20 Kasım 2017 - Pazartesi

Şu anda buradasınız: / EBU HANİFE'NİN USÛL ANLAYIŞINDA SÜNNET

EBU HANİFE'NİN USÛL ANLAYIŞINDA SÜNNET

EBU HANİFE'NİN USÛL ANLAYIŞINDA SÜNNET

Giriş

 

İmam Ebu Hanife (v. 150/767)'nin ve Hanefî mezhebinin İslam müesseseleri tarihinde önemli bir ağırlığı bulunmaktadır. Ebu Hanife Kelam, Fıkıh ve Hadis alanında her çevre ve eğilimden birçok insanı etkilemiş ve onlar üzerinde derin izler bırakmıştır.  Kûfe mescidindeki tedris halkasında temellerini attığı fıkıh ekölü, ögrencileri tarafından geliştirilerek müdevven bir mezhep haline getirilmiştir. Böylece, fikıh ve usûlde Müslümanların önemli bir kısmının mensubu bulunduğu Hanefi mezhebi teşekkül etmiştir.

 

Bu yazıda Ebu Hanife'nin Sünnet anlayışını ortaya koyarken ondan ayrı olarak Hanefi Usûlcülerin anlayışına da değineceğiz. Bunları ayrı ayrı ele almamızın sebebi arada bir takım farkların bulunmasıdır. Ebu Hanife'nin müdevven/yazıya geçirilmiş bir usûl geriye bırakmamış olmasını, Hanefi Usûlcüleri kısmen tahrice kısmen müsakil ictihada dayanan bir usûl oluşturmaya sevk etmiştir. Bu konuyu biraz açmak istiyoruz:

 

İmam Ebu Hanife'nin furûa ait ictihadları bizzat kendi denetimindeki ders halkası içinde imlâ yoluyla kaydedilmiştir. Bu notlar, öğrencileri tarafından özellikle Ebu Yusuf (v. 182) ve Muhammed b. el-Hasen Şeybânî (v. 189) tarafından farklı suretlerle kitaplaştırılmış ve kuşaktan kuşağa aktarılarak günümüze ulaştırılmıştır. Ana iskeletini Zahiru'r-rivaye dediğimiz eserlerin oluşturduğu bu mecmuanın naklinde, cüz'i bazı rivayet farklılıkları haricinde bir sıkıntı olmamıştır. Başka bir ifadeyle, Ebu Hanife'nin fıkhı genel hatlarıyla kaydedildiği şekliyle günümüze intikal etmiştir. Ancak bu ictihadların dayandırıldığı usûl (Hadis usûlü dahil) konusunda aynı şeyi söylemek mümkün değildir.

 

Ağırlık kazanan görüşe göre Ebu Hanife ve birinci dereceden öğrencileri usûle dair müstakil bir eser vermemişlerdir. Fakat Usûle dair müstakil eseri olsun olmasının her müctehid, yaptığı ictihadda zorunlu olarak bir Usûl takip etmiştir. Bu, tıpkı belli bir düzen içerisinde konuşan ve yazan bir insanın zihnindeki gramatik malumata değinmediği halde ona uygun konuşup yazmasına benzer. Kişi ifade etmese de kurduğu cümlelerde gramer kurallarına uyar. İmam Ebu Hanife'nin Usûlü, kendisinden aktarılan bazı muhtasar ifadeler hariç genelde kapalı kalmıştır. Bu Usûli ilkeler büyük bir ihtimalle ders halkasında zaman zaman açıkça ifade ediliyordu. Ancak kaydetme faaliyeti, ortaya konulan fer'î çözümlerle sınırlı kaldığından, Usûlî bilgiler kayıt dışı kalmış ve bize ulaşmamıştır. İmam Ebu Hanife'nin öğrencilerinin de Usûle ilişkin ulaşılabilir müstakil bir eseri bulunmamaktadır.  Öğrencilerinin eserlerinde, özellikle İmam Ebu Hanife'nin görüşlerini gerekçelendirme sadedinde yapılan açıklamalarda usûle dair birtakım bilgiler yer almaktadır. Fakat bu bilgiler sonradan ortaya çıkan ve bugün elimizde bulunan sistematik Hanefi usûlüne kaynaklık edecek mahiyet ve kemiyette değildir.

 

Bu anlamda Hanefi usûlü tarihinde göze çarpan ilk kişi, müesses/yerleşik Hanefi usûlünün temellendirilmesinde karşımıza çıkan ilk isim, İsa b. Eban (v. 220)'dir. İsa b. Eban'ın Usûle dair iki kitabından söz edilmektedir:  Kitabü'l-Huceci'l-Kebîr, Kitabü'l-Huceci's-Sagîr. Bu iki eser günümüze ulaşmamıştır. Ancak Hanefi usûlü alanında bugün elimizde bulunan en eski yazılı kaynak olma özelliğini taşıyan el-Fusûl fi'l-Usûl adlı eserinde Ahmed b. Ali el-Cessas (v. 370), bunları kısmen özetlemiş kısmen de olduğu gibi alıntılamıştır. Cessas, bu eserinde büyük oranda İsa b. Eban'ın etkisinde hareket etmiştir. Aynı etki Cessas'tan sonra da Ubeydullah b. Ömer ed-Debusî (v. 430) ve onun iki öğrencisi; Şemsü'l-Eimme Muhammed b.Ahmed es-Serahsi (v. 483) ve Fahru'l-islâm Ali Muhammed el-Pezdevi (v. 482)'nin eserlerinde de devam etmiştir. İsa b . Eban'la başlayan bu Usûlün en bariz vasfı, tahrice dayalı ve değişik eğilimlerdeki âlimler tarafından oluşturulmuş karma bir usûl olmasıdır. Fıkıhta Hanefi mezhebini benimseyen ancak Kelami bakımdan farklı tercihleri bulunan çok sayıda âlim olmuştur. Bu âlimler, Hanefi mezhebindeki Usûl boşluğunu kısmen tahriç, kısmen de serbest ictihadlarla doldurmaya çalışmışlardır. Günümüzde Hanefi usûlü olarak bilinen bu mecmua, esas itibariyle çoğu kez İmam Ebu Hanife'ye ve onun ilk öğrencilerine ait gibi algılanmaktadır. Ancak bu doğru değildir. Elde mevcut Hanefi usûlünde, Ebu Hanife'ye ait görüşler olduğu gibi ona ait olmayan görüşler de bulunmaktadır. Bunun en bariz örneği, Usûl'ün temel konulandan biri olan sünnete ilişkin usûlî açıkamalardır. Yerleşik Hanefi usûlündeki açıklamaların önemli bir kısmı, özellikle de Sünnet karşıtlarının kullandığı bilgiler, Ebu Hanife'ye ve onun birinci dereceden öğrencilerine ait değil, İsa b. Eban ve Cessas gibi daha sonraki usûlcülere aittir.

Dehlevi bu hususu şu şekilde ifade etmektedir: "Mevcut Usûlün geneli İmamların (fer'î) görüşlerinden tahric edilmiştir. Bunun Ebu Hanife ve öğrencilerine nisbeti sahih değildir."1

 

Bu yöntemin Ebu Hanife ve öğrencilerine nisbetinin sahih olmadığını belirtirken, bunun Ebu Hanife adına uydurulduğunu söylemek istemiyoruz. Aksine, bu yöntemin doğrudan Ebu Hanife'ye değil, tahrice dayandığını belirtmek istiyoruz. Tahriç muctehidin hükme bağladığı fer'î fıkhî meselelerden yola çıkarak onun dayandığı usûlu tespit etme faaliyetidir.2 Bu yöntem eksik ve izafi olduğu gerekçesiyle tenkit edilmiştir.3 Bunun ötesinde tahric yöntemi yapısı itibariyle zanni bir yöntemdir. Bu yöntem, müctehide ait fer'î çözümlerden hareket ederek onun dayandığı ictihad Usûlünu tespit etmeyi amaçlar.  Halbuki bir ictihadi sonuç, birden fazla faktorün neticesi olabilir.4 Mesela müctehid, bir şeyin cevazına hükmederken konuyla ilgili bir rivayete veya kıyasa yahut başka usûli bir ilkeye dayanmış olabilir. Bunlardan hangisinin esas alındığı bizzat müctehid tarafından belirtilmediği sürece kesin olarak bilinemez. Bu nedenle aynı konuda bazen birbirine muhalif tahriclerle karşılaşmak mümkün olmaktadır.5

 

Yukarıda verilen örnek ve açıklamalar mevcut Hanefi usûlünün genel itibariyle Ebu Hanife'ye isnadı konusunda ihtiyatlı olmamızı gerektirmektedir. İhtiyatı gerektiren bir diğer husus, yukarıda belirttiğimiz gibi farklı eğilimlerdeki Usûl âlimlerinin, Hanefi usûlündeki bu boşluğu kendi fikrî eğilimleri doğrultusunda doldurmuş olmalarıdır. Fıkıhta Hanefi, ancak kelami bakımdan farklı tercihleri bulunan çok sayıda âlim bulunmaktadır. Söz konusu farklılık, sadece Hanefi mezhebine has bir durum değildir. Bu manada her yönüyle homojen olan herhangi bir mezhepten bahsetmek mümkün değildir. Ancak Hanefi mezhebinin bu durumdan hissesi daha fazla olmuştur, denilebilir. Bu da yukarıda belirttiğimiz gibi, Ebu Hanife'ye ait müdevven/yazılı bir usûlün bulunmamasından kaynaklanmıştır. Bunun haricinde gerçekte Hanefiliği benimsemediği halde, Ebu Hanife'nin ve Hanefi mezhebinin otorite ve saygınlığından istifade etmek isteyen bazı heretik/bid'atçi görüş mensupları da olmuştur.6

 

İmam Ebu Hanife'nin ilk talebeleri ve müteakip dönemlerde onları izleyen bir çok âlim, hem usûlde (itikadi ilkeler bakımından) hem de furûda (ictihadi hükümler bakımından) Hanefi olmuştur. Ancak Hanefi müctehidlerin fıkıh meclislerine devam eden bazı âlimler -özellikle Mu'tezile mensupları- fıkıhta Hanefiliği benimsemekle beraber usûlde kendilerine özgü tutumu korumaya devam etmişlerdir.7

 

Altıncı yüzyıl Hanefi fakihlerinden Alaüddin es-Semerkandi (v. 539), Usûl ilminin itikada nisbetle fer' (onun bir kolu) olduğunu, bu nedenle yazılan usûle dair eserlerin, müellifin itikadını yansıttığını ifade ettikten sonra şöyle der: "Usûl-i fıkha ait eserlerin çoğu ya usûl (itikad) bakımından bize muhalif olan Mu'tezililer tarafından yazılmış, ya da furûda bize muhalif olan Ehl-i Hadis tarafından yazılmış eserlerdir. Bunların eserlerine dayanmak ya asılda ya da furûda hataya götürür. Aslı (itikadı) sağlamlaştırmadan fer'i doğru bilmek ve sapmadan emin olmak aklın kabul etmediği bir şeydir."8

 

Bu durum, mevcut Hanefi usûlü ile İmam Ebu Hanife'nin gerçek usûlünü ayırmayı zorunlu kılmaktadır. Ancak buna rağmen günümüzde, İsa b. Eban Cessas Debusî çizgisinin Ebu Hanife'ye aitmiş gibi algılandığı görülmektedir. Bazı çevreler de bu göreceli aidiyeti kullanarak ilgisiz sonuçlara varmaktadırlar. Mesela mevcut/yerleşik Usûlde yer alan hadislerin Kur'an'a arzı, umumu'l-belvâ (geneli ilgilendiren bir konuda ahad yerine mütevâtir veya meşhur haber aranması) ve fıkhu'r-râvî (ravinin fakih olmasını şartı) gibi yöntemlerin Ebu Hanife tarafından kullanıldığını, ancak daha sonra Şâfiî gibi farklı eğilimdeki âlimler tarafından etkisiz hale getirildiğini ve Ebu Hanife'nin mirası adına bunları ihya etmek gerektiğini söylemektedirler. Bu yaklaşım, aslında Ebu Hanife'yi ve onun otoritesini kullanarak Mu'tezilî bakış açısını takviye eden bir yaklaşımdır. Oysa tabakat ve rical kitaplarına ve Ebu Hanife'nin kelama dair yazdığı risalelere bakılırsa, onun karşı çıkarak eleştirdiği fırkaların başında Mu'tezile'nin geldiği görülür. Ancak Ebu Hanife'nin vefatından sonra, Hanefiliği sadece fıkhî bağlılıktan ibaret olan bir çok Mu'tezili ve onların etkisinde kalan alimler, Semerkandî'nin ifade ettiği gibi, kendi kelamî bakış açılarına uygun bir usûl oluşturmuşlardır. Bunların ortaya koyduğu usûl de kısmen Hanefi kısmen Mu'tezili, senteze dayalı bir usûl olmuştur. Ebu Hanife'nin ve ilk öğrencilerinin usûle dair müstakil bir eser vermemesi de bu karma usûle zemin hazırlamıştır.

 

Usûl alanındaki bu karışıklık, Ebu Hanife'nin esas tutumunu ve bu tutumun sonradan oluşan Hanefi usûlüyle ne derece uyuştuğunu tespit etmeyi gerekli kılmaktadır. İşte bu nedenle yazımızda, yer yer Ebu Hanife'nin Sünnet anlayışı ile Hanefi Usûlcülerin Sünnet anlayışını ayrı tutmaya çalıştık.

 

EBU HANİFE'YE GÖRE SÜNNET'İN ANLAMI, KAYNAK DEĞERİ, TASNİFİ VE İFADE ETTİĞİ HÜKÜM

 

Sünnet'in Anlamı

 

Sünnet, kullanıldığı bağlama ve alana göre farklı manalar taşıyan bir kelimedir. Muhatapları itaate teşvik etme bağlamında ya da bid'at karşıtı olarak kullanıldığı zaman "dinde izlenen yol" manasına gelmektedir. Bu anlamdaki Sünnet, başta Kur'an olmak üzere dinî herhangi bir delile dayanan bütün uygulamaları kapsamaktadır. Ancak usûli anlamda yani istidlal sadedinde ve delil türlerini sıralama bağlamında kullanılan Sünnet kelimesi, Kur'an haricinde Hz. Peygamber  (s.a.s.)'den sadır olan söz, fiil ve takrirleri ifade etmektedir.9

 

İmam Ebu Hanife, Sünnet'i her iki manada da kullanmıştır.10 Bunun haricinde onun Hz. Peygamber (s.a.s.)'e, Sahabe ve Tabiun'a ait söz ve uygulamalar için sünnet yerine bazen eser ve hadis kelimelerini kullandığı da görülmektedir.11 Ebu Hanife'nin ve öğrencilerinin Hz. Peygamber, Sahabe ve Tabiun' dan aktardığı söz ve uygulamaları ihtiva eden kitaplarına el-Asar ismi verilmesi de bu hususu teyit etmektedir.12

 

Aynı tutum bir-iki kuşak sonraki Hanefi âlimlerinde de görünmektedir. Mesela Ebu Ca'fer et-Tahavi (v. 321) aynı genişlikte bir içeriğe sahip olan iki eserine Şerhu Meani'l­ Asar ve Şerhu Müşkili'I-Asar adını vermiştir. İlk dönem kaynakları incelendiğinde sünnet, eser ve hadis kelimelerinin sıkça birbiri yerine kullanıldığı görülmektedir. Ancak daha sonra yazılan usûl kitaplarında bu kelimeler, belli nüanslarla birbirinden ayrılan müstakil terimler haline gelmiştir. Bu durumun, Ebu Hanife döneminde terminolojinin mevcut şekliyle henüz oturmamış olmasından kaynaklandığı söylenebilir.

 

Sünnet'in Kaynaklar Silsilesindeki Yeri ve Delil Değeri

 

Sünnetin konumu ve kaynaklar hiyerarşisindeki yerini, değişik vesilelerle Ebu Hanife'den nakledilen açıklamalardan anlamak mümkündür. Ebu Hanife'den aktarılan açıklamalara bakıldığında şöyle bir hiyerarşi ortaya çıkmaktadır: Kitab, Sünnet, ihtilafsız Sahabe telakkisi, Sahabe kavli, kıyas, istihsan ve örf. Onun Osman el­Betti'ye gönderdiği risalede şunlar kayıtlıdır: "İnsanların uydurup icad ettikleri şeylerde kendisiyle hidayet bulunacak bir husus yoktur. Hidayet, Kur'an'ın getirdiği, Peygamber (s.a.s.)'in çağırdığı ve sahabenin insanlar tefrikaya düşmeden üzerinde bulunduğu yoldur. Bunun dışındakiler ise uydurmadır."13 Aynı muhteva gerek Ebu Yusuf ve Muhammed'in kitaplarındaki aktarımlarda gerekse tabakat ve rical kitaplarındaki senedli ifadelerde tekrar edilmektedir.14 İhticac edilen hadisin itikad veya amele ilişkin olması, mütevâtir olup olmaması durumu değiştirmemektedir. Ebu Hanife'nin itikadî konularda da tevatür seviyesine ulaşmayan hadislerle amel ettiğine dair birçok örnek bulunmaktadır. İtikadî konulara tahsis edilen beş risale ve bunların dolaylı bir şerhi mesabesinde olan Maturidi ve Tahavi'nin itikada dair eserleri de temelde haber-i vâhide dayanan örneklerle doludur.

 

Sünnet'in Tasnifi

 

Yerleşik Usûl şablonundan yararlanarak Ebu Hanife'nin Sünnet tasnifini de iki başlı altında ele alabiliriz: Rivayet açısından ve Kapsam açısından:

 

Sünnet'in "Rivayet Açısından" Tasnifi

 

Yerleşik usûlde Sünnet rivayet bakımından, mütevâtir, meşhur ve âhad gruplarına ayrılmaktadır. Ebu Hanife ve öğrencilerinin eserlerinde bu anlamda bir tasnif görünmemektedir. Ancak içerik açısından bu tasnifin ilk dönemlerden itibaren var olduğunu söyleyebiliriz.

 

Ebu Hanife'de ahad olan-ahad olmayan ayrımı nettir; ancak mütevâtir-meşhur ayrımı için aynı şeyi söylemek güçtür. Ahad olmayan hadisler, ma'ruf sünnet, meşhur sünnet ve ihtilafsız sünnet kelimeleriyle ifade edilmektedir. Mütevâtir hadisleri, kendi içinde "usûlî anlamda mütevâtir" ve "isnada dayalı mütevâtir" şeklinde ikiye ayırmak mümkündür. Usûlî anlamda mütevâtiri kısaca; "yalan üzere anlaşmaları âdeten/aklen mümkün olmayan toplulukların -ilk kaynağa varıncaya kadar- aynı nitelikteki topluluklardan aktardıkları haber" şeklinde tarif edebiliriz.15 Bu tanımı diğerinden farklı kılan husus, haberin aktarımında isnad şartının olmamasıdır. Hz. Peygamber'den itibaren amel edile gelen ve kuşaktan kuşağa aktarılan hususlar -belli bir senede dayanmasa bile- usûlî tevatürü oluşturur.

 

İlk dönem kaynaklarında Ebu Hanife'ye göre isnada dayalı mütevâtirin var olup olmadığı konusunda açık bir ifade bulunmamaktadır. Buna karşın usûli manada mütevâtirin; mesela farz namazların adedi, öğle namazının dört rekatlı oluşu gibi alim­cahil bütün Müslümanların tartışmasız olarak bildiği Sünnet kategorisinin Ebu Hanife'de var olduğu rahatlıkla söylenebilir. Başka bir deyişle, Ebu Hanife'ye göre mesela vakıf arazisinin hükmüne ilişkin bir hadisle öğle namazının dört rekâtlı oluşu hakkındaki Sünnet bilgisi aynı sübut derecesine sahip değildir. Bunlardan birincisi zann ifade eden rivayetlere dayanırken, ikincisi kesin bilgi ifade eden türden haberlere dayanmaktadır. Öğrencilerinden aktarılan açıklamalar da bunu teyid etmektedir.16

 

İlk kaynaklarda isnada dayalı veya usûli manada mütevâtir ifadelerine rastlanmamaktadır. Ebu Hanife'nin görüşlerinin gerekçelendirildiği ilk dönem eserlerinde bunun yerine özellikle ma'ruf Sünnet, meşhur ve ihtilafsız Sünnet ifadeleriyle karşılaşmaktayız.17

 

Usûli anlamdaki mütevâtir için sened şartı aranmaz. Buna karşın ahad haberlerin kabulü için hem sened hem de muhteva şartı aranmaktadır. Ahad haberlerde hadisi rivayet edenlerin âkil, zabıt, adil ve müslüman olması gerekmektedir. Bunun yanı sıra haberin muhteva açısından bazı özellikleri haiz olması gerekir.

 

İlk dönem Hanefi kaynaklarından anlaşıldığına göre Ebu Hanife'nin muhteva ile ilgili ileri sürdüğü tek şart adem-i şüzûzdur (şazz olmama). Yani haber-i vâhidin Kur'an'ın mana ve delâletine ve hakkında ittifak edilen Sünnete veya meşhur ve ma'ruf Sünnete aykırı olmaması gerekir. Âdem-i şüzûzla kastedilen anlam bazen "arz" kelimesiyle de ifade edilir. Ebu Hanife'nin arz yöntemi yaygın anlayışın aksine sadece Kur'an'ın zahirine dayanmaz. Değişik kaynaklardaki ifadeler birleştirildiğinde, Ebu Hanife' deki arz yönteminin iki kutuplu olduğu; yani hem Kitab hem de Sünnet'e dayanan bir yöntem olduğu anlaşılmaktadır.

 

Ebu Hanife el-Alim ve'l-Müteallim adlı risalesinde, "zina edenin imandan çıktığını" anlatan hadisin Kur'an'a arzdan dolayı kabul edilemeyeceğini belirtmektedir.18 Ancak bu sözler onun konuya ilişkin açıklamasının tamamını yansıtmamaktadır. İmla yöntemiyle yazılan bu tür risalelerde (el-Alim ve 'l-Müteallim) her hangi bir konunun bütün yönleriyle aktarılmamış olması ve tamamlayıcı nitelikteki bilgilerin diğer eserlerde yer alması son derece normaldir. Nitekim el-Alim ve'l-Muteallim kitabından daha güvenilir bir yolla ve İmam Muhammed tarafından rivayet edilen el-Asar adlı kitapta, bu konuda Ebu Hanife'nin rivayet ettiği hadisler olduğunu görmekteyiz. Ebu Hanife'nin el-Asar'da kendi senediyle aktardığı hadis şöyledir:

 

"Abdullah b. Ebi Habibe der ki: Allah Rasûlü'nün sahabisi Ebu'd-Derda'nın şöyle dediğini duydum: Terkisinde olduğum bir sırada Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: 'Ey Ebu'd-Derda! Kim Allah'tan başka ilah olmadığına ve benim onun elçisi olduğuma şehadet ederse Cennet kendisine vacip olur'. Ben: 'Zina edip hırsızlık yapsa da mı?!' diye sordum. Allah Rasûlü sükut etti. Bir süre yürüdükten sonra tekrar: 'Kim Allah'tan başka ilah olmadığına ve benim onun elçisi olduğuma şehadet ederse Cennet kendisine vacip olur' buyurdu. Ben: 'Zina edip hırsızlık yapsa da mı?!' diye sordum. Bunun üzerine Allah Rasûlü şöyle cevap verdi: 'Ebu'd-Derda istemese de evet! Zina edip hırsızlık yapsa da ...".19

 

el-Alim ve'l-Müteallim'de Kur'an'a arzdan dolayı reddedilen rivayette 'zina ile imanın gittigi' anlatılırken, bu hadiste şehadet getiren kimsenin, zinaya rağmen mü'min kaldığı ve (netice itibariyle) Cennete girecegi belirtilmektedir. Ebu Hanife'nin konuyla ilgili aktardığı ikinci hadis şöyledir: "Abdülkerim b. Ebi'l-Muharik'in naklettiğine göre Tavus şöyle demiştir: Adamın biri İbn Ömer (r.a.)'in yanına geldi ve 'Ey Ebu Abdirrahman! Kilitlerimizi çalıp kapılarmızı açan şu insanlar hakkında ne dersin? Bunlar kafir mi?' diye sordu. İbn Ömer: 'Hayır' dedi. Adam: 'Peki Kur'an'ı te'vil eden ve bizi tekfir edip kanımızı helal sayanlar hakkında ne dersin? Bunlar kafir mi?' dedi. İbn Ömer cevaben Şöyle dedi: Hayir, onlar Allah'a şirk koşmadıkça kafir sayılmazlar".20

 

Bu rivayette de açıkça şirk koşulmadıkça günah sebebiyle bir kimsenin imandan çıkmayacağı veya küfürle itham edilemeyecegi anlatılmaktadır.

 

Ebu Hanife'nin söz konusu zina rivayetini reddederken bu hadislerde anlatılan içeriği hesaba katmadan sadece Kur'an'ın zahiri delaletinden hareketle konuştuğunu söylemek doğru olmasına gerektir. Kanaatimizce o, mezkur hadisi reddederken, Kur'anî delaletin yanı sıra bu hadislerdeki sarih muhtevayı da göz önüne alarak konuşmuştur. Başka bir ifadeyle el-Asar'daki ifadeler, Ebu Hanife'nin zina rivayeti konusundaki malumatının, ayetlerin zahiri delaletiyle sınırlı olmadığını göstermektedir. Konuyla ilgili ifadelerin toplamından, Ebu Hanife'nin mezkur rivayeti hem Kitab 'a hem de Sünnet'e arz ettiği anlaşılmaktadır. Bu husus İbn Abdilberr'in şu ifadelerinde net bir biçimde görülmektedir: "Ehl-i hadisten birçok kişi, adil kimselerin rivayet ettiği çok sayıda ahad haberi reddettiği ve bunları üzerinde ittifak edilmiş hadislere ve Kur'an'ın manalarına arz edip muhalif olanları şazz olarak isimlendirdigi gerekçesiyle Ebu Hanife'ye ta'netmeyi câiz görmüşlerdir..."21

 

Ebu Hanife tarafından Osman el-Betti'ye yazılan Risale'de  de hidayet kaynagı olarak Kitab ve ihtilafszz Sünnet'ten söz edilir.22 İlk dönem öğrencilerinin açıklamaları da aynı muhtevayı desteklemektedir. Mesela İmam Ebu Yusuf birçok yerde özellikle Ebu Hanife'nin ictihadlarını gerekçelendirme bağlamında bu doğrultuda açıklamalarda bulunur. Karşılaşılan hadislerin Kitab'a ve fakihlerce malûm olan Sünnet'e arz edilmesi gerektiğini, buna muhalif olan rivayetlerin ise kabul edilmemesi gerektiğini belirterek şöyle der: "Umumun (herkesin) bildigi hadislere sarıl ve şazz olan hadislerden kaçın!"23

 

İmam Muhammed'in açıklamalarında da sadece Kur'an'a arz şeklinde bir yaklaşım bulunmamaktadir. Bunun yerine Kur'an ve Ma'ruf Sünnet vurgusu öne çıkmaktadır.24

 

İmam Ebu Yusuf ve İmam Muhammed'in açıklamalarında bir arada verilen  bilgiler, Ebu Hanife'nin ifadelerinde ayrı ayrı yerlerde zikredilmiştir. Onun farklı yerlerdeki bu ifadeleri bir araya getirildiginde, öğrencilerinin açıklamalarıyla örtüşen bir tablo ortaya çıkmaktadır. İmam Ebu Hanife'nin  müstakil cümlelerini tek başına ele almak yerine, bunları birbirini tamamlayan parçalar olarak mütalaa etmek gerekir. Dolayısıyla, onun el-Alim ve'l-Muteallim kitabındaki Kur'an vurgusunu, el-Asar'daki açıklamalarla birlikte değerlendirmek en doğru ve en isabetli yöntemdir.

 

Benzer örnekleri bazı sahabilerin değerlendirmelerinde de görmek mümkündür. Mesela Hz. Peygamber (s.a.s.)'in Mirac gecesinde Rabbini gördüğünü söyleyenleri eleştiren Hz. Aişe, bir rivayete göre, "Gözler onu idrak edemez" (En'am, 103) meâlindeki ayete25  diğer bir rivayete göre ise Hz. Peygamber'den merfû olarak nakledilen bir rivayete dayanmıştır.26 Keza "Ailesinin ağlamasından ötürü ölünün azap göreceğini" belirten hadisi reddederken bir rivayete göre ayete (İsra, 15), diğer bir rivayete göre Hz. Peygamber'den aktardığı bir hadise27 dayanmıştır.28 Buna mukabil, Allah Rasûlü'nün Mirac gecesi Allah'ı gördüğünü savunan İbn Abbas (r.a.), bir rivayette ayete (Necm, 13), diğer bir rivayete göre ise konuyla ilgili hadislere29 Fatıma bt. Kays'ın "boşanmış kadına nafaka verilmeyeceği" şeklindeki rivayetini reddeden Hz. Ömer, bazı rivayetlere göre ayete (Talak, 1), diğer bazı rivayetlere göre ise konuyla ilgili merfû hadise dayanmıştır.30 Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Netice olarak, İmam Ebu Hanife'ye nisbet edilen rivayetlerin hiç biri tek başına vakıanın tamamını yansıtmamaktadır. Olayın bütününü görmek için tamamına bakmak gerekir. Şifahi bilgi aktarımının veya imlâ yönteminin hakim olduğu ortamlarda bu tür parçalı izahların bulunması kaçınılmazdır. Önemli olan, bu parçaları birleştirip bütünü görmeye çalışmaktır.

 

Ebu Hanife'nin el-Alim ve'l-Müteallim'deki açıklamalarını "sadece Kur'an'a" arz olarak ele alsak bile bu, Ebu Hanife'nin "çağdaş" manada ileri sürülen arz anlayışını benimsediğini göstermez. Bizim tespit ettiğimiz kadarıyla Ebu Hanife'nin bu anlamda tenkit ettiği rivayet sayısı bir ya da ikiyi geçmemektedir. Şayet "çağdaş" anlamdakine benzer bir arz sözkonusu olmuş olsaydı arz gerekçesiyle reddedilen hadis sayısı bir ya da ikiyle sınırlı olmazdı.

 

Sünnet'in "Kapsam" Açısından Tasnifi

 

Kapsam bakımından Peygamberden sadır olan fiilleri iki grupta inceleyebiliriz: Teşriî nitelikteki fiiller ve Hz. Peygamber'e mahsus olan fiiller.

 

Nebevi Sünnet genelde bütün ümmet için örneklik teşkil eder. Bütün Müslümanlar Peygamber'in söz, fiil ve takrirlerini esas almak ve onu izlemekle mükelleftir. Peygamber uygulamalarının geneli teşriî bir nitelik taşır. Hz. Peygamber'in Kur'an'ı beyan etmek veya müstakil olarak teşride bulunmak maksadıyla icra ettiği bütün fiiller bu kapsama girer. Hadis kitaplarındaki ibadet, muamelat ve ukubata dair uygulamalarını buna örnek verebiliriz.

 

Kur'an ve Sünnet'teki uygulamalarından bazılarının Hz. Peygamber'e mahsus olduğu ve örnek alınmayacağı anlaşılmaktadır. Bu uygulamalar literatüre hasais adıyla geçmiştir. Sınırlı orandaki bu konular Hz. Peygamber'e özgü bazı hususi hükümler içermektedir. Bu konularda hükmün kıyasla genişletilerek başkalarına da teşmil edilmesi câiz degildir. Ebu Hanife'nin açıklamalarında buna dair bir takım örnekler bulunmaktadır.31

 

İfade Ettiği Hüküm Açısından Sünnetin Kısımları

 

Sünnete ait farklı kısımların farz, vacip, nafile ve müstehab olarak ifade edilmesi sonraya tekabül etse de bu konu, özü bakımından eskidir. İlk dönem eserlerinde yer alan bazı açıklamalardan hareketle, Ebu Hanife'nin de Hz. Peygamber (s.a.s.)'den sadır olan bütün fiil ve tasarrufları aynı kategoride değerlendirmedigini ve nebevi icraatları farklı gruplarda mütalaa ettiğini söyleyebiliriz.32

 

HANEFÎ USÛLCÜLER TARAFINDAN BENİMSENEN ve EBU HANİFE'NİN HABER-İ VAHİD'İ KABULÜ HAKKINDA İLERİ SÜRÜLEN BAZI ŞARTLAR

 

Yerleşik Hanefi usûlünde haber-i vâhidin kabulü için bir takım şartlar ileri sürülmektedir. Bu şartların bütünü Ebu Hanife'den aktarılmış degildir. Bunlar, genelde tahrice ve serbest ictihada dayanmaktadır.

 

Ebu Hanife'nin tutumuyla yerleşik Hanefi usûlü arasında bir mesafe olduğu eskiden beri az da olsa -Semerkandi ve Dehlevi gibi- bazı muhakkik Hanefiler tarafından ifade edilmiştir. İlk dönem Hanefi kaynakları da bu alimlerin yaptığı ayrımı doğrulamaktadır. Burada Hanefi usûlünde geçen ve çoğu kez Ebu Hanife'ye ait zannedilen, bazen de açıkça Ebu Hanife'ye isnad edilen şartları incelemek istiyoruz.

 

Ravi ile ilgili Olarak ileri Sürülen Şartlar

 

Raviye dair Hanefi Usûlcüler tarafından benimsenen ve zaman zaman Ebu Hanife'ye nisbet edilen iki şart bulunmaktadır. Bunlar; fıkhu'r-ravî33 (ve ravinin kendi rivayetine aykırı beyan ve davranışta bulunmaması (ta'nda bulunmaması) şeklinde ifade edilmektedir.34

 

Yerleşik Hanefi usûlüne göre kıyasa (genel kurala) aykırı olan haber-i vâhidin kabulü için ravinin fakih olmasını gerekir. Genelde bütün usûl eserlerinde, özelde Hanefi usûlünde fıkhu'r-ravî denilince ilk anda akla gelen kişi Ebu Hureyre'dir. Mevcut Hanefi usûlünde kıyasa aykırı haberler konusunda Ebu Hureyre (r.a.)'nin rivayetlerine karşı olumsuz bir tavır bulunmaktadır.35 Fakat ilk kaynaklar incelendiğinde bu tavrın köken olarak Ebu Hanife'ye dayanmadığı anlaşılmaktadır. İlk dönem Hanefi kaynaklarının gösterdiğine göre Ebu Hanife her hangi bir ayrıma gitmeden Ebu Hureyre'den rivayette bulunmuştur.36 Bu rivayetlerin diğer fakihlere nisbetle daha az olduğu doğrudur. Fakat bu durum, Ebu Hureyre'ye karşı menfi bir tutumdan kaynaklanmayıp özel bazı nedenlere dayanmaktadır. Ebu Hanife'nin daha ziyade Irak'ta yaşadığı ve Irak'a yerleşen sahabenin rivayetlerini ve özellikle de İbn Mes'ud ve Hz. Ali kanalından gelen rivayetleri esas aldığı bilinmektedir. Ebu Hureyre'nin rivayetleri ise daha ziyade Hicaz'da kalan Said b. Müseyyeb ve İmam Malik gibi Hicazlı fakihler arasında yayılmıştır. Nitekim Hicazlı fakihlerin Ebu Hureyre'den veya İbn Ömer'den rivayet ettiği birçok hadisi o, İbrahim en-Nehai ve İbn Mesud'dan rivayet etmektedir.37

 

Kanaatimizce fıkhu'r-ravî şartının İmam Ebu Hanife'ye ait olmadığının bir kanıtı da onun Sahabe kavli konusundaki görüşüdür. Bilindiği gibi Ebu Hanife, sahabenin ihtilaf ettiği konularda genel görüşlerinden dışarı çıkmamak kaydıyla onlardan birini seçer ve Sahabe kavlini kıyasa takdim eder.38 Sahabe kavlini herhangi bir ayrım yapmadan hüccet kabul eden ve kıyasa takdim eden bir kimsenin, sahabenin Hz. Peygamber'den aktardığı hadisleri evleviyetle kıyasa takdim etmesi beklenir.

 

Dolayısıyla Ebu Hanife'nin kıyasa aykırı rivayetlerin kabulü için ravinin fakih olmasınını şart koştuğunu söylemek, Ebu Hanife'ye çelişki nisbet etmektir.

 

Bu açıklamalardan, Ebu Hanife'nin fakihlik vasfına hiç önem vermediği anlamı çıkarılmamalıdır. Ebu Hanife, hadisin kabulü için fıkhu'r-ravi'yi şart koşmamakta ama, bir tercih vesilesi olarak fıkhu'r-raviye başvurmaktadır. Mesela Hz. Peygamber'in ihramda iken Hz. Meymune ile evlendigini rivayet eden İbn Abbas'ın rivayetini -ravinin fakih olmasını nedeniyle- Rafi' b. Hadic'in rivayetine tercih etmiştir.39

 

Ravinin ta'nda bulunmaması (kendi rivayetini inkar etmemesi ya da ona aykırı bir amel işlememesi) şartına gelince, bu konuda da İmam Ebu Hanife'den direkt bir aktarım bulunmamaktadır. Usûl kitaplarında ravinin ta'nından dolayı reddedildigi ileri sürülen farklı hadis örnekleri bulunmaktadır. Bunlardan sadece birine yer vermek istiyoruz:

 

"Velisiz ve iki şahit olmadan yapılan nikâh [geçerli] olmaz".

 

Usûl kitapları bu hadisin Hz. Aişe tarafından rivayet edildigini, ancak onun da buna aykırı amel ederek, kardeşi Abdurrahman'm kızını evlendirdigini, başka bir deyişle kendi rivayetine ta'nda bulunduğunu ve dolayısıyla bu hadisle amel edilemeyecegini belirtmektedirler.40

 

Ebu Hanife'nin velisiz nikâhı niçin câiz gördüğü konusundaki açıklamalar arasında ravinin ameline veya inkarına dair herhangi bir bilgi bulunmamaktadır. Ebu Yusuf ve İmam Muhammed'in aktarımına göre velisiz nikâhın câizlik sebebi, konuya ilişkin rivayetlerdir. Ebu Yusuf, Ebu Hanife'nin şöyle dediğini nakleder: "[Ergen olan]  kız çocugu istemedigi halde evlendirilemez. Zira o, ergenliğe ermiş ve kendi işine malik olmuştur. Dolayısıyla bu işe zorlanamaz. Bu konuda Allah Rasûlü'nün şöyle dedigi bize ulaşmıştır: 'Bakire olanların iznine başvurulur. Onların izni susmalarıdır. Şayet zorlanması câiz olsaydı iznine başvurulmazdı".41

 

İmam Muhammed'in el-Asar'da kaydettiğine göre Ebu Hanife, hocası Hammad kanalıyla İbrahim en-Nehai'nin şöyle dediğini nakletmektedir: "Bakire kadın, izni alınmadan nikâhlanamaz. Onun rızası susmasıdır."42 İmam Muhammed, akabinde şu açıklamayı yapar: "Biz de bununla amel ediyoruz. Bize göre ergen bir kız, ister babası evlendirsin ister Başkası, ancak kendi rızasıyla evlendirilebilir. Onun rızası susmasıdır. Bu aynı zamanda Ebu Hanife'nin görüşüdür."43

 

İmam Muhammed el-Hucce'de Ebu Hanife'nin konuyla ilgili görüşünü gerekçelendirirken benzer açıklamalarda bulunur ve bu konuda varid olan hadislere yer verir.44  Bütün bunlar Ebu Hanife'nin velisiz  nikâhı tecviz ederken konuyla ilgili bazı rivayetleri esas aldığını göstermektedir. Bu alıntılarda Ebu Hanife'nin karşıt içerikteki hadisler hakkında nasıl düşündügü ve bunları niçin terk ettiğine dair herhangi bir açıklama bulunmamaktadır. Dolayısıyla sırf bu bilgilere dayanarak onun velisiz nikâhı câiz görmeyen hadisleri ravinin ta'nı prensibinden dolayı reddettiğini söylemek delilsiz bir iddia olur.

 

Burada velisiz nikâha cevaz vermeyen hadislerin Ebu Hanife'ye ulaşmadıgı düşünülebilir. Ancak kaynaklar, onun bu içerikteki hadislerden haberdar olduğunu göstermektedir. Ebu Hanife'nin Müsnedi'nin ravilerinden Kadi Ebubekr Muhammed b. Abdülbaki'nin kaydettiğine göre Ebu Hanife, Hz. Ali kanalıyla Allah Rasûlü'nün şöyle buyurduğunu nakletmektedir: "Velisiz ve iki ahit olmadan yapılan nikâh [geçerli] olmaz. Her kim velisiz ve iki şahit olmadan nikâhlanırsa nikâhı batıldır."45

 

Usûl kitapları bu hadisin Hz. Aişe tarafından rivayet edildigini, ancak onun da buna aykırı amel ederek kardeşi Abdurrahman'ın kızını evlendirdigini, Usûli bir ifadeyle söylemek gerekirse kendi rivayetine ta'nda bulunduğunu ve dolayısıyla bu hadisle amel edilemeyecegini belirtmektedirler.46  

 

Ebu Hanife'nin bu gerekçeyle hareket ettiğini söylemek isabetli gözükmemektedir Zira yukarıda aktardığımız iktibasta görüldüğü üzere Ebu Hanife bu hadisi Hz. Aişe'den degil Hz. Ali'den rivayet etmiştir. Dolayısıyla ona göre hadisin ravisi Hz. Ali'dir. Hz. Ali'nin bu hadisle amel etmediğine dair herhangi bir bilgi bulunmamaktadır. Aksine Sünen ve ihtilaf kitapları Hz. Ali'nin, hadisin delaletine uygun olarak velisiz nikâhı tecviz etmediğini kaydetmektedirler.47 Şu halde, Ebu Hanife'nin ravinin aykırı davranışı gerekçesiyle velisiz nikâhı tecviz etmeyen hadisleri terk ettiğini söylemek doğru degildir. Hatta İmam Muhammed'in aktardıklarına bakıldığında onun velisiz nikâha izin vermeyen rivayetlerden bazılarını delil olarak kullandığı anlaşılmaktadır. İmam Muhammed, Hz. Ömer'in; "Hiçbir kadına, velisinin veya ailesinden görüş (re'y) sahibi bir kimsenin yahut sultanın izni olmadan evlenmesi uygun olmaz" sözünü aktardıktan sonra şu açıklamada bulunur: "Velisiz nikâh olmaz. Şayet kadın ile velisi arasında anlaşmazlık çıkarsa sultan, velisi olmayanlara veli olur. Ebu Hanife'ye gelince o şöyle der: Kadın mehir konusunda herhangi bir ihmalkârlık yapmadan dengiyle evlenirse nikâhı geçerlidir. Onun (Ebu Hanife'nin) delillerinden biri de Hz. Ömer'in bu hadisteki 'ailesinden görüş sahibi kimseler' ifadesidir. Zira bu ifadede anlatılan kimseler veli olmadıkları halde yaptıkları evlendirme geçerli olmaktadır. Bu yolla kadının kendisi hakkında ihmalkârlık yapmaması amaçlanmaktadır. Kadın bunu yerine getirdiğinde yaptıkları nikâh geçerlidir."48 İmam Muhammed'in bu açıklaması Ebu Hanife'nin "Velisiz nikâh olmaz" mealindeki hadisleri reddetmediğini, bilakis bu hadisleri "kadının izin ve rızasını şart koşan" hadislerle te'lif ederek yorumladığını göstermektedir. Nitekim Hanefi ulemasından Tahavi, İbnü'l­Hümam (v. 861) ve Keşmiri (v. 1933) gibi muhaddis-fakihlerin de bu doğrultuda beyanları bulunmaktadır. Bu alimler veli hadisini reddetmemiş; onu, kadının iznini şart koşan hadislerle birlikte değerlendirerek yorumlamışlardır.49

 

Sonuç itibariyle, Ebu Hanife'nin "Velisiz nikâh olmaz" hadisini reddettiğine dair elimizde herhangi bir bilgi bulunmamaktadır. Hz. Aişe'nin hadisle amel etmediği veya Zühri'nin kendi rivayetini hatırlamaması şeklindeki gerekçeler, ilk dönem kaynaklarında yer almamaktadır. Elimizdeki bilgiler, bu gerekçelendirmelerin daha sonraki dönemlere ait olduğunu göstermektedir. Ebu Hanife'nin "Velisiz nikâh yoktur" hadisini Hz. Aişe ve Zühri' den degil de Husayf ve Cabir b. Akîl kanalıyla Hz. Ali 'den rivayet edip onunla ihticac etmesi50 yerleşik usûldeki gerekçelendirmenin Ebu Hanife'ye ait olmadığına delalet etmektedir.

 

Muhteva İle İlgili Şartlar

 

Haber-i vâhidin kabulü hakkında Hanefi usûlcüler tarafından benimsenen ve Ebu Hanife'ye isnad edilen şartların büyük bir kısmı muhtevayla ilgilidir. Bunlar; Kur'an'a arz, umumu'l-belva ve kıyasa aykırı olmama gibi prensiplerdir. Buna göre, Kur'an'ın umumî delaletine ters düşen ya da herkesi ilgilendirdiği halde ahad düzeyde kalacak şekilde rivayet edilen yahut kıyasa aykırı olan ahad haberler kabul edilemez.

 

Araştırmalarımız neticesinde ulaştığımız sonuç, usûl eserlerindeki bu açıklamaların tahric veya müstakil ictihada dayandığı şeklindedir. Ebu Hanife'nin usûl anlayışını ana hatlarıyla aktaran cümlelerde, Kur'an'ın umumuna aykırı haberlerin reddi konusunda herhangi bir açıklama bulunmamaktadır. Ebu Hanife'den aktarılan fer'i ictihadlara bakıldığında da onun Kitab'ın umumunu tahsis eden haberlerle amel ettiği anlaşılmaktadır. Bu haberler kısmen meşhur, kısmen de ahad seviyesindedir. Dolayısıyla, usûl  kitaplarındaki haber-i vâhid'e ilişkin açıklamalan Ebu Hanife'ye nisbet etmenin doğru olmadığı ortaya çıkmaktadır.

 

Söz konusu prensiplerin Ebu Hanife'ye aidiyet derecesini daha yakından görmek için usûl kitaplarında zikredilen örneklere bakmak gerekir. Bu konuda zikredilen başlıca örnekler şunlardır:

 

Kur'an'a Arz Nedeniyle Reddedildigi İleri Sürülen Hadisler:

 

"Abdestte Allah'ın adını zikretmeyenin abdesti yoktur" hadisi; "Beytullahı tavaf etmek namazdır. Onun şartları da namazın şartları gibidir" hadisi; "Harem bölgesi asiyi barındırmaz" hadisi; "Müslümanın besmelesiz kestiği hayvanın helal olduğunu" ifade eden hadisler; Fatıma bt. Kays'ın rivayet ettiği "nafaka" hadisi; "Ölü,  ailesinin kendisine ağlamasından ötürü azap görür" hadisi; "Musarrat" hadisi; "Yemin ve tek şahitle hükmedilebileceği" hadisi.

 

Umumu'I-Belvâ'ya Arz Nedeniyle Reddedildigi İleri Sürülen Hadisler:

 

"Abdestte Allah'ın adını zikretmeyenin abdesti yoktur" hadisi; "Bir ölüyü yıkayan kimse yıkanın. Ölüyü taşıyanlar ise abdest alsın" hadisi; "Kadına temastan dolayı abdest almak gerektiğini bildiren" hadis; "Ateşin temas ettiği şeylerden ötürü abdest alma" hadisi; "Hz. Peygamber (s.a.s.)'in namazda besmeleyi sesli okuduğuna dair" hadis ve "Namazda elleri kaldırma (rafu'l-yedeyn)" hadisi.

 

Kıyasa Arz Nedeniyle Reddedildigi İleri Sürülen Hadisler:

 

"Ateşin temas ettiği eylerden ötürü abdest alma" hadisi; Fatıma bt. Kays'ın "nafaka" hadisi; "Musarrat" hadisi; "Ariyye" hadisi.

 

Yukarıdaki hadislerin her birini ayrı ayrı incelemek yazımızın sınırlarını aşacağı için, aralarından seçtigimiz tek bir örnekle yetinecegiz.51

 

Arza dair bir örnek: "Ateşin Temas Ettiği Şeyleri Yemekten Ötürü Abdest Alma"

 

Cessas, Debûsî ve Serahsî, umumu'l-belva prensibinden hareketle reddedilen haber örnekleri arasında bu hadisi zikrederler.52 İsa b. Eban ve onun görüşlerini nakleden Cessas, bu hadisi aynı zamanda Ebu Hureyre'nin kıyasa muhalif addedilen hadisleri arasında kaydeder.53

 

Sahabe, Tabiûn ve daha sonraki fukahanın büyük çoğunlugu, ateşte pişen şeyleri yemekten ötürü abdest gerekmediği görüşündedir.54 İmam Ebu Hanife de aynı görüşü paylaşmaktadır. Asar kitapları ve özellikle İmam Muhammed'in yaptığı nakiller, Ebu Hanife'nin bu ictihadında hadislere dayandığını göstermektedir. İmam Muhammed, buna dair dört hadis rivayet etmektedir. Bunlardan ikisi şöyledir:

 

Ebu Hanife, Abdurrahman b. Zâdân kanalıyla Ebu Said el-Hudri'nin şöyle dediğini nakleder: "Allah Rasûlü (s.a.s.) evime geldi. Kendisine kızartılmış bir et parçası getirdim. Ondan yedi. Sonra ellerini ve ağzını yıkadı. Sonra abdestini yenilemeden namaza durdu".55 Yine İmam Muhammed'in kaydettiğine göre Ebu Hanife, Şeybe b. Musavvir'in şöyle dediğini nakletmiştir: "Ben Adiyy b. Ertat'ın yanında oturuyordum. Adiyy, Hasanu'l-Basri'ye; 'Ateşin temas ettiği şeyler[i yemek]ten ötürü abdest alır mısın?' diye sordu. 0 da: 'Evet' diye cevapladı. Bunun üzerine Ebubekir b. Abdillah el-Müzenî şöyle dedi: 'Peygamber (s.a.s.), halası Safiyye bt. Abdilmuttalib'in yanına gitti. 0 da Peygamber (s.a.s.) için soğumuş bir göğüsten biraz et sıyırdı. Peygamber (s.a.s.) ondan yedi ve abdest yenilemedi"56 İmam Muhammed bu rivayetin arkasından şöyle bir ilavede bulunmaktadır: "Biz de Ebubekr b. Abdillah el-Müzenî'nin görüşü ile amel ederiz. Bu aynı zamanda Ebu Hanife'nin görüşüdür".57

 

İmam Muhammed el-Muvatta' isimli eserinde benzer içerikteki bazı hadisleri aktardıktan sonra şu açıklamaya yer verir: "Biz de bunlarla amel ederiz. Ne Ateşin temas ettiği şeyler[i yemek]ten ve ne de vücuda giren herhangi bir şeyden ötürü abdest almak gerekir. Ancak vücuttan çıkan hadesten ötürü abdest almak gerekir. Vücuda giren yiyecekler ateşte pişmiş olsun veya olmasın abdest gerektirmez. Bu, aynı zamanda Ebu Hanife'nin görüşüdür".58

 

Ebu Yusuf'un kaydettiğine göre Ebu Hanife kendi senediyle aktardığı bir hadiste Ebu Hureyre (r.a.)'nin şöyle dediğini rivayet eder: "Ateşin temas ettiği şey(leri yemek)ten ötürü abdest yoktur".59

 

Bu açıklamalar ışığında Ebu Hanife'nin mezkur ictihadında konuyla ilgili hadislere istinad ettiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Nitekim Keşmîri'nin ifadesiyle belirtmek gerekirse, bu konuda fukaha arasında icma'a yakın bir durum söz konusudur.60

 

Ancak öyle anlaşılıyor ki bazı usûlcüler Ebu Hanife'nin bu ictihadından, onun abdesti (vudu') emreden hadisleri umumu'l-belva prensibi gereği reddettiği sonucunu çıkarmışlar; başka bir ifade ile tahric yapmışlardır. Fakat abdestin gerekmediğini bildiren hadisleri esas almakla abdesti emreden hadisleri umumu'l-belva prensibinden hareketle reddetmek arasında bir bağlantı (mülâzeme) yoktur. Yukarıda bizzat Ebu Hanife'den aktarılan açıklamalarda görüldüğü üzere, onun abdesti emreden hadislerle amel etmemesi veya bu hadislere karşı tevakkuf etmesinin nedeni, karşıt içerikli rivayetlerdir. Abdesti emreden rivayetleri umumu'l-belva'ya arzettiğine dair ne kendisinden ne de ilk öğrencilerinden herhangi bir nakil bulunmaktadır. Tespit ettiğimiz kadarıyla bunu -Ebu Hanife'ye nisbet etmeksizin- ilk olarak ifade eden kişi, İsa b. Eban'dir. Cessas gibi usûlcüler de bunu alıp geliştirmişlerdir.

 

Ebu Hanife için söylediğimiz şeyler, aynı görüşü benimseyip savunan İbn Abbas (r.a.) gibi sahabiler için de geçerlidir. İbn Abbas'ın konu ile ilgili merfû hadislere dayandığı anlaşılmaktadır. Ancak başta İsa b. Eban olmak üzere birçok usûlcü, kıyasa uygunluk ilkesini temellendirmek için onun bu haber hakkındaki değerlendirmesine dayanmıştır.61 İsa b. Eban, İbn Abbas'ın: "Biz ateşte ısıtılan sıcak suyla abdest alır ve ateşte kaynatılan yağı sürünürüz [bunlardan ötürü abdest mi alacagız!]?" dediğini, bunun ise kıyasla habere karşı çıkmak olduğunu belirtir.62  İsa b. Eban, İbn Abbas'ın bu diyalogda hadise değinmeyip kıyasla yetinmesinden hareketle , onun sözkonusu haberi sahih görmediği sonucunu çıkarmaktadır.63 Hadis kaynakları incelendiğinde İbn Abbas'ın konuya dair açıklamalarının buradaki bilgilerle sınırlı olmadığı anlaşılmaktadır. Başta Buhari ve Müslim'in Sahihleri olmak üzere birçok hadis kaynağında İbn Abbas'ın bu konuda Rasulullah (s.a.s.)'den rivayette bulunduğu ve konuyla ilgili görüşünde bu rivayetlere dayandığı, kıyası da destekleyici bir unsur olarak gördüğü anlaşılmaktadır.64

 

Yukarıdaki açıklamalardan Ebu Hanife'nin kendi içtihadında hangi delillere dayandığı anlaşılmaktadır. Ancak onun abdest almayı emreden hadisleri nasıl telakki ettiği hakkında net bir açıklama bulunmamaktadır. Kanaatimizce bu konuda birkaç: ihtimalden söz edilebilir: 1) Ebu Hanife bu hadisler karşısında tevakkuf edip karşıt manadaki hadisleri tercih etmiş olabilir. 2) Abdesti emreden hadisleri diğer hadislere arzedip reddetmiş olabilir. 3) Bu hadisleri tezat teşkil etmiyecek şekilde te'lif etmiş olabilir. Yani abdesti emreden hadislerdeki abdest (vudu') kelimesini ıstılahi manadaki abdest yerine el ve ağız yıkama şeklinde yorumlamış olabilir. Nitekim hadis kaynakları incelendiğinde "vudu" kelimesinin şer'i örfte birkaç manada kullanıldığı ve bu cümleden olarak elleri ve ağzı yıkama manasına hamledildiği görülmektedir.65

 

Hadis kaynaklarındaki bazı rivayetler yukarıda söz konusu ettiğimiz sonuncu ihtimali teyid etmektedir. İmam Muhammed'in kaydettiğine göre Ebu Hanife, Yahya b. Abdillah kanalıyla Ebu Macid el-Hanefi'nin şöyle dediğini nakleder: "Biz mescitte İbn Mesud'la birlikte oturuyor iken (bazıları) büyük bir çanak ve bir su testisi ile Fil kapısından bize doğru geldiler. İbn Mes'ud (r.a.) şöyle dedi: 'Şu elinizdekinden dolayı rağbet edilen kimseler olduğunuzu görüyorum'. Topluluktan biri; 'Evet ey Abdurrahman'ın babası! Kabilemizde bir ziyafet verilmişti' diyerek elindekini yere koydu. İbn Mes 'ud ondan yiyip sudan içti. Sonra suyla elini yıkadı ve ellerinin ıslaklığıyla yüzünü ve dirseklerini meshederek şöyle dedi: İşte bu, abdesti bozulmayanın abdestidir (ve hâzâ vudûü men lem yuhdis)".66 İmam Muhammed bunun akabinde şu açıklamada bulunur: "Bu aynı zamanda Ebu Hanife'nin görüşüdür. Biz de bununla amel ederiz".67

 

Senedinde Ebu Hanife'nin de yer aldığı bu hadiste vudu' kelimesinin "elleri yıkama" manasmda kullanıldığı görülmektedir. Buna göre Ebu Hanife'nin, abdesti (vudû') emreden hadisleri de bu çerçevede yorumlamış olması kuvvetle muhtemeldir. Nitekim Yukarıda verdiğimiz ve Ebu Hanife'nin içtihadlarına dayanak teşkil eden hadislerin bir kısmında, Hz. Peygamber'in (s.a.s.) sadece ellerini ve ağzını yıkadığı kaydedilmektedir. Buna göre abdestin gerekmediğini söyleyen rivayetlerde geçen vudû' kelimesi, ıstılâhî manada ve namazın şartı olan hususi fiili anlatırken; abdestin gerekliliğini bildiren rivayetlerdeki vudu' kelimesi ise sadece elleri ve ağzı yıkamayı anlatmaktadır. Tahavi de hadislerde yer alan vudu' kelimesinin bu ihtimale açık olduğunu söyler. Fakat abdesti emreden rivayetler ile Hz. Peygamber (s.a.s.)'in hem abdest aldığını hem almadığını bildiren rivayetler arasında bir problem olduğunu belirtir.68 Ancak Dehlevi ve Keşmirî'nin belirttiği gibi, hadisteki emrin istihbaba (müstehablığa) hamledilmesi durumunda herhangi bir problem kalmaz.69

 

Ebu Hanife'nin abdesti ıstılâhî manaya hamlettiğini farzetsek bile, onun bu hadisleri mensuh (hükmü kaldırılmış) olarak gördüğünü düşünmemiz de mümkündür.70 Konuyla ilgili son uygulamanın bu doğrultuda olduğuna dair sahabeden gelen rivayetler de bu ihtimali güçlendirmektedir. Tahavi,  Cabir  b. Abdillah'ın şöyle dediğini nakleder: "Rasulullah (s.a.s.)'ın ateşte pişen eyler konusundaki son uygulaması, [yemekten sonra] abdest almamak şeklinde idi".71

 

Yukarıdaki ihtimallerden sonuncusunu tercih eden Tahavi, kıyasın da abdest almamayı gerektirdiğini söyleyerek, konuyu bir de nazar (fıkıh mantığı) açısından pekiştirmeye çalışır ve bunun aynı zamanda Ebu Hanife'nin görüşü olduğunu kaydeder.72

 

Buraya kadar anlatılanlardan Ebu Hanife'nin abdesti emreden hadisleri reddettiğini şöylemenin oldukça güç olduğu anlaşılmaktadır. Bunun ötesine geçip Ebu Hanife'nin umumu'l-belva veya kıyasa uygunluk prensibinden dolayı bu hadisleri reddettiğini söylemek daha da güç olmalıdır.

 

Hanefi Usûl kitaplarında, incelenen örnekte olduğu gibi, bazı hadislerin Kur'ana arz, kıyasa uygunluk ve umumu'l-belva prensibinden dolayı reddedildigi ifade edilmektedir. Yukarıda Ebu Hanife'den ve onun ilk öğrencilerinden yaptığımız alıntılar bu yöntemin Ebu Hanife'ye ve onun ilk öğrencilerine ait olmadığını göstermektedir. Kanaatimizce bu yöntem tahrice dayanmaktadır. Ebu Hanife'nin bu hadisler karşısındaki tavrı; nesh, arz, tercih veya tevakkuf şıklarından biriyle izah edilebilir.

 

Burada başka bir noktaya daha dikkat çekmeliyiz. Usûl kaynakları incelendiğinde Kur'an'ın  umumuna arz prensibinin kendi içinde de problemli bir yöntem olduğu anlaşılmaktadır. Zira arz yöntemi, hadislerin Kur'an'a sunulup, muvafık olan haberlerin kabulü ve muhalif olanların reddi esasına dayanır. Ne var ki Kur'an'a muhalefetin standart bir tanımı bulunmamaktadır. Bazı alimlere göre Kur'an'a muhalif olan bir hadis, başka alimlere göre Kur'an'la uyumlu bir şekilde izah edilebilmektedir. Hatta bazen aynı alimin bir hadisle ilgili hem muvafık hem muhalif yorumuna rastlanabilmektedir Mesela "Haber-i vâhidin kabul şartları"73 yukarıdaki hadislerden bir kısmının Kur'an'a muhalefetten dolayı reddedildiğini söyleyen Cessas, "Tahsis" bölümünde bu hadislerin kabuledilebilir manalara hamledilebileceğini söyler. Örneğin bir yerde "veled-i zina üçün en şerlisidir" hadisinin kıyasu'l-usûle aykırı olduğunu söylerken74, başka bir yerde bunun muayyen bazı şahıslarla ilgili bir hüküm olduğunu belirtir (I/207). Bir yerde "ölü, ailesinin ağlamasından ötürü azap görür" hadisinin zahiri itibariyle Kitab'a muhalif olduğunu söylerken,75 başka yerlerde bunun Kur'an'a muhalif düşmeyecek şekilde sahih manalara hamledilebileceğini belirtir (I/160, 206). Bir yerde "musarrat" (müşteriye güzel gözüksün diye memelerinde süt biriktirilen hayvanlar) hadisinin faiz ve zekat ayetlerine muhalif olduğunu söylerken76, Başka bir yerde bunu Kur'an'ın zahirine ters düşmeyecek şekilde yorumlayarak kabul ettiklerini belirtir (I/206). Bir yerde "Ateşin temas ettiği şeylerden dolayı abdest almak gerektiğini belirten hadisin umumu'l-belvaya aykırılıktan dolayı reddedildiğini söylerken77, başka bir yerde buradaki abdesti "elleri yıkamak" şeklinde yorumladılarını ifade eder (I/402). Bazı yerlerde "Allah Rasûlü'nün yemin ve bir şahitle hükümde bulunduğu"na dair hadisi merdut olarak takdim ederken78, Başka bir yerde bunun Kur'an'ın zahirine ters düşmeden makul ve makbul bir manaya hamledilebileceğini belirtir (I/192-194). Bu da arz yöntemi çerçevesinde sözedilen Kur'an'a muhalefetin, kişiden kişiye değişebilen izafi bir değerlendirme olduğunu göstermektedir.

 

SÜNNET'İN KUR'AN'A GÖRE KONUMU

 

Usûl kitaplarındaki yaygın şemaya göre Sünnet, ya Kur'an-ı Kerim'deki hükümlere uygun hükümler ifade eder veya Kur'an'da yer alan hükümleri açıklar ya da Kur'an 'da hükmü bulunmayan meseleler hakkında hüküm vaz'eder. Kur'an-Sünnet ilişkisinin böyle bir şema üzerinden anlatımı, daha sonraki dönemlere tekabül etrnektedir. Bu anlatıma Ebu Hanife döneminde rastlanmaz. Ancak yine de buna uygun örnekler, Ebu Hanife'den alıntılar yapan ilk dönem Hanefi kaynaklarında bulunmaktadır.

 

Kur'an'ı teyid eden Sünnet konusunda herhangi bir tartışma bulunmamaktadır. Ancak Kur'an'daki umûmî ve husûsî ifadeleri açıklayan ahad haberler konusu, bilindiği gibi usûlcüler arasında ihtilaflıdır. İlk dönem kaynaklarındaki açıklama ve örneklerden, Ebu Hanife'nin herhangi bir ayrıma gitmeden Kur'an'daki mücmel, amm ve hass (kapalı, genel ve özel) ifadeleri Sünnetle açıkladığı anlaşılmaktadır. Mesela Ebu Hanife'nin görüşlerini aktaran asar/ihtilaf kitaplarında yer alan ve namazların vakit ve rekatlarını, zekata tabi malları, zekat miktarını ve hacca ait hususları açıklayan hadisleri buna örnek verebiliriz.79

 

Cumhura (çoğunluğa) göre Kur'an'daki umûmî ifadeler haber-i vâhidle tahsis edilebilir.80 Hanefi usûlcüler ise, Kur'an 'da çok açık bir şekilde yer alıp herhangi bir ayet ya da meşhur-mütevâtir bir hadis tarafindan tahsis edilmemiş, farklı bir manaya ihtimali olmayan, tefsir ve beyana ihtiyaç duymayan ve seleften hiç; kimse tarafından hass kabul edilip ihtilafa konu edilmeyen umumî ifadelerin haber-i vâhidle tahsis edilemeyeceğini söylerler.81 Kanaatimizce, başta İsa b. Eban olmak üzere Hanefi usûlcülerin ileri sürdükleri bu kayıtlar ve kurallar tatbik edilirse, iki taraf (Cumhur ve Hanefi usulcüler) arasındaki ihtilaf lafzî düzeye inecektir. Bir başka deyişle, gerekçeler farklı olsa bile sonuçların aynı olduğu görülecektir.

 

Konuyla ilgili somut örneklere bakıldığında, Cumhura göre amm'ı tahsis eden ahad haberlerin, Hanefi fakihler tarafından da nassların tahsisinde esas alındığı görülür. Şu farkla ki, Cumhurun haber-i vâhid diyerek aldığı hadisler, Hanefi alimler tarafından meşhur82

Yazar:
Yr. Doç. Dr. Yrd. Doç. Dr. Metin Yiğit
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul