24 Kasım 2017 - Cuma

Şu anda buradasınız: / EBU HANİFE VE HADİS

EBU HANİFE VE HADİS

EBU HANİFE VE HADİS

İslam tarihinin büyük sîmâlarından Ebû Hanîfe (80-150/699-767), İslam Kültürü’nün, ilk asırdan itibaren farklılaşmaya başlayan iki ana çizgisinden biri olan rey geleneğinin en önemli temsilcisidir. Bu geleneğin en bariz özelliği kabul edilen aklı ve şahsî kanaati (ictihad) fazlaca kullanma keyfiyeti, İslam tarihinin ilk dönemlerinden bu yana, başını hadisçilerin çektiği bazı çevrelerce “hadise/sünnete itibar etmeme” şeklinde takdim edilmiştir. Bu yazıda, asırlar boyu bu konuda haksız ithamlara maruz kalmış Ebû Hanîfe’nin, hadis ve sünnete bakışı, değerlendirişi, rivayetleri fıkhında kullanış biçimi hakkında özet bilgi verilecektir.

1. Ebû Hanîfe’nin İlim Çevresi

Ebû Hanîfe, Hz. Ömer tarafından, hicri 17 yılında kurdurulan Kûfe şehrinde doğdu. Onun doğduğu h. 80’li yıllarda Kûfe, daha önce bir çok sahâbînin yerleştiği, birçok ilim adamının uğrak verdiği bir kültür merkezi haline gelmişti. Hz. Ali’nin hilafet merkezini Kûfe’ye taşıması buranın büyüyüp gelişmesinde önemli rol oynadı. Bu gelişmeden sonra çok sayıda sahâbînin Kûfe’ye yerleştiği bilinmektedir.[1]

İlim yönünden bu sahâbîlerden beslenen o bölgenin büyük alimleri, Ebû Hanîfe’nin doğrudan ya da dolaylı hocaları oldular. Alkame b. Kays en-Nehaî (ö.62), Mesruk b. el-Ecda’ el-Hemdânî (ö.63) Esved b. Yezîd en-Nehaî (ö.75), Şureyh el-Kâdî (ö.80), Abdurrahman b. Ebî Leyla (ö.83) ve İbrahim en-Nehâî (ö.96) gibi tabiîn neslinin önemli simaları, Ebû Hanîfe’nin ilim aldığı hocalarının şeyhleri durumunda idiler. Ebû Hanîfe’nin onsekiz yıl hocalığını yapan Hammad b. Ebî Süleyman (ö.120), İbrahim en-Nehâî’nin önde gelen öğrencisiydi.

Ebû Hanîfe’nin, hadis aldığı hocalarının ve rivayette bulunduğu öğrencilerinin sayısı hakkında kaynaklarda farklı rakamlar verilmekle beraber, hadis ricâli hakkında kitap yazan musannıflar, elli ile yüz arasında dolaşan bir liste verirler.[2]

2. Ebû Hanîfe’nin Hadis Rivâyeti

Yanında sandıklar dolusu yazılı hadis belgesinin bulunduğu bildirilen Ebû Hanîfe’nin[3] bir fakih olarak hadislerden müstağni kalamayacağı açıktır. Çünkü fıkhî hükümlerin dayanağının önemli bir kısmını hadis ve sünnet teşkil eder. Ancak, Ebû Hanîfe’nin bir hadisçi gibi rivayet nakliyle uğraştığı da söylenemez. Nitekim yine bir fakih olan İmam Şâfiî için de aynı şey söz konusudur. Bununla birlikte kendi çağdaşlarının tanıklıklarına bakılırsa Ebû Hanîfe, hadis rivayetinde ve onları değerlendirmede söz sahibi alimlerden birisidir. Yahya b. Maîn (ö.233), Vekî b. Cerrah’ın (ö.  ) Ebû Hanîfe’den pek çok hadis duyduğunu ve onları ezberlediğini[4] söylerken, Süfyan b. Uyeyne (ö. 197)  Kûfe’ye geldiğinde kendisini hadis rivayetine başlatanın Ebû Hanîfe olduğunu belirtir.[5]

Hadis rivayetinin sadece, hadisçilerin yöntemi olan tahdîs yoluyla değil, delil alınan hadislerden çıkartılan hükmün ihbârı yoluyla da olabileceğini belirten bazı âlimler, Ebû Hanîfe’nin bu ikinci yol olan iftâ yoluyla rivayette bulunduğunu, dolayısıyla pek çok hadisi bu şekilde nakletmiş olduğunu ifade ederler.[6] Dehlevî, “şeriatın delâleten telakkisi” olarak isimlendirdiği bu tür rivayeti, Hz. Ömer, Hz. Ali ve İbn Mesud gibi sahâbîlerin, Hz. Peygamber’in söz ve fiillerini müşâhede ederek ondan anladıkları hükmü beyan etmelerine benzetir.[7]

Esasen bu yöntem, bütün fukahânın benimsediği bir yöntemdir. Çünkü onlar, kendilerine ulaşan rivayetleri olduğu gibi nakletmek yerine bunlardan elde ettikleri sonuçları meselelerin çözümünde kullanmışlardır. A’meş’in (ö.148) Ebû Hanîfe için söylediği ifade edilen, “ey fukahâ, sizler tabib, bizlerse eczacılarız”[8] sözünün anlamı bu olmalıdır.

Ebû Hanîfe’den tahdîs şeklinde rivayetin az olması, onun bu konuda gösterdiği titizliğe de bağlanmaktadır. Nitekim o, “bir ravinin ancak ezberinde olan hadisi rivayet edebileceği” şartını getirmiştir.[9] Bu titizliğin ona, hocalarından intikal ettiğini söylemek de mümkündür. Nitekim, Ebû Hanîfe’nin hocasının şeyhi olan İbrahim en-Nehâî, “sana Peygamber’den hiç hadis ulaşmadı mı, bize rivayet etsen” diyen birisine, “evet ulaştı, ancak bana, Ömer dedi, Abdullah dedi, Alkame dedi, Esved dedi demek daha hafif geliyor” şeklinde cevap vermiştir.[10]

Ebû Hanîfe’nin hadis rivayeti konusunda çok istekli davranmamış olmasında, Kûfe’nin hadis uydurmacılığında önemli bir merkez haline gelmiş olması da gösterilmektedir. Nitekim Malik b. Enes’in (ö.179), Kûfe’yi “hadis darphanesi” olarak nitelendirdiği,[11] Hişam b Urve (ö.  ) nin de, “Irak’lı biri sana bin hadis naklederse 990’ını at, geri kalanından da şüphe et” dediği[12] nakledilmiştir. Ancak bu sözlerde ehl-i hadis-ehl-i rey çekişmesinin izleri açıkça görülmektedir. İbn Haldun’un bu konudaki açıklaması daha makuldur. O şöyle der: “Ebû Hanîfe’nin rivayetinin az olması, onun rivayet şartlarını sıkı tutmasından ve aklî gerçeklere aykırı olan rivayetleri zayıf saymasından ileri gelmiştir.”[13]

Ebû Hanîfe’nin rivayet ettiği ve delil aldığı hadisler iki seçkin öğrencisi, Ebu Yusuf (ö.182) ve Muhammed b. Hasen eş-Şeybânî (ö.189) tarafından sonraki nesillere intikal ettirilmiştir. Onların, Kitabu’l-Âsâr’ları başta olmak üzere, diğer bütün eserleri Ebû Hanîfe’nin delil olarak kullandığı hadis sayısının hiç de az olmadığını göstermektedir.

3. Ebû Hanîfe’nin Hadis ve Sünneti Delil Alma Konusundaki Yaklaşımı

Hadis ve Sünneti teşriî bir kaynak olarak kabul etme bakımından Ebû Hanîfe’nin diğer imamlardan farkı yoktur. O şöyle der: “Biz duyalım duymayalım, Rasulüllah (s.a.s.)’in söylediği her şey başımız gözümüz üstünedir. Biz ona inanır ve onun Allah’ın elçisinin dediği gibi olduğuna şehadet ederiz.”[14]  Basra kadısı Osman el-Bettî (ö.143)’ye yazdığı risalede de, “bilmiş ol ki, bildiğiniz ve insanlara öğrettiğiniz şeylerin efdali sünnettir. Sana gereken, onu öğrenmeye layık olan ehil kimseleri tanımandır”[15] demektedir. Burada marife olarak kullandığı “es-sünne”  kelimesiyle Ebû Hanîfe’nin, Hz. Peygamber’in sünnetini kastettiği açıktır.

Onun, hüküm elde etme kaynaklarını sayarken önce, Allah’ın kitabına, sonra Resûlünün sünnetine baktığı, sahabîlerin görüşleri arasından da dilediğini tercih ettiği kaydedilir. Ebû Hanîfe, bunların dışındaki görüşleri bağlayıcı saymamakta, örneğin, tâbiî neslinden bazı isimler zikrederek, “onlar nasıl ictihat etmişlerse ben de öyle içtihad ederim” demektedir.[16]

Ebû Hanîfe’nin hadis ve sünnete ittibaını ve onu hüküm kaynağı olarak nasıl kullandığını, daha sağlıklı olarak, öğrencileri Ebû Yusuf ve İmam Muhammed’in günümüze kadar ulaşan eserlerinden öğrenebiliyoruz.

Örneğin, alışverişte iki taraf bir ay muhayyerlik şartı koşarlarsa, Ebû Hanîfe’ye göre bu alışveriş fâsiddir. Çünkü Hz. Peygamber’den gelen haberde, üç günden fazla muhayyerliğin olamayacağı bildirilmiştir.[17]

Bir kimse diğeri aleyhine dava açıp delil getirse, Ebû Hanîfe, davacıya, şahitlerin yanı sıra ayrıca yemin’i gerekli görmezdi. Çünkü ona Resûlüllah’ın, “yemin davalıya, delil davacıya gerekir” hadisi ulaşmıştı. Hâlbuki İbn Ebî Leyla (ö. 148 ) davacıya şahidlerle beraber yemini gerekli görmektedir. Ebû Hanîfe’nin ifadesi aynen şöyledir: “Allah’ın Resûlü’nün davâcı üzerine koymadığı bir yükümlülüğü biz koyamayız. Yemin mükellefiyetini de Resulüllah (s.a.v.)’in koyduğu yerden başka bir yere değiştiremeyiz.”[18] Ebû Yusuf, “biz de bu görüşü benimsiyoruz” demektedir. Burada görüldüğü üzere Ebû Hanîfe, Hz. Peygamber’den sahih olarak nakledildiğine inandığı bir hadise harfiyyen uymayı zorunlu görmektedir.

Ebû Hanîfe’ninhadîs’eittibaı, bazen onun makul bir yorum yapmasına engel olacak düzeydedir. Bir rivayette, Hz. Peygamber’in abdest alıp mescide gittiği, namaza kadar yanı üzere yatarak uyuduğu, horlayacak kadar derin uykuya daldığı halde, kalkıp abdest almadan namaz kıldığı nakledilir. İbrahim Nehâî, “Nebi (s.a.s.), diğer insanlar gibi değildir” diyerek Hz. Peygamber’in dışındakileri bu hükmün kapsamından çıkarmakta, Ebû Hanîfe ve İmam Muhammed de başka bir hadisle te’yid edilen bu görüşe katılmaktadırlar. İmam Muhammed şöyle der: “İbrahim’in görüşünü benimseriz. Bize Peygamber (s.a.s.)’in şöyle dediği ulaştı: ‘Gözlerim uyur, fakat kalbim uyumaz.’ Nebî bu konuda başkası gibi değildir. Onun dışındakilere gelince, kim yanı üstü yatar ve uyursa abdest gerekir, Ebû Hanîfe’nin görüşü de budur.”[19]

Uyku bizatihi abdesti bozan şeylerden olmadığı halde, uyku esnasında vuku bulabilecek hades ihtimaline binâen, Nehâî ve ona tabi olan Ebû Hanîfe ile İmam Muhammed, sıradan insanların uykularının abdest gerektireceği görüşünü benimsemişler, fakat hadîs’e ittibaen Hz. Peygamber’i bundan istisna etmişlerdir.

Ebû Hanîfe, elbiseye bulaşan meninin kuruduktan sonra ovalanması konusunda görüşünü soran İmam Muhammed’e bunun yeterli olduğunu, çünkü Hz. Aişe’nin Hz. Peygamber’in bu durumdaki elbisesini ovaladığı şeklinde ki haberin kendilerine ulaştığını belirtir. Üzerine kan ve pislik bulaşan elbisenin hükmünü soran İmam Muhammed’e, bu durumda ovalamanın yeterli olmayacağını ifade eden Ebû Hanîfe, aralarındaki farkı soran öğrencisine şöyle cevap verir: “Kıyâsen ikisi de aynıdır. Fakat meni hakkında eser (hadis) vardır. Dolayısıyla biz bunu benimsedik”[20] demiştir. Sık sık, hadise rağmen kıyası tercih ettiği suçlamasına maruz kalan Ebû Hanîfe’nin, belki de kıyas yapması makul karşılanabilecek bir konuda Hz. Aişe’nin tatbikatına tabi olması manidardır.

Ebû Hanîfe, namazda tebessüm eden kimsenin abdestinin bozulup bozulmayacağını soran İmam Muhammed’e bunun abdesti bozmayacağını söyler. Öğrencisinin, kahkahayla gülenin durumunu sorması üzerine bunun abdesti bozacağını, dolayısıyla o kişinin yeniden abdest alıp namazını iade etmesi gerektiğini belirtir. Aradaki farkın sebebini soran İmam Muhammed’e, Ebû Hanîfe’nin cevabı nettir: “Resulüllah (s.a.s.)’den gelen eser sebebiyle.”[21] Diğer durumlarda abdesti bozmayan kahkahanın, namazda bozuyor olması, Hz. Peygamberin, ashabına namaz kıldırırken şahid olduğu bir olay akabinde yaptığı beyana dayanmaktadır.[22]

Benzerlerini çoğaltmanın mümkün olduğu bu örneklerde de görüldüğü üzere Ebû Hanîfe, zaman zaman hocalarının görüşlerine de muhalefet ederek,  Hz. Peygamberden kendisine ulaşan hadisleri delil almakta, sahih rivayetin bulunduğu yerde kıyasa başvurmamaktadır.

Dipnot

 


[1]. Kûfe’ye yerleşen sahâbîlerin bir listesi için bkz.,İbnSa’d, Kitâbu’t-Tabakâti’l-Kebîr, Beyrut-1968, IV/12 vd.

[2].  Örneğin, Ebu’l-Haccâc el-Mizzî (ö.742), Tehzîbu’l-Kemâl fî Esmâi’r-Ricâl, ( Beyrut-1992) isimli eserinde EbûHanîfe’nin 76 şeyhi ve 97 öğrencisinin adlarını verir. Bkz., XXIX / 418-422.

[3]. Muvaffak b. Ahmed el-Mekkî,MenâkıbuEbîHanîfe, Beyrut-1981, s.85.

[4]. Zafer Ahmed et-Tehânevî, EbûHanîfe ve Ashabuhu’l-Muhaddisûn, Karaçi-t.y., s.12.

[5]. A.g.e., s.13.

[6]. A.g.e., s.16.

[7]. Şah Veliyyullahed-Dehlevî,  Huccetullahi’l-Baliğa, Mısır-1332 h., I/104-105.

[8]. EbûAbdillahHüseyn b. Ali es-Saymerî, AhbâruEbîHanîfe ve Ashâbihî, Beyrut-1985, s.26-27.

[9]. el-Hatîbu’l-Bağdâdî, el-Kifâye fî İlmi’r-Rivâye, Medine-t.y., s.231.

[10]. İbnSa’d, a.g.e., VI/272.

[11]. Ahmed Emin, Duha’l-İslam, Kahire-1937, II/152.

[12]. Cemâluddin el-Kâsımî, Kavâidu’t-Tahdîs, Dımaşk-1935, s.38.

[13]. Abdurrahman b. Muhammed b. Haldûn, Mukaddime, y.y.-1978, s.445.

[14]. EbûHanîfe, el-Âlim ve’l-Müteallim (İmam-ı A’zam’ın Beş Eseri içinde) Türkçesi: Mustafa Öz, İstanbul-1981, s.27.

[15]. EbûHanîfeRisâle ilâ Osman el-Bettî (İmam-ı Azam’ın Beş Eseri içinde), s.69.

[16]. Ahmed Muhammed Nurseyf, Yahyâ b. Maîn ve Kitabuhu’t-Tarih, Mekke-1979, II/608.

[17]. Ebû Yusuf, İhtilâfuEbîHanîfe ve İbnEbî Leyla, Mısır-1357 h., s.16-17.

[18]. A.g.e., s.78-79.

[19]. Muhammed b. Hasen eş-Şeybânî, el-Âsâr, Lucknow-1312 h., s.35.

[20]. Muhammed b. Hasen eş-Şeybânî, el-Asl, Karaçi-t.y.,I/61-62.

[21]. A.g.e., I/59.

[22].  Bkz.,Ebû Yusuf, el-Âsâr, Beyrut-1355h., s.28.

Yazar:
Prof. Dr. İsmail Hakkı Ünal
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul