18 Ocak 2018 - Perşembe

Şu anda buradasınız: / İMANDAN GELEN DİNAMİZM VE KÂFİRLERİN HEDEF SAPTIRMASI

İMANDAN GELEN DİNAMİZM VE KÂFİRLERİN HEDEF SAPTIRMASI

İMANDAN GELEN DİNAMİZM VE KÂFİRLERİN HEDEF SAPTIRMASI

İslam dini, dinamizm ve enerji demektir. Bir kere imanın tadını alan kimse, artık durağan konumda kalamaz, o iman sahibine hemen hareket verir, aktive eder. İman edipte pasif kalan, imanını enerjiye, salih amele dönüştürmeyen insan, bir kısım âlimlere göre eksik imanlıdır.

 

Bu hususta, Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:

 

"İman temenni ya da gösterişle gerçekleşmez. İman, kalpte yer eden ve davranışlarca doğrulanan bir olgudur."1

 

İman bir kere kalbe girdi mi, varlığını hemen salih amel olarak gösterir ve bir temenni olarak kalamaz.

 

Örneğin,  Fatiha suresinde:

 

“Âlemlerin Rabbine hamd olsun, O Rahmandır, Rahimdir. Din gününün sahibidir.” Diyerek Allah’ın Rabliğini ve Ahiret gününün sahibi olduğunu kabul ederek iman eden insanlar hemen akabinde ameli, hareketi, imandan gelen dinamizmi gündeme sokarak şöyle derler “Sadece sana ibadet eder, sadece senden yardım dileriz.”2

 

Ayrıca Bakara suresinin son iki ayetinde de aynı mahiyet mevcuttur:

 

 “Allah’a, meleklerine, kitaplarına, rasullerine iman eden insan hemen peşinden ‘semina’ ve ata’na (İşittik ve itaat ettik) diyerek imanının gereği olan ameli, hareketi, enerjiyi ortaya koyar.”3

   

Beden için yemek ne ise, ruh içinde iman odur. Gerekli manevi vitaminleri, mineralleri, proteinleri alan ruh canlanır, enerji ile dolar ve bunu hemen çevresine, toplumuna yansıtır. Önce şahsındaki olumsuzlukları yok etmek için gayret sarf eder sonra da çevresindeki kötülüklerle mücadele eder. Çünkü ona Rabbi tarafından emredilen budur.

 

Bu durumu şu ayetlerden anlayabiliriz:

 

“Ey iman edenler, Allah'tan nasıl korkup, sakınmak gerekiyorsa öylece korkup, sakının ve siz, ancak müslüman olmaktan başka (bir din ve tutum üzerinde) ölmeyin. Allah'ın ipine (Hablullah’a) hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın. Sizden; hayra çağıran, iyiliği (marufu) emreden ve kötülükten (münkerden) sakındıran bir topluluk bulunsun. Kurtuluşa erenler işte bunlardır.”4

 

Bu ayetlerde, Allah insanlara Müslüman olmanın hemen akabinde Kur’an ve Sünnete (Hablullaha) sarılmasını, diğer bir tefsirle Kur’an ve Sünnet ölçüleri içinde olan İslam cemaatine sarılmayı emrediyor. İslam cemaati içinde, iyice pişen, İslam’ı öğrenen ve öğrendikleriyle amel eden müslüman, kendisini kötülüklerden muhafaza ettiği gibi başkalarını da ıslah etme gayreti içinde Allah (c.c.) tarafından kendisine şu emir veriliyor:

 

“İnsanları hayra çağır, iyiliği emret ve kötülüklerden sakındır.” 

 

Aynı mahiyeti Asr suresinde de görüyoruz:

 

“Asra and olsun ki, insanlar hüsrandadır. Ancak iman edip salih amel işleyen, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesna.”5 

 

Burada da iman hemen kendini harekete dönüştürüyor ve kişiyi salih amele sürüklediği gibi, bu salih amel de hemen çevresine uyarı ve ikaz olarak devreye giriyor.

 

İşte İslam düşmanı kâfirler, gerçek imanın müslümanı harekete geçirdiğini ve onun haksızlıklara karşı bitip tükenmez bir enerji ile çalışacağını çok iyi bildiklerinden kendileri açısından bu olumsuzluğu bertaraf etmek için var güçleri ile çalışırlar. Çünkü bu uyarılar ve gayretler neticesinde Allah’ın dini yeryüzüne hakim olacağından emperyalist kafirler, sömürücü zalimler ve kapitalist düzenler yok olur. Yerine adalet gelir, huzur gelir. İnsanların kanını emen iktidarlar ile onların işbirlikçisi kapital sahibi obez zenginler, fikri obezite hastalığına yakalanmış fikir filozofları, insanların mallarını, emeklerini, ruhlarını sömürmek için gerekli olan kokuşmuş üreme ortamlarını yitireceklerinden hemen Müslümanlara karşı dururlar, onlara savaş açarlar. Onları yok etmek için her türlü şeytani planları devreye sokarlar.

 

Günümüz yüzyılında ön plana çıkan bilim ve madde hususundaki araştırmalar, tüketim çılgınlığı içinde olan insanların bilinçaltı ve ruhsal durumlarını incelemekte de kullanılmış ve değişik alanlarda insanların ruh halleri ve psikolojileri araştırılarak çıkan sonuca göre onların birer tüketim canavarı olmaları hususunda adımlar atılmıştır. Mesela marketlerde insanların mutlaka satın alması gereken temel ihtiyaç maddeleri ekmek, tozşeker, çay gibi ürünler en ücra köşelere koyulduğu halde, bakmakla insanın canının çekeceği meyve ve sebze tezgâhları, pasta reyonları hemen girişte yer alır. Çikolata ve cips türü ürünler çocukların rahat görebileceği yerlerde ve çocukların boylarına uygun olan yerlerde satışa sunulur. Market içine kurulan küçük reklam standlarında insanlara sucuk, kaşar peyniri, mantı gibi ürünler tattırılarak canları çektirilir. Bundan başka alanlarda mesela Pazar tezgahlarında satıcılar sattıkları ürüne göre tezgah üstüne çatı brandası ve poşet kullanırlar. Domates, kırmızı biber satanlar kırmızı çatı brandası ve kırmızı poşet torba kullanırlar ki, insanlar baktıkları zaman kıpkırmızı görsün, olgun gözüksün ve canları çeksin. Yeşil ürünler satanlarda üstlerine yeşil tente çekerler. Balık satanlar gündüz gözü ile de olsa balıkların üzerinde sarı lamba yakarlar ve balıklarını parlak ve canlı gösterirler. Bu örnekleri alabildiğine çoğaltabiliriz. Her alandaki gruplar meslekleri ile ilgili psikolojik faktörleri ve insanların bilinçaltını, ruh olgularını araştırırlar ve bu yolla insanların gözünü boyayarak onları istedikleri alana çekerler, istedikleri gibi hareket ettirirler. Hatta dolandırıcılar bile bu hususta ihtisas yapmışlardır.

 

İslam düşmanı kafirler, Müslümanlarda imanlarından dolayı oluşan ve kendileri için tehlike arz eden dinamik enerjiyi ya yok etmek için uğraşırlar, ya da yok edemiyor, durduramıyorlarsa kendilerince zararsız olan başka bir alana yönlendirerek orada eritirler. Nasıl ki yıldırım enerjisi çok büyük bir elektrik gücü olduğu halde insanlar onu depolayamıyor, istedikleri şekilde kullanamıyor, kontrol edemiyorlarsa, ondan gelecek zararı da önlemek için onu paratonerler vasıtası ile toprağa vererek izale ederler, eritirler. Kontrolsüz gücün, güç olamayacağını bilen müstevli kafirler de Müslümanları şuursuzca hareket ettirerek onlardaki mevcut olan aktiviteyi, dinamizmi, birikmiş olan enerjiyi ya yok ederler, ya da istedikleri alanda kullanırlar.

Peygamber Efendimiz Müslümanları hep organize olmaya ve bilinçli bir şekilde hareket etmeye çağırır.

 

 Bir hadis-i şerifte Allah Rasulü (s.a.s.) şöyle buyurmuşlardır:

 

 “Müslümanlar bir vücudun azaları gibidir, vücudun herhangi bir yerinde bir sıkıntı olduğu zaman o’nu bütün vücut hisseder.”

 

Hadis’i dikkatle incelediğimiz zaman bir vücutta el, ayak, baş, göz,  vs. nasıl ki hepsinin bir görevi var ve hepsi ayrı ayrı iş yapıyorsa bu bedeni yönlendiren, onlara talimat veren bir beyin vardır. Akıl vardır. Aklı olmayan bir insan delice hareket ettiği ve ona deli dendiği gibi, emirden, imamdan, cemaatten yoksun olan İslam fertleri de delice hareket ederler. Hareket vardır ama şuursuzca bir harekettir. Asıl yapılması gerekeni unutup, Allah’ın dinini hâkim kılmak için, fitnenin yeryüzünden kalkması için çabalamamak, mazlumları zalimlerin istilasından kurtarmak için asıl yapılması gerekeni yapmamak, Allah Rasulü (s.a.s.)’in göstermiş olduğu cemaat oluşumunu ve hareketini ihmal etmek, fert planında kalmak, yada enerjisini meşru olmayan alanlarda, gayri meşru vasıtalarla yapmak, parasını ve enerjisini asıl kullanılması gereken yerde kullanmamak, “Mühim(Önemli) ile uğraşırken, ehem (En Önemli)’i terk etmek” İslami hareket için gerekli olan parasal gücü ve çalışma enerjisini başka alanlarda bitirmek. İşte yerilen ve hoş olmayan durum bu durumdur. Bütün bu saydıklarımız bir harekettir, faaliyettir, güç kullanımıdır ama şuursuzca ve bilinçsiz olarak yapılan bu ameller asıl hedefi vurmaktan uzaktır. Gerçek İslami hareketin oluşumuna engel olan oyalama ve kandırma operasyonlarıdır. Böyle hareket edenlerin hâlini tesettürsüz, namazsız, müslümanca düşünmekten ve müslümanca yaşamaktan uzak olup da akşamları tesbih çeken, sadece ramazanlarda oruç tutan, ara sıra yolda gördüğü dilencilere 3-5 lira verip de görevini yapmanın huzurunu duyan insanlara benzetiyorum.

 

İslam bir bütündür, parçalara bölünemez. O’nu parçalara ayırırsan o İslam olmaz. Hz. Ebubekir halifeliği döneminde kendisine zekat vermeyen kimselere namaz ile zekatın arasını açtıkları için savaş açmıştır. Bugünde islamın sadece namaz, oruç, insanlara yardım etmek, zekat vermek, komşularla iyi geçinmek gibi emirlerini alan ama, Allah(c.c.)’ın Kur’an da emretmiş olduğu had cezalarının tatbiki, miras hukuku, içinde faizin şiddetle reddedildiği ekonomik sistemle ilgili emirlerini  tatbik etmek ve edilmesi için gayret göstermemek, bu yolda Allah’ın emrettiği şekilde mücadele etmek şuurundan uzak olan veya bu şuuru elde etmek istemeyen insanlar islamı parçalamış ve onu islam olmaktan çıkarmışlardır. Gerçek islam, namazıyla, orucuyla, cihadıyla, nefis tezkiyesi ve zikriyle, imanın derin anlamlarıyla ve hoşgörüsüyle tamamını içine alan, sadece tek alanda veya birkaç alanda değil, emirlerin tamamında gayret göstermek suretiyle  çaba sarf etmektir.

 

Günümüzde müstekbir kafirler, islam topraklarını işgal eden müstevli zalimler iktidarlarını rahat sürdürmek için Müslümanların mevcut enerjilerini belli alanlarda yoğunlaştırarak ve hatta kendi tağuti sistemlerinin devamı için kullanarak  onları kandırmışlar, vermiş oldukları üç, beş tavizle onların gerçek islami bir nizama ulaşmalarını hep engellemişlerdir..

 

Şeytanın tuzakları çeşitli ve çok yönlüdür. Fakat boynuzun kulağı geçtiği gibi şeytanın çırakları da bu günlerde aldatma, göz boyama ve yanlış yönlendirmede ustalarına taş çıkarmaktadırlar. Özellikle dolandırıcılıkta çağ atlayan ve teknolojinin bütün imkanlarını kullanan, psikolojinin bütün dallarını teferruatıyla inceleyen sahtekarlar bu alanda mastır yapacak derecelere gelmişlerdir. “Terör örgütü hesaplarınızı ele geçirdi”  “Kocanız tehlikede. Terör örgütü tarafından kimlik kartınız kullanılmakta ” gibi sahte bildirimlerle kendilerine polis süsü vermiş olan dolandırıcılar birtakım efekt ve ses tonlamaları ile insanların bilinç altlarında birikmiş olan korkularını körükleyerek onları anlık bunalımlar içine sokarak istedikleri gibi yönlendirmektedirler. Tamamen profesyonelce hazırlanmış ve bu alanda özel olarak eğitilmiş çağdaş hırsızlar insanların ruhsal durumlarını suiistimal ederek  onların banka hesaplarına, altınlarına ve ucuz fiyatlarla acele sattırdıkları gayri menkullerine el koymaktadırlar. Bu işi öylesine ustaca yapmaktadırlar ki normal vatandaşların yanında, kırk sene ceza hakimliği yapmış kişiden tutunda, profesörlere ve çok uyanık insanlara dahi bu planı uygulayarak onları kandırabilmişlerdir. Öylesine etkili oluyorlar ki, aldatılan kimseler dolandırılma esnasında kendilerine yardım etmeye çalışan gerçek polislere bile inanmamakta, onları dahi bu işin gerçek olduğuna ikna etmeye çalışmaktadırlar.

 

Şunu çok iyi bilelim ki sahtekârlık sadece maddi alanda değil dini hususlarda da aynı psikolojik yönlendirmeler uygulanmaktadır. Aynı manevralar, aldatmalar Müslümanları pasifize etmek içinde kullanılmakta ve hatta Müslümanlardan yararlanmaktadırlar. 1979 yılında İran’da yönetimi eline geçiren ve şeriat ilan eden Şii müslamanlara karşı Amerika ilk anda şiddetle karşı çıkmıştır. Bir tağut olan Şah Rıza Pehlevi’nin yanında yer alarak devrim yapan, kıyama kalkan Müslümanların üzerine bombalar yağdırmıştır. Engel olamadığı İran İslam Devrimi karşısında yıllarca ekonomik ve siyasi ambargo uygulamış ve İran’ı baş düşmanlarının arasında ilan etmişken, sonraki yıllarda Sünni Müslümanlara karşı Şii İran’ı bir araç olarak kullanmaya başlamıştır. Şu anda dünya üzerinde şuur seviyesi gittikçe artan ve kapsamlaşan Sünni Müslümanların cihadi faaliyetlerine karşı, mezhep faktörünü ön plana çıkaran Amerika Şiiler vasıtası ile bu duruma engel olmaya çalışmaktadır. Bu durum her ne kadar İran yönetimi tarafından bilinse de onlarda bu durumdan kendi mezhepleri açısından memnundurlar. Onların İmamet gibi iman esaslarına inanmayan, yani Şii olmayan herkes birer düşmandır. Bu söylediklerimizi nereden çıkarıyoruz, en yakın örneklere bakarak anlatalım. 2003 yılında Irak’ı işgal eden Amerika, Saddam Hüseyin’in iktidarına son vererek yerine Şii kökenli Nuri el Mâliki’ye gerek askeri, gerekse siyasi alanda her türlü desteği vererek iktidarı teslim etmiştir. Amerikan işgali sırasında Şii grupların işgale karşı direnmedikleri biliniyor. Sadece Mukteda es Sadr’a bağlı Mehdi Ordusu 8 yıl süren işgal süresince 1.5 ay süren bir direniş göstermiştir. Amerika’nın oradan çekilmesi ile doğal olarak ülke İran’ın kontrolüne geçmiştir. ABD güçlerinin Irak yönetimine Şii kökenli Maliki’yi getirirken ülkeyi hazır bir vaziyette İran’a teslim ettiğinin farkında olmaması mümkün değildir. Amaç güçlü bir cephe olan Sünni Müslümanlara karşı, onun gücüne yakın bir Şii cephe oluşturmak ve Müslümanları bu yolla pasifize etmek, onları birbirleri ile dengelemekti. Bugün Irak’ta bulunan Müslümanların IŞİD’e katılım sağlamasının en büyük sebeplerinden biri de Irak’taki Şii zulmüne bir son verme isteğinden kaynaklanmaktadır. Şimdide buna benzer senaryolar kontrollü bir şekilde Hem Irak’ta, hem Suriye’de Amerika ve ortağı İran tarafından uygulanmaktadır. Amerika ve yandaşları tarafından ilk anda şiddetle yıkılması istenen Esed rejimi şu anda yine Aynı Amerika ve müttefiki İran tarafından desteklenmektedir. Çünkü karşılarında terörist ilan ettikleri Sünni Müslümanlar ve IŞİD vardır. El Nusra, Ensar el İslâm, Ahraru’ş Şam, Mücahidler ordusu gibi gruplar Irak ve Suriye içinde Amerika ve müttefiki İran tarafından asıl tehlike olarak görülen unsurlardır.

 

Şu anda Amerika Suriye’de kendisine yeni bir müttefik bulmuştur. PYD (PKK), Kürt halkının sözde özgürlüğü için savaşan bu örgüt Amerika’nın desteği ile IŞİD’e karşı desteklenmektedir. Amerika bir diğer müttefiki Türkiye’nin şiddetli itirazlarına rağmen gerek hava bombardımanı, gerek silah desteği ve eğitim konularında PYD(PKK)’ya tam destek vermektedir. Amerika kendi çıkarları için kadim dostlarını bile yemekten kaçınmamaktadır.

 

Şeytan ve uşakları her alanda boş durmuyor. Dünyanın her coğrafyasında insanları ve özelde Müslümanları kontrol altına almak, onlardan gelen dinamik enerjiyi mümkünse durdurmak, mümkün değilse pasifize etmek yâda başka alanlarda eritmek için ne gerekiyorsa yapılmaktadır. Ya da çok tehlikeli olan bir hareketi daha az tehlikeli başka bir hareketle izale etmek, zayıflatmak, bu iş için gerekli olan manevraları hesaplamak ve uygulama sahasına koymak özelde Amerikan, genelde tüm şeytani yönetimler tarafından planlanmaktadır. İnsan psikolojisini, hatta Müslüman psikolojisini araştırıp öğrenen tağuti toplum mühendisleri Müslümanların bilinçaltına girerek, türlü sahtekârlıklarla ve sahte senaryolarla onları sürüler halinde kandırmaktadırlar.

 

Şu anda Amerika’da başkan adaylığına soyunan ve Müslümanlara karşı açık düşmanlığı ile bilinen Trump, Müslümanlara bu kadar saldırması nedeni ile bizzat Obama tarafından eleştirilerek “Onlara bu şekilde davranırsan, onları yabancılaştırırsın” diyerek kendileri içinde asimile olmuş Müslümanların gerçek kimliklerine sarılacağı endişesini bizzat itiraf etmiştir. Çünkü aynı durum daha önce birçok kez yaşanmıştı. Mesela yakın tarihte Bosna Hersek’te namaz kılmayan, içki içen, tesettürünü kaybetmiş, domuz eti dahi yiyenlerin olduğu, bunlardan daha da tehlikelisi Demokrat olmuş insanlar sırf “Müslüman” olduklarını söyledikleri için saldırıya mâruz kalınca, gerçek kimliklerini hatırlayarak Tevhidi Müslümanlığı öğrenmişler, zalimlerden fikren ve zikren ayrılarak onlara karşı cihad bayrağını açmışlardı. Maalesef daha sonrasında Müslümanların cihad ederek, kıtal ederek “zorla” kazandıkları haklarını, özgürlüklerini, şeytanın askerleri “seçimle” geri almışlardır. Müslümanlarda barış, huzur ve ekonomik kazanımlar karşılığında Demokrasi karanlığının içinde kalmaya razı olarak bir kez daha aldatılmışlardır. Siyahi insanların haklarını aramak için isyan çıkardığı, olayların bitmediği Amerika’nın Ferguson şehrine tarihinde ilk defa siyahi bir asayiş sorumlusu atanmıştır. Siyahlara karşı kendi içlerinden siyahi bir âmir. İsyancıların “bu bizden” diyerek kandırılacağı bir obje.

      

Aynı durum halkı Müslüman olan ülkelerde de yıllarca devam etmektedir. Onları yönlendirmek için kendi içlerinden, sözde kendileri gibi düşünen kişi ve kurumları getirerek Müslümanlardaki mevcut enerjiyi pasifize etmişler ve hatta kendi çıkarları için kullanmışlardır. Hilafetin son kalesi olan Türkiye’de de gerek Diyanet İşleri Başkanlığı, gerekse, İmam Hatip Okullarının açılması Müslümanların birleşerek tekrar İslam devletini kurmalarını, Kur’an kanunlarını getirmesini engellemek için oluşturulmuş kurumlardır. Diyanet İşleri Başkanlığı 633 sayılı yasaya göre kurulmuş ve görevi “Atatürk’ün ilke ve inkılapları doğrultusunda halkın birliğini sağlamak olan bir kuruluştur.”  Diyanet içinde görev alan bütün memurlar, cami görevlileri, hatipler, müftüler vs.  Atatürk’ün İlke ve inkılaplarına bağlı kalacaklarına dair yemin ederler. Bu kanuni bir zarurettir. Ya da belge imzalarlar. Diyanetin var olmasının gerekçesini solcu profesörler bile savunurlar. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kuruluş amacını da gerekçeli Anayasa Hukuku Kitabında Anayasa Profesörü Mümtaz Soysal’dan şu ibareler ile açıklanmıştır:  “Lâik bir devlette Diyanet işleri başkanlığının genel idare içinde yer alması, Türk devriminin özelliklerine uygun bir lâikliğin, yani dini toplum işlerinden kişisel vicdanlara itebilme işinin daha sağlam ve emin yollardan gerçekleştirilmesi dışında herhangi bir anlam taşımaz” diyerek konuya kendi cephesinden bir bakış açısı getirir.

 

Ayrıca Servet Tanilli, aynı kitaptan naklen: “ Lâiklik ilkesinden ve devlet işleriyle din işlerini birbirinden ayırmak zorunluluğundan hareket ederek, dinsel hizmetler, bağımsız bir kuruluşun eline bırakılırsa, Müslüman bir toplumda böyle bir örgütün kısa zamanda, devletle çatışan bir güç haline gelme tehlikesi vardır. Bunu önlemek için din hizmetlerinin devlet hizmetleri altına alınmasının anlamı budur”6 açıklamasını getirir.

Kısaca her ikisi de solcu olan bu Anayasa Profesörleri diyanet işlerinin kuruluşunu savunmuş ve Türk devrimlerinin yerleştirilmesi ve dini sosyal hayattan vicdanlara hapsetmek ve Müslümanların toplanarak devleti Kur’an ve Sünnete göre yönetme tehlikesini bertaraf etmek için Diyanet İşleri Başkanlığı mutlaka gereklidir demişlerdir. Diyanet işleri başkanlığının bütçesi İçişleri Bakanlığı’ndan sonra en büyük bütçedir. Sizce lâikler bu kadar parayı gerçekten İslamı ve Müslümanları sevdiği için mi ayırıyorlar dersiniz? Ayrıca lâik devletin dini kullandığının ve kontrol ettiğinin bir başka göstergesi de şudur. Kenan Evren’in askeri darbe ile işbaşına gelmesinden sonra çok uzun bir süre tek bir İmam Hatip Okulu bile açılmamışken sadece bir yerde, ateist ve solcu Alevilerin bol olduğu Tunceli ilinde İmam Hatip Okulu açılmış, başına da gayet gayretli ve faal bir müdür getirilmiştir. Sizce neden? Cevabı gayet açık, Alevileri ve solcuları ıslah edip, onları din faktörü ile sisteme angaje etmek, uysallaştırmak ve kullanılabilir hale getirmek.

 

Aynı zamanda ezanların Türkçe okunup, Kur’an okumanın yasaklandığı, camilerin ahır olarak kullanıldığı ve insanların din hususunda aşırı zulüm gördüğü yıllarda toplumsal infiale sebep olmamak için, patlama noktasına gelen insanlar yine lâik CHP’nin içinden çıkan A.Menderes iktidarı ile kandırılmışlar, susturulmuşlar ve hatta zafer kazandıkları intibaı onlarda oluşturulmuştur. Ezanların tekrar Arapça okunması, Kur’an’ın tekrar açıktan okunabilmesi insanları mutmain etmiş, kalplerdeki isyan bittiği gibi birde mevcut olan Demokrat ve lâik rejim Müslümanlar tarafından sahiplenilmiştir, bizim hükümetimiz olmuştur. Değişen sadece iki, üç husustur. Kemalizm ve lâiklik hala devam etmektedir. O günden bu güne yani 1960’lardan günümüze bu demokratik mücadele devam etmektedir. Günümüzde de üzerine birkaç kazanım eklenmiştir. Ama bu kazanımlar karşısında acaba Müslümanlar neler kaybetmiştir? Bir kâr ve zarar hesabı yaparsak acaba durum nedir?

 

Şu anda da İslam topraklarındaki tağuti rejimlerin yönetimine talip olan iyi niyetli Müslümanlar olduğunu varsayarsak. Şöyle bir durum değerlendirmesi yaptığımızda durumun hiçte iç açıcı olmadığını görebiliriz. Cezayir gibi, Mısır gibi Müslümanların ezici çoğunlukla iktidara geldiği rejimlerde bile Müslümanlara “Pansuman tedavi” imkanı dahi verilmemiş ve darbe yapılmıştır. Türkiye’de ise AK Parti iktidarı uzun süredir devam etmektedir. Ak Parti iktidarda kaldığı 13 yıl boyunca başörtüsü meselesini CHP’nin de itiraz etmemesiyle çözmüştür. Bunun yanında İsrail gibi İslam düşmanlarına da kafa tutarak gerek Türkiye, gerekse dünya Müslümanları nezdinde kahraman olarak değer kazanmıştır. Şu anda ise “Hedef 2023” sloganı revaçtadır. AK Parti’nin kurmaylarının samimiyeti kendi içlerinde saklıdır. Fakat ne kadar samimi olduklarını farz edersek edelim, o makamlara gelmek için Cezayir, Mısır gibi ülkelerdeki milletvekillerinden farklı olarak birçok hususlarda amel ve söz olarak akideyi bozacak tavizler verdiklerini biliyoruz. Yaptıkları ve söyledikleri şirki gereken tavizler karşısında neler elde edildi? Neler kaybedildi? Demokratik mücadele metodu hareketin kendisi midir? Yoksa gerçek hareketlerin önünü açmak için bir lojistik destek midir? İslami hareketlere destek ise gerçek İslami hareketler nerededir? Ya da daha doğru bir ifade ile gerçek” İslâmi Hareket” nerededir? Kendini gerçek İslâmi hareket gören gruplar ne kadar gerçektir? Ne kadar fıkha uygundurlar? Ne kadar İslam şeriatının tarif ettiği vasıflara sahiptirler? Bu hareketler kendilerini gerçek İslami hareketin bir parçası, tamamlayıcısı, bir hizmet dalının kolu olarak görüyorlarsa, bedenden bir parça olarak görüyorlarsa o halde bu bedenin, vücudun başı nerededir? İmamı nerededir? Yoksa başsız bir vücut, beyinsiz bir vücut olarak Müslümanlar delice bir faaliyet içinde midirler? Hareketleri verimsiz ve boş mudur? Ortada korkunç bir faaliyet var iken verimden ve faydadan uzak mıdır?

 

Ya da ortaya çıkan, net ve açık bir hak batıl mücadelesi yerine, “Tesettür Defilesi” ile kendini gösteren sulu bir İslam mıdır?

 

Mecellede bir kaide vardır:  

 

“ Mazarratı def, Menfaati celb’den evladır”

 

Yani bir işte fayda olsa bile o işten gelecek zarar varsa o iş terk edilir. Kâr, zarar hesabı yapılır. Ben şahsen Parti hareketinin İslam Şeriatına uygun olmadığını, özellikle Türkiye’deki Demokratik mücadelenin ve eski çizgi üzerinde parti üzerine kurulmuş sözde şer’i mücadelenin İslam fıkhında asla müsaade bulmadığına şiddetle inananlardanım. Fıkhın buna müsaade etmediğini biliyorum. Bu yolu kullanmaya ruhsat olsaydı bile yine de bu metodu değil gerçek peygamber metodunu tercih ederdim. Çünkü fıkıhta, “Seddi Zerayi” diye bir delil vardır. Yani bir iş mübah olsa bile, eğer yapılması ile o anda veya daha sonra bir zarar ortaya çıkarıyorsa o iş terk edilir, yasaklanır. Bugün işgal edilmiş İslam topraklarındaki Müslümanlar gerçek mücadele şeklini terk edip, masa başı mücahitliğine soyunuyorlarsa, kimliklerini kaybettilerse ve uzun vaatlerle, az kazanımlarla, oyalanıyorlarsa durup bir kere daha düşünmemiz gerekir acaba bizde kandırılıyor muyuz? Ses ve efekt oyunlarıyla beyinlerimiz ve kalblerimiz esir mi edildi? Telefon dolandırıcılarının büyülediği gibi birileri de bizi etkisi altına mı aldı? Bu kez paralarımız değil imanlarımızı mı kaybediyoruz? Kimliğimizi ve özümüzü mü bulandırıyoruz? Dinimizi ve inancımızı mı sulandırıyoruz? Kendimize gelelim. Şeytanın tuzaklarına aldanmayalım. Onunda kendi açısından “Ehveni şer” tercihleri vardır. Müslümanın çok kazanacağı yerde azını ve güzelin alt versiyonlarını sunmaktan asla kaçınmaz. Bu bizleri aldatmasın. İman etmiş Müslümanlar, Allah’ın emirlerini yerine getirirken, Allah’ın emrettiği şekilde getirmelidirler. Tağutlar tarafından, kendilerine sunulan imkanlar ile değil. Tağutların açık bıraktıkları kapılar insanları kuvvetle muhtemel şeytanın su üzerinde kurulmuş tahtına götürür.  Allah Rasulü (s.a.s.) bile şeytanın aldatmalarına karşı Allah (c.c.) uyarısı olmadan karşı koyamaz”7

 

 O halde çağdaş şeytanların profesyonelce hazırladığı tuzaklar, ancak Allah’ın ve Rasülünün uyarılarını dikkate alan Müslümanlar tarafından aşılabilir.

 

“ Zalimlere meyletmeyin, yoksa size ateş dokunur. Sonra yardım da olunmazsınız”8

 

 

 

 

(1)(Deylemi, Firdevs müsnedinde Enes'ten rivayet etmiştir.) (Seyyid Kutub Enfal 2 tefsiri)

(2)Fatiha suresi (1-5)

(3)Bakara,2/285-286,

(4)Âl-iİmran, 3, 102-103-104

(5)Asr suresi

(6)T.C. Anayasası, Gerekçeler, Anayasa Mahkemesi kararları, Bilimsel görüşler, Dr.İsmet Polatcan sh.355).

(7)Tefhimul Kuran, Mevdudi, İsra 76 tefsiri

(8)Hud, 113

Yazar:
İbrahim Dönertaş
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul