20 Kasım 2017 - Pazartesi

Şu anda buradasınız: / HÜSNÜ AKTAŞ HOCA İLE İMAM EBU HANÎFE’Yİ KONUŞTUK!

HÜSNÜ AKTAŞ HOCA İLE İMAM EBU HANÎFE’Yİ KONUŞTUK!

HÜSNÜ AKTAŞ HOCA İLE İMAM EBU HANÎFE’Yİ KONUŞTUK!

  Ankara Vahdet Vakfı Genel Merkezinde, değerli ilim adamı Hüsnü Aktaş hoca ile İmam Ebu Hanîfe üzerine konuştuk. Fıkıh alimi Hüsnü Aktaş hoca: “Hesap gününe hazırlanan Müslümanların; bütün sözlerinde ve fiillerinde Allah’ın (c.c.) rızasını dikkate almaları, bilmedikleri konularda sükût etmeleri, ifrad ve tefrit hastalıklarından korunmaları zaruridir” dedi

 

 

 

İmam-ı Azâm Ebû Hanife’nin mezhebi Türk toplumu tarafından doğru anlaşılmış mıdır?

 

Sözlerime başlarken Allahû Teâlâ’ya hamd-û senâ, Peygamberimiz Efendimiz’e, (s.a.s.) temiz ehl-i beytine ve ashabına selât-ü selâm, bütün Müslümanlara hayır dualar ederim. Sualinizde yer alan ‘Türk toplumu’ tabirini, ‘efradını cami, ağyarına mani bir şekilde’ tarif etmek kolay değildir. Nesep asabiyetinin belirleyici unsuru olan ırk, kavim, kabile, aşiret gibi terimler, genelleme metodu ile tarif edilmesi mümkün olan terimlerdir. Türk kavmine mensup olan insanların kahir ekseriyeti Müslüman olsa bile, Musevi ve Hıristiyan olan Türklerin varlığı da malûmdur. Bu noktada şu misalleri vermek mümkündür. Hatay’da ‘Türk Ortodoks Kilisesi’ vardır. Hazar Türkleri’nin önemli bir bölümünün Musevi olduğu bilinmektedir. Anadolu Coğrafyası’nda yaşayan ve kendilerini ‘Şia-Alevi’ olarak nitelendiren Türkler de vardır. Dolayısıyla ‘İmam-ı Azâm Ebû Hanife’nin mezhebi Türk toplumu tarafından doğru anlaşılmış mıdır?’ sualini; ‘İtikaden ‘Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat vasfını benimseyen, amelen Hanefi mezhebine tabi olan Türkler, İmam-ı Azam Ebû Hanife’nin mezhebini doğru anlamış mıdır?’ şeklinde ifade etmek gerekir. Türkler arasında İmam-ı Azam Ebû Hanife’nin mezhebini doğru anlayan âlimler bulunduğu gibi, anlamamakta ısrar eden müzepzipler de vardır.  Meselenin anlaşılabilmesi için, değişmeyen bir usûle işaret edelim.  Muhkem nasslarla sabit olan hükümler karşısında, her mükellefin “işittim ve itaat ettim” demesi ve mucibince amel etmesi farzdır. Usûl ulemasının “mevrid-i nass’da ictihada mesağ yoktur” hükmünde ittifak ettiği ve bunu umumi kaide olarak benimsediği malûmdur. Bir mükellefin; hakkında muhkem nass bulunmayan konularda, taharriye riayet etmesi ve hükümlerin değerini iyi araştırması gerekir. Bunu yapabilmesi için Müslüman kimliğine haiz olan mükellefin, içinde bulunduğu hali iyi bilmesi ve farz-ı ayn olan ilimleri öğrenmesi zaruridir. Bu da bir imkân meselesidir. Müslümanlar İslâm’ın başlangıcından günümüze kadar; ‘Bilmiyorsanız, zikir ehlinden sorun’ (En Nahl Sûresi: 43) emri ilâhisine ittiba etmiş, fakihlerin içtihatlarını esas almış ve ilâhi teklifleri yerine getirmeye gayret etmişlerdir. İtikadi açıdan ‘Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat’ vasfını muhafaza eden, amelen Hanefi mezhebine tabi olan Türklerin; bilmediklerini zikir ehline sorma noktasında ‘Cumhuriyet dönemi müstesna’,  hassasiyet gösterdiklerini söylemek mümkündür. Maalesef Cumhuriyet döneminde bu hassasiyetlerini önemli ölçüde kaybetmişlerdir.

 

İmam-ı Azâm Ebû Hanife’den İmam-ı Maturidi’ye kadar Hanefilikte bir değişiklik olmuş mudur? 

 

Günümüzde Müslümanları gerek teabbûdi, gerek tahakkûmi hükümler konusunda şüpheye düşürmek isteyen çevreler; müctehid imamları tahkir ve tezyif etmek için, keyiflerine göre konuşmaya başlamışlardır. İlâhi sıfatların anlaşılması meselesinde İmam-ı Azam Ebû Hanife’nin tenzih usûlünü benimsediğini, buna mukabil İmam-ı Maturidi’nin tev’ili esas alarak selef-i salihine muhalefet ettiğini ileri sürdükleri malûmdur. Hâlbuki İmam-ı Azam Ebû Hanife’nin ‘Fıkh-ı Ekber’ isimli eserinde ‘Allah’ın sıfatlarının keyfiyeti ile ilgili’ olarak beyan ettiği hükümleri, İmam-ı Maturidi ‘Kitabû’t Tevhid’ isimli eserinde aynen nakletmiş ve bunların mahiyetini açıklamıştır. Kendi yaşadığı dönemde ortaya atılan iddialara da ayrıca cevap vermiştir. Meselenin bir diğer boyutu şudur. Peygamberimiz Efendimiz’in (s.a.s.) sünnetini ve Fakih sahabelerin hüküm istinbatı için kullandıkları ûsulü esas alan âlimler; İslâm Fıkhı’nın dünyaya ve ahirete müteveccih olan bütün hükümlerinin, dört kaynaktan elde edileceği konusunda ittifak etmişlerdir. Bunlar sırasıyla Kitap, Sünnet, İcma-i Ümmet ve Kıyas-ı Fukaha’dır. Bunlara dört delil anlamında “Edille-i Erbaa” veya şer’i deliller anlamında “Edille-i Şer’iyye” denildiği gibi; “Aslî Deliller” de denilir. Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat vasfına haiz olabilmek için, asli delillerin tamamını kabul etmek şarttır. Bilindiği gibi fıkhi hükümler; ya açık bir nassa dayanırlar, ya da nassların illetlerinden elde edilen rey ve ictihatla sabit olurlar. Cemiyet hayatında değişimin önüne geçmek ve durdurmak kolay değildir. Mecelle’de yer alan külli kaidelerden birisi “ezmanın tegayyuru ile ahkâmın tegayyuru inkâr olunamaz” şeklinde ifade edilmiştir. Hakkında nass bulunmayan meselelerde Müslümanların içinde bulunduğu hale (maslahat-ı mürsele)  veya fer’i delillerden örfe mebni olarak verilen hükümlerdeki farklılaşma, mezhebin usûlünde ortaya çıkan değişiklik anlamına gelmez. Muteber fıkıh kitaplarında ‘metin-şerh ve haşiye’ şeklinde tebellür eden tanzim usûlü, daima muhafaza edilmiştir. Mezhebin kurucusu olan İmam-ı Azâm Ebû Hanife tarafından beyan edilen ve ‘zahirû’r rivaye’ vasfına haiz olan hükümler, bu usul sayesinde muhafaza edilmiştir.  

 

Hanefiliğin hadis anlayışı Ehl-i Hadis tarafından ne kadar anlaşılmış ve benimsenmiştir? Ehl-i Hadis’in Ebû Hanife’yi eleştirilerinde haklılık payı var mıdır?

 

Bazı kaynaklarda, insanların problemlerini halledip, dinin hükümlerini bildirmede ictihada ve reye başvurmaktan sakınıp, hadislerle yetinme yolunu tercih eden âlimlerine “Ehl-i Hadis;” haber-i vahidi kabul etmekle beraber, insanların problemlerini çözmede içtihadı ve istinbatı ön plâna çıkaran âlimlerine de “Ehl-i Rey” vasfı verilmiştir. Hicaz Mektebi’nin yani  ehli hadisin imamı olarak İmam Malik (rh.a.) Re’y Ehli’nin imamı olarak da İmam Ebu Hanife (rh.a.) ön plâna çıkarılmıştır. Bu tasnifin doğru olduğunu söylemek kolay değildir. Zira İmam-ı Malik (rh.a.) bazı meseleleri  reyi ve ictihadı ile hükme bağladığı gibi, İmam-ı Ebu Hanife (rh.a.) bazı hallerde mürsel ve zayıf hadisleri kıyasa tercih etmiştir. Bu noktada bir inceliğe işaret etmekte fayda vardır. Mezhep taassubu, değişik dönemlerde ve farklı sebeblerle ortaya çıkan bir hastalıktır. Bunun önüne geçmek için ’Tenvirû’l Ebsar’ ve  ‘Dürri’l Muhtar’da, şu keyfiyet ifade edilmiştir: ’Bize mezhebimiz ve muhalifimizin mezhebi sorulursa, vücuben şu cevabı veririz: Bizim mezhebimiz sevabdır. (doğrudur) Ama hataya ihtimali vardır. Muhalifimizin mezhebi hatadır, ama sevâba ihtimali vardır. İtikadımız ve hasımlarımızın itikadı sorulursa, vucuben şöyle deriz: ‘Hak yol bizim tuttuğumuz yoldur. Batıl ise hasmımızın yoludur’ hükmü kayıtlıdır. İbn-i Abidin ‘Reddü’l Muhtar’ isimli eserinde bu metni şerhederken şöyle demiştir: ‘Muhalifimizden murad, fıkhi meselelerde bize muhalefet eden müctehid imamlardır. Bize mezhebimiz sorulduğu zaman ‘doğru olan mezhep, bizim mezhebimizdir’ şeklinde cevap verirsek ‘Müctehid bazen hata eder, bazen isabet’ dememiz doğru olmaz. Onun için kesin konuşarak ‘Bizim mezhebimiz mutlaka doğrudur’ diyemeyiz. Nitekim ‘Muhalifimizin mezhebi kat’i olarak hatadır’ da diyemeyiz. Şuna binaen ki, muhtar olan kavle göre Allah Teâlâ’nın (c.c.) her mesele hakkında muayyen bir hükmü vardır. O hükmü aramak icap eder. O hükme isabet eden, doğruya isabet etmiş, isabet edemeyen hata etmiş olur. Bu dört mezhebin imamlarından naklolunmuştur.’

 

Bu izahtan sonra ‘Ehl-i Hadis’in Ebû Hanife’yi eleştirilerinde haklılık payı var mıdır?’ sualinize geçebiliriz. Kıyas-ı fukahayı ve istihsanı delil olarak kabul etmeyen Zahiri ûlemasından İbn-i Hazm, hadis ehlinin önderlerinden kabul edilen İbn-i Teymiye ve İbn-i Kayyum, Şafii ûlemasından İbn-i Hacer gibi âlemler; başta İmam Ebû Hanife olmak üzere, Hanefi fûkahasının fakih raviden gelen mürsel ve zayıf hadisleri bile kıyasa tercih ettiklerini ifade etmişlerdir. İngilizlerin Hindistan’ı işgal ettiği yıllarda, o bölgede kendilerini ‘Ehl-i Hadîs’ olarak vasıflandıran ‘Neo Ehl-i Hadîs’ anlayışının gündeme girdiğini söyleyebiliriz.  Bu hareketin önde gelen temsilcileri olan Sıddîk Hasan Han, Delhi’de Nezîr Hüseyin, görüşleri sebebiyle Afganistan’dan sürülen Mevlevî Abdullah Gaznevî, yıllarca çağdaş ‘Ehl-i Hadis’ anlayışını savunmak için aylık dergi çıkaran Mevlevî Muhammed Hüseyin ve 1947 yılından itibaren haftalık ‘Ehl-i Hadis’ dergisini yayımlayan Ebü’l-Vefâ Senâullah’tır.  Bunların İmam Ebû Hanife’nin usûlünü cerh ve iptal etmek için ortaya attıkları iddiaların ilmi bir değeri yoktur. Tarih boyunca İmam Ebû Hanife’ye atılan iftiraların, yeni bir formatla piyasaya sürülmesinden ibarettir. 

 

Son yıllarda; başta Kütüb-i Sitte olmak üzere, birçok hadis mecmuası tercüme edildi. Bunun hem faydası oldu, hem lüzumsuz tartışmaları beraberinde getirdi. Çevremizdeki bazı arkadaşlar, “Bizim mezhebimiz sahih hadislerden meydana gelir” demeye başladılar. Israrla “Kur’an ve sünnette birleşelim” teklifinde bulunuyorlar. Ehl-i Hadis ve reyci tasnifinin mahiyeti nedir? Sahabe-i Kiram’ın tamamı Ehl-i Hadis midir? Onlar ictihad yapmamış mıdır? Bir müctehidin şer’i delillerden çıkardığı hükümler ile amel eden Müslümanları ahmaklıkla suçlamak caiz midir?”

 

Önce bir hususa işaret edelim. Hulefâ-i Râşidîn devrinin sonlarına doğru bazı sahâbeler irşâd ve talim amacıyla İslâm âleminin çeşitli yerlerine dağılmışlardır. Kültür tarihi vasfına haiz olan kitaplarda; Hicaz’da mukim olan alimler “Ehl-i Hadis veya Eserciler” diye nitelendirilmiştir. Hicaz dışındaki âlimlere de “Rey Ehli” denilmiştir. Fakat bu tasnif, zannedildiği kadar doğru değildir. Mesela: Zahiri mezhebinin mensupları kendilerini “Ehl-i Hadis”, usullerini benimsemeyenleri “Rey Ehli” olarak vasıflandırmıştır. Buna göre dört mezhep imamı da rey ehlidir. Bazılarına göre “Rey Ehli” denilince, sadece Hanefi fukahası anlaşılır. Digerleri Ehl-i Hadistir. Dolayısıyla bu tasnifin, ortak bir keyfiyeti ifade ettiğini söylemek kolay değildir. Bu tesbitten sonra, meseleye geçebiliriz.  Günümüzde bazı kimselerin dilinden düşürmediği; “Kur’an ve Sünnette birleşelim” sloganı, gerçekten cazip bir slogandır. Ancak Kur’an ve Sünnette birleşmeleri talep edilen kimseler Müslüman ise, zaten birleşmişlerdir. Zira Kur’an ve sünneti inkâr eden kimseye Müslüman denilemez. Eğer bu sloganla Müslümanların dışındaki insanlar kasdediliyorsa, önce onları Allah’a (c.c.) imana davet etmeleri gerekir. Sünnet ile sabit olan budur. Peygamberimiz Efendimiz  (s.a.s.) fakih sahabelerinden Hz. Muaz’ı (r.a.) Yemen’e gönderirken şöyle buyurmuştur: “Sen kitap ehli bir kavmin yanına gidiyorsun. Onları önce ‘Allah’dan başka ilah olmadığına ve benim O’nun Rasulü olduğuma’ şehâdet etmelerini tebliğ et. Eğer senin bu davetini kabul ederlerse, kendilerine bildir ki Allahu Teâlâ (c.c.) onlara hergün ve her gecede beş vakit namazı farz kılmıştır. Bu hususta da sana itaat ederlerse, onlara bildir ki Allahu Teâlâ (c.c.) kendilerine zekâtı farz kılmıştır. Bu onların zenginlerinden alınacak, fakirlerine verilecektir.” Asr-ı Saadet’te  müctehid olan fakih sahabeler bulunduğu gibi, meselelerini fakih sahabelere soran kimseler de vardır.  Zira Kur’an-ı Kerim’de: “Onlara eminlik ve korku haberi geldiği zaman onu yayıverirler. Halbuki bunu Peygambere ve içlerinden ulu’lemr olanlara arzetseler, elbette bunların istinbata kadir olanları onu anlar bilirlerdi..” (En Nisa Suresi: 83) hükmü beyan buyurulmuştur. Sahabe-i Kiram’dan hüküm istinbatına kadir olanlar (ulu’lemr) bulunduğu gibi, bu kudrete haiz olmayanlar da bulunduğu âyetle sabittir. Hakkında nass bulunmayan konularda hüküm istinbat etmek elbette kolay değildir.  Bütün usûl kitaplarında, kıyas, istihsan ve ictihad üzerinde durulmuştur. Peygamberimiz Efendimiz (s.a.s.) “İctihadı ile hükmeden kadı isabet ederse iki sevap alır. İctihadı ile hükmedip hata ederse bir sevap alır’ buyurduğu ve ashabını ictihada teşvik ettiği malûmdur. Eğer hata halinde günaha girme gibi bir durum söz konusu olsaydı, hiç kimse ictihad yapmaya cesaret edemezdi. Bir müctehidin şer’i delillerden çıkardığı hükümler ile amel eden Müslümanları, ahmaklıkla suçlayan ve kendilerini ‘Ehl-i Hadis’ zanneden kimselerin, hiç vakit kaybetmeden tövbe etmeleri gerekir. Zira  ‘Bilmiyorsanız, zikir ehlinden sorun’ (En Nahl Sûresi: 43) emr-i ilâhisine ittiba eden Müslümanlar için ‘ahmak’ tabirini kullanmak, büyük bir zulümdür.

 

Hanefiliğin dünya Müslümanları tarafından benimsenmesinin nedenleri nelerdir? 

 

Bilindiği gibi Hicri İkinci Yüzyıl’ın başlarından Dördüncü Yüzyıl’ın başlarına kadar süren yaklaşık iki yüz yıllık dönem mezhep kurucusu kabul edilen fakihlerin yetiştiği, onlara mahsus müstakil ictihad ûsullerinin belirginleştiği ve fıkhın tedvîn edildiği dönem olarak kabul edilir. Gerek ûsul, gerek fer’i konulanda ilk tedvin edilen mezhebin İmam-ı Azam Ebû Hanife’nin mezhebi olduğu malûmdur. Sahih-i Buhari ve Sahih-i Müslim’de yer alan Hadis-i Şerif’te, Peygamberimiz Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “İnsanların en hayırlısı benim asrımda yaşayan insanlardır. (Ashabımdır) Sonra, onlara yakın olanlardır. (Tabiûn) Sonra da onlara yakın olanlardır. (Etba-ı Tabiûn) Sonra bir takım kavimler gelir ki, onlardan birinin şehâdeti yemininin, yemini de şehâdetinin önüne geçer.’  İlk üç neslin faziletini ifade eden bu Hadis-i Şerif’in delalet ettiği anlama göre ‘selef’ kelimesi; sahabe, tabiûn ve etbaû tabiûnu ifade eden bir kavramdır. İmam Ebû Hanife;  Hz. Abdullah b. Ebi Evfa, Hz. Abdullah b. Cezi Ez Zübeydi, Hz. Abdullah b. Üneys, Hz. Ebû’t Tufeyl Amir b.Vâsile, Hz. Enes b. Malik ve Hz. Vasile b. El Eska (r.a.) gibi sahabelerle görüşmüş, bazılarından Hadis rivayet etmiştir. Tek kelimeyle Selef-i Salihin’e mensuptur. Bazı kaynaklarda ‘Fitnetû’l Kübra Dönemi’ şeklinde ifade edilen ve Halife Hz. Osman’ın şehadetiyle başlayan zaman diliminin; hem siyasi, hem de itikadi değişimin ortaya çıkmasına vesile olduğu malûmdur. O tarihten itibaren gayr-i meşrû asabiyete kapılan, dünyevi ve siyasi ihtiraslarını tatmin için birbirlerini tekfir eden fırkalar zuhur etmiştir. İslâm dünyasındaki ilk tekfîr hareketi, Harici Fırkası ile başlamıştır. Bu fırka mensuplarının kanaatine göre “Büyük günah işleyen veya herhangi bir farzı terkeden bir müslüman kafir olur. Derhal katledilmesi vaciptir.” Hicretin İkinci Asrı’nın başlarında bir itikadî fırka olarak zuhûr eden Mutezile Fırkası’nın mensupları, Havâric Fırkası’na yakın olan (aynı değil) bir görüşü benimsemiştir. Onlara göre, ‘Büyük günah işleyen kimse imandan çıkar. Ancak küfre girdiği söylenemez.’ Bu fırka mensuplarının iddialarına göre, bu kimsenin hali “el menzile beyne’l menzileteyn” halidir. Dolayısıyla bu kimse; küfür ile iman arasında bir menzilde, hayatını sürdürmeye devam eder. Bu menzilde iken ve ölmeden önce; şartlarına riayet ederek tevbe ederse, tekrar müslüman olur. Aksi takdirde, kâfir olarak ölmesi mukadder olur. Peygamberimiz Efendimiz’in (s.a.s.) ve ashabının yolundan ayrılan bu fırkalara karşı mücadele veren ûlemanın başında İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe (rh.a.)  gelir. Kendisi mübtedi fırkaların felsefi tercihlerini reddetmekle kalmamış, Ehl-i Sünnet akıdesini sarih olarak ortaya koymuştur. Taşköprülüzâde’nin belirttiği gibi;  İmam-ı Şafii (rh.a.) İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe’yi  (rh.a.)  ‘tevhid ve sıfat ilmini’ sistemleştirdiği için, bu ilmin kurucusu kabul etmiştir.  İmâm-ı Ebû Hanife’nin “Ehl-i Bid’at’ın kusurlarındandır ki, birbirlerini tekfîr ederler. Ehl-i Sünnetin de övülmeye lâyık meziyetlerindendir ki; yekdiğerlerini olsa olsa hataya nisbet ederler, fakat tekfir etmezler’ şeklindeki tesbiti, bütün akaid kitaplarında yer almıştır. Tarihi açıdan tedvin edilen ilk fıkhi mezhep olması ve Asya-Pasifik Bölgesi’nde yaşayan Müslümanların (ki dünya Müslümanlarının %62’si bu bölgede yaşamaktadır)  tercihi sebebiyle Hanefilik, dünyada en yaygın olan fıkıh ekolüdür,  Geçtiğimiz ay Pew Research Center tarafından yayınlanan araştırma raporunda; ‘dünyada yaşayan Müslümanların yüzde sekseninin kendilerini sünni olarak vasıflandırdığı, Ehl-i Sünnet Müslümanların da yüzde yetmişinin Hanefi olduğu’ ifade edilmektedir. Dünya Müslümanlarının bu tercihinin sebebleri konusunda, Müslüman akademisyenlerin ve düşünce kuruluşları herhangi çalışma yapmadıklarını söylemek mümkündür. Hâlbuki araştırılması gereken bir konudur.

 

Türk toplumunda kendisini Hanefi olarak nitelendiren hocalar, İmam-ı Azam’a aidiyetlerini sizce nasıl sağlıyorlar?

 

Tarih boyunca medreselerde okutulan eserlerin kahir ekseriyeti, Hanefi ûleması tarafından kaleme alınan eserlerdir. Halen Türkiye’de ve Asya-Pasifik Bölgesi’nde gönüllü olarak İslâmi eğitim veren müesseselerin müfredatında Hanefi fâkihlerin kaleme aldığı kaynak eserler okutulmaktadır. Kuzey Afrika’da Maliki, Suudi Arabistan’da Hanbelî ve Mısır’da Şafii ûlemasının kaleme aldığı eserler revaçtadır. Nizam-ı Âlem idealini ayakta tutan Hilâfetin ilgasından ve harf devriminin yapılmasından sonra Türk toplumunda; kendilerini Hanefi olarak nitelendiren hocaların önce ‘Ashab-ı Kehf’ hayatına mahkûm edildiklerini, daha sonra da yeni bir fetret dönemini yaşadıklarını ifade etmek mümkündür. Bu dönemde ‘İlmihal’ kitaplarıyla sınırlı bir eğitimi ön plâna çıkarmışlardır. Bu ilmihal kitaplarının kahir ekseriyetinin de Hanefi Fıkhı’na göre kaleme alındığı malûmdur.    

 

İmam Ebû Hanife’nin reyciliği Kur’an ve sünnete muhalif bir reycilik midir?  Hanefi fûkahasının hadis anlayışını biraz açar mısınız? Meselâ: Haber-i vahid hükmünde olan hadisleri ciddiye almadıkları iddiası doğru mudur?

 

Son yıllarda bazı cumhuriyet aydınları (sözde ilâhiyatçılar) İmam Ebû Hanife’nin (rh.a.) ‘Haber-i vahid hükmünde olan hadislere fazla önem vermediği’ iddiasını dillerine dolamışlardır. Talebelerine “Allah’ın (c.c.) dini ile ilgili her konuda şahsi kanaatinizle hüküm vermekten sakının. Sünnete tabi olun. Kim sünnetten ayrılırsa dalâlete düşer” diyen İmam Ebû Hanife’nin sünneti hafife aldığını iddia etmek mümkün müdür? Hayatının büyük bir bölümünde Kufe’de yaşayan İmam-ı Azam Ebû Hanife; uydurma hadislerle amelden korunabilmek için “Peygamberimiz Efendimiz (s.a.s.) şöyle buyurdu” diyen herkesin rivayetini delil olarak kabul etmemiştir. Bu doğrudur. Fakat fakih ravilerden nakledilen mürsel hadisleri bile kıyasa tercih etmiştir. Haber-i vâhid hükmünde olan hadisler için ‘râvînin hafız (sika) fakih ve adil olmasını’ şart koştuğu gibi, rivayet ettiği şeye aykırı amelde bulunmamasına da şart koşmuştur. Hanefi Fûkahası’nın ‘sünnet ile hadis veya haber arasındaki farkları dikkate aldığı’ ve âhad haberlerle amel edilmesinin şartlarını beyan ettiği malûmdur. İmam-ı Azam Ebû Hanife’nin (rh.a.) âhâd haberleri kabul için ileri sürdüğü diğer şartları da  maddeler halinde izah edelim.

 

Birincisi: Âhâd haber, Kur’ân-ı Kerim’in genel ifadesine ve lâfzına (zahirine) aykırı düşerse, haber terkedilerek Kitab’ın hükmüyle amel edilir. Burada iki delilden daha kuvvetli olanı tercih söz konusudur. Çünkü Kur’ân-ı Kerim’in sübütu muhkemdir. Zahiri hükümleri ve genel ifadeleri kesindir. Ahad haber, Kur’ân’ın umumi (âmm) ve zahiri hükümlerine aykırı olmaksızın, onun mücmelini açıklıyorsa, bu haber kabul edilir.

 

İkincisi: Âhâd haberin; meşhur sünnetle çatışması hâlinde, kuvvetli olan meşhur sünnet esas alınır. Ahad haber dikkate alınmaz.

 

Üçüncüsü: Âhâd haber, kendisi gibi tek râvili diğer bir haberle çelişirse, râvisi daha fakîh ve adil olanı tercih edilir.

 

Dördüncüsü: İki haberden birisinde sened ve metin bakımından fazlalık varsa; ihtiyata riayet edilerek, bu fazlalık kabul edilmez. Ortak olan ifade dikkate alınır.

 

Beşincisi: Âhâd haberle, kaçınılması imkânsız olan “umûmî belvâ” gibi hususlarda amel edilemez. Bu gibi durumlarda haberin mütevâtir veya meşhur olması gerekir.

 

Altıncısı: Ahâd haberlerin, seleften hiç kimse tarafından tenkide uğramaması; râvînin onu işittiği andan rivayet ettiği ana kadar ezberinde tuttuğunun sabit olması gerekir.

 

İmam Ebû Hanife’nin siyasi duruşu kendi taraftarı olan âlimler tarafından ne kadar benimsenmiştir.  Gerek Emeviler, gerek Abbasiler döneminde İmam Ebû Hanife’nin kadılığı kabul etmemesinin altındaki asıl nedenler nelerdir?  

 

İmam Ebû Hanife’ye göre;  Müslümanların rızasıyla (bey’at) iktidara gelen ve onlar adına devleti yöneten kimsenin; adalete riayet etmesi, emanetleri ehline vermesi ve insanların ortak ihtiyaçlarını karşılaması zaruridir. Zalim ve faasık olan iktidar sahiplerine itaat etmek (ikrah hali müstesna) caiz değildir. İmam Ebu Bekr el-Cassâs “Ahkâmu’l-Kur’ân” isimli eserinde, İmam Ebû Hanife’nin siyasi tavrını şu şekilde izah etmiştir: “Zâlimin Peygamber’e halîfe, kadı veya insanların din işlerinde sözünün kabul edilmesi gereken müftü, şahit ve Hz. Peygamber’den (s.a.s.) hadis rivayet eden kimse (ravi) olması câiz değildir. “Zâlimler benim ahdime erişemez” ( El Bakara Sûresi: 124.) âyeti, adaletin zaruri şart olduğunun delilidir. Bu âyetten istinbat edilecek hüküm şudur: Zalim ve fâsık kimsenin iktidarı batıldır. Halîfe olamaz. Fâsık olduğu halde bu makamı ele geçiren kimseye, müslümanların itaat etmeleri şart değildir.” İmam-ı Azam Ebû Hanife (rh.a.) “zâlimin iktidarının sadece bâtıl olduğunu değil, şartlar uygun ise ona karşı ayaklanmanın câiz olduğunu” beyan etmiştir. Uygun olan şartlar ile ilgili olarak da şunu ifade etmiştir: ‘Zâlim sultanın yerine, âdil bir halifenin geleceği sabit olur, başarı için gerekli imkânlar ve şartlar bulunursa, kıyamın yapılması gerekir. Hanefi fûkahasının ittifak ettiği görüş şudur: İyiliklerin emredilmesi ve kötülüklerin önlenmesi farz-ı kifayedir. Bunun önce dille (sözle) yapılmasını gerekir. Bu fayda sağlamazsa kılıca başvurulması, temekkün şartları bulunduğu takdirde caizdir. Peygamberimiz Efendimiz’in (s.a.s.) “Sizden bir kötülüğünü gören, onu eliyle düzeltsin, buna gücü yetmezse diliyle düzeltesin, buna da gücü yetmezse kalbiyle buğzetsin, Ancak bu imanın en zayıfıdır” buyurduğu malûmdur. Hadis-i şerif’te; kötülüğü önlemede bir vasıtadan öbür vasıtaya geçmek “imkân ve güç yetirme” şartına (temekkün ve istitaat) bağlanmıştır. İmam-ı Azam Ebû Hanife’nin temekkünle ilgili tesbitini ortaya koyan bir müzakereyi nakledelim. Abbasi iktidarının ilk yıllarında kumandan Ebû Müslim el-Horasanî, intikam duygusuna kapılmış ve masûm insanların haklarını tahrip etmiştir. İslâm âlimleri “bu zülmün nasıl önlenebileceği” konusunu kendi aralarında istişare etmişlerdir. Horasan’ın fakihlerinden İbrahim es-Sâ’ig; İmam-ı Azam Ebû Hanife’nin yanına gelmiş, insanlara iyiliği emretme ve onları kötülükten alıkoyma farzının edâsıyla ilgili bazı sualler sormuştur. İmam Ebu Bekr el-Cassâs, bu müzakere ve istişareyi şu şekilde izah etmektedir: “Ebu Hanife şöyle dedi: “Bana, Allah’ın (c.c.) bir farzı olduğunda ittifak edinceye kadar, iyiliği emredip kötülükten alıkoymayı sordu. İzah ettim. Daha sonra “Uzat elini de sana bey’at edeyim” dedi. O anda dünyam karardı. İbrahim es-Sâ’ig; “Niçin bey’at almaktan kaçınıyorsun?” sualini sorunca, O’na şu cevabı verdim: “Bu farz, birkaç kişinin edâ edebileceği bir farz değildir. İlâhi yardıma mazhar olan peygamberler dahi, buna güç yetirememişlerdir. Bu, diğer farzlardan farklı bir farzdır. Çünkü diğer farzları, mükellef tek başına edâ adebilir. Buna gelince, kişi bunu tek başına edâ etmeye kalkarsa, kanını heder eder. Diğer insanların korkmalarına ve sinmelerine sebeb olur. Temekküne riayet eden adil ve salih bir kimse müslümanlara liderlik eder, müslümanlar da sabır ve azimle mücadelelerine devam ederlerse önlerine geçilmez.’  Hanefi ûlamısından İmam-ı Zemahşeri “Zalimler benim ahdime erişemez” ayetinin tefsirinde, şu tesbitte bulunmuştur: “Halifelik, zulmü ortadan kaldırma makamı olduğuna göre, zalim birinin hilâfete getirilmesinin cevazından bahsetmek nasıl mümkün olabilir? Bu ayet, zalim ve fasık olan kimsenin hilafete lâyık olmadığına işaret etmektedir. Hâkimliği (kadılığı) ve şahitliği kabul edilmeyen, rivayet ettiği hadislerle amel edilmesi caiz olmayan ve namazda imam olarak öne geçirilmeyen bir kimsenin, hilâfet makamına liyakatinden nasıl söz edilebilir? İmam Ebû Hanife, Sultan Mansur ve çevresindeki kimseler hakkında şöyle demiştir: “Şayet onlar bir mescid yapmaya karar verseler ve benden de bu mescidin tuğlalarını saymamı talep etseler, bunu bile yapmazdım.” Fakih İbn-i Uyeyne’den, zalim bir kişinin halife olamayacağı yönünde bir görüş nakledilmiştir.” Kadılığı kabul edip-etmeme meselesine gelince: Kaza işlerinin mes’ûliyeti oldukça ağırdır. Bu sebeble bir-çok âlim, kaza (kadılık)  görevini üstlenmemeye azami gayret sarf etmişlerdir. Meselâ: Fakih Abdullah b. Vehb, kendisine teklif edilen kadılık görevini kabul etmemek için cinnet getirmiş gibi yapmış, yanına gelen kimselerin yüzünü tırmalamış ve elbiselerini yırtmıştır. Dostlarından Kufe’li bir kimse kendisini evinde ziyaret etmiş ve ‘-Ya Abdullah! Sen sana teklif edilen kadılığı kabul etsen ve adalet ile hükmetsen daha hayırlı olurdu’ demiştir. Bunun üzerine Abdullah b. Vehb (rh.a.) ona şu cevabı vermiştir: ‘Senin aklın bu kadar mı? Sen Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.) ‘Kadılar (Hâkimler) hükümdar ile âlimler ise Peygamberler ile birlikte haşrolacaklardır’ buyurduğunu duymadın mı?  Peygamberimiz Efendimiz (s.a.s.) ve Hülâfa-i Raşidiyn döneminde tayin edilen kadıların; kaza görevleri dışında İslâm’ı tebliğ etmek, fetva vermek ve emniyeti sağlamak gibi görevleri de yerine getirdikleri, muteber kaynaklarda zikredilmiştir. İmam-ı Serahsi; fetva veren kimselerin büyük bir çoğunluğunu kadıların teşkil ettiğini, bu sebeble kadılara ‘Müfti’ de denildiğini ifade etmektedir. Beşinci raşid halife kabul edilen Hz. Ömer b. Abdulaziz’in (rh.a.) hilafeti döneminde, kaza ile ifta işleri birbirinden ayrılmış, şehirlere ayrıca müfti tayin edilmiştir.Hanefi fûkahasından bazılarının; maslahat-ı mürsele veya zaruret sebebiyle kadılık görevini kabul etmeleri, İmam Ebû Hanife’nin siyasi tavrını benimsemedikleri anlamına gelmez. Müslümanların umumi maslahatını dikkate alan ve istişare neticesinde Kaza (Kadılık) görevini kabul eden Fakihler, bunu ‘iyiliklerin yayılması ve kötülüklerin önlenmesi için’ kabul etmişlerdir.

 

Bugüne bakarsak İslâm dünyasında, özellikle kendilerini ‘Selefi’ olarak nitelendiren kimselerin Hanefiliğe bakışları nasıldır?  

 

İslâm dünyasında, nasslardan hüküm istinbat etme ûsulü sabit olan ve bilinen, tek bir ‘selefi anlayıştan’ bahsetmek mümkün değildir. Günümüzde Selefilik, kişiden kişiye değişen ve keyfiyeti tesbit edilemeyen bir ideoloji haline gelmiştir. Meselâ: Kendilerine ‘Usulî Selefi’ vasfını layık gören kimseler itikadi problemleri, buna mukabil ‘Davetçi Selefi’ olarak kendilerini takdim edenler, ibadi ve ameli meselelerin tanzimini ön plâna çıkarmışlardır. Cihadî Selefilik anlayışını esas alan kimseler, silahlı mücadelenin dışındaki herhangi bir meseleyi ciddiye almazlar. Şahsi kanaatlerine ve kendi tasavvurlarına göre, yeni bir hilafet nizamı kurmaya çalışırlar. Mısır’da selefi Nur Partisi’nin,  General Abdulfettah Sisi’nin yaptığı askeri darbeyi desteklediği malûmdur. Selefi Nur Partisi, Kahire’nin Tahrir Meydanı’nda yaşanan hadiselerden sonra kurulmuş, örgütlenmiş ve seçime katılıp iyi sayılabilecek oy almıştır. O tarihten itibaren ‘Sandık başına giden müşriktir’  sloganını bir kenara bırakmışlar ve demokrasiye yaptıkları itirazları askıya almışlardır. Halbuki Kâf dağının arkasında bulunduğu söylenen ‘Zümrüd-ü Anka Kuşu’ ile modern seküler demokrasi anlayışı arasında bir fark yoktur. Her ikisi de insanların keyiflerine, vehimlerine ve hayallerine göre renk değiştirir. Askeri darbeden sonra, silahlı zorbaların safında yer almalarının ise, meşrû ve ma’kûl hiçbir sebebi yoktur. Selefi Nur Partisi mensupları “Kim bir zalime yardım ederse, Allah onu kendisine musallat eder” fehvasınca çok geçmeden, cuntacılar tarafından kıskaca alınmışlardır. Cezayir’de, Libya’da ve Çeçenistan’da Selefilik adına işlenen cürümleri saymaya bile lüzûm yoktur. Irak’ta sosyalist BAAS Hareketi’nin önde gelen kurmay subayları ile işbirliği yaptıklarını söylemenin de bir manası yoktur.  Kendilerini Selefi zanneden bu insanların, Hanefi Fıkhı’nı nasıl değerlendiklerini konuşmanın bir önemi var mıdır?  Bu noktada bir inceliğe daha işaret edelim. İmam-ı Azâm Ebû Hanife (Rh.a.) gibi, sahabe-i kiramdan bazıları ile görüşen kimse için ‘Selefi’ vasfını çok gören müzepzipler, hangi hakla Selefi ünvanını kullanmaktadırlar. Bu noktada Menakıb ve Teracim kitaplarında yer alan bir hadiseyi hatırlatalım.   İmam-ı Azâm Ebû Hanife, Hicri 96 yılında babası ile birlikte hacca gitmiş ve Mescid-i Haram’a girince büyük bir ilim halkası görmüştür. Babasına ‘Bu kimin ilim halkasıdır’ sualini sorar. Babası  ‘Peygamberimiz Efendimiz’in (s.a.s.) ashabından Hz. Abdullah b. Cezi Ez Zübeydi’nin (r.a.) halkasıdır’ cevabını verince, hemen o ilim halkasına katılmıştır. Ders esnasında Hz. Abdullah b. Cezi Ez Zübeydi (r.a.) Peygamberimiz Efendimiz’in (s.a.s.) söylediği şu sözü nakletmiştir: ‘Her kim kendisini Allah’ın dinine hizmet için adarsa, Allah o kimseyi endişe duyduğu şeylerden korur ve hesap etmediği yerden rızıklandırır.’  Dikkat edilirse, bu hadisi Hz. Abdullah b. Cezi Ez Zübeydi’den (r.a.) nakleden kimse bizzat İmam Ebû Hanife’dir ve o esnada 16 yaşındadır. Dolayısıyla İmam-ı Azâm Ebû Hanife (rh.a.) için ‘Selefi’ vasfını çok gören müzepziplerin; Vehhabi ideolojisini yaymak için kullandıkları sloganları bir kenara bırakmaları ve  bir an önce tövbe etmeleri gerekir.

 

Son olarak konumuzla ilgili olarak neler söylemek istersiniz?   

 

Tarih boyunca Ehl-i Sünnet ve’l Cemaat yolundan ayrılan fırkaların mensupları; önce geçmişte yaşayan müctehid imamları tahkir, daha sonra da kendi tezlerine inanmayan herkesi tekfir etmişlerdir. Hesap gününe hazırlanan müslümanların; bütün sözlerinde ve fiillerinde Allah’ın (c.c.) rızasını dikkate almaları, bilmedikleri konularda sükût etmeleri, ifrad ve tefrit hastalıklarından korunmaları zaruridir. Ehl-i Sünnet ve’l Cemaate mensup olabilmek için; Peygamberimiz Efendimiz’in (s.a.s.) sünnetine ittiba etmek, ihlâs ve ihsan noktasında hassasiyet göstermek ve İslâm’ın temel hedeflerine hizmet için bütün imkânlarını seferber etmek gerekir. Bu hayati tercihlerde zaaf gösteren kimselerin sayısı hızla arttığı için, İslâm Coğrafyası param-parça olmuş ve kan gölüne dönmüştür.

Hocam bize zaman ayırdığınız için size çok teşekkür ediyoruz.

Bende sizlere teşekkür ediyorum.

 

Yazar:
İlhami Pınar
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul