24 Kasım 2017 - Cuma

Şu anda buradasınız: / EBU HANİFE’NİN FIKHİ YÖNTEMİ VE BUNUN SONRAKİ DÖNEM USUL DÜŞÜNCESİNE ETKİLERİ

EBU HANİFE’NİN FIKHİ YÖNTEMİ VE BUNUN SONRAKİ DÖNEM USUL DÜŞÜNCESİNE ETKİLERİ

EBU HANİFE’NİN FIKHİ YÖNTEMİ VE BUNUN SONRAKİ DÖNEM USUL DÜŞÜNCESİNE ETKİLERİ

İslam hukuku Yani fıkıh Müslüman bireyin ve toplumun hayatını Allah'ın rıza ve maksatlarına uygun olarak yaşayabilmesi bilgisidir. Fıkhın günümüzdeki şekliyle sistematize edilmesinin ilk örneklerinden birinin, Hanefi mezhebinin kurucuları arasında yer alan, İmamı Azam Ebu Hanife olduğu bilinmektedir. O sadece bir Fakih değil, aynı zamanda bir mütekellim, bir muhaddis, bir imam ve hepsinden önemlisi bir Muallimdir. O yaşadığı dönem toplumunun ihtiyacı olan fıkıh bilgisinin ortaya konulmasında büyük katkılar sağlamıştır. Bir muallim olarak fıkhın sistematik hale gelmesinde ve sonraki çağlar'ın insanlarının öğrenme ve uygulamasına kolaylık sağlamasında en başta rol almıştır.

 

Bir öğretmen olarak Ebu Hanife'nin üçlü bir akademik Öğretim sistemi uyguladığını görmekteyiz. Yani kendisinden eğitim alan öğrencilerini üç tabakaya ayırmış, birinci tabakada fıkha yeni başlayanlar için temel fıkıh eğitimi verirken, ikinci tabakada orta düzey fıkıh taliplerinin yetişmesine yardımcı olmuştu. Üçüncü tabaka ise Akademi diyebileceğimiz ve döneminin fıkıh meselelerini çözme kabiliyetine sahip müçtehitlerle yapılan dersleri içermekteydi. Ebu Hanife bu tabaka öğrencilerle müzakere ve yazma yöntemi ile öğrencilerini yetiştirmiştir. (geniş bilgi için bakınız Muhammed Hamidullah Ebu Hanife Akademisi).

 

Hokkanın babası da demek olan Ebu Hanife (Geniş bilgi için bkz. İbrahim Ethem POLAT, “İmâm-ı A’zam’ın Künyesi “Ebû Hanîfe” nin Mana ve Menşeini Tarihî ve Edebî Metinlerle Anlamlandırma” Ebu Hanife Sempozyumu, Eskişehir 2015, 301-306) fıkhi birikimini öğrencileriyle paylaşmakla kalmamış, aynı zamanda onları fıkhî meseleleri yazmaya ve kaydetmeye de yönlendirmiştir. Her ana başlığı kitap olarak düzenleyen Ebu Hanife, her kitabı fasıllara, fasılları bablara ayırmış ve her bab ve her faslı ilgilendiren konu ile ilgili örnek meseleleri kaydettirmiştir. Bu sebeple vefat ettiğinde geriye külliyetli miktarda çözülmüş fıkhi çözüm bıraktığı görülmektedir.

 

Bu yazının konusu Ebu Hanife'nin yaşadığı dönemde karşılaştığı Şer’, amelî, fıkhî meseleleri hangi usul ile çözüme kavuşturduğudur.

 

Genel olarak islami ilimlerin ve özelde fıkıh ve bilhassa usul ilminin tedvin edilmediği bir dönemde Tebe-i Tabiin (Ebu Hanife’nin Tabiûndan olduğu iddialarıyla ilgili olarak bkz. Ali DUMAN, “Taşköprüzâde İsâmüddîn Ahmed Efendi’nin Gözüyle Ebû Hanîfe Nu’mân b. Sâbit” Ebu Hanife Sempozyumu, Eskişehir 2015, 277-286) ya da genel adıyla müçtehit imamlar döneminde yaşayan Ebu Hanife, döneminin İslami ilim birikimini elde ettiği gibi fıkhi bakımdan da doğduğu yaşadığı bölgenin temel metodolojisini yani usulünü almıştır.

 

Bilindiği gibi peygamberin vefatının ardından dinî ve dünyevî işlerin görüp-gözetilmesi vazifesi sahabeye intikal etmişti. Ancak sahabenin tamamı sanıldığı gibi üstün zeka ve kavrayış seviyesine sahip, gördüğünü ya da okuduğunu doğru anlayıp, doğru yorumlayan ve sonraki nesillere doğru aktaran insanlardan oluşmamaktaydı. Hatta aksine bu saydığımız niteliklere sahip çok az insan sahabe arasında yer almaktaydı. Ancak İslami ilim zincirinin ilk halkasını teşkil eden sahabe topluluğunun içinde, az da olsa, bilhassa dinin ana metinlerinin ve bu metinlerin temel anlamlarının ve bu anlamların yorumlanmış biçimlerinin sonraki nesillere aktarılmasında önemli görevler ifa eden fakih kimseler de yer almaktaydı. Bu fakih sahabiler, kendilerinden sonra gelen nesil yani tabiûn içerisinde yer alan ilim düşkünü ve fakih insanlara bu mirası eksiksiz olarak aktardılar. Fakih sahabiler kendilerinden sonraki nesle sadece peygamber kanalıyla intikal eden dini nassları aktarmakla kalmadılar; aynı zamanda peygamberden aldıkları ve kendi insani bilgi ve tecrübeleri yoluyla da öğrendikleri problem çözme yöntemlerini de aktardılar. Yani onlara bir usul de verdiler.

 

Tabiûn nesli içerisinde yer alan fakih kimseler Sahabe'den devraldıkları bu mirası ve çözüm usulünü karşılaştıkları yeni hadiselere çözüm üretirken kullandılar. Tabiûn döneminin, İslam fıkıh ilmi açısından okullaşma dönemi olduğu söylenebilir. Özellikle Hz Osman döneminde Fakih sahabiler çeşitli vesilelerle İslam coğrafyasına dağıldılar. Her bir Fakih sahabi gittiği beldede bir okul, bir medrese görevi gördü. Orada yaşayan farklı etnik köken ve inançtan İslam dinine girmiş, tabiûn ilim talipleri, beldelerine gelen Fakih sahabeye sıkı sıkıya sarıldı ve ondaki kitap bilgisini, kitabın umum husus, nasih mensuh, mutlak mukayyed bilgisini, naslar arasında bağlantı kurma yöntemini, o sahabenin sahip olduğu sünnet bilgisini ondan aldı. Aynı zamanda nasslar arasında ilişki kurma, kitap-sünnet ilişkisi ve metinleri doğru anlayıp, doğru yorumlama usulünü de ondan aldı. Böylece Fakih sahabilerin yaşadıkları İslam beldelerinde, o sahabiye tabi olan, onun ilmini ve yöntemini alan tabiûn alimleri yetişti.

Bu dönemde iki okulun öne çıktığını görmekteyiz. Biri Medine merkezli olmak üzere Hicaz Okulu, diğeri Kûfe merkezde olmak üzere Irak Okulu. Bu iki okuldan Hicaz okulunun öne çıkan özelliklerinin başında hadis merkezli olarak meseleleri çözme usulü görülürken; Irak Okulu'nda ise re’y merkezli olarak meseleleri çözme usulünün öne çıktığı görülmektedir.

 

Diğer İslam beldelerine nazaran Medine'de hadis ve Sünnet daha fazladır. Bunun en önde gelen sebebi, sahabîlerin büyük çoğunluğunun Medine'de yaşamasıdır. Buna karşın Kûfe'de hadis bilgisi Medine'ye nazaran çok daha azdır. Çünkü bu coğrafyada yaşayan sahabiler azdır. Ayrıca burada hadis güvenilir değildir. Kûfe, farklı etnik köken ve inançtan gelen İslamlaşmış şahısların, kendi inanç, bilgi, kültür ve anlayışları ile, İslamî inanç, kültür ve yaşam biçimini harmanlamaya çalıştıkları bir bölge olmasının yanında islami iç karışıklıkların yaşandığı bir bölgedir. Hz. Osman Döneminden itibaren başlayan iç çekişmeler ve kavgalar, Irak bölgesinde Cemel ve Sıffin hâdiseleri biçiminde iç savaş olarak yansıdığı gibi; kendi itikâdi ve siyâsî görüşlerini geliştirmiş Hz. Ali ekibinden ayrılan Havaric’in yaşadığı bölge de burasıdır. Şia’nın yani Ali taraftarlarının Merkezi ve ehli sünnetin çekirdeğini oluşturanların merkezi de burasıdır. Muaviye ve taraftarları da bura kanalıyla Şam’a ve Mısır'a ulaşabilirler.

 

Görüldüğü gibi Irak bölgesi itikadî ve siyasi karışıklıkların merkezidir ve kendi itikadının kendi siyasi görüşünün doğruluğu iddiasında olan bütün fırkalar kendilerinin haklılığını ispatlayabilmek için son derece yoğun bir biçimde hadis uydurma faaliyetlerine girişmişlerdir. Irak bölgesinde hadisin azlığı ve uydurma hadis fazlalığı Kûfe merkezinde yaşayan fakihlerin hadise güvenini son derece azaltmıştır. Hadis güvenilir olmayınca ondan sünneti elde etme imkanı da son derece azalmakta, dolayısıyla da karşılaşılan meseleyi çözmede Sünnetten yeterince destek alınamamaktadır. Hal böyle olunca karşılaşılan meseleleri çözebilmek için re’y denilen, nassın ötesinde yöntemlere başvurmak zarureti kaçınılmaz olmaktaydı.

 

Bunun yanında Kûfe’de hadis rivayetini yasaklayıp, Kur’an ayetlerinin zahirlerine bağlanıp kalmayarak, zaman ve mekan şartlarına göre yorumlamayı ilke edinen Hz. Ömer’in usuli yönden etkisi olduğu da görülmektedir. Zira Kûfe merkezinde kadılık yapan Abdullah b. Mes’ud, fıkıh yöntemi bakımından Hz. Ömer’i kendisine rehber edinmiş ve onun nasslara yaklaşım tarzını benimsemiştir. Bir tür Hz. Ömer'in kopyası sayılan Abdullah b. Mes’ud, peygambere hürmetinden dolayı, ona yalan isnad etmek endişesiyle hadis rivayet etmekten son derece kaçınan, hadis rivayetine karşı olan bir sahabi olarak Kûfelilerin hocasıdır. Ayrıca Kûfe'yi Başkent yapan ve nassların metin ve zahirlerinden ziyade amaç ve anlamlarına göre yorumlanmasından yana olan Hz. Ali'nin de burada yöntem olarak etkin olduğunu görmekteyiz. Şu halde Kûfe’nin Sahabe'den üstadları Hz. Ömer, Hz. Ali ve Abdullah b. Mes’ud gibi nassların metinlerine bağlı kalmayıp anlamlarıyla, maksatlarıyla meselelere yaklaşan büyük fakih sahabiler olmaktadır. Bu nedenle Kûfe Okulu aynı zamanda re’y  okuludur. Abdullah Bin Mes’ud’dan doğrudan ya da dolaylı olarak ilim alan Alkame b. Kays, Mesruk ve İbrahim en-Nehai gibi büyük tabiûn alimleri de, hocalarından bu yöntemi almışlar ve meseleleri çözmekte hadise sıkı sıkıya bağlılık yerine re’y ve kıyas yöntemleriyle meseleleri genişletme metodunu esas almışlardır.

 

İşte bu metodun hakim olduğu Kûfe'de dünyaya gelen Ebu Hanife, İbrahim en-Nehai’den muallimlik vazifesini devralan Hammad b. Ebi Süleyman'ın 40 yaşına kadar talebeliğini yapmıştır

 

Kûfe, ehli re’y mektebini Kûfe re’y ekolüne dönüştüren İbrahim en-Nehai-Hammad b. Ebi Süleyman geleneğinin ürünü olan İmamı Azam Ebu Hanife olmuştur. Kûfe'de doğup büyüyen Ebu Hanife, Kûfe Okulu'nun şer’î-ameli meseleleri çözmekteki yöntemini geliştiren, kendisinden sonraki asırlarda gelecek olan nesillere takip edebilecekleri bir anayol haline getiren büyük imamdır.

 

Ebu Hanife'nin hüküm istinbatındaki usulüne bakacak olursak; onun karşılaştığı şer’î-amelî bir meseleyi çözerken başvurduğu ilk kaynağın kitap olduğunu görürüz. Yani bir mesele ile karşılaştığında, öncelikle o mesele ile ilgili olarak Kur’an-ı Kerim'de bir hüküm olup olmadığına bakar; eğer Kur'an'da bir hüküm bulamazsa, peygamberin sünnetine yönelir ve meseleyi peygamberin sünnetinden hareketle çözüme kavuşturmaya çalışır. Peygamberin sünnetinde de konuyla ilgili bir hüküm bulamazsa, bu sefer peygamberin ashabının görüşlerine müracaat eder. Eğer ashab o meselenin hükmü ile ilgili olarak fikir birliği yani icma etmişlerse onu alır, yok icma etmeyip ihtilaf etmişlerse, görüşlerini inceler ve onlardan birini tercih eder. Ama bütün görüşleri terk ederek başkalarının görüşlerine yönelmediği gibi kendi de o konuda görüş serdetmekten kaçınır. Eğer ashabın görüşleri de karşılaştığı meseleyi çözmek için yeterli olmazsa bu sefer re’y ile içtihat eder. Ashabın dışındaki topluluk ve bilim adamlarının görüşlerine iltifat etmez. Hatta bu konuda çok meşhur olan sözü şöyledir “hüm rical nahnu rical” yani “onlar adamsa biz de adamız” der. Konu içtihada geldiğinde, kitap ve sünnete aykırı düşmeyen fakat şeriatın genel ilke ve maksatlarına uygun diğer delillerle yönelir. Söz gelimi kıyas ve kendi anlayışında karşılaşılan şer’î-amelî meselenin çözümünde kanundan doğan boşluğu telafi etme yöntemi biçiminde olan istihsana başvurur. Bunun yanında örf ve adete de, toplumun amellerine de itibar eder. Ebu Hanife'nin hüküm istinbatında itibar ettiği bir diğer önemli kaynak da Maruf sünnet denilen ve toplumsal yaşam biçimi haline gelen tutumlardır.

 

O nassa bağlılığın babası kabul edilebilecek bir biçimde kitap ve sünnet metinlerinden oluşan nassa sıkı sıkıya bağlıdır (Geniş bilgi için bkz. H. Yunus Apaydın, “Muhafazakar Bir Re’ycilik Teorisyeni Ebu Hanife”, İslami Araştırmalar Dergisi, C. XV, S.1-2, 2002, 143-147). Bu husustaki muhafazakârlığı onun sahabi kavlini re’y ve kıyasın önüne almaya sevk etmiştir. Bunun yanında bilhassa hadis-sünnet açısından metnin güvenilirliği temin edildikten sonra artık bu sünnet üzerine yorum, inkar ya da kıyas, içtihat vesaire herhangi bir biçimde nass üzerine ziyadeyi kabul etmez. (Geniş bilgi için bkz. Ali Duman, “Ebu Hanife’nin Hüküm İstinbat Yönteminin Fukaha Usulündeki Rolü”, İslam Hukuku Araştırmaları Dergisi, s. 13, 2009, 83-102)

 

Bu yöntemi ile Ebu Hanife'nin herhangi bir şer’î-amelî meselenin hükmünü istinbat etmek hususunda konuyu ilgilendiren bütün nassları incelemeyi, nasslar yeterli olmadığı zaman toplumsal hayatın ilkelerini ve toplumsal hayata uygun naslardan kaynaklanan kuralları esas alarak meseleleri çözmeyi ilke edinmiş olduğunu görmekteyiz. Bunun anlamı Ebu Hanife'nin herhangi bir meselenin çözümünde o meseleyi çözebilecek bütün delilleri çok iyi ve yakından incelemesi demektir. Ebu Hanife'nin bu yönteminde hiçbir ayet yada hadis boşa çıkmamakta, her biri Şari’in dediği ve demek istediği alanlarda yerinde kullanılmaktadır. Dolayısıyla herhangi bir meseleyi Ebu Hanife çözüp temellendirdikten sonra artık o meselenin şer’î hükmü hususunda “kitap ya da sünnet ne diyor ne demek istiyor” diye araştırmaya kalkmaya ihtiyaç kalmamaktadır. Ebu Hanife bu şekilde milyonlarca meseleyi çözüme kavuşturdu gibi talebesi olan imam Ebu Yusuf, İmam Muhammed, Hasan Bin Ziyad, İmam Züfer bin Hüzeyl gibi onlarca müçtehit fakih talebeleri de binlerce meseleyi çözüme kavuşturmuşlar ve bunları kayıt altına almışlardır.

 

Hanefi fıkıh geleneğinin kurucu imamlarının çözdükleri meseleleri kayıt altına almalarının en somut örneklerini İmam Muhammed'in eserlerinde görmekteyiz. Ebu Hanife ve Ebu Yusuf'a talebelik yapmış olan İmam Muhammed, hocalarından almış olduğu çözümleri kaydetmiş ve onlara kendi görüşlerinden ekleyerek sonraki nesillere aktarılmasını sağlamıştır. İmam Muhammed'e ait eserler Zahiru’r-Rivaye (el-Asl / Mebsut, Camiü’l-Kebir, Cami’ü’s-Sağir, Siyerü’l-Kebir, Siyerü’s-Sağir ve ez-Ziyadat) ve Nadirü’r-Rivaye (Keysaniyat, Haruniyat, Cürcaniyat, Rakkıyat) olmak üzere iki grupta ele alınmaktadır.

 

Sonraki döneme hanefiler fıkıh eğitiminin ilk başlarında Zahiru’r-Rivaye kitaplarını okuturlar, orta seviyede Nadirü’r-Rivaye kitapları okuturlar. Üst aşamalarda ise Nevazil ve Vakıat denilen, hocaların kadılık ve müftülük görevleri yaparken kendilerine yöneltilen sorulara verdikleri cevapları içeren kayıtlarından okutulur. İleri aşama öğrencileri Bu kitapları okuyarak fıkıh eğitiminde ilerlerler. Bu kitapların okunmasından sonra Hanefi fıkıh eğitimini alan bir talebe artık kendisine sorulan sorulara cevap verebilecek hale gelir. (Geniş bilgi için bkz. Murtaza Bedir, Buhara Hukuk Okulu)

 

Hanefi fıkıh geleneğinin önemli bir boyutunu teşkil eden eğitim kanalıyla da bu meseleler sonraki nesillere ezberletilmiş ve yeni meselelerle karşılaştıklarında bunlardan hareketle çözüm üretebilecek veri üretmeye yönelmeleri gerektikleri kendilerine öğretilmiştir. Böylece sonraki gelen nesiller Ebu Hanife, Ebu Yusuf, İmam Muhammed gibi kurucu imamların görüşlerini öğrenerek kendi yaşadıkları dönemde karşılaştıkları meseleleri bunlardan hareketle çözmeye yönelmişlerdir.

 

Abbasi Devleti'nde Harun Reşid'in çocukları Emin, Me’mun ve Mutasım dönemlerinde Mutezile ekolünün iktidara eklemlenmesi ile yaşanan mihne süreçlerinde fıkıh ve usul inkitaa uğramış, kelam popülerleşmişti. Fakat Ahmet b. Hanbel önderliğinde ehl-i sünneti temsil eden grubun halifeyi de kendi saflarına çekmeleriyle Mutezile mihnesi sona ermiş ve tersine mihne başlamıştı. Bu dönemde mutezileye mensup olmak suç olduğu gibi kelam yazmak da yasaklanmıştı. İşte bu süreçte kelam yazamayan Mutezile alimleri, mezhepleşme sürecinin de katkılarıyla Hanefi, Şafiî ya da diğer herhangi bir mezhebe intisap ederek orada usul yazmaya başladılar. Kelamcılar (mütekellimin) yöntemi denilen yöntem böylece gelişmiş oldu.

 

Buna karşın Kûfe merkezli Re’y ekolünü temsil eden Hanefilik de, yine Mutezile’den ayrılan büyük bir alim olan Kerhi (v. 340) tarafından mezheplelştirildi. Kerhi, Hanefi mezhebini inşa ederken usul olarak, mezhep imamlarından yüzyıllar boyu aktarılan çözümleri esas almayı ilke edindi. Hatta bu sebeple Kerhî’nin “bizim imamlarımızın görüşlerine aykırı her bir ayet ve hadis neshe hamledilir ya da te’vil edilir” dediği nakledilir. Buna göre mezhebin usulü ortaya konurken kurucu imamların çözümleri incelenecek ve onların meseleyi çözmekde riayet etmiş oldukları ilke ve kurallar tespit edilerek, daha sonradan gelen müçtehitler için mesele çözümünde takip etmesi gereken yöntem / usul ortaya konulmuş olacak. İşte bu yönteme Hanefi mesleği ya da Fukaha mesleği denir.

 

Netice itibariyle Ebu Hanife ve önde gelen talebelerinin nassa (kitap ve sünnet) olan hakimiyetleri, nassların zahirleriyle yetinmeyerek, anlam ve kurgu bütünlüklerini dikkate alarak ictihat etmeleri, kanun boşluğu bırakmayacak şekilde bir usuli yöntem takip etmeleri, sonraki dönem Hanefilerinin usul mesleği olarak Fukaha yöntemini ortaya çıkarmalarında büyük bir rol oynamıştır.

 

* İnönü Üniversitesi ilahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi

 

Yazar:
Yr. Doç. Dr. Yrd. Doç. Dr. Ali Duman
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul