20 Kasım 2017 - Pazartesi

Şu anda buradasınız: / İMÂM-I A’ZAM EBÛ HANÎFE’NİN FIKHÎ METODOLOJİSİ

İMÂM-I A’ZAM EBÛ HANÎFE’NİN FIKHÎ METODOLOJİSİ

 İMÂM-I A’ZAM EBÛ HANÎFE’NİN FIKHÎ METODOLOJİSİ

Sunuş:

 

Kendisi hakkında, “Tüm zamanların en büyük bilge hukukçusu” şeklindeki bir tanımlamanın abartı sayılamayacağını sandığımız düzeyde bir konuma sahip olan İmâm Ebû Hanîfe (v.150/767), manevî yaşantısı, geniş ufku, rehber kişiliği ve uzman eğitimciliğinin yanı sıra, sahip olduğu hukuk mantığı ve felsefesi, olayları yorumlayışı, hukûkî sonuçlara ulaşmak için izlediği metodolojisi ile de yaşadığı çağdan içinde bulunduğumuz modern döneme kadar müslüman toplumları derinden etkilemekle kalmamış, -başta hukuk alanı olmak üzere- bütün kuşakların aydınlığında yürüyecekleri engin bir kültür birikimini onlara armağan etmiştir.

 

Biz bu mütevazi çalışmamızda, sonraki dönemlerde kendisine izafe edilen, yakıştırılan, adına tahriç denilen bir yöntemle onun fıkhî mirasından yola çıkarak onun hukukî metodunu anlama ve kavrama çabası yerine, bizzat kendisinin, en yakın talebelerinin, çağdaşı olan büyük müctehit ve bilgin kimselerin hakkında söylediklerinden, onunla çeşitli vesilelerle diyalog kurmuş kimselerin görüş ve değerlendirmelerinden yola çıkarak, onun hukuk mantığını ve felsefesini kavramaya ve keşfetmeye çalışmak, hem daha pratik, hem de objektifliğe daha yakın bir yöntem olacaktır kanaatindeyiz. Böyle bir yöntem izlemek, İmâm Ebû Hanîfe’yi doğru ve tutarlı anlamamıza yardımcı olacağı gibi, hakkında ileri sürülen kimi iddialara da en yalın ve net bir cevap niteliğini de taşıyacaktır. Bahsettiğimiz neden ve gerekçelere dayalı olarak önce onun kendisinin –öğrencilerinin- çağdaşlarının sözlerine, onunla yapılan diyaloglara yer verecek, sonra da bütün bu veriler ışığında onun fıkhî metodunu tespite çalışacağız.[1]

 

Ancak burada, muhtemel olarak ileri sürüleceğini sandığımız bir hususa işaret etmekte fayda mülahaza ediyoruz. Her şeyden önce burada verilen referanslar erken dönem fıkıh mirasının yanı sıra, olaylar ve kişisel hayatların ele alındığı “Menâqıb”(yeni adı ile biyografi) türü eserler olacaktır. “Menâqıb” türü eserlerden bahsedildiği zaman, genel bir kanı olarak bu tür eserlerin, olayları ve kişileri anlatırken, onlarla ilgili değerlendirmeleri yaparken, gerçek dışı, çokça abartılı ifadelerin bulunduğu, dolayısıyla bilimsel değerlerinin tartışmalı olduğu tezinden yola çıkarak bu çalışmamızdaki referanslara da aynı çekincelerden hareketle kuşkulu bir biçimde yaklaşmamalarını ümit ediyorum.

 

Burada problem, “Menâqıb” kavramı ya da teriminin olumsuz imajından kaynaklanmaktadır. Zira Târîhçiler, kültür ve târîhî birikim aktarıcıları, alanlarına dair bilgilerin aktarımında zaman zaman dayanaktan yoksun, aklen izah edilmesi mümkün olmayan ya da İslâm’ın temel ilke ve kurallarıyla te’lifi mümkün gözükmeyen bilgi aktarımında bulunmalarıdır Ancak bu handikaptan yola çıkarak bütün târîh çalışmalarını yanlış ya da mesnetsiz kabul etmek, hiçbir bilimsel değer taşımamaktadır. Ayrıca, “menakıb” türü eserler, önemli bilgi ve değerlendirmeler içerirler.

 

Bunun yanı sıra, bazı abartılı ifadelerin bu eserlerde yer alması yadsınamaz bir gerçektir. Ancak bu tür bilgi ve belgeler, aktarılan rivâyetler, târîhi bilgiler, “Târîh metodolojisi” kriterleri ışığında değerlendirilmek suretiyle gerekli ve istenilen sonuçlara ulaşılacaktır. Dolayısıyla aktarılacak olan rivâyet ve diyalogların, bu açıdan bakılarak değerlendirileceğini umarız.

                                                                                                                                 

 

I. Kendisinin ve En Yakın Arkadaşlarının Bu Konudaki Görüşleri

 

Bu bölümde biz, Ebû Hanîfe’nin fıkhî metodunu, bizzat kendisinden rivâyet edilen sözlerinden, talebe ve çağdaşı diğer âlimlerin görüşlerinden yola çıkarak belirlemeye, sonra da bu söz ve rivâyetlerin kısaca değerlendirmesini yaparak konuyu aydınlatmaya çalışacağız. Rivâyetlerden bazılarını –özellikle Ebû Hanîfe’nin kendi sözlerinin- orijinallerini de vererek mukayese imkân sağlamak istedik. Şimdi bu görüş ve rivâyetlere geçebiliriz:

 

 

A- Kendi Sözleriyle Ebû Hanîfe Ve Fıkhî Metodu

 

Nûh el-Câmi' (v.173/789)’in rivâyetine göre, Ebû Hanîfe şöyle demiştir:

 

"Rasûlullâh (s.a.s.)’tan gelen rivâyetler baş göz üstünedir. Sahâbe’den rivâyet edilen görüşlerden dilediğimizi seçeriz. Onların dışındaki bilginlere gelince, onlar adam (sa),  biz de adamız!." [2]

 

 

Tahâvî’nin (v.321/933)  kendi senediyle Ebû Yûsuf (v.182/798)’tan yaptığı rivayete göre, Ebû Hanîfe (v.150/767) şöyle demiştir:

 

"Bir kimse bir hadisi, -ilk işittiği andan rivâyet ettiği ana kadar aynı şekilde hafızasında tutmadıkça- o hadisi nakletmesi caiz olmaz." [3]

 

Mekkî’nin (v.568/1172) naklettiğine göre[4]; "Ebû Hanîfe ile Evzâî (v.157/795) arasında şöyle bir konuşma geçer.

 

Evzâî, Ebû Hanîfe’ye soruyor: "Namazda rukûa giderken ve rukûdan doğrulurken ellerinizi niçin kaldırmıyorsunuz?"

 

"Çünkü Rasûlullah (s.a.s.)’tan bunu yaptığına dair sahîh bir haber gelmemiştir."

 

"Nasıl sahîh haber olmaz? Bana; Zührî, Sâlim’den; O da babasından;

 

"Rasûlullah (s.a.s.)’ın namaza başlarken, rukûa varırken ve rukûdan doğrulurken ellerini kaldırdığını"  haber verdi."

 

 

Ebû Hanîfe de dedi ki:

 

"Bana da Hammâd, İbrâhîm’den; O, Alkame ile Esved’den; Onların da Abdullah İbn Mes'ûd'dan rivâyetine göre; O: "Rasûlullah (s.a.s.)’ın, sadece namaza başlarken ellerini kaldırdığını bir daha da kaldırmadığını" haber verdi."

 

"Ben sana Zührî, Sâlim ve babası aracılığıyla Hz. Peygamberden haber veriyorum. Sen ise bana; Hammâd ve İbrâhîm haber verdi diyorsun?!"

 

"Hammâd b. Ebî Süleyman, Zührî’den; İbrâhîm de Sâlim’den daha fakihtir. İbn Ömer’in Sahabî oluşu (da) ayrı bir fazîlettir. Ancak Alkame, fıkıhta ondan (hiç te) geri değildir. Esved’in birçok meziyetleri vardır. Abdullah’a gelince; Abdullah işte O Abdullahtır!"  Bu cevap üzerine Evzâî sükût etmiştir.

 

İmâm Ebû Hanîfe, Osmân el-Bettî (v.143/760) ’ye, yazdığı ünlü risâlesinde, Sünnet’in gerekliliği hakkında şunları söylemiştir.

 

"Bil ki, sizin bildiğiniz ve insanlara öğrettiğiniz şeylerin en fazîletlisi, Sünnet’tir. Senin için lâyık olan, Sünnet'i öğrenmeleri gereken ehil kimseleri bilmendir…" [5]

 

İbn Abdilberr (v.463/1071), İmâm Züfer (158/775)’den, İmâm Ebû Hanîfe’nin: "Neye dayanarak hüküm verdiğimi bilmedikçe, bir kimsenin benim kitaplarıma bakarak fetvâ vermesi caiz değildir."[6] dediğini nakleder.

 

Bir başka defasında:

 

"Hiçbir kimsenin, hakkında Kur'ân, Sünnet ve Sahâbenin icmâ’ı bulunan bir konuda (herhangi bir) görüş ileri sürmesi caiz değildir. Eğer Ashâb, bir konuda görüş ayrılığına düşmüşlerse bu durumda, o görüşlerden Allâh’ın Kitâbına, Rasûlünün Sünnetine en yakın bulduğumuz görüşü alırız. Bunun ötesinde kendi rey’i ile ictihâd etmek, ilgili konudaki görüş ayrılıklarını bilerek kıyas yapabilen kimseler için caiz olur." [7]

 

Yine O:

 

"Bu insanlara şaşılır! Benim sırf kendi rey’imle hüküm verdiğimi söylüyorlar, hâlbuki ben, sadece hadise dayanarak fetvâ veririm!" [8]

 

İmâm Ebû Hanîfe, hadîse muhâlefet ithamlarına karşı bizzat kendisi,

 

"Rasûlüne muhâlefet edene Allah lânet etsin! Zira Yüce Allah, bize onunla ikramda bulundu ve bizi onun aracılığıyla kurtardı…"[9] diyerek karşılık vermiştir. Mekkî, İmâm Hâfız Ebû Yahyâ Zekeriyâ en-Neysâbûrî’nin; ‘Menâqıbü Ebî Hanîfe’ adlı eserinde kendi rivâyet senediyle Yahyâ b. Nasr b. Hâcib’ten rivâyetine göre;

 

"Ebû Hanîfe’nin: "Yanımda bir hadis sandığı var. Ben bunlardan yararlı olacak çok az bir kısmını çıkardım." [10] dediğini nakleder.

 

Yine İmâm, mücerred re’y den bahisle şöyle demiştir.:

 

"Allah’ın dininde (dayanaksız) re’y le görüş beyân etmekten sakının!  Size Sünnet’e ittibâ etmek düşer! Kim bu usûlden ayrılırsa, sapıtır. Selef’in eserlerine sarılın! Sözlerini altınla yaldızlasalar bile, insanların re’ylerinden sakının! Çünkü iş, ancak siz sırât-ı müstakîm üzere bulunduğunuz zaman vuzûha kavuşur!" [11]

 

Ebû Hanîfe, Hz. Peygamberin dindeki yeri ve konumu hakkında şöyle demektedir:[12]

''Eğer bir kimse: "Peygamber (s.a.s.)’in her söylediğine inanıyorum, ancak Nebî (s.a.s.), haksız yere konuşmaz ve Kur’ân’a muhâlefet etmez." derse: Bu, onun peygamberi tasdîk ettiğini ve Peygamberi Kur’ân’a muhâlefetten tenzîh ettiğini gösterir. Şâyet Peygamber (s.a.s.) Kur’ân’a muhâlefet etse ve Allah’a karşı haktan başka bir şey söyleseydi, Allah Teâlâ:

 

"Eğer Muhammed, bize karşı o (Kur’ân)’a bazı sözler katmış olsaydı, biz onu kuvvetle yakalardık, sonra da onun şah damarını koparırdık, hiç biriniz de onu koruyamazdınız!" (Hâkka, 44-47) kavline uygun olarak, onu kuvvetle yakalar ve şah damarını koparırdı. Allâh’ın Rasûlü, Allah’ın Kitâbına muhâlefet etmez. Allah’ın Kitâbına muhâlefet eden de Allah’ın Rasûlü olamaz!…(Dolayısıyla) Nebî (s.a.s.)’den, Kur’ân’a aykırı olarak hadis rivâyet eden kimseyi reddetmek, Hz. Peygamberi red ve yalanlamak anlamına gelmez. Bu, ancak, Peygamber (s.a.s.)’den bâtıl rivâyette bulunan kimseyi red etmektir. İtham bu kimseyedir, Peygambere değil! Bu nedenle Hz. Peygamberin söylediği her şey, işitelim- işitmeyelim başımızın gözümüzün üstündedir. Buna îmân eder ve Allah’ın Rasûlünün söylediğine olduğu gibi şehâdet ederiz.

 

Ve yine şehâdet ederiz ki, O; Allah’ın nehyettiği bir şeyi emretmez. Allâh’ın bağladığı bir şeyi koparmaz. Allâh’ın tavsîf ettiği bir şeyi ona aykırı bir şekilde tavsîf etmez. Şehâdet ederiz ki O, bütün işlerde Allâh’a muvâfıktır. Bid’at olabilecek hiçbir şey yapmamıştır, Allah’ın söylediği sözlere hiçbir ekleme yapmamış, zorlayıcılardan olmamıştır. (İşte bu yüzden) Allah Teâlâ:

 

"Kim Peygambere itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur!" (Nisâ,80) buyurmuştur.

 

Yahyâ b. Dureys şöyle demiştir:

 

"Süfyân es-Sevrî’nin yanında iken, ilim ve ibâdetiyle tanınan bir şahıs onun yanına gelerek:

 

"Ey Ebâ Abdillâh ! Ebû Hanîfe’ye niçin  bu kadar düşmanlık besliyorsunuz?" deyince:

 

''Ona ne olmuş?!''  dedi. O adam da: ''Onu, özü itibariyle insaf ve huccet içeren şu sözleri ifade ederken işittim.''

 

"Ben, bir meselenin hükmünü Kur’ân’da bulursam hemen alırım. Şayet onda bir hüküm bulamazsam, Rasûlullâh (s.a.s.)’ın Sünnetini -sika râvilerin yine kendileri gibi sika kimselerden yaptıkları yaygın sahîh eserleri- alırım.

 

Eğer hükmü, ne Kur’an’da ne de Sünnet de bulamazsam; Ashâbın görüşlerinden dilediğimi alırım, dilediği bırakırım. Fakat onların görüşlerini bırakıp başkalarının görüşlerine itibâr etmem.

 

Nihayet iş; İbrâhim en-Nehaî, Şa’bî, İbn Sîrîn, Hasan-ı  Basrî, Atâ b. Ebî Rabâh, Saîd b. el-Müseyyib gibi kimselere gelince, onlar ictihad eden bir topluluktu. Ben de onların ictihad ettikleri gibi ictihad ederim!" [13]

 

Abdülkerim b. Hilâl’in babasının rivâyetine göre Ebû Hanîfe şöyle demiştir:

 

 "Bir konunun hükmünü Kur’ân ve Sünnet’te bulursam onu alır başka birşeye bakmam. Eğer bir konuda Sahâbe, ihtilâf etmişlerse; Onların görüşlerinden dilediğimi seçerim. Sahâbe’den sonraki kuşaklardan bir görüş gelirse dilersem alırım, dilersem bırakırım." [14]

 

Sayrafî’nin rivâyetine göre ise, Ebû Hanîfe şöyle demiştir:

 

"Kıyas (metodu), her konuda işletilmez." [15]

 

Vekî’ b. el-Cerrâh (v.197/812), İmâm Ebû Hanîfe’nin:

 

"Mescide bevletmek, bazı kıyaslardan daha güzeldir."[16] dediğini rivâyet eder.

 

Rivâyete göre Ebû Hanîfe, şöyle derdi:

 

"Vallâhi, Bizim kıyas’ı nass’sa takdim ettiğimizi söyleyen yalan söylemiş ve (bize) iftira etmiştir! Nass varken kıyas’a hiç ihtiyaç duyulur mu!?"

 

Yine bir defasında:

 

"Biz önce Kitâbı, sonra Sünneti, sonra da Sahâbe’nin görüşlerini alır, (onların) üzerinde görüş birliğine vardıkları şeyle amel ederiz. Eğer bir konuda Sahabîler ihtilaf etmişlerse; İki meseleden birinin hükmünü –aradaki ortak illet’ten dolayı- kastedilen anlamın açıkça ortaya çıkması için diğeri ile kıyas ederiz." [17]

 

Hasan b. Ziyâd el-Lü’lüî (v.204/819) söylediğine göre[18] Ebû Hanîfe şöyle demiştir:

 

"Bu, (ulaşabildiğimiz) bir görüştür. Kim bizim görüşümüzden daha güzelini ileri sürerse; O görüş, doğruya bizim görüşümüzden daha yakındır."

 

Ebû Hanîfe şöyle demiştir:

 

"Bu, bizim görüşümüzdür. Kimseyi bu görüşü almaya zorlamayız. 'Herkes bu görüşü mutlaka kabul etmelidir.' de demeyiz. Her kimin yanında bizim görüşümüzden daha güzeli varsa, onu ortaya koysun!" [19]

 

Yine Mekkî’nin rivâyetine göre:

 

"İmâm Ebû Hanîfe, kendisine cevaplaması istenen bir soru yöneltildiği zaman uzun uzun düşünür, derin derin nefes alır sonra da:

 

"Allahım bizi muâhaze etme !” derdi.[20]

 

B. Kendi Talebe Ve Çağdaşlarına Göre İmâm Ebû Hanîfe Ve Fıkhî Metodu

 

I.Öğrencilerinin Gözüyle İmâm Ebû Hanîfe:

 

Mekkî, Ebû Yûsuf’tan şu olayı nakleder:

 

"Bir gün Ebû Hanîfe’nin yanına girdim, üzüntülü idi. Ona soru sormaktan çekindim. Biraz sonra başını kaldırdı ve:

 

"Ey Ebû Yûsuf! Görüyormusun.. Allah bizi içinde bulunduğumuz bu durumdan dolayı sorguya çekecek!" deyince ben de: "Müctehide düşen sadece ictihad etmektir." dedim bunun üzerine O, başını kaldırıp: "Allahım! Bizi sorguya çekme!" diye dua etti. [21]

 

İmâm Züfer’in şöyle dediği rivâyet edilmiştir:

 

"Ebû Hanîfe karşıtlarının sözlerine kulak asmayın! Zira, Ebû Hanîfe ve arkadaşları, herhangi bir konuda bir görüş ileri sürdükleri zaman; mutlaka Kur’an’a, Sünnet’e ve sahîh görüşlere dayanırlardı. Sonra da bunlara kıyas ederlerdi." [22]

 

Yine İbn Abdilberr, EbûYûsuf’un şöyle dediğini zikreder:

 

"Biz, herhangi bir fıkhî meselede ihtilafa düştüğümüz zaman; meseleyi Ebû Hanîfe’ye sorduğumuzda, meselenin çözümünü, sanki elbisesinin yeninde çıkarıp bize verirdi. Hadisleri tefsir (açıklama/yorumlama) konusunda Ebû Hanîfe gibisini görmedim!" [23]

 

Yahya b. Âdem, Ebû Hanîfe’nin:

 

"Kur’ân’ın ve Hadislerin mutlaka nâsih ve mensûh olanları vardır!" [24] dediğini nakleder. Hasan b. Ziyâd el-Lü’lüî’nin rivâyetine göre[25]

 

Ebû Hanîfe:

 

"İnsanların en âlimi; Onların ihtilaflarını en iyi bilendir!" tespitini yapan biz değil miyiz!"  demiştir.

 

Ebû Yûsuf şöyle der:

 

"Herhangi bir konuda Ebû Hanîfe’ye muhalif olsam, -o meseleyi (derinliğine) düşündüğümde- onun sahip olduğu görüşün, âhiret açısından daha kurtuluşa sebep olduğunu, (görüyordum). Bazen hadis'e yönelmek istediğimde, bir de bakıyorum ki; O, sahîh hadis(ler)i benden daha iyi biliyor!" [26]

 

İmâm Muhammed’in söylediğine göre:

 

"İmâm Ebû Hanîfe’nin ashâbı, onunla kıyas konusunda tartışır, karşı görüşleriyle ona muhâlefet ederlerdi. Ancak ne zaman ki O:

 

"Ben istihsân yapıyorum!" dediği zaman, artık hiç kimse ona yetişemezdi." [27]

 

Yine Mekkî, Hasan b. Ziyâd’ın:

 

"Ebû Hanîfe, iki bini Hammâd’dan, iki bini de öteki hadis şeyhlerinden olmak üzere dört bin hadis rivâyet etmiştir..." [28] dediğini nakleder.

 

Mekkî, Ebû Yûsuf’un şöyle dediğini belirtir:

 

"Ebû Hanîfe, kendisine herhangi bir mesele arz olunduğunda;

 

"Bu konuda bildiğiniz bir hadis var mı?" diye sorardı. O’na bir eser naklettiğimizde, o konu ile ilgili kendi görüşünü belirtirdi. Eğer bir konudaki iki görüşten birini destekleyen rivâyetler, diğerinden daha çok ise onu alırdı. Eğer rivâyetlerin sayısı birbirine yakın sayıda olursa, onlar arasında seçim yapardı. Değilse kıyas'a başvurur. O da uygun olmazsa, istihsân metodunu kullanırdı…

 

Eğer ince (fıkhî) meselelerden söz edecekse, biraz yalnız kalır, sonra yanına Mis’ar (b. Kidâm) ve (güzel Kur’an-ı Kerîm okuyan) Amr b. Zirr’i oturtur; O da bir miktar Kur’ân tilâvet edince, okunan âyetleri kendi aralarında müzâkere ederlerdi."[29]

 

Ebû Yûsuf, hocası İmâm Ebû Hanîfe’nin fıkıhta izlediği metodu şöyle açıklar:

 

"İmâm-ı A'zam, herhangi bir (fıkhî içerikli) hâdise (olay) meydana geldiği zaman;

 

"Yanınızda bir eser var mı?" diye sorar, bizim yanımızda veya kendi yanında bir eser bulunursa onu alırdı. Rivâyetler farklılık ifade ederse, sayısı çok olanı alırdı. Eser yoksa kıyas’a başvururdu. Kıyas yapmak (ta) yarar sağlamazsa istihsân metodunu kullanırdı." [30] 

 

Mekkî, kendi rivâyet zinciri ile Esed b. Amr’dan onun şöyle dediğini rivâyet eder[31]:

 

"Ebû Hanîfe, bize: "Ben size herhangi bir konuda görüş belirtir de o konuda bir eser bulamazsam, siz o konuda eser olup-olmadığını araştırın." derdi. Daha sonra bir gün; "Bir adam hanımına: "Üç ay sana yaklaşmayacağım!" diye yemin etse, ‘dört ay’ şeklinde yemin etmedikçe îlâ yapmış olmayacağını söylemiş ve herhangi bir eser de zikretmemişti. Fakat bizim yine de o konuda eser olup-olmadığını araştırmamızı istemişti. Bir süre geçtikten sonra -ulemânın ihtilâfını çok iyi bildiğinden dolayı başkalarına tercih edilir bir şahıs olan- Saîd b. Ebî Arûbe yanımıza geldi. Biz de ona bu konuyu sorduk. O da, Âmir b. el-Ahvel > Atâ > İbn Abbâs (r.a.) rivâyet zinciriyle onun: "Bir adam hanımına: "Üç ay sana yaklaşmayacağım!" diye yemin edip de, ‘dört ay’ ona yaklaşmazsa,  îlâ yapmış olmayacağı" şeklindeki kendi içtihâdını Ebû Hanîfe’ye ilettiğimizde çok sevinmiştir. Biz kendisine: "Hangi delile dayanarak îlâ yapmış olmayacağını söyledin" deyince, Allâh’ın Kitâbındaki: "Hanımlarına îlâ yapanlar dört ay beklerler." (Bakara/226)  ayetine dayanarak verdim. Ancak kendi görüşüme göre yorum yapmaya cesaret edemedim." diye karşılık verdi."

 

Ebû Yûsuf, şöyle demiştir:

 

"Şu üç kimseden daha fakîhini görmedim! (Bunlar:) Mâlik, İbn Ebî Leylâ ve Ebû Hanîfe’dir."  [32]

 

Deylemî’nin Abdülaziz b. Razme’den rivâyetine göre; [33]

 

"Kûfe’ye dışardan bir muhaddis geldiği zaman Ebû Hanîfe: "Ona gidin, (onda) bizde bulunmayan hadis var mı? Yok mu bir araştırın!" der, bir başka muhaddis geldiği zaman, yine aynı şekilde davranırdı."

 

 Sonuç ve Değerlendirme

 

Yukarıda yorum yapmadan verdiğimiz rivâyet ve değerlendirmelerin ışığında İmâm  Ebû Hanîfe’nin fıkhî metodolojisi hakkında şunları söylemek mümkündür.

 

1- İmâm, herhangi hukuki bir problemle karşılaştığında ya da kendisine arz edildiğinde, önce meselenin hükmünü Kur’ân-ı Kerîm’de arar, orada herhangi bir cevap bulamazsa, -kendisinin belirlediği sıhhat şartlarına uyan- hadis’lere başvururdu. Rivâyet edilen hadislerde, meşhur olma (kullanımda yaygın kabul) şartını ileri sürmekteydi. Bunun nedeni, içinde yaşadığı Iraq (Kûfe-Bağdâd-Basra) bölgesi, sosyal ve kültürel şartlar bakımından diğer İslâm beldelerine göre daha karmaşık ve çeşitlilik arz ediyordu. Dolayısıyla önceleri bu bölgede bulunmayıp, daha sonradan ulaşan buraya ulaşan rivayetlere karşı çok temkinli ve ihtiyatlı davranıyordu. Bu ihtiyat ve duyarlılık onun haber-i vâhid’ler konusunda sıkı şartlar ileri sürmesine neden olmuş, yaygınlık kazanmamış (ğarîb-şâzz) haberlere itibâr etmemiştir.[34]

 

2- Hadis konusunda,- sanılanın ya da iddia edilenin aksine- olumlu bir çizgi takip etmiş, ilke olarak, Kur’an’dan sonra teşrî’de ikinci hukuk kaynağının Sünnet/hadis olduğunu kabul etmiştir.

 

3- Verilen rivâyetlerde de görüldüğü üzere, onun ‘nass’ları-özelde ise hadisleri- bir tarafa bırakarak, salt kendi arzu ve isteklerine dayanarak kıyas, istihsân, maslahat, örf v.b nass dışı yöntemlere başvurduğu’ şeklinde -bilhassa kendilerini ehl-i hadis ismini veren- kimi çevreler tarafından oluşturulduğunu sandığımız bir Ebû Hanîfe aleyhtarlığının varlığı göze çarpmaktadır. Bu durum, bazı diyalogların muhtevâsına da yansımaktadır. Ancak başta arkadaşları ve üç büyük mezhebin imâmlarından aktarılanlardan da anlaşılacağı üzere; O, İslâm’ın temel ilke ve amaçlarını kavramış, eşsiz bir hukukçudur. Bu tespiti, karşıtı olduğu bilinen diğer uzman âlim ve fakihlerin itiraflarında da bulmak mümkündür.

 

4-İmâm Ebû Hanîfe, hadislerde aradığı çözümü bulamazsa, Sahâbe’nin konu ile ilgili görüşlerini dikkate almaktaydı. Sahâbe bir konuda ittifak (icma) etmişlerse bunu bağlayıcı sayıyor, eğer ittifak söz konusu değilse, bunu fıkhî bir zenginlik kabul ediyordu.

 

5- Tâbiîn’den herhangi bir görüş rivâyet edilirse, bu durumda, kendisinin de- çekinmeden belirttiği üzere- onlar gibi ictihat edeceğini söylemekteydi.

 

6-Ayrıca O, kendi yöresinde bulunan hukuk bilginlerinin görüş ve uygulamalarına da büyük önem vermekteydi. (Yöresel icma ya da sahîh örf)

 

7- İmâm, yaygın bir istinbat metodu olarak kullanılmasına rağmen kıyas’ı, çoğu zaman terk etmektedir. Bunu nedeni ise, artık kıyas‘ın monoton ve verimsiz hale gelmesi, artık kendisinden amaçlanan yararı sağlamamasıdır. Yapılan kıyas; maslahata, örfe, zarûret ilkesine aykırı oluyorsa bu durumda istihsân metodunu devreye sokuyor. Böylece kıyas’ın daralttığı dar ictihad alanını genişletiyor, hukukun esnek bir yapıya kavuşmasını sağlıyordu.

 

8- Bütün bu açık beyan ve değerlendirmelere rağmen yine de bir takım kimseler Ebû Hanîfe aleyhtarlığına devam ediyorlarsa bunun, –(Bişr el-Hâfî, İbn Ebî Dâvûd ve Hureybî’nin yerinde tespit ettikleri gibi [35])- geriye sadece iki nedeni kalmaktadır, haset (kıskançlık) ya da cehâlet (Ebû Hanîfe’nin seviyesini kavrayamamak)

 

 

 

 

 

Bibliyoğrafya

 

ASKALÂNÎ, İbn Hacer (v.852/1447), Tehzîbü’t-Tehzîb, (Haydarâbâd/Deken, H. 1327, I. B.dan ofset.) Beyrut (c.I-12)

BAĞDÂDÎ, Hatîb (v.463/1071), Târîhu Bağdâd, Beyrut Ts.

EBÛ HANÎFE, Nu’mân b. Sâbit (v.150/767), el-Âlim ve’l-Müteallim, (thk. M.Zâhid Kevserî), Kahire 1949.

EBÛ HANÎFE, Risâle ilâ Osmân el-Bettî, (yy.hz.M.Zâhid el-Kevserî), (Mustafa Öz tar.haz; ‘İmâmA’zam’ın Beş Eseri’ [İstanbul 1981.] adlı eserin içinde).

HEYTEMÎ, İbn Hacer (v.973/1567), el-Hayrâtü’l-Hısân fî Menâqıbi’l- İmâmi’l-A’zam Ebî Hanîfete’n-Nu’mân, (thk: Halîl Meys), Beyrut 1983, I.B.

İBN ABDİLBERR, Ebû Ömer b. Yûsuf (v.463/1070), el-İntıqâ fî Fedâili’l-Eimmeti’s-Selâse el-Fuqahâ, (yy.hz.A.Ebû Ğudde), Beyrut, 1997, I.B.

İBNÜ’L-IMÂD, (v.1089/1678), Şezerâtü’z-Zeheb, (thk. A.Arnavut- M.Arnavut), Beyrut 1988,  I.B.

İBNÜ’L-CEVZÎ, Abdurrahman (v.597/1201), el-Muntazam fî Târîhi’l-Ümem ve’l-Mülûk, (thk.M.A.Atâ), Beyrut  1992, I.B.

İBN KESÎR, Ebû’l-Fidâ İsmâil (v.774/1373)  el-Bidâye ve’n-nihâye, Beyrut ts.

KÂDÎ IYAZ (v.544/1149), Tertîbü’l-Medârik, (thk. Dr.A.Bukeyr Mahmud), Beyrut 1968, (c. I-III)

KERDERÎ, Hâfızuddîn b. Muhammed (v.827/1424), Menâqıbu Ebî Hanîfe,  Beyrut 1981

KEVSERÎ, M. Zâhid (v.1952), Fıkhu Ehli’l-I’râq ve Hadîsuhum, [Hanefî Fıkhının Esasları],  (ç.A.Şener – C.Sofuoğlu), Ankara 1991.

KURAŞÎ, Muhyiddîn (v.775/1373), el-Cevâhiru’l-Mudîyye fî Tabakâti’l-Hanefiyye, (thk. A.M. el-Hılv), Riyad 1993.

MEKKÎ, Muvaffak b. Ahmed (v.568/1172),  Menâqıbü Ebî Hanîfe, Beyrut 1981.

ISFEHÂNÎ, Ebû Nuaym (v.430/1039), Müsnedü’l-İmâm Ebî Hanîfe, (thk.Nazar M. el-Fâryâbî), Riyad 1994, I.B.

MİZZÎ, Ebû’l-Haccâc b. Yûsuf (v.742/1341) Tehzîbü’l-Kemâl, (thk.Beşşâr Avvâd Ma’rûf), Beyrut 1992,  I.B.

RÂZÎ, İbn Ebî Hâtim (v.327/939), Âdâbü’ş-Şâfiî ve Menâqıbuh, (yy.hz: A.Abdülhâliq), Kâhire  1993, II.B.

SİBTU İbni’l-Cevzî, (v.654/1256) el-İntisâr ve’t-Tercîh li’l-Mezhebi’s-Sahîh, (yy.hz.M.Zâhid el-Kevserî), Kahire  h.1360.

SÂLİHÎ, Muhammed b. Yûsuf (v.942/1535), Uqûdu’l-Cümân fî Menâqıbi’l-İmâmi’l-A’zam Ebî Hanîfe en-Nu’mân, [hz.Ebû’l-Vefâ el-Afgânî] Medîne  h.1394.

SÜYÛTÎ, Celâlüddîn (v.911/1505), Tebyîzu’s-Sahîfe bi Menâqıbi’l-İmâm Ebî Hanîfe, (ta’lîq: M.Âşık İlâhî el-Burunî), Karaçi/Pakistân 1990; (Bir başka thk; M.Hasan Nassâr Beyrut 1990, I.B.)

SAYMERÎ, Ebû Abdillâh (v.436/1044), Ahbâru Ebî Hanîfe ve Ashâbih, Beyrut 1985,  II. B.

ŞA’RÂNÎ, Abdülvehhâb (v.973/1565),  el-Mîzânü’l-Kübrâ, Kâhire  h. 1306, (c.I-II).

ŞÎRÂZÎ, Ebû İshâk (v.476/1083), Tabaqâtü’l-Fuqahâ, (yy.hz.Halîl el-Meys), Beyrut, 1970.

TAŞKÖPRÜZÂDE (v.968/1562), Tabaqâtü’l-Fuqahâ, Musul 1954,  I.B.

ZEHEBÎ, Ebû Abdillâh (v.748/1347),

el-I’ber fî Haberi men Ğaber, Beyrut ts.

-Siyeru A’lâmi’n-Nübelâ, (thk: Şuayb el- Arnaût - Hüseyin el-Esed),  Beyrut 1990, VII.B.

-Târîhu’l-İslâm, (thk. Ö.Abdurrahmân Tedmûrî), Beyrut 1988.

 

Dipnot

 

 

 


[1] İmâm-ı A'zam Ebû Hanîfe’nin Fıkhî Metodunun Tespiti Amacıyla Gözden Geçirilen Temel Eserlerden Bazıları Şunlardır:

1.İmâm Ebû Hanîfe (v.150/767), el-Müsned, [Ebû Nuaym el-Isfehânî (v.430)’ nin rivâyeti]  (thk.M. el-Fâryâbî) Riyad 1994, I.B.

2.İmâm Ebû Hanîfe, el-Müsned(ü’s-Sağîr) [Mûsâ İbn Zekeriyyâ el-Haskefî el-Hanefî (v.650) rivâyeti], (thk: Safvet es-Segâ), Kâhire 1962

3.Ebû Yûsuf, Kitâbü’-Harâc, [Bulak,1302.h.tan ofset], Dâru’l-Ma’rife, Beyrut.

4.Ebû Yûsuf (v.182/798), İhtilâfu Ebî Hanîfe ve İbni Ebî Leylâ (v.146),  (thk. Ebû’l-Vefâ el-Afgânî)  (yy.hz. Rıdvân M.Rıdvân), Kahire h.1357 (?), I.B.

5.Ebû Yûsuf, er-Redd alâ Siyeri’l-Evzâî, (thk: Ebû’l-Vefâ el-Afgânî) [yy.haz:Rıdvân Muhammed Rıdvân], Kahire/Beyrut, h.1357

6.Ebû Yûsuf, Kitâbü’l-Âsâr, (thk: Ebû’l-Vefâ el-Afgânî), Haydarabad-Deken/ Beyrut, 1355 (?)

7. Şeybânî, el-Câmiu’l-Kebîr, (thk: Ebû’l-Vefâ el-Efgânî), Lâhor, 1981

8.Şeybânî, el-Hucce alâ Ehli’l-Medîne, (thk.Ebû’l-Vefâ el-Afgânî), Haydarabad-Deken, 1965, I.B., (c.I-IV)

10.Şeybânî, el-Câmiu’s-Sağîr, [Abdülhayy el-Lüknevî (v. 1304.h)’nin  şerhi “en-Nâfiu’l-Kebîr” ile birlikte] Beyrut 1986, I.B.

11.Şeybânî, Kitâbü’l-Asl (el-Mebsût), [thk: Ebû’l-Vefâ el-Afgânî], Beyrut,1990,I.B., (c.I-V)

12.Şeybânî, Ziyâdetü’z-Ziyâdât (Serahsî (v.483)’nin “en-Nüket” adlı şerhi ile birlikte), [thk: Ebû’l-Vefâ el-Afgânî], Beyrut 1986, I.B.

13.Şeybânî,  Kitâbü’l-Âsâr, Karaçi H.1419, III.B.

14.Şeybânî, Kitâbü’l-Âsâr: [Ebû’l-Vefâ el-Afgânî thk. ve “Bâbu Ziyârati’l-Qubûr” bölümüne kadar yaptığı şerh ile birlikte] Beyrut 1993, II.B. (2 cilt)

15.Şeybânî,  ez-Ziyâdât (Kâdîhân (v.592/1196)’ın “Şerhu’z-Ziyâdât” adlı şerhi ile birlikte), [thk.Dr.Kâsım Eşref], Karaçi  2000, c.I-VI

16.Şeybânî, Kitâbü’l-Kesb (Serahsî (v.483)’nin şerhi ile birlikte), [yy.hz. (A.Ebû Ğudde] Beyrut, 1997, I.B.

17.Şeybânî, el-Muvatta’, (thk.Abdülvehhab Abdüllatîf), Kahire, 1979, VIII.B. (tek cilt)

18.Şeybânî, el-Muvatta’, (Lüknevî’nin ‘et-Ta’lîku’l-Mümecced alâ Muvatta’ı Muhammed’ adlı şerhi ile birlikte), (thk.Dr.Takıyyuddin en-Nedvî), Bombay /Dımeşk / Beyrut,1991, I.B. (c.I-III)

19.Şeybânî, Kitâbu’s-Siyer ve’l-Harâc ve’l-U’şr (min kitâbi’l-asl), [Hz.Mecîd Haddûrî] Washington U.S.A (nşr.N.Eşref Nûr Ahmed), Karaçi h.1417, I.B.

20.Şeybânî, es-Siyeru’l-Kebîr (maa Şerhi’s-Serahsî (v.490), (thk.A.Muhammed), Beyrut 1997, I.B.

Ayrıca;

21.İmâm Şâfiî’nin el-Umm’ünde (yy.hz.M.Mataracı, Beyrut 1993, I.B.) ’ özellikle “İhtilâfü’l-Irâkıyyîn”, “İptâlü’l-İstihsân”, “er-Redd alâ Muhammed b. el-Hasan”, “Siyeru’l-Evzâî” bölümleri gözden geçirilmiştir.

[2] Zehebî, Siyer, 6/401;  Menâqıb, s.32, 33;  Saymerî, Ahbâru Ebî Hanîfe, s.27

[3] İbn Abdilberr, el-İntiqâ, s.257; Kuraşî, el-Cevâhiru’l-Mudıyye, 1/61;  Zehebî, Târîhu'l-İslâm, 6/310; Siyer, s.40.

[4] Mekkî, Menâqıb,  s.113, 114.

[5] Ebû Hanîfe, Risâle ilâ Osmân el-Bettî,  s.65.

[6] el-intiqâ,  s.267.

[7] Heysemî, el-Hayrâtü’l-Hısân, s.41, 42; Sâlihî, Ugûd, s.175

[8] Sâlihî, a.g.e, s.174; Mekkî, Menâqıb, s.72; Kerderî, Menâqıb,  s.162; Heysemî, a.g.e., s.41, 42

[9] İbn Abdilberr, el-İntiqâ, s.259

[10] Mekkî, Menâqıb, s.85; Kerderî, Menâqıb. s.169

[11] Şa’rânî, el-Mîzân, I/47, 53

[12] Ebû Hanîfe, el-Âlim ve’l-Müteallim, s.26; (Benzeri bir rivâyet için bkz. Mekkî, Menâqıb, s.87, 88)

[13] İbn Abdilberr, el-İntıqâ, s.261-265; Saymerî, a.g.e., s.24; Mekkî, Menâqıb, s.80; Zehebî, Menâqıb, s.34; Kerderî, Menâqıb, s.163; Mizzî, Tehzîbü’l-Kemâl, 29/443; Askalânî, Tehzîbü’t-Tehzîb, 10/451; Şa’rânî, el-Mîzânü’l-Kübrâ, 1/56;  Sâlihî, Uqûdu’l-Cümân s.172;  Süyûtî, Tebyîz, s.109

[14] Mekkî, Menâqıb, s.73, 74

[15] Mekkî, a.g.e., s.74

[16] Saymerî, s.27; Zehebî, Siyer, 6/401; Menâqıb, s.34; Kerderî, Menâqıb, s.162  

[17] Şa’rânî, el-Mîzânü’l-Kübrâ, 1/56

[18] Mekkî, a.g.e., s.71; Sâlihî, Uqûd, s.174

[19] İbn Abdilberr, el-İntiqâ, s.258

[20] Mekkî, Menâqıb, s.100

[21] Mekkî, Menâqıb, s.105

[22] Mekkî, a.g.e., s.75; Kerderî, Menâqıb, s.164

[23] İbn Abdilberr, el-İntiqâ, s.257

[24] Saymerî, a.g.e., s.25;  Mekkî, , Menâqıbü Ebî Hanîfe, s.80, 82

[25] Mekkî, Menâqıb, s.148

[26] Saymerî, a.g.e., s.25

[27] Saymerî, a.g.e., s.25;  Kerderî, Menâqıb, s.164

[28] Mekkî, Menâqıb, s.85; Kerderî, Menâqıb, .s.169

[29] Mekkî, Menâqıb, s.85

[30] Kerderî, Menâqıb, s.170

[31] Mekkî, Menâqıb, s.81, 82

[32] Kâdî Iyâz, a.g.e., 1/131

[33] Kerderî, Menâqıb, s.169

[34] Geniş bilgi için bkz. (Kevserî, Muhammed Zâhid, Fıkhu Ehli’l-I’râq ve Hadîsuhum, (Hanefî Fıkhının Esasları), [ç.Abdulkadir Şener -Cemâl Sofuoğlu, Ankara 1991] , ek kısım s.88-90))

[35] Bkz. Hatîb, Târîh, 13/367; Zehebî, Menâqıb, s.32

Yazar:
Dr. Dr. Ali Pekcan
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul