Dersimî Tarihi, Nuri Dersimi, s.154.

[x].   Dava Dergisi, sayı: 8, 1990 İstanbul.

[xi].   Dava Dergisi, sayı: 8, Haziran-Temmuz, 1990 İstanbul.

[xii].   Dersim Tarihi, Nuri Dersimi, s. 155, 1925 / Kürt Ayaklanmas, Prof. Dr. M.A. Hasretyan s. 11.

[xiii].   Şeyh Said İsyanı, Metin Toker, s. 23.

[xiv].   Türkiye Cumhuriyetindeki Ayaklanmalar, Behçet Cemal, s. 25.

[xv].   Piran’dan Yükselen Feryat, Sadullah AYDIN, s. 67, İhsan Yay. 2005 İstanbul.

[xvi].   Kürt İsyanları, Behçet Cemal, s.26 / Avni Doğan’ın Arşivinden, Mustafa KIZILKAPLAN imzalı 21 sayfalık rapordan alıntı.

[xvii].   Avni Doğan’ın Arşivinden, Mustafa KIZILKAPLAN imzalı 21 sayfalık rapordan alıntı.

[xviii].   Devletin Gözüyle Tükiye'de Kürt isyanları, Faik Bulut s: 32-33 Yön Yay. İstanbul.

[xix].   Dava Dergisi Yıl 1 sayı 6, 1990 İstanbul.

 

 

Yazar:
Adem Karataş
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul