24 Kasım 2017 - Cuma

Şu anda buradasınız: / EBU HANİFE’NİN KUR’AN-I KERİM’E DAİR GÖRÜŞLERİ*

EBU HANİFE’NİN KUR’AN-I KERİM’E DAİR GÖRÜŞLERİ*

EBU HANİFE’NİN KUR’AN-I KERİM’E DAİR GÖRÜŞLERİ*

İslam’ın yegâne kaynağı vahiydir ve vahyin esası da Kur’an-ı Kerim’dir. Sünnet Kur’an-ı Kerim’den tam bağımsız bir kaynak değil onun açılımı, beyanı ve tatbiki olarak mecazen ya da bağımlı bir kaynaktır ve genel olarak takriren vahiydir.

 

Hicrî ikinci asra, yani Ebu Hanife’nin (v. H. 150) zamanına kadar müslümanlar Kur’an-ı Kerim’in mahiyetini tartışmıyorlardı. Onun hakkındaki bilgi ve kanaatleri kendilerine yetiyordu. Onun mahiyeti hakkında ilk ciddi tartışma Mutezile’nin ‘Kur’an mahluktur’ demesiyle başladı. Sonra onun mahiyeti hakkında farklı görüşler serdedildi.

 

Derken fıkıh, kelam ve tasavvuf gibi ilimler doğdu, İslam’ın ve Kur’an-ı Kerim anlaşılabilmesi için usulü fıkha ihtiyaç duyuldu.

 

Usulü fıkıh aslında bütünüyle İslam’ı anlamının usulüdür ve esası, Kur’an-ı Kerim’in önce ne olduğunu, sonra da nasıl anlaşılacağını bilmekten ibarettir.

Kur’an-ı Kerim’in mahlûk olup olmaması tartışmalarından başka bir de onun temel özelliklerinin neler olduğu gündeme geldi. Mesela dili onun dili/nazmı asıl unsurlarından biri miydi?

Muhtemelen böyle bir problem ilk kez Ebu Hanife tarafından dile getirildi. Çünkü gerek siyasi, sosyal ve kültürel farklılaşmaların, gerekse değişik kavimlerin müslüman olmalarıyla İslam toplumunda beliren farklılıklar, onun zamanında böyle bir meseleyi doğuracak düzeye ulaştı.

Ebu Hanife’nin de, hükmün kaynağı görülmesi açısından Kur’an-ı Kerim konusunda kendinden önceki, ya da muasırı olan ulemadan farklı bir tutumu bilinmemektedir. O da diğerleri gibi Kur’an-ı Kerim’e son derecede saygılıdır. Hatta onun Kur’an-ı Kerim’e olan saygısı bazılarınca abartılı menkıbeler olarak görülebilecek ölçülerde dahi anlatılır. Mesela Ahmet b.Yunus, birisinden şöyle duydum, diyor: “Ebu Hanife ile beraber onun mescidinde yatsı nazmını kıldım. Cemaat dağıldı. O benim mescitte kaldığımın farkında değildi. Kimsenin görmediği bir anda ona bir soru sormak niyetinde idim. Namaza kalktı ve okumaya başladı. “Allah bize iyilik etti de bizi kavurucu/semûm azaptan kurtardı” (Tûr 52/27) ayetine gelinceye kadar okudu. Ben kalktım, bitireceğini sanıyordum. O bu ayeti tekrar tekrar okudu. Ta müezzin gelip sabah ezanını okuyuncaya kadar devam etti.”[1]

Harice b. Musab’ın dediğine göre, Kur’an’ı bir rekâtta hatmeden dört imam vardır: Osman b. Affan, Temim ed-Dârî, Saîd b. Cübeyr ve Ebu Hanife…”[2] Ancak Zahidül Kevseri bu ve benzeri haberlerin sabit bulunmadıklarını söyler.[3] Her gece seher vaktine kadar Kur’an’ı hatmettiğine dair rivayetleri de muhtemelen böyle anlamak gerekir.[4] Onun “çoğu zaman sabah namazının iki rekâtında iki hizb Kur’an okuduğu ise sabittir.[5]

Ebu Yusuf’tan nakledildiğine göre onun hakkında halk şöyle diyordu: “Ebu Hanife’yi Allah; fıkıh, ilim, amel, cömertlik ve yaşadığı Kur’an ahlakıyla bezemiştir.”[6]

 

O’nun Anlama Usulünde Kur’an-ı Kerim En Başta Yer Alır

 

“Bir meselenin hükmünü Allah’ın kitabında bulursam onu alırım. Orada bulamazsam Resulüllah’ın sünnetini ve hep güvenilir ravilerden gelmek şartıyla sahih eserleri/haberleri alırım. Allah’ın kitabında ve Rasulü’nün sünnetinde bulamazsam sahabe görüşlerinden birini seçerim ama onların görüşlerinden dışarı da çıkmam. Durum İbrahim, Şa’bî, Hasan, İbnSirin, Saîd b. Müseyyeb -daha birçok içtihat edebilen âlim ismi saydı- gibilere ulaştığında ben de onlar gibi içtihat ederim.”[7]

Ona göre Kur’an-ı Kerim’de umum ifade eden hükümleri, mütevatir olmadıkça sünnet dahi tahsis edemez. Sünnette olduğu gibi Kur’an-ı Kerim’de de neshi kabul eder, ancak onun nesih anlayışı farklıdır.[8]

 

Diğer Bazı Görüşleri

 

Ebu Hanife’ye göre namazda Kur’an-ı Kerim yüzünden okunursa namaz fasit olur.[9] Şafiî’ye göre bu caizdir. Ahmed bin Hanbel’e göre ise farzda caiz değildir ama nafilelerde caizdir.[10]

Ebu Hanife’ye göre namazda Kur’an’dan okunması nas ile vacip olan miktar, “bir miktar/mâ-teyessera” ifadesi ile anlatılan kadarıdır. Bu da kısa bir ayetle dahi gerçekleşebilir. Binaenaleyh, bu kadarla yetinmek, her ne keder mekruh olsa da, bununla kıraat farzı yerine getirilmiş olur.[11] Çünkü istenen miktar, “ma-teyessera”dir ve mümkündür ki müyesser olan, ancak böyle bir ayet olabilir.[12] Ancak Ebu Hanife’den gelen ikinci bir rivayete göre, kıraatin ancak uzunca bir ayetin yeterli olacağı belirtilmektedir.[13] Ama kıratta besmele ile yetinmek yeterli değildir. Çünkü besmelenin Kur’an’dan olduğu konusunda değil ama her sure başında müstakil bir ayet oluşu konusunda şüphe vardır.[14]

Kur’an-ı Kerim’in abdestsizken okunmasında bir beis görmez,[15]cünüp olma dışında hiçbir halin Kur’an okumaya mani olmadığını söylerdi.[16]İmam Muhammed, İbn Mesûd yoluyla gelen şu hadisi zikreder: “Kur’an’ı şiir okur gibi, ya da silkelenen hurmaların düşmesi gibi çabuk çabuk okumayın” ve işte biz bununla amel ederiz. Okuyanın okuduğunu anlayacak şekilde okuması gerekir. Ebu Hanife’nin görüşü de budur”, der.[17]

Torunu İsmail’in nakline göre, Ebu Hanife, oğlu Hammad Fatiha suresini öğrendiğinde onun hocasına beş yüz dirhem bahşiş verdi.”[18] Bu haber Ebu Hanife’nin Kur’an-ı Kerim’i öğretmeye bahşiş verilmesini caiz görmesi açısından önemlidir.

 

Kur’an-ı Kerim’in Mahiyeti

 

Onu Kur’an-ı Kerim hakkında diğerlerinden ayıran esas görüşü, onun mahiyetine Arapça oluşunun dâhil olup olmadığı konusundaki görüşüdür.

Ona göre Kur’an-ı Kerim asıl itibariyle manadan ibarettir ve bu sebeple de onun manasını nakleden her hangi bir dilin de Kur’an diye isimlendirilmesi caizdir.

Onun bu konudaki görüşlerini kaydedip onun adına savunanların başında İmam Serahsî gelir. Serahsi de sonuçta doğru olanın İmameynin bunu kabul etmeyen görüşleri olduğunu söyler ama Ebu Hanife’nin görüşünü de onun adına savunur ve sonuçta şöyle der:

“Ebu Hanife’ye rağmen meşayih fukahamızdan pek çoğu, Kur’an’ın icazının lafız ve mana beraberliğinde olduğunu söyler. Özellikle de Ebu Yusuf ve Muhammed’in görüşlerine göre bu böyledir. Bu ikisi diyorlar ki, namazda Farsça okuma ile kıraat farzı yerine getirilmiş olmaz, velev ki, Allah’ın muradının kesin olarak o olduğunu bilmiş olsun. Çünkü kıraatte farz olan şey, mûciz olanı okumaktır. Bu da ancak nazım ve mana beraberliğiyle olur.”[19]

Serahsî’den sonra Ebu Hanife’nin bu görüşünü en güçlü ve en ikna edici şekilde savunan fıkıhçı, İmam Kâsânî’dir. O da meseleyi şöyle temellendirir:

“Namazdaki kıraat, Ebu Hanife’ye göre Arapça ile karşılanabileceği gibi, Farsça ile de karşılanabilir. Arapça ile okumayı becerebilmesi ya da becerememesi fark etmez. Ebu Yusuf’a ve İmam Muhammed’e göre ise, Arapça okumayı becerebilirse bu caiz olmaz ama beceremezse caiz olur. İmam Şafiî’ye göre ise Arapça ile okuyabilsin ya da okuyamasın caiz olmaz. Eğer Arapça ile okuyamıyorsa ona göre tespih ve tehlil okur, Farsça okumaz. Bu görüşün temeli şudur: Allah namaz için “Kur’an’dan bir miktar okuyun” (Müzzemmil 73/20) buyurduğuna göre bu, namazdaki okumanın Kur’an’dan olması konusunda bir emirdir ve Kur’an’da Arapça ile indirilmiştir. Allah “Biz onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik”[20] buyurmuştur. Öyleyse Farsça Kur’an olmaz ve onunla, emrin gereği zimmetten düşmez. Ayrıca Kur’an mûcizdir. Lafız yönünden olan icaz, Arapça nazmın bozulması ile bozulur. Böylece de icaz bulunmayacağı için Farsça ile Kur’an olmaz. Bundan dolayıdır ki, Kuranın Farsça tercümesini cünüp ve adetlinin okumaları haram değildir. Ama ne var ki, kişi Arapça okumayı beceremiyorsa, Kuran’ın lafzını beceremiyor demektir, o takdirde manasına riayet eder ki teklif de imkânauygun düşsün. İmam Şafiî’ye göre ise Farsça ile Kuran olamaz, dolayısıyla onu okumakla da emredilmiş olmaz.[21]

Kaynaklara bakıldığında Kur’an’ın, Arapça dışında sadece Farsça olarak okunup okunmayacağının tartışılmış olduğu görünüyor. Bunun sebebi şunlar olabilir: Kur’an’ın ilk kez Arapça dışında bir dille okunması meselesi öncelikle Farsça ile söz konusu oldu, çünkü Araplardan sonra İslam, Farslara intikal etti. Veya bu konuyu akla getiren ilk olay, Selman-ı Farisî’nin Fatiha’yı Farsçaya çevirip kendi kavminin insanlarına göndermesi idi ve bu tercümede söz konusu olan dil Farsça idi. Ya da bu konuyu ilk dile getiren Ebu Hanife idi ve tabii olarak kendi kavminin dilini öncelikle söz konusu edecekti. Veya aslı olmasa da Cennet ehlinin dillerinden birinin de Farsça olacağına dair bir rivayet vardı ve ona istinaden özellikle ve sadece Farsça düşünüldü. Ama kuvvetle muhtemeldir ki, bu rivayet bu tartışmalardan sonra oluşturulmuş bir rivayettir. Cennet dillerinden birinin Farsça olacağını bildiren hadisler gibi, Farsçayı yeren, onun Cehennemliklerin dili olduğunu bildiren, onu konuşanların kötülüğü artar mürûeti/saygınlığı azalır gibi manalar içeren hadisler de sabit değildir.[22] Kaldı ki bu, bütün dillerin Allah’ın birer ayeti olduklarını bildiren Kur’an nassına da aykırıdır.[23]

 

Bir başka ihtimal de Farsça sadece bir misal olarak zikredilmesi veya Arapçaya en yakın bir dil olması itibariyle ondan söz edilmiş olmasıdır. Nitekim bazı fıkıh kitaplarında Farsçadan söz edildiği yerlerde, bunun caiz olması halinde diğer her hangi bir dilin de caiz olacağı söylenmektedir. Ya da Kur’an’ın; “biz onu Arapça değil de a’cemice indirseydik…” ifadesine bakılarak, demek ki Arapça olmasaydı a’cemice/Farsça olacaktı diye düşünülmüş olabilir. Acemice ifadesi her ne kadar Arapça olmayan anlamına geliyorsa da, bununla özellikle Farsçanın kastedildiği bilinmektedir. Nitekim Farslar için Acemler tabiri kullanılır. Ama her ne olursa olsun, eğer varsa böyle bir hükmü sadece Farsçaya özel görmenin ikna edici bir delili yoktur.

 

Ebu Hanife’nin Görüşünün Delilleri

1. “Hem o (Kur’an)şüphesiz evvelkilerin kitaplarında da var”,(Şuara 26/196) “bu ilk sahifelerde vardır. İbrahim'in ve Musa'nın sahifelerinde.”(A’lâ 87/1819) “Ve eğer Biz onu a’cemi/yabancı dilde bir Kur’an yapsaydık diyeceklerdi ki: “Ayetleri genişçe açıklansaydı ya! Arab'a yabancı dil! Öyle mi?”(Fussılet 41/44) anlamındaki ayetlerden hareketle: “Demek ki Kur’an’ın tamamı ya da en azından bir kısmı önceki kitaplarda mevcuttu. Oysa Kur’an’ın bu Arapça lafızlarıyla onlarda bulunmadığı da açıktır. O halde manasıyla bulunmaktadır ve bu durum onun sadece manası ile de Kuran olduğunu gösterir”. Ayrıca son ayetin delaletiyle de anlaşılıyor ki, eğer Allah onu Acemin lisanıyla indirseydi o yine Kuran olurdu”[24] deniyor.

 

Ebu Hanife’nin görüşü adına delil gösterilen ayetlerden biri de şudur: “Bu Kur’an bana vahyolundu ki, sizi ve ulaştığı herkesi onunla uyarayım” (E’âm 6/19). Elbette Araplar Arapça olarak, diğer milletler de ancak kendi dilleriyle uyarılabilirler.

 

2. Abdullah b. Mesûd Arap olmayan/a’cemî bir adama Kur’an’dan “İnneşeceratez-zekkûmtaamu’l-esîm”(Duhân 44/43) ayetini okutmaya çalışıyordu. Adam bunu bir türlü beceremeyince Abdullah ona: “Peki, taamu’l-fâcir diyebilirsen öyle söyle?” dedi.

Bütün bu açıklamalarda dikkati çeken önemli bir nokta vardır: Doğru yanlış tartışmalarından sarfı nazar ederek diyebiliriz ki, Ebu Hanife’ye nispet edilen bu meşhur fetva hem tarihsel bir durumun ürünüdür, hem de sadece namazda Fatiha’yı Farsça okumakla ilgilidir. Oysa onun adına bunu talil edenler, bu açıklamalarda da görüldüğü gibi, meseleyi genişletmişler ve başka mecralara götürmüşlerdir. Söylenenler Ebu Hanife’nin görüşünün tabiî ve mantıksal sonucu olabilir. Ama o bütün bunları söylememiştir. İşin bir başka ilginç olan yönü ise, onun adına bu savunmaları yapanlar da aslında bunun caiz olmayacağını kabul edenlerdir. Şu halde onların yaptığı şeyi muhtemelen sadece, onun dediğine göre bu ancak böyle savunulabilir demekten ibarettir.

Delillere İtirazlar

Gerek Ebu Hanife’nin kendi görüşlerine, gerekse onun adına ortaya konan savunmalara itirazlar gelmiştir ve halen de gelebilir. Mesela onun görüşüne mesnet yapılan ilk iki ayet için denebilir ki öncekilerin kitaplarında bulunan şey, Kur’an’ın kendisi değil, anlattıklarıdır. Allah elbette muradını herhangi bir dille indirebilir. Ama Kur’an diye bilinen ve Hz. Muhammed’in (s.a.s.) ümmetini ilgilendiren kelamı, Allah’ın bizzat kendi tercihi ile Arapça olarak indirilmiştir.

İnzar/uyarma görevi ise ayrı bir husustur ve elbette Kur’an’ın dilini bilmeyenlerin onunla inzar edilmeleri mümkün olamaz. Buna zaten Kur’an’ın bizzat kendisi de işaret eder: “Eğer onu Arapça bilmeyenlerin birine indirseydik de, o kendilerine kıraat etseydi ona iman etmeyeceklerdi”. (Şuarâ 26/198, 199) “Ve biz her gönderdiğimiz resulü ancak bulunduğu kavminin diliyle gönderdik ki onlara iyi beyan etsin…” (İbrahim 14/4). Yani bu durumda söz konusu olan şey işte Kur’an’ın anlatmak istediğinin aktarılmasıdır.

 

Ebu Hanife muhtemelen tarihsel bir duruma ya da durumlara tepki olarak böyle bir görüş beyan etmiş ancak bunu onun en yakın arkadaşları ve öğrencileri olan fakihler dahi kabul edememişlerdir. Hatta denebilir ki bu konu, icma adına ilginç bir durum oluşturmuş ve sahabeden sonra oluşan icma’ya, bir örnek teşkil etmiştir.

 

Her ne olursa olsun, Ebu Hanife’nin görüşüne karşı en güçlü delil, İmam Şafiî’nin de sözünü ettiği, Kur’an’ın Arapçalığına vurgu yapılması hususudur: “Biz onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik”[25]demiş olması gösterir ki, Kur’an-ı Kerim Arapçadır, yani o ancak Arapça oluşu ile Kur’an’dır.

 

2. Abdullah b. Mesûd’un Kur’an’dan bir kelimeyi, onu beceremeyen bir bedevîye farklı öğretmesi de Ebu Hanife’nin görüşü için yeterli bir delil teşkil etmez. Kaldı ki, Abdullah b. Mesûd’un, Kur’an ilaveleri konusundaki çekinceler malumdur.

 

Ebu Hanife’nin Görüşünden Döndüğü İddiası

 

Fıkıh kitaplarında Ebu Hanife’nin söz konusu bu meşhur görüşünden döndüğüne dair pek çok nakil vardır. Ancak delillere baktığımızda, biz Ebu Hanife’nin söz konusu görüşü dile getirdiği, ama bundan döndüğünün kesin olmadığı kanaatindeyiz. Döndü diyenler, bu görüşün aksine oluşan icma sebebiyle böyle söylemiş olabilirler.

 

Halkul-Kur’an Meselesi

“Halku’l-Kur’an” (Kur’an’ın yaratılmış olup olmaması) meselesi İslam kelam ve düşünce tarihinde, en azından bir dönem için, gerçek anlamda bir imtihan/mihne meselesi olmuştur.

Halku’l-Kur’an fikri zorla kabul ettirilmek istenen bir öğretidir, oysa aksini söyleyen görüş o zamana kadar var olan ve insanlar aksini söyleyince tekrar gündeme gelen bir görüştür.

Ebu Hanife’nin bu konuda söylediklerinin özeti şudur: “Allah’ın kelam sıfatı vardır ve bu sıfatı da diğer sıfatları gibi O’nun ne aynı, ne de gayrı olarak, O’nunla beraber ezelî ve ebedîdir. Kur’an işte O’nun bu ezelî sıfatıdır. Kur’an adına yazdığımız, telaffuz ettiğimiz ve ezberlediğimiz şeyler, hatta onun Arapçalığı ise mahlûktur ve Kur’anı gösteren delillerdir. Şu halde Kur’an’ın vasıtaları diyeceğimiz bu görüntüler, mahlûk olmaları sebebiyle aynı zamanda tarihseldirler.”

 

Değerlendirme ve Sonuç

Ebu Hanife’nin Kur’an anlayışı deyince ilk akla gelen husus, onun Farsça ile ya da Arapça dışındaki bir lisan ile namaz kılınabileceği görüşüdür. Ancak onun bu konudaki görüşü namaz kılmak, hatta namazda da yeterli olan kadar Kur’an okumakla, yani sadece Fatiha’yı okumakla sınırlıdır. Hatta bu kadarıyla da bu görüşünün tarihsel ve olağan dışı şartların ürünü olduğu açıktır. Bütünüyle “Farsça Kur’an” gibi bir tez, olsa olsa onun görüşünün zorunlu sonucu olarak gündeme gelebilir. Çünkü o kelamullah olarak Kur’an’ın mahlûk olduğunu hiçbir zaman söylememiş, hatta bu söyleyenin küfrüne kail olmuştur. Ancak yine onun görüşünden hareketle varılan bir sonuç olarak, Arapça oluşu, Kur’an’ı Kur’an kılan unsurlardan birisi olmadığı için hâdistir/mahlûktur, ya da şimdiki ifadesiyle tarihseldir. Ama bu kelamullahın tarihsel olduğu manasına gelmez.

Onun kendi tarihsel şartları için farklı durumlara istinaden ve muhtemelen kavmiyetçiliğe karşı verilmiş bir fetvayı bu gün tam aksine kavmi düşünceler için kullanmak onun fetvasına tamamıyla aykırı bir durumdur.

 

Kısaca:

Kur’an-ı Kerim için Ebu Hanife’ye özel görüş nispet edilen iki önemli konu vardır.

 

1.Kur’an’ın mahiyetine, onun Arapça oluşunun, yani nazmının dâhil olup olmaması meselesi

 

2.Kur’an’ın yaratılmışlığı meselesi.

 

Her şeye rağmen Ebu Hanife’nin arkasından, Kur’an’ın lafız mana beraberliğinden oluştuğu ve onun orijinal Arapçası dışında bir dille namazda okunamayacağı konusunda icma oluşmuştur ki, bu ilginç bir icma örneğidir.

 

Dipnot

 


[1].     es-Sîmerî, AhbaruEbiHanîfe ve Ashabihi, s. 43; Ebu Hanife’nin Kuranı Kerim ile ilgili, buna benzer daha başka menkıbeleri için bkz.: (es-Sîmerî, age, s.  46, İbn Hacer, Hayrâtü’l-hisân, s. 122, 125,126

[2].     es-Sîmerî, age. s. 45-46.

[3].     Bkz. Zehebî, Menakıbu’l-İmam EbiHanîfe s. 14

[4].     Bkz. Zehebî, age. 12.

[5].     Zehebî, age. 13

[6].     es-Sîmerî, age, s. 49.

[7].     es-Sîmerî, age, s. 10; Ayrıca bkz. ez-Zehebî, age. s. 20

[8].     es-Sîmerî, age, s. 11

[9].     İbnTeymiye, el-Mecmû’ VI/542; Dımeşkî, Rahmetülümme 41:

[10].    Dımeşkî, age. s.41

[11].    Serahsî, el-Usul I/280

[12].    Kâsanî, Bedâyi’, I/112

[13].    Kâsânî, age. I/112

[14].    Serahsî, el-Usul I/281

[15].    Muhammed eş-Şeybânî, Kitabu’l-Âsârs. 56 (No: 277)

[16].    Muhammed eş-Şeybânî, age. s. 56 (No: 278)

[17].    Muhammed eş-Şeybânî, age. s. 54-55

[18].    es-Sîmerî, age s.47.

[19].    Serahsî, el-UsûlI/281-282

[20].    Mesela, bkz. K. Yusuf 12/2

[21].    Kâsanî, age I/112-113

[22].    Bkz. Tehanevî, İ’lâussünenIV/132

[23].    Bkz. K. Rûm 30/22

[24].    Tehanevî, age.IV/133

[25].    Örnek olarak bkz. K. Yusuf 12/2

 

SPOT İÇİNDİR

 

 

Ebu Yusuf’tan nakledildiğine göre onun hakkında halk şöyle diyordu: “Ebu Hanife’yi Allah; fıkıh, ilim, amel, cömertlik ve yaşadığı Kur’an ahlakıyla bezemiştir.”

 

İslam’ın yegâne kaynağı vahiydir ve vahyin esası da Kur’an-ı Kerim’dir. Sünnet Kur’an-ı Kerim’den tam bağımsız bir kaynak değil onun açılımı, beyanı ve tatbiki olarak mecazen ya da bağımlı bir kaynaktır ve genel olarak takriren vahiydir.

 

 

Yazar:
Prof. Dr. Faruk Beşer
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul