20 Kasım 2017 - Pazartesi

Şu anda buradasınız: / EBU HANİFE’NİN DÜŞÜNCESİNİN KARAKTERİSTİK ÖZELLİKLERİ

EBU HANİFE’NİN DÜŞÜNCESİNİN KARAKTERİSTİK ÖZELLİKLERİ

EBU HANİFE’NİN DÜŞÜNCESİNİN KARAKTERİSTİK ÖZELLİKLERİ

İslam düşünce tarihi, bir bakıma görüşleriyle toplumu etkileyen ve şekillendiren karizmatik şahsiyetlerin gayretlerinin ürünüdür diyebiliriz. Hz. Peygamber (s.a.s.) döneminden itibaren İslâm ümmetinin yüz yüze geldiği sorunları ele alan ve bu konuda görüşler serdeden nice âlim, ortaya koyduğu görüşlerle yalnızca kendi dönemlerini değil aynı zamanda çağlar ötesini etkileme gücüne sahip olabilmişlerdir. Hiç kuşkusuz bu karizmatik şahsiyetlerin başında Ebu Hanife gelmektedir. Ebu Hanife, ortaya koyduğu görüşlerle sadece bir fıkıh mezhebinin kurucusu olmakla kalmamış, aynı zamanda İslâm düşüncesi üzerinde kalıcı bir etki meydana getirmiştir.

Günümüzde İslam dünyasının çok ciddî yapısal sorunlarının bulunduğu bilinmektedir. Bu sorunları birer sonuç gibi düşündüğümüzde bu sonuçları doğuran iç ve dış pek çok faktörden söz etmek mümkündür. Son iki yüz yıllık zaman diliminde İslâm dünyasının batı karşısında "yenilme” sendromuna düşmesi, İslam topraklarının büyük bir kısmının fiilen işgal edilip sömürgeci güçler tarafından parsellenmesi, Müslüman toplumların birçoğunda Batı yanlısı baskıcı iktidarların yönetime getirilmesi, Müslüman coğrafyaların yer altı ve yer üstü kaynaklarının, işgücünün egemen güçler tarafından tarumar edilmesi bugün içinde bulunduğumuz somut durumun temel sebeplerinden birini teşkil etmektedir. Ancak İslam dünyasının yapısal sorunlarını yalnızca “dış müdahaleler” ile izah etmek hem tutarlı hem de gerçekçi değildir. Müslümanlar arası ihtilafların tefrika ve parçalanma boyutunu alması, Müslüman fert ve gruplar arasında ötekileştirmenin ciddî ivme kazanması, tekfir vb. dışlayıcı tavırların kronik bir hal alması, aklın dışlanması, taklid ve taassubun yaygınlaşması, Allah ve Resûlü dışında mutlak otoritelerin benimsenmesi, İslam kardeşliği temelinde birleşmek yerine cemaatçilik gibi hastalıkların ortaya çıkması iç bünyemizde de ciddî sorunlar bulunduğunun en önemli işaretleridir. Bütün bu sorun alanlarının temel sebebini sadece dış faktörlere bağlamak, bir anlamda sorumluluk yüklenmekten kaçınmak ve “topu taca atmak” ile eşdeğerdir.

İslam dünyasının bu kronik yaralarına kalıcı devâ sunmak, her şeyden önce kendi kültürel kodlarımıza sahip çıkmakla mümkün olacaktır. Bu meyanda yapılması gereken şey, basit ve yalın anlamda bir “gelenekçilik” olmayıp geleneğe yaratıcı fikirleriyle önderlik eden şahısların yolunda yürümek, onların tarihte yaptığını günümüzde yapmaktır.

Ebû Hanîfe’nin ilim mirasının günümüz Müslümanlarının sorunlarının çözümüne nasıl katkı sunacağı, cevaplanması gereken önemli bir sorudur. Ebû Hanîfe’nin bütün ilmî faaliyetleri bir tür “itidal arayışı” olarak görülebilir. O, ifrat ve tefrit sayılabilecek aşırılıklara karşı gerek inanç, gerekse uygulama noktasında orta yol arayışı içinde olmuştur. Ebû Hanîfe’nin ilmî mesaisini incelediğimizde onun şu hususlarda orta yolu tesis konusunda bizlere öncülük ettiğini söylemek mümkündür:

1. Akıl – Vahiy / Rey – Rivâyet Arasında Denge Kurmak

İslam dünyasının geçmişte ve günümüzde en temel sorunlarından birisi akıl-vahiy arası dengenin sağlanmasıdır. Bu konuda gerek akıl gerekse nakil konusunda ifrat ve tefrit yaklaşımların, uç görüşlerin bulunduğu bilinmektedir. Bu aşırılığın bir tarafında “katı akılcılık” yaparak özellikle rivayet malzemesini ciddî biçimde eleştirip Kur’an’ı, rasyonalizme selam duran bir bakış açısıyla tevil edenler bulunurken diğer tarafında ise “katı nakilcilik” yapmak suretiyle aklın fonksiyonunu minimize etmeye çalışanlar yer almaktadır.

Ebu Hanife’yi ayrıcalıklı kılan hususların başında onun akıl ve vahiy arasında vasat olarak nitelendirilebilecek bir çizgi arayışıdır. Onun bu dengeyi nasıl kurduğuna ilişkin en somut göstergelerden biri usul ve kelam eserlerinde “hüsün-kubuh” meselesi olarak anılan meseledeki tavrıdır.

Hanefîler, kurucu İmamları Ebû Hanîfe’ye nispet ettikleri görüşlerini temellendirirken aklın vahiy olmaksızın tek başına dinî konularda hüküm veremeyeceğini belirterek Mutezile’nin bu yöndeki söylemini hatalı bulurlar. Bunun tam karşısında yer alan ve vahiy olmadıkça akla itibar edilemeyeceğini belirten Eş’arîleri de aşırı uç olarak gören Hanefîler orta yolu bir metafor üzerinden şu şekilde belirtirler: Vahiy güneşe, akıl ise göze benzer. Görme olayının gerçekleşmesi için hem iyi bir göze hem de güneş ışığına ihtiyaç vardır. Göz ne kadar iyi görürse görsün ışık olmadıkça göremez. Aynı şekilde akıl ne kadar iyi çalışırsa çalışsın vahiy olmadan doğruları kesin olarak göremez. Bunun bir sonucu olarak kendilerine İslam daveti ulaşmayan kişiler iman ya da küfre ilişkin herhangi bir inanç ortaya koymadıklarında mazur görülürler. Ancak inkârcılık anlamına gelen bir inanç ortaya koyduklarında mazur görülmezler. Bu durumda kişi, salt akıldan dolayı sorumlu olmamakta, ancak tecrübe vb. yollarla tabiattaki sebep-sonuç ilişkilerini kavrayabilecek noktaya geldiğinde ise İslam daveti ulaşmasa bile sorumlu olmaktadır. Aklın tek başına sorumluluk kaynağı olmamasını gerektiren diğer bir nokta ise hevâdan (kişisel tutkulardan) ayrı düşünülememesidir.[1]

Ebû Hanîfe’nin ortaya koyduğu metodolojinin rey ile rivayetler arasındaki dengeye ilişkin yansıması Hanefî usul eserlerinde “manevî inkıta” adıyla anılır. Hanefîler, rivayet malzemesini ölçüsüzce reddedenleri eleştirdikleri gibi sübut açısından zan taşıyan haberleri Kur’an’a eşdeğer görenleri de eleştirmişler, ikisini aşırı uç olarak tanımlayıp orta bir yol tesis etmeye çalışmışlardır. Buna göre Kur’an gibi mütevatir yollarla nakledilmemiş olan haber-i vâhidleri bütünüyle reddedenler, aslında dinde hüccet olan bir şeyi reddedip şüpheli yollara başvurmuşlardır. Çünkü rivayet malzemesini reddedenlerin Kur’an’da aradıklarını bulamadıklarında başvuracakları şey ya kıyas yahut da kesin delil anlamı taşımayan ıstıshab olacaktır. Buna mukabil Kitaba aykırı olan veya onu nesheden haberleri kabul edenler ise kesin delili reddetmiş olacaktır. İlk gruptakiler cehalet ve ilhadın kapısını açarken, ikinci gruptakiler ise bid’at kapısını açmaktadırlar. Bu konuda orta yol ise her bir delili yerli yerine oturtmaktır.[2]

Böylece Ebû Hanîfe, kurduğu düşünce sistemiyle akıl-nakil birlikteliğini vurguluyor, bunların birbirinden koparılmasını, biri lehine diğerinin değerinin azaltılmasını doğru görmüyordu.

2. İman – Amel İlişkisi Konusunda Denge Kurmak

İslam dünyasının bugün en sıkıntılı alanlarından birisi iman-amel ilişkisi konusudur. Bu konu doğrudan “tekfir” meselesini de gündeme getirmektedir. Gerçekten de günümüzde kişilerin ve grupların birbirini olur olmaz sebeplerle tekfir edip dışladıklarını görüyoruz. Geçmişte Haricîlerin en çok başvurduğu tekfirin temel dayanağı amelin imanın bir parçası olarak görülmesi meselesidir. 

Ebû Hanîfe iman-amel ilişkisi konusunda dengeli bir yaklaşım ortaya koymuştur. O, bu konudaki yaklaşımını şu şekilde dile getirir:  “Bir Müslümanı, işlediği günah büyük bile olsa herhangi bir günahı helal saymadıkça tekfir etmeyiz, ondan iman adını kaldırmayız. Kendisine hakikaten mümin adını veririz.”[3]

Ebû Hanîfe ameli imanın içine dahil etmeyerek Hâricîlerden ve Mutezile’den ayrılırken, ameli tamamen değersizleştiren mürcieden de ayrılır. O, amelin önemini göz ardı etmez. Bu konuda şunları söyler: “Biz günahların mümine zararının olmadığını, günah işleyen bir kimsenin cehenneme girmeyeceğini söylemediğimiz gibi kişi mümin olarak dünyadan ayrıldıktan sonra fâsık olup cehenneme girmiş olsa bile orada ebediyyen kalacağını söylemeyiz. Biz, mürcie gibi iyiliklerimizin makbul, kötülüklerimizin affedilmiş olacağını söylemeyiz. Biz şunu söyleriz: Bir kimse bütün şartlarına riayet ederek ve onu bozacak her türlü kusurdan arınmış olarak güzel bir amel işler de mümin olarak ölünceye kadar küfür, irtidat ve kötü ahlak gibi ayıplarla o amelini bozmazsa Allah onun amelini zayi etmez. Onu kabul eder ve bundan dolayı kendisine sevap verir. Bir kimse şirk ve küfür dışında günahlar işler de tövbe etmeden ölürse o kişi mümin olup işi Allah’a kalmıştır. Allah dilerse ona azap eder, dilerse affeder.”[4]

İman dairesini olabildiğince geniş tutan, insanların cennetlik veya cehennemlik oluşunu ilahî meşîete bağlayan, ameli imanın bir parçası olarak görmemekle birlikte önemini göz ardı etmeyen bu tavır günümüzde en çok ihtiyaç duyduğumuz hususların başında gelmektedir.

3. İlmî Otorite Anlayışında Denge Kurmak

Müslümanların yumuşak karnını oluşturan noktalardan birisi de “otorite” olarak kabul edilen şahıslar karşısındaki konumlarıdır. Bu konuda iki aşırı uçtan söz etmek mümkündür. Hz. Peygamber (s.a.s.) dışında siyasî ve ilmî açıdan “masum”, “hata etmez”, “eleştirilemez” otoriteler var etmek işin ifrat noktasını teşkil eder. Buna karşılık ilimde otoriteyi hiçe saymak, insanların dinlerini doğrudan Kitaptan öğrenmelerini salık vermek de işin tefrit noktasını teşkil eder. Bu konuda itidal, âlimin kıymetini bilmek ancak onu “yanılmaz bir otorite” olarak görmemek, körü körüne taklid etmemektir. İşte Ebû Hanîfe’nin gerek düşünce yapısı, gerekse hayat boyu ortaya koyduğu örneklik tam da böyle bir anlayışa işaret etmektedir. 

Ebû Hanîfe’nin Kûfe’de derslerini bir grup öğrencisiyle birlikte karşılıklı tartışmalarla yaptığı tarihen bilinen bir gerçektir. O, derslerinde kendi görüşlerini zorla benimsetme yoluna gitmez, öğrencilerinin görüşlerini serbest bir biçimde açıklamasını ister, fıkha dair meselelerin çözümünde şûrâ içtihadı yöntemini uygulardı.[5] Böylece Ebû Hanîfe’nin ilim meclisinde daha hocaları hayattayken her biri ictihad derecesine ulaşmış pek çok âlim yetişmiştir.

Ebû Hanîfe’nin “bir kimsenin delilini bilmeksizin sözünü kabul etmek” şeklinde tanımlanan taklide karşı olduğu hususu meşhurdur. Nitekim o, kendisinin görüşlerini benimseyerek insanlara fetva aktaracak olan kişi ile ilgili şu sözü söylemiştir: “Benim eserlerimden insanlara fetva verecek olan kişi, benim bir görüşü neye dayanarak ileri sürdüğümü bilmiyorsa benim görüşümle fetva vermesi helal olmaz.”[6]

O, ilmî otoritelere saygı duymakla birlikte onları körü körüne taklit etmediğini göstermek üzere şu ölümsüz sözü söylemişti:  “Resûlullah (s.a.s.)’tan gelen hüküm başımızın gözümüzün üstüne, onu kabul ederiz. Sahabeden gelen hükümler içinden tercihlerde bulunur, onların dışına çıkmayız. Tâbiûndan gelenlere gelince onlar adamsa biz de adamız!”[7]

4. Siyasal Otorite İle İlişkilerde Denge Kurmak

Ebû Hanîfe’nin yaşadığı dönem iç savaşlar, fitneler sebebiyle kamu otoritesinin ciddî ölçüde sarsıldığı bir dönemdi. Ne Emevî ne de Abbasî yönetimiyle sıcak ilişkiler içinde olmadığını bildiğimiz Ebû Hanîfe, kendisinin karizmasından yararlanmak üzere kendisine yapılan kadılık tekliflerine sıcak yaklaşmamış, dönemindeki yöneticilerin haksız uygulamalarına destek verir bir görüntü çizmekten ısrarla kaçınmıştır. Bununla birlikte devlete fiilen isyan etmeye de hiçbir şekilde sıcak bakmamış, ısrarla siyasal birliğe vurgu yapmış, insanları fitneden sakındırmış, kamu otoritesinin önemine dikkat çekmiştir.

Ebû Hanîfe’nin toplumsal birlik ve kamu otoritesinin önemine yaptığı vurguyu, öğrencisi Ebû Mutî ile arasında geçen şu diyalog ortaya koyar:

Ebu Mutî: “İyiliği emredip kötülüğü yasaklayan bir kimseye insanlar tabi olsa, bu kişinin topluluğa [devlete] karşı hurûc etmesini uygun görür müsün?”

Ebû Hanîfe: “Hayır.”

Ebu Mutî: “Niçin? Allah iyiliği emredip kötülüğü yasaklamayı emretmiş. Bu, farz bir görevdir.”

Ebû Hanîfe: “Evet öyledir. Ama böyle yapan kimseler kan dökmek, haramları helal saymak, insanların mallarına el koymak vb. işler yaparak ıslahtan çok ifsada sebep olurlar.”[8]

Ebû Hanîfe, fıkhın pek çok konusunda âdil devlet başkanı ile birlikte hareket etmek gerektiğini düşünür. Meselâ savaşta gazilerin öldürülen kimselerin üzerinden çıkan mallarda hak sahibi olmadığını, devletin uygun görmesi halinde bunun olabileceğini belirtir.[9] Yine, ölü arazilerin ihyâ edilmesi halinde doğrudan kişinin mülkiyetine girmeyeceğini, devletin izninin gerekli olduğunu belirtir.[10]

Ebû Hanîfe, devlet otoritesini ibadetler konusunda da önemser. Cuma ve bayram namazının kılınabilmesi için devlet başkanı veya onun yetki verdiği bir kimsenin namazı kıldırmasını şart koşar.[11] Cenaze namazında, namazı kıldırma konusunda en büyük hak sahibi devlet başkanıdır. O, sıralamada ölünün yakınlarından bile önce gelir.[12] Ramazan orucunun başlaması için, şahitlerin devleti temsil eden hâkim nezdinde şahitlik etmesi ve hâkimin de onların şahitliği ile hükmederek Ramazanın başladığını ilan etmesi gerekir.[13] Hayvan ve tarımsal ürünler gibi zâhir mallarda zekâtı devlet başkanı toplar ve ilgili yerlere dağıtır.[14] Haccın en önemli menâsiki olan Arafat vakfesini insanlar devlet başkanı veya onun görevlendirdiği imamla birlikte yapar.[15]

Ebû Hanîfe’ye göre kişilerin kendi başlarına cezaları uygulama yetkisi yoktur. Had cezalarını yalnızca devlet başkanı veya onun yetki verdiği kimse uygulayabilir, fertler uygulayamaz.[16]

5. Gayri Müslimlerle İlişkilerde Denge Kurmak

Ebû Hanîfe’yi ayrıcalıklı kılan hususlardan birisi de dinî açıdan Müslümanlardan farklı olan kimselerin yaşam hakları ve inançlarına saygı konusunda ortaya koyduğu ictihadlardır. O, hangi inançtan olursa olsun insanın yaşam hakkına saygı duyulması gerektiği görüşünü bütün ictihadlarına yansıtmıştır. Bunun en bâriz örneği onun kısas konusundaki düşünceleridir. Çoğunluk müçtehidin görüşlerinden farklı olarak Ebû Hanîfe’ye göre zimmet anlaşması yaparak İslam ülkesi vatandaşı olan gayr-i müslimler, can ve mal dokunulmazlığı konusunda Müslümanlarla eşit haklara sahiptir. Bir Müslüman, İslam ülkesinde kasten bir gayr-i müslimi öldürürse kendisine kısas uygulanır.[17]

Gayr-i müslimler, İslam ülkesinde kendi inançlarına uygun olarak birbirlerine şarap ve domuz satabilirler.[18] Bir Müslüman, gayr-i müslimin helal saydığı yiyecek ve içecek maddeleri konusunda onları kendi inançlarıyla baş başa bırakmakla yükümlüdür. Şayet onların şarabını dökecek, domuzunu öldürecek olursa tazminle yükümlü olur.[19]

Ebû Hanîfe’ye göre mürtedin öldürülme sebebi salt dinî inancını değiştirmiş olması değil, dinden dönme sonrasında İslam toplumu için fiilî bir tehlike arz eden savaşçı kimliğine sahip olmasıdır. Kadın, savaşçı kimliğine sahip olmadığı için irtidat ettiğinde ölüm cezasına çarptırılmaz. Buradan, Ebû Hanîfe’nin irtidatı bir suç olarak tanımlarken “ideolojik kapsamda bir suç” değil siyasî kapsamda bir suç olarak gördüğü ve Müslümanların güvenliğini tehlikeye attığı için cezalandırılması gerektiğini düşündüğü anlaşılmaktadır.[20] Bu görüşün doğal sonucu, irtidatın devletin güvenliğini tehdit eden siyasî bir tehlike arz etmemesi halinde bu cezanın uygulanmamasıdır.

Ebû Hanîfe, çoğunluk müctehidden farklı olarak “yaşam hakkı” konusunda hür-köle ayrımı da yapmaz. Ona göre hür bir kimse bir köleyi öldürürse buna karşılık kısas yoluyla öldürülür.[21]

6. Bireysel Hak ve Özgürlüklerin Korunması Konusunda Denge

Ebû Hanîfe, toplumun farklı kesimlerinin hak ve özgürlüklerini belirlemede dengeli bir duruş ortaya koymaya çalışmıştır. Onun, toplumda çoğu zaman “zayıf halka” olarak görülebilecek “kadınlar”, “sefihler” ve “borçlular” gibi kimselere yönelik ictihadları, bu dengeyi ne ölçüde kurduğunu izlememizi sağlayacak mâhiyettedir.

Bireysel hak ve özgürlük konusunda Ebû Hanîfe’nin özel bir takım haklar tanıdığı kimselerin başında kadınlar gelmektedir. Âlimlerin çoğunluğundan farklı olarak Ebû Hanîfe, aklı başında ve ergenlik çağına ulaşmış kadınların nikâh akdinde taraf olabileceğini ve akdi bizzat kendilerinin yapabileceğini belirtir. Yine kadın, başkasını velî ve vekil sıfatıyla evlendirme hakkına da sahiptir.[22] Anne ve annenin yakınlarının kız çocuğunu evlendirme konusunda veli olabileceğini kabul eder.[23] Kadının nikâh akdinde şahit olabileceğini belirtir.[24] Kadının şahitliğinin kabul edildiği konularda hâkimlik yapabileceğini belirtir.[25]

Ebû Hanîfe, malvarlığı üzerinde düzgün tasarrufta bulunamayan kimseler konusunda da diğer müçtehitlerden farklı düşünür. Diğer müçtehitlere göre bir kimsede düzgün tasarrufta bulunma [rüşd] özelliği görülmedikçe malvarlığı kendisine teslim edilmez. Bu durum sonradan ortaya çıktığında da kısıtlama getirilir. Ebû Hanîfe’ye sonradan meydana gelen sefihlik sebebiyle kişinin tasarrufları kısıtlanamaz. Buluğa erdiğinde sefih olan kişinin malvarlığı ise en fazla yirmi beş yaşına kadar kısıtlanabilir, sonrasında malvarlığını kendisine teslim etmek gerekir. Hanefî fıkıhçılar Ebû Hanîfe’nin bu görüşünün arkasında yatan ana fikri “insanın özgürlüğünü elinden almak, onun malını saçıp savurmasından daha kötü bir durumdur” şeklinde belirtirler. Buluğa ermiş bir insanı sürekli bir başkasının vesâyeti altında hareket ettirmek onu insanlık seviyesinden hayvanlık derekesine düşürür.[26]

Ebû Hanîfe, benzer gerekçelerle fâsık ya da borçlu olan kişilerin malvarlığı üzerindeki tasarruflarının da kısıtlanamayacağını belirtir. Borçlunun borcunun ödenmesi için mahkeme kararıyla malları satılacak olsa bile gayri menkul ve ticaret mallarına dokunulamaz.[27]

Ebû Hanîfe, kölelerin özgürlüğüne kavuşturulmasına da son derece büyük önem verir. Kimi müctehidler “hürriyet ve köleliğin bölünmesi” fikrine sıcak bakarken Ebû Hanîfe kişinin yarı hür yarı köle olamayacağını, bir kısmı hür olduktan sonra bütününün hür hale geleceğini belirtir.[28]

Sonuç

İslam medeniyeti, kaynağı itibarıyla vahye dayanmakla birlikte oluşum ve gelişiminde ona hüviyetini kazandıran pek çok şahsiyetin çabasıyla oluşmuş köklü büyük bir medeniyettir. Bu medeniyetin çocuklarını asırlar boyunca fikirleriyle etkileyen karizmatik şahsiyetler içinde âlimlerin özel bir yeri bulunmaktadır. Hiç kuşkusuz bu âlimler içinde Ebû Hanîfe’nin müstesna bir yeri bulunmaktadır. Onu yalnızca bir fıkıh mezhebinin “kurucu imamı” olarak görmek meseleye son derece sığ ve yüzeysel bakmanın bir işaretidir. Ebû Hanîfe fıkıh ilminin tedvin, tasnif ve teşekkülünde başat rolü oynayan bir öncü olmanın ötesinde düşünceleriyle asırlar boyunca İslam dünyasının dört bir yanında hüküm süren büyük devletlerin perde arkasındaki ideoloğu konumundadır. Ebû Hanîfe ortaya koyduğu ilim mirası ile İslam düşüncesinin gerek inanç gerekse uygulama alanında ifrat ve tefrit gibi aşırılıklardan uzak bir biçimde orta yolda ilerlemesine ön ayak olmuştur. İslam dünyasının içinden geçtiği bu sancılı süreçte ümmetin çocuklarının Ebû Hanîfe’nin ilim mirasından alacağı çok şeyler bulunmaktadır. Elverir ki bu miras doğru bir şekilde anlaşılsın. Son olarak şunu da vurgulamak gerekir ki Ebû Hanîfe’nin üstün yönleri bulunduğunu, dengeyi sağlamada önemli adımlar attığını söylemek hiçbir zaman tarihimizi ilmek ilmek dokuyan diğer âlimlerimizin kadrini tenkis anlamında anlaşılmamalıdır. Zira her bir âlim ve müçtehidin kendi bağlamında değerlendirilmesi gereken bir düşünce dünyası bulunmaktadır ve İslam medeniyetinin çocukları olarak bizler tarihimizi dokuyan âlimlerimizin her birine teşekkür borçluyuz. Vallahu a’lem.

 

Dipnot

 


 

 

[1].   el-Pezdevî, Ebu’l-usr, Kenzü’l-vusûl ilâ ma’rifeti’l-usûl, (tah. Sâid Bekdaş, Dârü’l-Sirâc, Medine:2014, s. 706-709.

[2].   el-Pezdevî, age, s. 396.

[3].   Ebû Hanîfe, el-Fıkhu’l-ekber, Mektebetü’l-furkân, 1999, s. 43.

[4].   Ebû Hanîfe, age, 45-49.

[5].   Saymerî, Ahbâru Ebî Hanîfe ve ashâbihî, Beyrut: Âlemü’l-kütüb, 1985, s. 25.

[6].   İbn Abdilberr, el-İntikâ, s. 145.

[7].   İbn Abdilberr, age, s. 144.

[8].   Ebû Hanîfe, el-Fıkhu’l-ebsat, s. 108.

[9].   Mevsılî, el-İhtiyâr li ta’lîli’l-Muhtâr, Kâhire: Matbaatü’l-Halebî, IV, 132.

[10]. Mevsılî, age, III, 66.

[11]. Kâsânî, Bedâiu’s-sanai’ fî tertîbi’ş-şerâi’, I, 261; Mevsılî, age, I, 82.

[12]. Kâsânî, age, I, 317; Mevsılî, age, I, 94.

[13]. Mevsılî, age, I, 129.

[14].Kâsânî, age,II, 8; Mevsılî, age, I, 104.

[15].Mevsılî, age, I, 151.

[16]. Kâsânî, age,VII, 58.

[17]. Mevsılî, age,  V, 27.

[18]. Mevsılî, age, V, 10.

[19]. Mevsılî, age, V, 65.

[20]. Mevsılî, age, II, 84.

[21]. Mevsılî, age, V, 27.

[22]. Mevsılî, age, III, 90.

[23]. Mevsılî, age, III, 95.

[24]. Mevsılî, age, III, 83.

[25]  .Mevsılî, age, II, 84.

[26]. Mevsılî, age, II, 96.

[27]. Mevsılî, age, II, 98.

[28]. Mevsılî, age, IV, 23.

 

 

Yazar:
Yrd. Doç. Dr. Soner Duman
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul