24 Kasım 2017 - Cuma

Şu anda buradasınız: / EBÛ HANÎFE’DE ‘İNSAN DAVRANIŞI’ VE KUR’AN MESAJI

EBÛ HANÎFE’DE ‘İNSAN DAVRANIŞI’ VE KUR’AN MESAJI

EBÛ HANÎFE’DE ‘İNSAN DAVRANIŞI’ VE KUR’AN MESAJI

Giriş

 

Başta azgelişmişlik olmak üzere İslam dünyasının yüzyüze olduğu fevkalade ciddi problemlere karşı dinin ruhunu iyi kavramış olan büyük alimlere ihtiyaç vardır. Esasında tüm yeryüzü, malumat sahibi olmak yanında ilim ve hikmeti eşitlik, barış, adalet, güven ve emniyet gibi evrensel değerlerle birlikte harmanlayıp özümsemiş ve din-i mübin-i İslam’ın sabiteleri ile değişkenlerini iyi kavrayıp analiz etmiş, çağını iyi okumuş fikir, idrak ve ruh alimlerineihtiyaç duymaktadır. Aksi taktirde maalesef İslam dünyasında Allah, peygamber ve İslam diyerek yığınları peşine takıp götüren, ama götürdüğü yerde İslam’ın ilim, izzet, gelişme, huzur ve ahlakı yerine bireysel egemenlik ve çıkar ülkesini inşâ eden; rüya, keşif, keramet ve menkıbe edebiyatı ile şeyhe, cemaat önderine ve lidere şartsız ve sözsüz itaat ve teslimiyeti dikte eden; pire için deveyi yakmaktan çekinmeyecek kadar dengesiz bir iklim hüküm sürmeye devam edecektir.

 

Tekrar etmek gerekirse geldiğimiz noktada dini, dünyayı,çağı ve toplumu çok iyi okuyup değerlendiren İmam-ı A’zam Ebû Hanîfe’lere ne çok ihtiyaç duyduğumuzun derinden idraki içindeyiz.

Neden Ebû Hanîfe sorusuna elbette bir çok yönden cevap vermek mümkündür. Ama toplumsal mahiyet ve önem açısından burada sadece bir tanesinden söz edelim: Gündelik siyaset ve Emevî-Hâşimdir.k ve beraberliktir"umaktaydı. ayed. Then we drun coffe and tea in my office  we dropped i“ Gülnar Market and sgho?ş ık”r, buî çekişmesi Kur’an’ın müminleri kardeş tutan İslam toplumunu ciddi anlamda sarsmakta ve kutuplaştırmaktadır. Tam da bu ortamda “din, birlik ve beraberliktir” (ed-dîn bi’l-cemâ’a) değeriyle topluma bir yönüyle hoşgörü ve uzlaşı ruhu üfleyen Mürcie akımının öncülerinden biri Ebû Hanîfe olmuştur.

Binaenaleyh bu çalışmada büyük imam Ebû Hanîfe’nin düşünce dünyasını inşâ ederken Kur’an mesajından nasıl istifade ettiği, eserlerinde “insan davranışı” konusunda atıfta bulunduğu âyetler ortaya konmaya çalışılacaktır.

Ebû Hanîfe’nin bu çalışmada dikkate aldığımız 5 eseri şunlardır:

1.el-Âlim ve’l-Müteallim,

2.el-Fıkhu’l-Ebsat,

3.el-Fıkhu’l-Ekber,

4.el-Vasıyye,

5.Osman el-Bettî’ye Risâle.[1]

 

Yaşadığı Dönem İtibariyle Ebû Hanîfe ve Düşüncesine Bir Bakış

 

80/699 yılında Ebû Hanîfe’nin doğup büyüdüğü Kûfe ile bölgenin ikinci büyük şehri olan Basra, öteden beri eski kültür ve medeniyetlerin irtibat kavşağında yer almış şehirlerdir. Bu özelliğe paralel olarak Kûfe ve Basra, yeni Müslüman olanlara İslam’ın ve Arapça’nın öğretildiği ve siyasi faaliyetlerin yoğun olarak yaşandığı önemli yerleşim birimleridir; birçok fakîh, dilci, edip, şâir ve filozofun da yaşadığı birer ilim merkezleridir. Ebû Hanîfe ticaretle uğraşan varlıklı bir ailenin çocuğudur ve kendisi de ilim tahsiline başlamadan önce ve sonrasında kumaş tüccarlığı yapmıştır. Tahsil hayatında temel dini ilimler yanında akaid ve cedel bilgisini de öğrenen Ebû Hanîfe, dönemindeki inkarcı ve bidatçılarla tartışmalar yapmış, farklı itikâdî düşünceye sahip kimselerin ve mezheplerin bulunduğu Basra’ya zaman zaman yaptığı yolculuklarında da bu tavrını sürdürmüştür. Nitekim o dönemde özellikle Basra’da ilahi sıfatlar, kader, mürtekib-i kebire ve tekfir gibi ilk dönemin belli başlı meseleleri hararetle konuşulup tartışılmaktaydı. Esasında onun yaşadığı dönem Hâricîler, Cehmiyye, Mu’tezile, Müşebbihe, Kaderiyye, Cebriyye, Mürcie ve Şia’nın birer itikâdî mezhep olarak teşekkül etmeye başladığı bir dönemdir. Ebû Hanîfe bu tür münakaşa ve münazaralarıyla, Hz. Peygamber’den sahabeye ve sonraki nesillere intikal eden ve o dönem Müslümanlarının çoğunluğunca da benimsenen itikâdî esasları savunmayı gaye edinmiştir. Onun bu alandaki görüşleri, zamanla daha da belirgin hale gelecek olan Ehl-i Sünnet anlayışının şekillenmesinde önemli katkı sağlamıştır. Öte yandan yine yaşadığı bölgenin karmaşık pek çok olayın meydana geldiği ve çözümünün arandığı bir yer olması muhtemelen Ebû Hanîfe’nin kıyas metodunu da sık olarak kullanmasına sebep olmuştur. Bunda ayrıca Ebû Hanîfe’nin tücccar olması, insanların problem ve ihtiyaçlarının çözüme kavuşturulması gerektiğine dair duyduğu inanç da etkili olmuştur. Sonuçta Ebû Hanîfe, kendi dönemine kadar geçen sürede oluşan ve nasların yorumu mahiyetinde olan kuralları gerektiğinde yeniden ifade etmiş, bazen de kuralı değiştirmek yerine ferdi ihtiyaç veya zarureti prensibinden hareketle bir takım çözümler önermiştir. Ömrünün elli iki yılı Emevîler, on sekiz yılı Abbâsîler döneminde geçen Ebû Hanife’nin haksızlıklara karşı sergilediği kararlı duruş ve muhalefet yüzünden siyasilerle arası hiç bir dönemde iyi olmamış, her iki dönemde de cezalandırılmıştır. Nihayet hapse atılıp şiddete maruz kaldığı Bağdat’da 150/767 yılında vefat etmiştir.[2]

Öte yandan Ebû Hanîfe’nin yaşadığı bölgede ircâ fikrinin yoğunlukla tartışıldığı bilinmektedir. Mürcie, teşekkül ettiği 60/680’den 100/718 yılına kadar Irak ve Hicaz bölgelerinde çok güçlü, Horasan’da ise daha az yoğunlukta olmuştur. Daha sonra ise Horasan Mürcie mezhebinin en yaygın olduğu yer haline gelmiştir. Bahsi geçen tarihler arasında Irak bölgesinde Mürcie’nin özellikle muhaddis, fakîh, vâiz, kârî, müfessir ve şâirler arasında yaygınlık kazanmış ve Kûfe’de Araplardan daha çok mevâlî unsur Mürcie yanında yer almıştır. Sonuçta Kûfe hicrî I. asrın son çeyreğinden itibaren Mürcie’nin en etkili merkezlerinden biri haline gelmiştir. Mürcie’nin itikâdî ve fıkhî görüşleri Hammâd b. Ebî Süleymân’ın (120/738) başını çektiği ve daha sonra Ebû Hanîfe etrafında odaklanan bir grup tarafından sistemleştirilmiştir. Hammâd’dan sonra Kûfe’de temsil edilen Mürcie’nin fıkhî ve itikâdî konulardaki önderi olan Ebû Hanîfe, kendi eserlerinde de Mürciî fikirleri sistemli bir şekilde ele alarak izaha çalışmıştır.Mürciî fikirde olanlar Hz. Osman ve Ali’nin durumunu Allah’a bırakarak kıble ehlinden hiç kimseyi büyük günahı dolayısıyla tekfir etmedikleri için Hâricî ve Şiî olmayan çoğunluğun oluşturduğu geniş bir kitlenin desteğine sahip olmuşlardır. Ayrıca bu insanlar Hâricîler gibi son iki halifeyi ve diğer sahabeyi tekfir etmemiş, Şia gibi ilk üç halife aleyhtarlığı yapmamış, Emevîler gibi de Hz. Osman’ı methedip Hz. Ali’yi lânetlememiş, büyük günah işleyenlerin durumlarını Allah’a havale ederek cennetlik veya cehennemlik oldukları konusunda kesin bir fikir beyan etmemiş, amelin imandan olmadığını benimsemişlerdir. Binaenaleyh Ebû Hanîfe’nin yaşadığı ortamın ircâ fikri yanında başka yoğun siyasi-dini tartışmalarla da hareketli olduğu tespiti, bu çalışmanın ulaşacağı maddeleri anlamlandırma konusunda yararlı olacaktır.[3]

 

İnsan Davranışı

 

İnsan ve davranışı başta din olmak üzere tarih, metafizik, felsefe, sosyoloji, psikoloji gibi pekçok ilmin varlık sebebidir. Ebû Hanîfe, “İnsan Davranışı” adını verdiğimiz bu  başlık altında toplam 44 âyet kullanmıştır. Bu sayı İmam-ı Azam’ın  bütün eserlerinde kullandığı toplam 162 âyetin %27,16’sına tekabül etmektedir. İnsan Davranışı konusuyla 12 alt başlıkta irtibatlandırarak derlemeye çalıştığımız meselelere el-Fıkhu’l-Ekber dışında kalan tüm kitaplarında değinilmiştir.[4]

 

1. Sabit Din-Hareketli Şeriat:

 

Ebû Hanîfe’nin yoğun sayılabilecek bir baskınlıkta kullandığı bu grup âyetlerle vermek istediği mesaj şudur: Din kainat kurulduğu andan beri aynıdır, değişmemiştir. Ancak dinin uygulaması olan şeriat, şartlara ve durumlara göre değişecek bir karaktere sahiptir.[5] Örneğin Ebû Hanîfe’nin el-Âlim ve’l-Müteallim’deki sözleri  şöyledir: “Bilmiyor musun ki, Allah’ın resûlleri –Allah hepsine salât ve selâm eylesin- muhtelif dinlere mensup değillerdi. Hiç biri kendi kavmine, kendisinden önce gelmiş olan resûlün dinini terketmeyi emretmemiştir. Çünkü peygamberlerin dini birdir. Buna mukabil her resûl kendi şeriatına davet ediyor, kendinden önceki resûlün şeriatına uymaktan nehyediyordu... Yani Allah’ın dini değiştirilemez. Nitekim din; tebdil, tahvil ve tağyir edilmemiştir. Şeriatler ise tebdil ve tağyir edilmiştir. Zira bir takım şeyler bazı insanlar için helâl iken, Allah onları diğer insanlara haram kılmıştır. Bir çok emirler vardır ki, Allah onların yapılmasını bir kısım insanlara emrettiği halde diğer insanları, onları işlemekten nehyetmiştir. O halde şeriatler çok ve muhteliftir. Şeriatler farz kılınan şeylerdir. Eğer Allah’ın bütün emrettiklerini yapmak ve bütün nehyettiklerinden kaçınmak din olsa idi; bu durumda Allah’ın emrettiklerinden herhangi birini terkeden yahut nehyettiklerinden herhangi bir şeyi işleyen kimse, Allah’ın dinini terketmiş ve kâfir olmuş olurdu...”[6]

Ebû Hanîfe’nin bu ilkesinin ve sözlerinin son derece çarpıcı olduğunu düşünüyoruz. Hatta aşağıda da görüleceği üzere aynı konuyla ilgili bir kaç âyete birlikte yer vermesini, konuya ağırlık verilmesi gerektiğini düşündüğü şeklinde yorumlamak da mümkündür. Çünkü bilinmektedir ki bu tartışma, amellerin imana dahil edilmemesi gerektiği şeklindeki temel Mürciî esası temellendirmeye hizmet etmektedir.[7] Ayrıca bu ifadelerle muhtemelen o dönemde şeriatın da din gibi değişmeyeceğini savunan bir yaklaşıma cevap verilmek istenmiş olabilir. Ebû Hanîfe’nin konuyla ilgili olarak zikrettiği âyetler şunlardır:

“Biz sana Kitabı, Kitab’tan kendinden öncekini tasdik edici ve ona şahid olarak Hakla indirdik. O halde onların arasında Allah’ın indirdiğiyle hükmet. Sizden hepiniz için bir şeriat ve yol tayin ettik. Eğer Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı. Size verdiği hususlarda sizi denemek için (böyle yaptı). O halde hayırlarda yarışın. Hepinizin dönüşü Allah’adır ve ihtilaf edip durduğunuz şeyleri size haber verecektir.”[8]“Allah ‘dini ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin’ diye Nuh’a buyurduğu dini, sana vahyettiğimizi, İbrahim, Musa ve İsa’ya buyurduğumuzu size de din olarak emretmiştir...”[9]“Senden önce hiçbir peygamber göndermedik ki ona ‘Benden başka ilah yoktur, onun için sadece Bana kulluk yapın’ diye vahyetmiş olmayalım.”[10]“Yüzünü bir hanif olarak dine, Allah’ın insanları yarattığı fıtrata çevir, Allah’ın yaratmasında hiçbir değişiklik yoktur. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmiyor.”[11]

Bu tartışmaya bağlı olarak Ebû Hanîfe hatalı davranışların düzeltilebileceğine olan inancını vurgular. Ona göre en önemli konu, Allah ve Rasülüne iman etmektir. Davranışlardaki hatalar affedilebilir ama imansızlıkdurumu hoşgörülemez. Başka bir deyişle Ebû Hanîfe, imansız kalmamak şartıyla cahilin öğrenmesini ve davranışını düzeltmesini her zaman için mümkün görmektedir.[12] Bu görüşü için ise şu âyetlere atıfta bulunur:

“Allah yanılırsınız diye size bunları açıklıyor. Allah her şeyi hakkıyla bilir.”[13]“Şayet şahit kadınlardan biri unutursa diğeri ona hatırlatır.”[14]“Musa dedi ki: Ben o işi henüz doğruyu göremeyecek haldeyken yaptım.”[15]

 

2. Bid’at, Dalâlettir:

Ebû Hanîfe, dinde sonradan çıkarılan şeylerin dini bozmaya yönelik oldukları gerekçesiyle dalâlet olduklarını ve bu yüzden de sahiplerinin cehennemde olduğunu kabul eder.[16] Bu konuyu ele almasının ardında muhtemelen, dinde bulunmayan bir takım işlerin din diye yapılması, bunların da zamanla gerçek dinin yerine geçip sapkınlıklara sebep olacağından endişe duyması yatmaktadır. Konuya istişhad bağlamında şu âyetleri zikreder:

“Ona kötülüğünü de iyiliğini de ilham eden Odur (Allah’tır).”[17]“Biz senin ardından kavmini imtihan ettik, sonuçta Samiri onları saptırdı.”[18]

 

3. Peygamber, Kur’ân’a Muhalif Olmaz:

Dinin temel kaynakları arasında Kur’an yanında Peygamberimize ait hadislerinde bulunduğunda kuşku yoktur. Ne var ki tedavüldeki bütün rivayetlerin Peygamberimize aidiyeti aynı kesinlikte değildir. Bu itibarla Ebû Hanîfe hadislerin aidiyetini tespitte Kur’ân’a muhalif olamayacakları ilkesinden hareketle rivayetlerin Kur’an’a arz edilmesini savunur.[19] Onun bu bağlamda istihdam ettiği âyetler şunlardır:

“Eğer Peygamber söylemediklerimizi bize karşı kendiliğinden uydurmuş olsaydı, elbette onu kuvvetle yakalar, sonra da onun şah damarını koparırdık.”[20]“Kim rasüle itaat ederse, Allah’a itaat etmiştir.”[21]

Bu konuya temas etmesine sebep olan olay, bir talebesinin Ebû Hanîfe’ye “Allah, içki içen kimsenin kırk gün, kırk gece kıldığı namazı kabul etmez”[22] şeklindeki hadise karşı fikrini sorması olmuştur. Cevap olarak İmam-ı Azam da aşağıdaki âyetleri zikrederek hadislerin Kur’an’a arz edilmesi gerektiğini ifade etmiştir. Binaenaleyh söz konusu hadis, aşağıdaki âyetlere aykırıdır:

“Kazandığı iyilik kendi lehine; yaptığı kötülük de kendi aleyhinedir.”[23]“...Erkek veya kadın sizden çalışanın amelini boşa çıkarmam...”[24]“Ancak işlediklerinizin karşılığını görürsünüz.”[25]

 

Ebû Hanîfe’ye göre anılan hadisin Kur’an’a aykırı olduğuna başka bir delil de Allah’ın iyiliklere mukabelede bulunduğu için kendisini şekûr ismiyle nitelemesidir.[26] Bu itibarla içki içen kimse günahının cezasını çekecek; ama kıldığı namazların veya başka salih amellerinin de mükafatını görecektir.[27]

 

4. İstitaat, Fiille Beraberdir:

İnsan davranışlarının Allah tarafından yaratılması, daha genel anlamda kader konusu İslam mezheplerinde en çok tartışılmış meselelerin başında gelir. Acaba insan davranışını yaratan kimdir? Allah yaratıyorsa kulun sorumlu tutulması nasıl mümkün olur? Haşa Allah’ın iradesi ve yaratması olmaması durumunda ise ulûhiyet vasfı zedelenmiş olmaz mı? Bu tür meselelerin tartışılması sadedinde kullanılan önemli kavramlardan biri de “istitaat” kelimesidir. İstitaat, irâdî fiillerin gerçekleşmesini sağlayan güç, kuvvet ve vasıtalar demektir. Ebû Hanîfe’ye göre fiil için kula gerekli olan güç ve kuvvet, ne fiilden önce ne de sonradır. İstitaat, fiille beraberdir. Eğer fiilden önce olsaydı, kul ihtiyacı anında Allah’dan müstağnî olurdu.[28] Bu da aşağıdaki âyete muhalif olurdu:

 

“Allah müstağnî, sizler muhtaçsınız.”[29]

 

5. İnsan Amel Defterini Okuyacaktır:

 

Kıyamet Gününde gerçekleştirilecek hesaplaşma o kadar âdil ve şeffaf olacaktır ki herkes davranışlarının kaydedildiği kitabını görüp okuyabilecektir:[30]

 

“Kitabını oku, bugün hesap görücü olarak sen kendine yetersin.”[31]

 

6. Günah İşleyen Kâfir Olmaz:

 

Günah işleyen kimsenin kâfir olmayacağını oldukça kuvvetli ve tartışmasız bir şekilde ortaya koyan Ebû Hanîfe’nin istihdam ettiği âyetlerden bir kısmı şunlardır:[32]

“Yunus’u da an. Hani o öfkelenerek çıkıp gitmiş, kendisine gücümüzün yetmeyeceğini sanmıştı. Fakat karanlıklar içinde niyaz etmiş ve ‘Senden başka ilah yoktur, Seni tenzih ederim, ben zâlimlerden oldum’ demişti.”[33]“Ey babamız, bizim için günahlarımızın bağışlanmasını dile. Biz gerçekten hata etmiştik.”[34]“Allah’ın senin geçmiş ve gelecek günahını bağışlaması için...”[35]

 

7. Günah-Af Dengesi:

Şirk dışındaki günahların Allah tarafından affedilebileceği ortaya çıkınca, bu günahlarla afları arasında makul bir denge olduğunu düşünen Ebû Hanîfe’ye göre sadece harama bakmış bir günahkârın affedilme ihtimali, adam öldürmüş bir katilin affedilmesi ihtimaline nispetle daha kuvvetlidir. Çünkü sadece harama bakmış kimse adam öldürmüş kimseden daha takvalıdır.[36] Ulaştığı bu formülasyon Ebû Hanîfe’nin daha ziyade meşhur olduğu fıkıh nosyonunda kendisine önemli bir kıyas gücü sağlamıştır. Bu bağlamda zikrettiği âyet şudur:

“Haberiniz olsun ki Allah katında en iyiniz, takvaca en ileride olanınızdır.”[37]

 

8. Suç-Ceza Dengesi:

 

Yapılan davranışa mukabil ve denk bir ceza terettüp etmesi, Ebû Hanîfe’nin üzerinde ısrarla durduğu bir husustur. Sadece adam öldürmüş ama hırsızlık yapmamış kimsenin hırsızlık suçundan cezalandırılmayacağı gibi iman etmekle birlikte günah işlemiş bir Müslümanın azabı da, kâfir olarak ölmüş bir günahkâra göre daha az olacaktır.[38] Bu konuda şu âyete atıfta bulunur:

“Yaptıklarınızdan başkasıyla karşılık görmezsiniz.”[39]

 

9. Kolaylık İlkesi:

 

Kolaylık ilkesinin söz konusu olduğu konulardan birisi yolculuktur. Yolculukta dinin sağladığı kolaylıklar kapsamında mestler üzerine meshetmek caizdir. Mukim için bir gün bir gece olan meshetme süresi, kolaylık ilkesinden hareketle yolcular için üç gün üç gece olmuştur. Buna ilaveten seferde namazları kısaltmak ve oruç tutmamak da ruhsattır.[40] Aşağıdaki âyetler bunu göstermektedir:

“Yolculuğa çıktığınızda namazı kısaltmanızda beis yoktur.”[41]“İçinizden kim hasta olur veya seferde bulunursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde oruç tutar.”[42]

 

10. Müslüman Olsa Bile Mütecavize Karşı Savaşmak:

 

Ebû Hanîfe’ye göre “iyiliği emir, kötülükten nehiy” gibi dini bir amaca dayanarak bile olsa saldırgan davranan, kan döken, haramı helal sayan mütecavize karşı mücadele etmek gerekir. Çünkü o kimsenin ifsat ettiği islah ettiğinden daha fazladır. Denge ilkesini bu konuda da yetkinlikle kullanan Ebû Hanîfe referans olarak şu âyeti kullanır:[43]

 

“Mü’minlerden iki grup birbiriyle döğüşecek olurlarsa, aralarını bulup barıştrın. Onlardan biri diğerine tecavüzde bulunursa mütecaviz tarafa karşı Allah’ın emrine dönünceye kadar savaşın.”[44]

 

Bu bağlamda Ebû Hanîfe’ye göre Hâricîlerin kâfir oldukları söylenemez. Ama onlar savaşılması gereken zâlim ve yağmacılardır. Ebû Hanîfeaşağıdaki âyetin Hâricîleri tasvir ettiğini düşünmektedir:

 

“O gün kimi yüzler ağarır, kimi yüzler kararır. Yüzleri kararanlara ‘siz iman ettikten sonra kâfir mi oldunuz? Onlara işte küfrünüzden dolayı azabı tadın bakalım’ denilecektir. Yüzü ağaranlar ise Allah’ın rahmetine kavuşurlar ve orada ebedi kalırlar.”[45]

 

11. İyi Davranışların Boşa Çıkmaması:

 

Yapılan olumlu işlerin boşa çıkmaması için gayret edilmesi konusunda teşvik edip uyarıda bulunan Ebû Hanîfe’ye göre üç şey amelleri boşa çıkarır: 1. şirk, 2. yapılan iyiliği başa kakmak, 3. riya için amel etmek.[46]

İmam-ı A’zam bu maddeleri delillendirme sadedinde aşağıdaki iki âyeti kullanır:

“Kim imanı inkâr ederse, amelleri boşa çıkar.”[47]“Sadakalarınızı başa kakmak ve eza etmek sûretiyle boşa çıkarmayın.”[48]

 

12. Hicret Etmek:

 

Ebû Hanîfe’ye göre Müslüman, saldırgan zâlimlere karşı mücadele etmeli ve âdil zümre ve idarecilerin yanında durmalıdır. Şayet toplum zâlimlerden ve mütecavizlerden meydana geliyorsa onlardan da ayrılmalı ve Allah’ın emrini yerine getirebileceği bir yere hicret etmelidir.[49] Konuyla ilgili olarak şu âyetleri zikreder:

 

“Allah’ın arzı geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya!”[50]“Ey mü’min kullarım, Benim arzım geniştir.”[51]

 

Sonuç olarak Ebû Hanîfe başta itikat ve hukuk olmak üzere İslam’ın kuşatıcı, kucaklayıcı, dengeli ve merhametli bir din oluşunu açıklıkla ortaya koyabilmiş büyük alimlerimizdendir. Bu mütevazı çalışmada onun tüm eserlerini tarayarak “insan davranışı” konusunda Kur’an’dan nasıl etkilenip düşünce dünyasını inşâ ettiğini, hangi âyetlerden yararlandığını ortaya koymaya çalıştık.

 

Dipnot

 


 

 

[1]. Bkz. İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe, İmâm-ı A’zam’ın Beş Eseri, çev. Mustafa Öz, İstanbul 1992, İFAV.

[2]. Uzunpostalcı, Mustafa, “Ebû Hanîfe” Md., TDV. İslam Ansiklopedisi, c.X, s.131, 132-133, 135, 136-137 ; Yavuz, Yusuf Şevki, “Ebû Hanîfe” Md., TDV. İslam Ansiklopedisi, c.X, s.138.

[3]. Bkz. Kutlu, Sönmez, Türklerin İslâmlaşma Sürecinde Mürcie ve Tesirleri, Ank. 2000, TDV.Yay., s.89-91, 101, 168, 211. Mürcie’nin inanç esasları hakkında geniş bilgi için ayrıca bkz. s.104-147 ; Kutlu, İslam Düşüncesinde İlk Gelenekçiler -Hadis Taraftarlarının İman Anlayışı Bağlamında Bir Zihniyet Analizi-, Ank. 2000, Kitabiyat, s.39-44.

[4]. Ayrıca Ebû Hanîfe’nin tüm eserlerinde “Allah Teâlâ, Bilgi Problemi, İman Problemi, İnsan Davranışları” başlıklarıyla ilgili olarak hangi âyetleri ne oranda kullandığı konusunda detaylı ve istatistiki bilgiler için bkz. Ünver, Mustafa, “Ebû Hanîfe Düşüncesinin Arkaplanını Besleyen Âyetler”, İslâmî Araştırmalar Dergisi, cilt: XV, sayı: 1-2, yıl: 2002, s. 51-52, 59.

[5]. Bkz. el-Âlim ve’l-Müteallim, s. 12 ; Osman el-Bettî’ye Risâle, s. 66-67.

[6]. el-Âlim ve’l-Müteallim, s. 12.

[7]. Bkz. Kutlu, Türklerin İslâmlaşma Sürecinde Mürcie ve Tesirleri, s. 117-118.

[8]. Maide, 5/48.

[9]. Şûrâ, 42/13.

[10]. Enbiya, 21/25.

[11]. Rum, 30/30.

[12]. Bkz. Osman el-Bettî’ye Risâle, s. 66-67.

[13]. Maide, 5/175.

[14]. Bakara, 2/282.

[15]. Şuara, 26/20.

[16]. el-Fıkhu’l-Ebsat, s. 45.

[17]. Şems, 91/8.

[18]. Taha, 20/85.

[19]. el-Âlim ve’l-Müteallim, s. 24-26.

[20]. Hakka, 69/44-47.

[21]. Nisa, 4/80.

[22]. Tirmizi, Eşribe 1; Ahmed, II, 176; V, 171.

[23]. Bakara, 2/285.

[24]. Al-i İmran, 3/195.

[25]. Saffat, 37/39. Bu hadise karşı olarak kullandığı diğer âyetler için de bkz. Yasin, 36/54; Tahrim, 66/7 ; Zilzal, 99/7-8 ; Enbiya, 21/47 ; Kamer, 54/53.

[26]. Bkz. Şura, 42/23 ; Fatır, 35/30, 34.

[27]. Bkz. el-Âlim ve’l-Müteallim, s. 24-26.

[28]. el-Vasıyye, s. 62.

[29]. Muhammed, 47/38.

[30]. el-Vasıyye, s. 62.

[31]. İsra, 17/14.

[32]. el-Fıkhu’l-Ebsat, s. 49.

[33]. Enbiya, 21/87.

[34]. Yusuf, 12/97.

[35]. Fetih, 48/2. Konu üzerine kullandığı diğer âyetler de şunlardır: Ahzab, 33/56; Cuma, 62/9.

[36]. el-Âlim ve’l-Müteallim, s. 17-18.

[37]. Hucurat, 49/13.

[38]. el-Âlim ve’l-Müteallim, s. 29.

[39]. Yasin, 36/54.

[40]. el-Vasıyye, s. 62.

[41]. Nisa, 4/101.

[42]. Bakara, 2/184.

[43]. el-Fıkhu’l-Ebsat, s. 39-40.

[44]. Hucurat, 49/9.

[45]. Al-i İmran, 3/106-107.

[46]. el-Âlim ve’l-Müteallim, s. 26.

[47]. Maide, 5/5.

[48]. Bakara, 2/264.

[49]. el-Fıkhu’l-Ebsat, s. 43.

[50]. Nisa, 4/97.

[51]. Ankebut, 29/56.

 

 

Yazar:
Prof. Dr. Mustafa Ünver
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul