20 Kasım 2017 - Pazartesi

Şu anda buradasınız: / EBU HANİFE VE EHL-İ HADİSİN SÜNNET ANLAYIŞLARINDAKİ TEMEL FARKLAR

EBU HANİFE VE EHL-İ HADİSİN SÜNNET ANLAYIŞLARINDAKİ TEMEL FARKLAR

EBU HANİFE VE EHL-İ HADİSİN SÜNNET ANLAYIŞLARINDAKİ TEMEL FARKLAR

Ehl-i hadisin itikadi, ameli ve ahlaki konuların tamamında rivayet merkezli bir din algısına sahip olduğu, yeni düşünce ve tartışmalara açık olmayıp bunları bidat olarak nitelediği, reyi, tevili, yorumu, akli çıkarımları dinden ve sünnetten uzaklaşmak olarak telakki ettiği, rey ehlini ve kelamcıları sevmediği, haberlere dayalı olarak kurduğu kendi inanç ve hukuk sistemini savunmak adına kitaplar telif ettiği ve muhalif gördüğü gruplara karşı yine haberlere dayanarak reddiyeler yazdığı bilinen bir husustur. Ehl-i hadisin eleştirilerinden nasibini alanlardan biri de İmam Azam Ebu Hanife’dir (ö. 150/767)[1]. Ebu Hanife, yaşadığı dönem ve hemen sonrasında Ehl-i hadisin yoğun tenkitlerine ve ağır ifadelerine muhatap olmuştur. Bu sebeple Ebu Hanife ile Ehl-i hadisin sünnete ve hadise bakışları arasındaki farkları incelemek önem arzetmektedir.

 

A. Sünnetin Mahiyeti / Sünnet Nedir?

 

Sünnetin aslında Hz. Peygamber’in tasarruflarından çıkan sonuç olduğu konusunda Ebu Hanife ve Ehl-i hadis müttefiktir. Yani sünnet kavramı ilk etapta Hz. Peygamber’le ilgilidir. Bununla birlikte her ne kadar Ebu Hanife’nin eserlerinde doğrudan bir beyan bulamasak da öğrencileri Ebu Yusuf ve Muhammed’in sahabe uygulama ve görüşlerine de sünnet dediklerini[2] ve daha sonra bu düşüncenin mezhebin temel prensibi haline geldiğini görmekteyiz. Bu noktada Hanefi usul kaynaklarında “Güzel bir sünnet koyan hem bunun sevabını alacak hem de kıyamete kadar o sünnetle amel edenlerin ecri kadar sevap alacaktır” ve “Benim ve raşid halifelerimin sünnetine sarılın” rivayetlerine atıf yapılmaktadır. Yine aynı kaynaklarda geçmiş dönemlerde “Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer’in sünneti” ifadelerinin kullanıldığı zikredilmekte ve “İki Ömer’in sünneti” üzerine biat alındığı kaydedilmektedir. Hz. Peygamber’e tabi olmak gerektiği gibi sahabeye de uyulması icap ettiği belirtilmektedir[3]. Ebu Zeyd ed-Debusi (ö. 430/1040) sahabe görüşlerine sünnet denilmesini sahabenin Hz. Peygamber hakkındaki bilgisine dayandırmaktadır[4]. Halbuki Ehl-i hadisten İmam Şafii (ö. 204/819), sahabe uygulama ve görüşlerinin sünnet olarak adlandırılmasına kesinlikle karşı çıkar. İhtilafu’l-hadis adlı kıymetli eserinin bir yerinde açıkça şöyle der: “Sahabeden herhangi biri açıkça Hz. Peygamber’e isnad etmeksizin bir söz söylemiş ise hiç kimse sahabinin bu sözünü Resulullah’a isnat edemez. Zira daha evvel anlattığım üzere sahabilerin Hz. Peygamber’e ait bazı sözleri bilemedikleri görülebilmektedir. Dolayısıyla bizzat kendisi Resulullah’a nispet etmediği sürece sahabinin ifadesini kendisinin kişisel görüşü saymamız gerekir.  Bu sebeple de başkalarının görüşlerine dayanarak, Resulullah’ın sözlerine aykırı davranamayız.”[5]

 

B. Sünnetin Bağlayıcılığı / Resulullah’ın Tasarrufları

 

Hz. Peygamber’den nakledilen bilgiler bağlayıcılık açısından tarih boyunca İslam alimlerince farklı kategorilerde değerlendirilmiştir.[6] Ebu Hanife’den bu hususta doğrudan bir beyan kaydedilmemekle birlikte verdiği fetvalardan bu tasnifin farkında olduğu anlaşılmaktadır. Özellikle devlet idaresini doğrudan ilgilendiren meselelerde Ebu Hanife’nin bir kısım nebevi tasarrufları Hz. Peygamber’in yaşadığı dönem ve yerle sınırlı saydığı ve ilgili hükmü devlet başkanının yetkisine bıraktığı görülmektedir. Buna dair şu misali verebiliriz: Rivayete göre Hz. Peygamber من قتل قتيلا له عليه بينة فله سلبهKim düşmanını öldürürse ve bunu ispatlarsa üstündekiler onundur[7] buyurmuştur. Bu haberi talili bir yoruma tabi tutan Ebu Hanife, söz konusu hükmü devlet başkanının maslahat görüp görmemesine bağlı kılmıştır. Buna göre savaş öncesinde mücahitlere böyle bir hak tanınmışsa herkes öldürdüğü düşmandan aldığı mallara sahip çıkabilecektir.[8] İmam Malik de Ebu Hanife ile aynı düşüncededir. Ona göre Resulullah bu hükmü yalnızca Huneyn’de vermiş; diğer savaşlarda mücahitlere böyle bir hak tanımamıştır.[9] Ehl-i hadis ise Hz. Peygamber’in bütün tasarruflarını nübüvvet vasfına dayandırma temayülündedir. İmam Şafii’ye göre “sünnetlerin” devlet başkanlarının inisiyatifine bırakılması, başka bir deyişle Resulullah’ın hükümlerinin kendi dönemindeki şartlarla ilgili kişisel içtihat sayılması, ortada sünnet diye bir şey kalmaması neticesine götürür.[10]

 

C. Sünnet Vahiy İlişkisi

 

Sünnetin bağlayıcılığı konusundaki görüşlerinden hareketle Ebu Hanife’nin sünneti vahiy merkezli bir değerlendirmeye tabi tutmadığı anlaşılmaktadır. Özellikle dünyevi meselelerdeki bir kısım haberleri mutlak bağlayıcı addetmemesi, yorumlaması, maksatlarına bakması ve Hz. Peygamber’in kendi dönemiyle ilgili içtihatlar sayması bunları vahiy saymadığının tipik göstergesidir. Bununla birlikte kendisinden açık bir beyan bulamasak da sünnetin vahiy yönünü tamamen reddettiğini de söyleyemeyiz. Zaten Ebu Hanife sonrasında Hanefilerin, sünneti “vahy-i batın ya da vahye benzer bilgi” saydıkları görülmektedir.[11] Sünnetin vahiy olup olmadığı konusu üzerinde Ehl-i hadis uleması ise daha yoğun bir şekilde durmuştur.  Onlara[12] göre sünnetin vahiy olma hali daha ağırlıklıdır. İbn Hazm (ö. 456/1064) sünnetin vahiy olduğunu şöyle savunur:  “Kur’an’ın şer’i meselelerde temel dayanak olduğunu beyan etmiş idik. Kur’an’a baktığımızda Resulullah’ın bizlere yönelik talimatlarına harfiyen uymamızı istediğini ve Allah’ın Hz. Peygamber’i “O hevasından konuşmaz. Ancak vahyedilenleri söyler” şeklinde nitelediğini görürüz. Dolayısıyla Hz. Peygamber’e gelen vahyin iki kısım olduğunu ifade etmek doğru olacaktır. Bunlardan ilki dillerde okunan, aleme karşı mucizevi yönü bulunan ve kitap olarak telif edilmiş bulunan Kur’an’dır. İkincisi ise nakledilen, varid olduğu anda kaydedilmeyen, aleme karşı mucizevi yönü olmayan, dillerde okunmayan Resulullah’tan aktarılan haberlerdir. Bu haberler Allah’ın muradını bizlere açıklayan delillerdir.”[13]

 

D. Sünnetin Tespiti / Merfu Haberin Otoritesi Meselesi

 

Genelde İslam alimlerinin özelde ise Ebu Hanife ile Ehl-i hadisin ihtilaf ettikleri konulardan biri de sünnetin nasıl tespit edileceği meselesidir. Ebu Hanife ve Hanefi gelenekte sünnet, Hz. Peygamber’in ve (fakih) sahabilerin tasarrufları olarak algılanınca doğal olarak sünnetin tespiti için kullanılacak deliller de merfu ve mevkuf haberler olmaktadır. Şafii ise sünneti mevkuf haberlere dayanarak tespit eden Ebu Hanife ve öğrencilerine de katılmaz. Ona göre sünnetin tespit edilebileceği yegane kaynak merfu haberlerdir.[14] Şafii, Hz. Peygamber’e isnad edilmeyen haberlere dayanarak merfu haberlerin terk edilmesine hemen bütün çalışmalarında karşı çıkmaktadır. Hatta kanaatimizce onun asıl mücadelesi haberleri tamamıyla ya da kısmen (haber-i ahadları) reddeden gruplara karşı değil sünneti amel ya da mevkuf haberlere dayanarak tespit edip kendisi kadar zahiri tavır sergilemeyen Ebu Hanife ve Malik taraftarlarına yöneliktir.[15]

 

E. Habere ve Hadis Ravilerine Güven Meselesi / Maruf Sünnet Kriteri

 

Anlaşıldığı kadarıyla hem uydurma haberlerden sakınabilmek hem de yanlış aktarılan rivayetlere binaen hüküm vermemek adına Ebu Hanife ve öğrencileri hassaten kendi üstadlarından gelen haberlere karşı güven duyup bilinmeyen haberleri şaz saymış ve onlardan uzak durmaya çalışmışlardır. Örneğin Ebu Yusuf (ö. 182/798) eserlerinden birinde açıkça şöyle der: “Hadislerden herkesin bildiğini al, şâz hadisten sakın!”[16] Bu tavrı nispeten haberler üzerine telif ettikleri çalışmalarında da görmekteyiz. Ebu Yusuf’un bir nevi Ebu Hanife müsnedi sayılan Kitabu’l-asar adlı eserinde zikrettiği 1068 hadisin 650’si Ebu Hanife – Hammad – İbrahim isnadına sahiptir. Bunların 436’sı doğrudan İbrahim en-Nehai’nin fetvasıdır.[17] Ehl-i hadis ise her ne kadar belli başlı bazı muhaddislere dayansa ve onları bu ilmin temel kaynakları kabul etseler de rivayet kaynakları incelendiğinde ilk iki asır boyunca hemen hemen herkesten haber topladıkları görülmektedir.

 

F. Kur’an’ın Dini Konumu Meselesi / Kur’an Asıldır

 

Ebu Hanife ve ashabı haberlerin yalnızca isnad bakımından sağlamlığını söz konusu haberin kabul edilebilirliği için yeterli görmemişlerdir. Onlara göre herhangi bir haber isnad bakımından ne kadar güven telkin etse bile Kur’an’a aykırılık taşıyor ise kesinlikle Hz. Peygamber’e nispet edilemez. Yani Kur’an’a aykırı bir hadis sahih sayılamaz.[18] Ehl-i hadis ise Kur’an ve hadislerin Allah’ın muradını açıklamaları bakımından aynı derecede olduklarını, hatta Kur’an’ın sünnete olan ihtiyacının sünnetin Kur’an’a olan ihtiyacından fazla olduğunu (القرآن أحوج إلى السنة من السنة إلى القرآن)[19], sünnetin Kur’an üzerinde hüküm sahibi olduğunu (السنة قاضية على القرآن)[20] ifade etmişlerdir. Şafii sahih hadislerin Kur’an’a muhalif sayılmasını kesinlikle reddeder.[21] Ona göre hadisler Kur’an’ı tebyin eder; yani mücmelini beyan, umumunu tahsis ve mutlakını takyid eder. Bu da muhalefet sayılamaz.[22]

 

G. Bilinirlilik Kriteri / Bilinmiyorsa Şüphelidir

Hanefi geleneğe özgü bir terim olan manevi inkıtanın bir şekli de herkesin bilmesi gereken bir konunun garip bir haber-i vahidle sabit olmasıdır. Onlara göre alim olsun cahil olsun (amm hass) herkesin bilmesi lazım gelen meseleler haber-i vahid şeklinde rivayet edilmiş olmamalı; maruf olmalıdır.[23] Çünkü Hz. Peygamber dinin mübelliğidir. Sahabe ise bu dini Resulullah’tan alıp nakledenlerdir. O halde ne Resulullah ne de sahabe herkesin bilmesi gereken bir meseleyi bir iki kişiye bildirmekle yetinmiş olabilir. Dolayısıyla böylesi bir konuda maruf olmayan bir haber ya yanlıştır ya mensuhtur. Nasıl mütehhirun uleması arasında bir haber yaygınlık kazanabiliyorsa herkesin bilmesi gereken konulardaki haberler mütekaddimun uleması arasında da yaygınlık kazanmış olmalıdır. Ehl-i hadis ise bu anlayışı kesinlikle reddeder. Onlara göre haberin sıhhati hatta sahih olmasa bile hasen olması önemlidir. Bunun da kriterleri bellidir. Adalet ve zabt sahibi bir ravi kendisi gibi bir raviden Hz. Peygamber’e ulaşacak muttasıl bir isnadla şaz ve muallel olmayacak şekilde rivayette bulunuyorsa hadis sahih demektir. Burada ravinin fert kalıp kalmaması hadisin sıhhatine mani değildir. Bununla birlikte garip hadislerin büyük çoğunluğunun sahih olmadığını muhaddisler de itiraf ederler.[24]

 

H. Zahirilik Problemi ve Yorum Hakkı

 

Ebu Hanife haberlerin taşıdığı sübut ve delalet problemlerinin farkında olduğu ve bunların haberlere dayanarak hüküm verirken dikkatli/ihtiyatlı olmayı gerektirdiğini düşündüğü için haberleri Ehl-i hadis’e nispetle daha az zahiri yoruma tabi tutmuştur. Pek çok haberin zahiri anlamını kabul edilemez gördüğünden söz konusu haberlerle amel etmemiş diğer bir kısmını ise yorumlamıştır.[25] Halbuki Ehl-i hadis haberleri bir yönüyle Hz. Peygamber’in diğer yönüyle Allah’ın hükmü kabul ettiklerinden haberlerin zahirine uyma konusunda daha hassas davranmışlardır. Kendi aralarında ise kıyası kabul etme ve etmemeye göre ihtilaf yaşamışlardır.

 

Sonuç

 

Sonuç olarak Ebu Hanife ve ashabı, sünnetin hem Resulullah’ın hem de başta ilk dört halife olmak üzere özellikle Irak fıkıh ekolünün kurucusu sayılan fakih sahabileri sözleri ve davranışları olduğunu savunmuştur. Onlara göre sahabe Resulullah hakkında bilgi sahibi olduğu için onların görüşleri de sünnet sayılmalıdır. Ebu Hanife’nin görüşlerinden Hz. Peygamber’in tasarruflarını bağlayıcılık bakımından tasnif ettiği anlaşılmaktadır. Buna göre tamamen dünyevi meselelerde Resulullah’ın bir kısım emirlerini devlet başkanının inisiyatifine bırakmıştır. O, Ehl-i hadise nazaran sünnetin vahiy yönünü daha sınırlı tutmuştur. Ancak sünnetin vahiyle bağlantısız olduğunu düşündüğü de söylenemez. Sünnetin hem merfu hem de mevkuf haberlere dayanılarak tespit edilebileceğini ifade etmiştir. Bununla birlikte bütün haber-i vahidler yerine daha çok maruf ve meşhur olanları esas almıştır. Kendi geleneklerinde maruf olan haberlerin isnad kusurlarına (örneğin mürsel olmalarına) ise bakmamıştır. Maruf ve meşhur haberlere aykırı haberleri amele uygun bulmamıştır. Haberlerin değerlendirilmesinde Kur’an’ı asıl kabul etmiş ve Kur’an’a aykırı haberleri sahih saymamıştır. Herkesin bilmesi gereken haberlerin ferd kalmasını haberin sahih olmadığının işareti kabul etmiştir. Hz. Peygamber’in herkesin bilmesi gereken meseleleri sadece bir iki sahabisine haber vermiş olamayacağını düşünmüştür. Hadislerin zahirine değil makasıdına ehemmiyet vermiş ve bazı muhatapları düz kıyastan çekinirken hadisleri yorumlamaktan çekinmemiştir.

 

Buna karşın Ehl-i hadisten İmam Şafii sünnetin yalnızca Hz. Peygamber’in söz ve fiilleri olduğu noktasında ısrarla durmuştur. Ehl-i hadis Hz. Peygamber’in tasarruflarını tasnif yerine hemen hepsini nebevi bir hüküm saymış ve kıyamete kadar geçerli addetmiştir.  Sünnetin Kur’an gibi vahiy olduğunu vurgulamıştır. İmam Şafii sünnetin münhasıran merfu haberlerle tespit edilebileceğini kabul etmiştir. Haberin maruf olup olmamasından ziyade senedinin sağlam olup olmamasına bakmışlardır. Hatta senedinde kusurlar olsa dahi hadisleri en azından fezail-i amal konularında amelden düşürmemişlerdir. Sahih bir haberin Kur’an’a aykırı olamayacağını düşünmüşler ve hadislerin Kur’an’a arzını reddetmişlerdir. Umumu belvada ferd haber-i vahid olmaz anlayışını kabul etmemişler ve en büyük sahabilerin bile bazen basit meseleleri bilemediklerini iddia etmişlerdir. Nihayetinde hadislerin yorumunu yapmak yerine zahirine teslim olmayı daha emin yol bellemişlerdir.

 

 


[1] .Ehl-i hadisin tenkit ve ithamlarını toplu olarak görmek için bk. İsmail Hakkı Ünal, İmam Ebu Hanife’nin Hadis Anlayışıve Hanefi Mezhebinin Hadis Metodu, Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı, 1994, s. 230-265.

[2] .Ayrıntılı bilgi için bk. İshak Emin Aktepe, Erken Dönem İslam Hukukçularının Sünnet Anlayışı, İstanbul: İnsan Yay., 2010, II. Baskı, s. 139 vd., 152 vd.

[3] .Muhammed b. Ahmed es-Serahsi, Usulü’s-Serahsi, Beyrut: Daru’l-Marife, I-II, ths., I, 114.

[4] .Ebu Zeyd ed-Debusi, Te’sisü’n-nazar, thk. Mustafa Muhammed el-Kabbani, İstanbul: Eda Yay., 1990, s. 113.

[5] .Muhammed b. İdris eş-Şafii, İhtilafu’l-hadis, thk. Muhammed Ahmed Abdulaziz, Beyrut: Daru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1986, s. 87.

[6] .Bu konuda ayrıntılı bilgi için bk. Murat Şimşek, İslam Hukukunda Bağlayıcılık Bakımından Hz. Peygamber’in İctihad ve Tasarrufları, Ankara: TDV, 2010.

[7] .Muhammed b. İsmail el-Buhari, Sahih, I-IX, thk. Muhammed Züheyr b. Nasır, Daru Tavgi’n-Necat, 1422, IV, 92; Müslim b. Haccac el-Kuşeyri, Sahih, I-V, thk. Muhammed Fuad Abdulbaki, Beyrut: Dar İhyai’t-Turasi’l-Arabi, III, 1370.

[8] .İbn Battal, Şerhu Sahihi’l-Buhari, I-X, thk. Ebu Temim Yasir b. İbrahim, Riyad: Mektebetü’r-Rüşd, 2003, V, 311; Yahya b. Şeref en-Nevevi, Şerhu’n-Nevevi ala Sahihi Müslim, I-XVIII, Beyrut: Dar İhyai’t-Turasi’l-Arabi, 1392, V, 232.

[9] .Malik b. Enes, el-Muvatta, I-VIII, thk. Muhammed Mustafa el-Azami, Abudabi: Müessesetü Zayed b. Sultan, 2004, III, 648.

[10] .Muhammed b. İdris eş-Şafii, İhtilâfu Malik ve’ş-Şafii (el-Ümm), I-VIII, Beyrut: Daru’l-Marife, 1990, VII, 240. فأما أن يتحكم متحكم فيدعى أن قولي النبي  صلى الله عليه وسلم  أحدهما حكم والآخر اجتهاد بلا دلالة فإن جاز هذا خرجت السنن من أيدي الناس

[11] .Serahsi, Usulü’s-Serahsi, II, 90.

[12] .Hatta bu düşünce İslam alimlerinin çoğunluğuna nispet edilmiştir. Bk. Yaşar Kandemir, “Hadis”, DİA, XV, 29.

[13] .Ali b. Hazm el-Endelüsi, el-İhkam, I-VIII, Kahire: Daru’l-Hadis, 1404, I, 93.

[14] .Şafii, İhtilafü’l-hadis, s. 12.

[15] .Bk. İshak Emin Aktepe, İslam Hukukçularının Sünnet Anlayışı, s. 230-231.

[16] .Ebû Yûsuf, er-Red ala Siyeri’l-Evzâî, thk. Ebu’l-Vefâ el-Efgânî, Haydarabad, nşr. Lecnetu İhyâi’l-Maârif en-Nu’mâniyye, ts., s. 24.

[17] .Fatih Bayram, Ebu Yusuf’un Kitabu’l-asar’ının Hadis İlmi Açısından Değerlendirilmesi, MÜSBE, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul, 2009, s. 18, 24.

[18].           Ebû Hanîfe, el-Âlim ve’l-muteallim, İstanbul: MÜİFAV Yay., 1992, s. 31-33.

[19] .Ebu Bekr el-Hazimi, el-İtibar fi’n-nasih ve’l-mensuh mine’l-asar, Haydarabad: Dairetü’l-Maarif el-Usmaniyye, 1359, s. 25.

[20] .Ebu Muhammed ed-Darimi, Sünen, I, 474.

[21] .Şâfiî, er-Risâle, s. 173, 228.

[22] .Şâfiî, er-Risâle, s. 212, 227-228

[23] .Serahsi, Usulü’s-Serahsi, I, 364.

[24] .İbnü’s-Salah eş-Şehrezuri, Mukaddime, thk. Nuruddin Itr, Suriye: Daru’l-Fikr, 1986, s. 270-271.

[25] .Bunu net olarak görmek için İbn Ebi Şeybe’nin Ebu Hanife’ye yazdığı reddiyesine bakılabilir. 

Yazar:
Doç.Dr. İshak Emin Aktepe
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul